Ana Sayfa Blog Sayfa 5173

Alkol yasağına yargı freni

Danıştay, bakkal ve marketlerdeki alkol satışının durdurulmasını iptal etti. Karara göre, gençlerin katıldığı etkinliklerde de alkol satılabilecek.

Danıştay, kamuoyunda tartışma yaratan alkol yönetmeliğiyle ilgili iki konuda yürütmeyi durdurma kararı verdi.

Danıştay 13. Dairesi, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumunun 7 Ocak 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Tütün Mamülleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin, ”Hacmi 20 cl ve altında bulunan ambalajlardaki alkollü içkilerin bakkal ve marketlerde satılamayacağı” ve ”Çocukları ve gençleri hedef alan veya bu kişilerin ilgi alanına giren etkinliklerde alkollü içki satılamayacağına” ilişkin hükümlerinin yürütmesini durdurdu.

Bu düzenleme ile davalı Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumunun hacmi 20 cl ve daha düşük hacimli olan ambalajlı ürünlerin fiyatlarının çok düşük ve ulaşılabilirliğinin kolay olması nedeniyle çocukların ve gençlerin korunmasının amaçlandığını belirttiği ifade edilen kararda, ”Bu belirtilmekte ise de ilgili Kanunda alkollü içkilerin 20 cl ve altındaki hacimde ambalajlı olarak piyasaya sunulması yasaklanmadığından, ayrıca bunun alkollü içkinin kullanımını teşvik edici ve özendirici bir yönü bulunduğu konusunda, hukuken kabul edilebilir bir gerekçeye dayanılmadığından, anılan kuralda hukuka uyarlık görülmemiştir” denildi.

Yönetmeliğin, 24. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendindeki, ”Çocukları ve gençleri hedef alan veya bu kişilerin ilgi alanına giren etkinlikler ile bu nevi etkinliklerin tanıtımında ve etkinliğin gerçekleştirileceği mekanlarda, alkollü içki markaları veya alkollü içki markalarını çağrıştıracak nitelikteki unsurlar kullanılamaz ve bu etkinliklerde satış ve sunum yapılamaz” hükmünün de yürütmesi durduruldu. (Ajanslar)

Transferler başladı

0

Fenerbahçe, Eskişehirspor forması giyen genç futbolcusu Sezer Öztürk ile her konuda anlaştı. Trabzonsporlu Egemen Korkmaz Beşiktaş’a transfer olurken bir başka Trabzonsporlu Umut Bulut yeni sezonda Fransa’nın Toulouse takımında forma giyecek.

Futbolda sezonun bitmesiyle transfer haberleri gelmeye başladı.

Spor Toto Süper Lig’de sezonu şampiyon olarak tamamlayan Fenerbahçe, Eskişehirspor forması giyen genç futbolcusu Sezer Öztürk ile her konuda anlaştı. Başarılı futbolcu, kulüplerin de anlaşması durumunda gelecek sezon Fenerbahçe forması giyecek.

Sezer’in bonservisi için görüşmelere başlayan Fenerbahçe ve Eskişehirspor kulüplerinin anlaşmaya çok yakın oldukları belirtilirken, yarın yapılacak görüşmenin ardından bu transferin gerçekleşmesi bekleniyor.

EGEMEN BEŞİKTAŞ’TA
Bugünün ikinci transfer haberi Beşiktaş’tan geldi. Rapid Wien’den Veli Kavlak ile görüştüğünü borsaya bildiren Beşiktaş şimdi de Trabzonsporlu Egemen Korkmaz ile 4 yıllığına anlaştığını İMKB’ye bildirdi. Tecrübeli oyuncunun kulüpten yıllık 1 milyon 100 bin Euro ve maç başına 25 bin Euro alacağı açıklandı.

Beşiktaş daha önce bonservisi Valencia’da bulunan Manuel Fernandes’i transfer etmek için yapılan görüşmeleri borsaya bildirmişti.

UMUT FRANSA’DA
Avrupa’da top koştyran lejyonerlere bir yenisi daha eklendi. Trabzonspor’un forvet oyuncusu Umut Bulut ise yeni sezonda Fransa’nın Toulouse takımında forma giyecek.

Devre arasında da gündeme gelen bu transfer, teknik direktör Şenol Güneş’in karşı çıkması ile iptal olmuştu. Sezonun sona ermesi ile Fransız ekibi, Umut için yeniden harekete geçti. Bonservis konusunda Trabzonspor ile anlaşmaya varan Toulouse, Umut ile görüşmelere başladı. Golcü oyucunun da yurt dışında futbol kariyerini sürdürmek istemesi nedeniyle, bu transferin çok yakında gerçekleşmesi bekleniyor.

Fransa’da avukatlar itiraz yolunu kimlik kontrollerine karşı kullanacak

Fransa’da 2008 yılında yürürlüğe giren Anayasa değişikliklerinden biri de Anayasa Mahkemesi’ne itiraz yolunu açan değişiklikti. Buna göre artık, aynı Türkiye’deki gibi, yerel bir mahkemede görülmekte olan bir dava sırasında kullanılan yürürlükteki bir kanunun Anayasa’da kabul edilmiş hak ve özgürlüklerden birini ihlal ettiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne (Fransa’da Anayasa Konseyi) başvurulabiliyor. Bu düzenlemeden önce Fransa’da kanunlar ancak yürürlüğe girmeden önce anayasal denetime tabi tutulabiliyor, yürürlüğe girmiş bir kanunun iptal edilmesi -Parlamento’nun kanunu iptal eden yeni bir kanun kabul etmesi haricinde- mümkün olmuyordu. Bu da Anayasa’ya aykırı bazı kanunların senelerce yürürlükte kalmasına ve hak ve özgürlüklerin sürekli ihlaline sebep oluyordu.

Fransa’nın prestijli gazetesi Le Monde’un haberine göre bir grup avukat şimdi bu yeni Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yolunu bir eylem için kullanacak. Yaklaşık 50 avukat 23 Mayıs’tan itibaren iki hafta boyunca ülkedeki altı kentte polisin yaptığı kimlik kontrollerini Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle yerel mahkemeler önüne taşıyacak ve mahkemelerden Anayasa Mahkemesi’ne başvurmalarını isteyecek. Paris, Lyon, Marseille, Lille, Nanterre ve Créteil kentlerinde, içinde kimlik kontrolü olan tüm dosyalar için itiraz yolu işletilecek.

Eyleme katılan avukatlardan William Bourdon şöyle söylüyor:

Kimlik kontrollerinde Anayasa’ya aykırı olan bir şeyler var çünkü her kontrol özgürlüğe bir saldırı ve bir yargıcın artık buna karar vermesi gerekiyor.

Söz konusu itiraz yolu başvuruları dikkatleri “görünüşe göre kontrollere” çekmek istiyor. Bazı araştırmalara göre “bu kontroller en çok siyahlara ve Araplara uygulanıyor.” Avukatlar durumu şu sözlerle açıklıyor:

Kimlikleri kontrol edilen ve bir yargıç önüne çıkmayanların aynı gün içerisinde bazen üç kez kontrol edildiklerini ispatlamanın bir yolu yok.

Bir Anayasa değişikliğiyle 2008 senesinin Temmuz ayında yürürlüğe giren itiraz yolunda “her davacı veya davalı, bir mahkeme önündeki davaları aracılığıyla yasal bir düzenlemenin Anayasa’da güvence altına alınan hak ve özgürlüklerini ihlal ettiğini” iddia edebiliyor.

http://anayasagundemi.com

Büyük Anadolu direnmeye devam ediyor: 4. Gün

Ankara girişinde direnişini sürdüren Büyük Anadolu Yürüyüşü katılımcıları, artan destekle direnişi sürdürüyor. Bugün bir basın açıklaması yapan direnişçilere Ankara’dan sürekli destek ziyaretleri yapılıyor.

İmece usulüyle süren direniş, büyük bir polis ablukası altında devam ediyor. Basın açıklaması sırasında 10 polis otobüsü ve sivil-resmi araçlarla süren abluka, direnişin diğer zamanlarında ise 2 polis otobüsü ve sivil-resmi araçlar ile devam ediyor. Direnişçiler ve polis arasında da polis bariyerleri bulunuyor.

Foto Galeri

Direnişin merkezi, büyük yörük çadırı. Kervan katılımcıları, ziyaretçilerini o çadırda karşılıyorlar, günün önemli bir bölümünü o çadırda geçiriyorlar. Çadırın önünde yanan ateşte imace ile getirilen yemekler pişiriliyor ve hep birlikte yeniyor.

Bugünün destekçileri arasında Ankara Barosu, Atlas Dergisi çalışanları, Yeşiller Partisi üyeleri ve bazı milletvekili adayları bulunmaktaydı.

Yapılan basın açıklaması şu şekilde:

“Bizler derelerimizin HES şirketlerine, dağlarımızın madencilere, ormanlarımızın arazi talancılarına, temiz havamızın nükleer ve termik santrallere, yerli tohumlarımızın hibrit ve GDO’lu tohumlara, yerli ırk hayvanlarımızın ithal ırk hayvanlara kurban edilmesine göz yumamazdık.

Binlere yıllık kültürel mirasımızın yok edilmesine sessiz kalamazdık. Doğal varlıklarımızı bir rant kapısı olarak gören yanlış enerji ve kalkınma politikalarını protesto etmek, yokedilen doğamızı ve kültürümüzü yaşatmak amacıyla 2 Nisan’da başlattığımız Büyük Anadolu Yürüyüşü kapsamında, Türkiye’nin 11 ayrı bölgesinden yola çıkan kervanlar halinde binlerce kilometre yol yürüyerek 20 Mayıs’ta Ankara Gölbaşı’na geldik.

50 gün süren uzun bir yolculuğun ardından toplandığımız Gölbaşı’nda, Ankara öncesinde kat etmemiz gereken son etapı birlikte yürümek için yola çıkacakken polisin hukuk dışı engellemesiyle durdurulduk.

50 gün boyunca hiçbir engellemeyle karşılaşmadan, hiç kimseye zarar vermeden ilerlemişken yolculuğumuz Ankara sınırında anlaşılmaz şekilde kanun dışı ilan edildi.

Kadın erkek yaşlı çocuk yüzlerce insan polis barikatlarıyla engellendiğimiz alanda sağanak yağmur altında saatlerce bekletildik. Yağmurdan korunmak için kurmaya çalıştığımız çadırlarımızdan bazıları polisler tarafından kırılarak kullanılmaz hale getirildi.

Yürümemize izin verilmemesi üzerine oturma eylemi başlattık. Bu gün eylemimizin dördüncü günü.

Kendi tercihimiz dışında Ankara Konya yolu 24. kilometrede otoban kenarındaki bu boş arazide konaklamak zorunda bırakılıyoruz. Kampta yaşayan onlarca insanın tuvalet ihtiyaçlarını karşılamaları için yardım olarak gönderilen seyyar tuvaletlerin kamp alanına girişi dahi polis tarafından engelleniyor.

Yürüyüşümüze izin verilmemesi nedeniyle zor şartlar altında çadırlarda yaşamak zorunda bırakılan bizlere destek vermek için gelen araçların kamp alanına girmesi engelleniyor.

Hiçbir taşkınlık yapmayan, kimseye en ufak zarar vermeyen duyarlı ve barışçıl insanlar olan bizler, bir suç işlemişiz gibi yüzlerce polis ve demir bariyerlerin kuşatması altında zor şartlar altında yaşıyoruz.

Kamp alanımız yüzlerce çevik kuvvet polisi ve onları taşıyan araçlarla kuşatıldığından yakınımızda bulunan petrol tesisine gelen insanlar tesislere girmek istemiyor. Konukseverliğini bizden esirgemeyen tesisin masaları polis memurları tarafından doldurulduğundan her gün zarar eden tesis de bizler gibi mağdur ediliyor.

Bu insanlık dışı uygulamaya maruz kalan bizlere destek veren, kamp alanımıza gelip bizi ziyaret eden herkese gönülden teşekkür ediyoruz.

Haklı davamızı, Ankara’da feryatlarımıza kulak tıkayanlara ve kamuoyuna anlatmak için çıktığımız yolculuğumuza, hiçbir resmi tebligat gösterilmeden konulan bu kanunsuz engelin acilen kaldırılmasını istiyoruz.  Bu konuda gereğinin yapılması için yetkilileri sağduyuya davet ediyor tüm kamuoyunu davamıza destek vermeye çağırıyoruz.

Büyük Anadolu Yürüyüşü’nde geçirdiği kazada ağır yaralanan arkadaşımız Berkay Kuyzu‘ya ve yakınlarına geçmiş olsun dileklerimizi sunuyor bir an önce sağlığına kavuşup aramıza katılmasını diliyoruz. “

Foto Galeri: Anadolu direnişi 4 gününde

Büyük Anadolu Yürüyüşü, Ankara girişinde direnişin dördüncü gününde…

İklim Değişikliği Planı bir şey üretmiyor

Bir süredir Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Ofisi, Çevre ve Orman Bakanlığı koordinatörlüğünde bir proje yürütüyor. Projenin adı Türkiye’nin İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planının Geliştirilmesi Projesi. Proje kapsamında iklim değişikliği ile ilgili kurumlar ile beraber bir İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı hazırlandı. İşte bugünkü yazımda bu plan üzerinde duracağım.

Planın eksik ve gediklerini anlatmadan önce; öncelikle planın çok katılımcı bir ortamda hazırlandığı iddiasının nasıl da bir “dostlar bizi alışverişte görsün”cü  bir anlayış taşıdığını izah etmek isterim. Kesinlikle sürece tüm kamu kuruluşları ve bazı sivil toplum kuruluşları davet edilmiş; ki edilmelidir de bu süreci tek başına katılımcı yapar mı, o önemli bir soru işareti.

“İyi de biz tüm halkın önerilerine de açtık” diyecekler. 16 Mayıs 2011’de duyurulan nihai taslak sadece 1 hafta askıda kaldı. 1 haftada insanlar ne kadar dahil olabilir, ne kadar yorum yapabilir? 1 yılda hazırlanan planın 1 hafta askıda kalması şeffaflıktan ve katılımcılıktan ne anladığımızın aslıda en önemli göstergesi.

Katılımcılık olmadan hazırlanan planlar tepeden inme olur, sadece bürokratların ve üst düzey yetkililerin bildiği, kendilerinin çalıp kendilerinin oynayacağı planlar olur. İklim değişikliğinden etkilenecek, çiftçinin, kentlinin, gencin, kadının sesinin olmadığı plan sadece uluslarararası mecrada ve ulusalda devletin kendi kendine “biz planı hazırladık” havası atmasına yarar. Üstelik açtıkları bir hafta katılımcılık ile daha sonra ses verecekler “kardeşim size sunduk, geri dönseydiniz” pişkinliğini göstereceklerdir.

Plana gelirsek;

Planda, Arazi Kullanımı ve Ormancılık, Atık, Binalar, Enerji, Sanayi, Tarım, Ulaştırma, Uyum ve Yatay kesen konular hakkında ayrı ayrı planlar hazırlamışlar.

Plan her başlıkta alt hedefleri, ulaşılacağı tarihi, kimin koordinasyonu yapacağını ve kimlerin sorumlu olduğunu detaylandırmış. Bu öncelikle iyi bir gelişme, en azından iklim değişikliği ile ilgili ilk defa zaman bariyeri içeren ve kimlerin sorumlu olduğunu belirten bir metin var elimizde; artık hesap sorduğumuzda kime doğrudan sorabileceğimizi bileceğiz.

Onun dışında planda istenilen düzeyde emisyon azaltma / mitigasyonu konusunda, yeni iklim dostu yeşil yaşam biçiminin teşvik edilmesi ile ilgili ve doğrudan iklim değişikliğinden etkilenecek kesimlerin korunmasına dair göze batan, arzulu hedefler yok. İklim değişikliği politikamız değişmiyor bu planla. Onunla uyumlu bir iklim değişikliği planımız var.

Arazi Kullanımı ve Ormancılık

Bu başlığın altındaki hedefler ve eylemlerin merkezinde orman alanlarını arttırarak bu alanlarda tutulan emisyon miktarını arttırmak konulmuş.

Orman alanlarında tutulan karbon stok miktarını 2020 yılına kadar 2007’dekine (2007’de 14,5 Gg, 2020’de 16,7 Gg) göre %15 artırmak

Hedefi bu başlıktaki en önemli hedef olarak göze çarpıyor. Ancak plan yine var olan orman arazilerinin nasıl korunacağı anlatmıyor. Ayrıca ormansızlaşma ile ilgili “Ormansızlaşma ve orman zararlarını 2020 yılına kadar 2007 yılı değerlerine göre %20 azaltmak” gibi bir kulağa hoş gelen bir hedef var ama hedefe uşalmak için nasıl yaptırımlar uygulanacağı, ne tür önlemler alınacağı belirtilmemiş.

Atık

Atık ile başlığın tek bir ana hedefi var o da etkin atık yönetimi. Bu başlık ile ilgili olarak, devlet özellikle biyobozulur (organik atıklar vs.) gibi atık miktarının düzenli atık depolama tesislerine girişini azaltmayı planlıyor.

2005 yılı baz alınarak düzenli depolama tesislerine kabul edilecek biyobozunur atık miktarının, 2015 yılına kadar ağırlıkça %75’ine, 2018 yılına kadar %50’sine, 2025 yılına kadar %35’ine indirilmesi

Ancak bu hedef bana yeterli gelmedi.   Biyobozulur atıkların yerinde veya belediyelerce tamamen geri dönüştürülmesi hem iklim değişikliği açısından kritik öneme sahip. Bu atıkların dönüştürülmesi metan gazı emisyonunu azaltıyor.

Binalar

Enerji verimliliği ile binalarda emisyon salımının azaltılması hedefleniyor. Enerji verimliliğinin yanı sıra, binalarda yenilenebilir enerji kullanımının da artması hedefleniyor.

Bu kapsamda ısı yalıtım standartlarının oluşturulması, binalara “Enerji kimliği” verilmesi,  kamu binalarında 2023’e kadar enerji kullanımının yüzde 20 azaltılması gibi hedefler verilmiş.

Verilen sayısal hedefler düşük, yaptırımların neler olacağı belli değil ve en önemlisi verimsiz enerji tüketen binalara yönelik yaptırımın ne olacağı belirsiz.

Enerji

Enerji başlığında enerji yoğunluğunun düşürülmesi ve temiz enerji kaynaklarının arttırılması hedefleri ana hedefler.

Enerji yoğunluğunun düşürülmesinde her hangi bir yapısal ve yaptırım içeren hedef yok. Yönetmeliklerin hazırlanacağı, benchmarkların belirleneceği, bilinçlendirme çalışmaları yapacağını anlatıyor planımız. Ha bir de “Sera Gazı Emisyon Yönetimi Yaklaşımı” geliştirilecekmiş. Ben birşey anlamadım.

Temiz enerji kaynaklarının ise 2023 yılında tüm enerji ihtiyaçlarının yüzde 30’unu karşılayacak düzeye gelmesi hedefleniyor.  Başta güzel ama yetersiz görünen başlığın dibini biraz kazdığınızda,  yenilenebilir enerjiden kastın aslında HES inşa etmek olduğunu görüyorsunuz. Araya biraz güneş kollektörü biraz da biyokütle kelimeleri yerleştirilmiş o kadar.

Kirli enerji kaynaklarının kullanımını, petrol ve kömürden vazgeçmeyi hiç ele almamışlar.

Sanayi

Bence hiç yazmasalar da olurmuş en azından “unuttuk” deme bahaneleri olurdu. Yeni hiçbir şey yok.  Sayısal veri bile verilmemiş, sanayi sektörünün emisyon azaltmayacağını ama “Emisyon Yoğunluğunu” azaltacağını belirtmişler. (ki bu da tuzak laf bence, yenilenebilir enerji oranını arttırsanız sanayide birim üretim başına emisyon yoğunluğu kendiliğinden azalır mesela)

Tarım

Tarımda da bir şey söylememişler. Tarım bölümü iyi niyet beyannamesi gibi. Tarımsal yutağı arttırmak  ve tarımsal emisyonları sınırlandırmak gibi hedefler var. Ama hedeflerde her hangi bir sayısal veri yok.

Emisyonu sınırlandıracaksınız da ne kadar sınırlandıracaksınız, neler yaparak sınırlandıracaksınız?

Bunların hepsi muamma.

Bir de Tarım sektöründe bilgi altyapısını ve kapasiteyi geliştirmek tarım sektöründeki kimin bu bilgi altyapısını geliştirecekler, bulamadım planda doğrusu.

Ulaşım

Ulaşımda deniz yolu ve tren yolu taşımacılığının oranları arttırılmak isteniyor. 2023 yılı Demir yolunun yük taşımacılığındaki oranı yüzde 3’ten yüzde 15’e, yolcu taşımacılığındaki oranı ise yüzde 2’den yüzde 10’a çıkarılmak isteniyor; Deniz taşımacılığında ise sırasıyla bu oranlara yüzde 2’den yüzde 10’a ve yüzde 0.37’den yüzde 4’e çıkarılacakmış.

Onun dışında kent içindeki ulaşımdaki emisyonu sınırlandırmak,  ulaşımdaki enerji verimliliğini arttırmak ve enerji sektörünün bilgi altyapısını geliştirmek istiyorlar. Ama bunlar da sayısal verileri olmayan birer iyi niyet beyanı bu yüzden de tatmin edici değil.

Uyum

Su kaynaklarının yönetimi, tarım sektörü ve gıda güvenliği, ekosistem hizmetleri, biyolojik çeşitlilik ve ormancılık, doğal afet risk yönetimi, insan sağlığı, iklim değişikliğine uyum bağlamında yatay kesen ortak konular başlıklarında uyum eylemleri planlanmış.

Her sektördeki alt hedeflerde sanki “copy – paste” yapmış gibiler. Hepsinde de iklim değişikliğine uyum yaklaşımını entegre etmek, konu hakkındaki işbirliği eşgüdüm ve kapasiteyi geliştirmek, ARGE ve bilimsel çalışmaları teşvik etmek, ilgili politikalara iklim değişikliğini entegre etmek ve sürdürülebilirliği sağlamak hedeflenmiş.

Neredesye kelimesi kelimesine herşey aynı gibi. Başlıklar güzel, içi dolu görünüyor, ama yine sayılsal hedefler yok ve finansmanı nasıl yapılacak bu işlerin sorusunun cevabı da eksik.

Yatay Kesen Konular

Son olarak Yatay Kesen Konular başlığında ise benim dikkatimi tek konu çekti, devlet emisyonunu daha sağlıklı hesaplamak için bir yapı oluşturmayı düşünüyor. Bu bence iyi bir haber, en azından artık emisyonumuz neymiş görebileceğiz. (Polyana gibi hissettim kendimi)

Özetle planın en iyi kısmı, yukarıda da dediğim gibi artık bir planın olması, onun dışında devlet halen emisyon azaltmayı, etkin uyum ve koruma stratejileri üretmeyi yine es geçmiş.

Petrol ve kömürü kullanmaktan vazgeçmek, azaltmak gibi bir plan yok. Sanayide emisyon azaltmak gibi bir düşünce yok, aksine sanırım arttırmayı hedefliyorlar, sadece birim başına daha az emisyon üreteceklermiş.

Plan bana gerçekten komik ve yetersiz geldi. İklim değişikliği ile ilgili hiç bir ilerleme yine yok. Dağ yine fare doğurdu.

 

Eskişehir’de; ESYO STK festivali

27-28 Mayıs tarihlerinde Hamamyolu Saatli Meydan’da, bu yıl beşincisi düzenlenen STK Festivali “Gelecek İçin Katıl” teması ile gerçekleşiyor.

Festival sırasında, festival katılımcısı 50 STK’nın standını ziyaret edebilir, çalışmaları hakkında bilgi edinebilirsiniz. Bunun yanısıra festival kapsamında; gösteriler, atölyeler, sergiler, bilgilendirme sunumları, müzik dinletileri, çocuk oyunları gibi çeşitli etkinlikler yer alıyor.

ESYO 5. STK Festivali’nde;

27 Mayıs 2011 Cuma
11.00 – Açılış
12.00 – 20.00 Festival Etkinlikleri

28 Mayıs 2011 Cumartesi
11.00 – 20.00 Festival Etkinlikleri

Festival katılımcısı 50 STK’ nın standını, iki gün boyunca 11.00-20.00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz.

 

 

Festival etkinlikleri

  • Aktiffelsefe yeni yüksektepe kültür derneği
    • Tai chi chuan gösterisi
  • Anadolu üniversitesi devlet konservatuvarı
    • Anadolu üniversitesi devlet konservatuvarı öğrencileri – klasik müzik dinletisi
  • Çağdaş drama derneği eskişehir şubesi
    • Çocuklara ve yetişkinlere drama oyunları
  • Eskent-eskişehir kent kültür eğitim sosyal yardımlaşma ve dayanışma derneği
    • Eskişehir defteri – bayrak etkinliği
  • Eskişehir jett kune do spor kulübü derneği
    • Dövüş sanatları gösterisi
  • Eskişehir kazan tatarları kültür ve yardımlaşma derneği
    • Canlı folk müzik
    • Kazan tatar oyunları
  • Eskişehir lületaşı el sanatları derneği
    • Lületaşı atölyesi
  • Eskişehir sanat derneği
    • Sanat grubu – müzik dinletisi
  • Eskişehir şairler derneği
    • Şiir dinletisi
  • Eskişehir vosbağa derneği
    • Festival konvoyu
  • Karadenizliler kültür dayanışma ve yardımlaşma derneği
    • Kolbastı oyunu
  • Mihalıççıklılar yaptırma ve yaşatma derneği
    • Halk oyunları gösterisi
    • Sorkun çömleği yapımı gösterisi
  • Sandıközü köylüleri kültür ve sosyal dayanışma derneği
    • Halk oyunları ekibi – harmandalı gösterisi
  • Sarayören köyü kültür dayanışma ve yardımlaşma derneği
    • Çocuk zeybek ekibi
    • Büyükler zeybek ekibi
  • Sinema derneği
    • Türk sinema müzikleri dinletisi
    • Türk sinemasında eskişehir ve sinema fotoğrafları sergisi
  • Sivrihisar eğitim kültür ve dayanışma vakfı ve sivrihisar sosyal kültür ve dayanışma derneği
    • Sivrihisar yöresi halk oyunları gösterisi
  • Odunpazarı belediyesi sanat ve meslek edindirme kursları – omek
    • Hüsn-i hat atölyesi
    • Ebru atölyesi
    • Seramik boyama atölyesi
    • Mandrel ile cam boncuk yapımı atölyesi
  • Tüketiciyi destekleme derneği
    • Tüketici-hasta hakları-bilgi edinme kanunu sunumu
  • Türkiye kızılay derneği eskişehir şubesi
    • İlk yardım semineri
  • Umudun çoçukları engelliler dayanışma, yardımlaşma ve bilinçlendirme derneği
    • Engelli çoçukların anneleri grubu – halk oyunları gösterisi
  • Festival çocuk evi – çocuk oyunları

Festival Katılımcıları  

  • Aıesec – türkiye iktisadi ve ticari ilimler talebeleri staj komitesi derneği
  • Aktiffelsefe – yeni yüksektepe kültür derneği
  • Büyük kayı köylüleri sosyal yardımlaşma ve kültür derneği
  • Çağdaş drama derneği eskişehir şubesi
  • Çağlan kayapınar sosyal yardımlaşma ve kültür derneği
  • Dadaşlar eğitim kültür ve yardımlaşma derneği
  • Damla özgereksinimliler derneği
  • Demiryol meslek okulu mezunları derneği eskişehir şubesi
  • Deneyimsel eğitim merkezi
  • Eğitim hakları derneği
  • Ensar vakfı eskişehir şubesi
  • Erkek ve kadın hakları derneği
  • Eskent-eskişehir kent kültür eğitim sosyal yardımlaşma ve dayanışma derneği
  • Eskişehir afet acil yardım arama ve kurtarma derneği
  • Eskişehir çevre koruma ve geliştirme derneği
  • Eskişehir çevre sağlık izcilik gençlik ve spor kulübü derneği
  • Eskişehir engelliler spor kulübü derneği
  • Eskişehir gençlik ve spor kulübü derneği
  • Eskişehir jett kune do spor kulübü derneği
  • Eskişehir kadın dayanışma derneği – eskad
  • Eskişehir kazan tatarları kültür ve yardımlaşma derneği
  • Eskişehir lületaşı el sanatları derneği
  • Eskişehir sanat derneği
  • Eskişehir şairler derneği
  • Eskişehir turizm ve tanıtma derneği
  • Eskişehir vosbağa derneği
  • Eskişehir yağmur dostluk derneği
  • Hakka hizmet vakfı
  • Haytap – hayvan hakları federasyonu
  • Kadın adayları destekleme ve eğitme derneği
  • Kanserle yaşam kültür sanat eğitim sağlık derneği
  • Karadenizliler kültür dayanışma ve yardımlaşma derneği
  • Mihalıççıklılar yaptırma ve yaşatma derneği
  • Sandıközü köylüleri kültür ve sosyal dayanışma derneği
  • Sarayören köyü kültür dayanışma ve yardımlaşma derneği
  • Sevgi zihinsel yetersizlik eğitim araştırma ve kazanma vakfı
  • Seyyid battal gazi vakfı
  • Sinema derneği
  • Sivrihisar eğitim kültür ve dayanışma vakfı
  • Sivrihisar sosyal kültür ve dayanışma derneği
  • Sücaddin veli kültür ve turizm derneği
  • Telsiz radyo amatörleri cemiyeti eskişehir şubesi
  • Tema vakfı
  • Tüketiciler birliği eskişehir şubesi
  • Tüketiciyi destekleme derneği
  • Türkiye biyologlar derneği eskişehir şubesi
  • Türkiye kızılay derneği eskişehir şubesi
  • Türkiye sakatlar derneği eskişehir şubesi
  • Türkiye yeşilay cemiyeti eskişehir şubesi
  • Umudun çoçukları engelliler dayanışma, yardımlaşma ve bilinçlendirme derneği

ESYO STK Festivali, Facebook sayfasına buradan ulaşabilirsiniz;
http://www.facebook.com/event.php?eid=186746954711222

ESYO – Eskişehir Sivil Yerel Oluşumu

Deliklitaş Mah. Gürman Sk. No:16 26090 / Eskişehir

Telefon: (222) 220 2743   Faks: (222) 220 4076  E-posta:[email protected]

Şehbal Şenyurt: “Halkın yaşam alanlarına göz diken hükümetler halkın hükümeti olamaz”

Kamuoyunda belgesel yapımcısı ve yönetmeni olarak tanınan Şehbal Şenyurt Arınlı, Emek,Özgürlük Demokrasi Bloğu Muğla milletvekili adayı olarak 12 Haziran seçimlerine katılacak. Halen Bodrum Demokratik Düşünce Platformu Sözcülüğünü yapan  Şehbal Şenyurt’un ekoloji, kadın ve ötekileştirilenlerin yaşamlarına dair hazırladığı belgesel filmler  pek çok uluslararası festivalde gösterime girdi, bazıları ödül aldı. Blok adayları içerisinde Yeşil Aday olarak da nitelendirilen Şenyurt’la adaylığı, secim sureci, ekoloji ve kadın politikası üzerine söyleştik.


Ötekileştirilen hayatlar üzerine belgesel filmler çektiniz. Türkiye’nin“öteki”leri kimlerdir sizce? Sizin de kendinizi “öteki” hissettiğiniz oluyor mu?

Evet, ağırlıklı olarak ‘öteki’leştirilenler, zorla-zulümle yerinden yurdundan edilenler üzerine çalışmalar yaptım. Ama kendimi ‘öteki’ olarak hissettiğim pek söylenemez. Ben hakim unsurun bir çocuğu olarak yetiştirildim. Öte yandan tüm ötekileştirilenlerin acısını anlamaya dönük bir ailede yetiştim. Çocukluğum bakıcılar, evde temizlik yapan kadınlar, bahçıvanlar vs. içinde geçti. Ailemin onlara dönük bütün özenine rağmen çocukluğumda ağabeyimle birlikte sosyalist eğilimlerimizin de etkisiyle  ‘bu bir kölelik düzenidir, evimizde kölelik istemiyoruz’ diye annem, babam ve babaannemden toplantı istediğimizi hatırlıyorum. Kendi işlerimizi kendimiz yapacağız sözü de vererek evde bu sistemi değiştirdik.

Bu eylemimiz bahçeli konağımızı terk edip travmatik bir apartman yaşantısına geçmemize neden oldu ama hiç yakınmadık. İlkokulda okumayı öğrenenlere kırmızı kurdele ayrımcılığı beni çileden çıkarırdı. Takmazdım. Öğretmenlerim nedenini sorduğunda ‘arkadaşlarım üzülmesin diye’ cevabını verince öğrenemeyen arkadaşlarıma öğretme sorumluluğunu verdiler bana. Onlara dilim döndüğünce öğretmeye çalışırdım. Bu nedenle hep arkadaşlarım emekçi çocukları oldu. Anneannemin evini barkını terk ederek gitmiş Rum arkadaşlarını ne büyük özlemle andığını hatırlarım. Neden kaçmak zorunda kalmışlardı? Bir kısmını büyükbabam dolaplarda saklayarak, gece gizli gizli kızlarının çarşafını giydirerek kayıkla gemilere taşıyarak kaçırmış.  Ermeniler için söylenen o acı ‘kılıç artığı’ deyimi zihnime çocukluğumdan kazınmış bir kavramdır. Annemin Ermeni Şuşannik teyzesini Türklere benzetmek için süslemeye çalışmasını anlatırken elimizden ağlamaktan başka bir şey gelmezdi.

Bu konuda anlatacağım çok hikaye var. Velhasıl ‘öteki’leştirilenlerden değilim, ama hep ‘öteki’leştirilenler içimde oldu, ben de onların içinde. Bu bende çocukluğumdan beri bir öfke de yaratmadı değil. Etrafımda mutlu bir azınlık ve acı çeken büyük bir çoğunluk. Dolayısıyla, çocukluğumdan itibaren kendimi gençliğimizin deyimiyle ‘bu düzeni değiştirmek’ için gerekeni yapmak konusunda bir dolu eylemlilikler içinde buldum.

Sizce Türkiye’nin bir idari reforma ihtiyacı var mı? Neden?

Ben reformist değilim. Cesaretle radikal değişimlerden yanayım. Benim sorum şu; ‘nasıl bir dünyada yaşamak istiyorum? Nasıl bir Türkiye’de, nasıl bir Muğla’da yaşamak istiyorum?’ Hangi yaşam formasyonu içinde farklı düşünen, farklı yaşayan, farklılığıyla var oluşunu sürdüren tek bir birey bile olsa; içinde kendini bütünün sahici parçası hissederek; korkmadan kendini ifade edebilir?

Her bir birey dünyaya değerler sunar; her bir kültürel-kolektif yapıların yaşama dair farklı çözümlemeleri vardır. Bütün bunların özgürce varoluşunu ifade etmesi gerekir. Statüsünün tanınması gerekir.  Her toplum kendi hukukunu yaratabilmeli ve bunu kendi doğal dönüşüm akışı içinde geliştirebilmelidir. Ortak hukuk diline olan ihtiyaç farklı kültürlerin birbiriyle ilişkilenişinde; bireylerin ve kurumların birbirlerine göre konumlanışlarında ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar verili sistemler; tüm canlıların, bireyin, kültürel-kollektif hakların, doğanın bir bütün halini görmeksizin sadece sermayenin kullanım hakları perspektifiyle hayatı düzenlemeye çalıştılar. Yüzlerce, binlerce yıldır reformlarla düzeltilmeye çalışılan bu modellerin çözüm değil sorun yaratan modeller olduğu ortada. Bu anlamda idari reformlardan çok, yeni yaşam biçimleri üzerine kafa yormak gerektiğine inanıyorum.

Blok adayı olarak, sizden sözcülüğünü yapmanız beklenen pek çok konu var. Seçim kampanyanızda hangi konuları daha çok ön planda tutmayı tercih ediyorsunuz?

Bu soruya yukarıdaki sorunuza verdiğim cevapla bağlantılı cevap vermek istiyorum. Blok olarak ‘Demokratik Özerklik’ kavramına vurgu yapıyoruz. Bu kavram, farklı bir yaşam modeli arayışının ürettiği bir kavramdır. Bu konuyu çok önemsiyorum. Çünkü, belki tekrar gibi olacak ama vurgulamak istiyorum; her kültürel oluşumun hayata dair farklı çözümleri var. Ve bu çözüm modelleri bölgesel yönetim yapılanmaları içinde değerlendirilmelidir. Bu konu Kürdistan için de böyledir, Karadeniz insanları için de böyledir, Ege insanları için de geçerlidir. Kültürel yapı farklılıklarının birbirine kendi modellerini dayatmaksızın; halkın kendi kendini yönetim mekanizmaları geliştirilmelidir. Ekonomisiyle, meclisleriyle, adalet sistemiyle halklar kendi modelini üretmelidir. Bu korkulacak bir kaos değildir; aksine yerel değerlerin ortaya çıktığı, bireyin yönetime direkt müdahale edebildiği, sorumluluklar üstlenerek çözüme katılmasının önünün açıldığı yeni bir modeldir. Biliyorsunuz, ‘demokrasi’ kavramı, antik dönem kent yönetimi uygulamalarından gelmedir. Ege, Anadolu ve Mezopotamya kültürünün en önemli izlerinden biridir.

Önümüzde bir anayasa yapım süreci vardır. Bu yeni anayasa, bu topraklarda yaşayan tüm kültürel kimliklerin anayasal vatandaşlık statüsünü garanti altına alan; birey ve tüm canlı haklarını doğa ile bir bütün halinde gözeten; kadın söylemi ve üslubunu taşıyan kapsayıcı bir anayasa olmalıdır.

Kadın söylemi diyorum, çünkü, ‘erk’ mücadelesinin insanlığı ve dünyayı getirdiği nokta ortadadır. Biz kadınlar erkeklerin aksine ‘yarışma’ değil; ‘dayanışma’ felsefesine yaslanırız. Kendimizi ispatlama gibi ağır ego dertlerimiz -beş bin yıllık erkek egemen ideolojilerin etkisine rağmen- derin değildir; çözüm odaklı yaşarız. Dinlemeye, anlamaya ve kapsayıcı, dolayısıyla barışçıl yöntemler geliştirmeye eğilimliyiz. Özellikle Türkiye’de süren savaş ve dünyada yaşanan küresel kriz kadın üslubunun öne çıkmasını zorunlu kılıyor. Seçim çalışmaları sırasında bunu da anlatmaya çalışıyorum. Ayrıca, kadını sadece ‘kutsal anne’ köşesine sıkıştıran, kadının ev içi ve iş yerlerinde sermaye karşısındaki emeğini,  yaratıcılığını görmezden gelmeye devam eden sitemi sarsmak yine kadınların yapacağı iştir.

Vurguladığım diğer önemli nokta; anayasamızdan başlayarak; hayatımızın her alanında ekolojist bir yaşam modelinin geliştirilmesi gerektiği. İnsan haklarını, tüm canlı ve doğa haklarından ayrı tutmuyoruz. Tüketim ekonomisi karşısında enerji politikalarında radikal değişimleri savunarak, özellikle yaşadığımız coğrafyada yenilenebilir enerji uygulamalarının mutlaka geliştirilmesi gerektiğini söylüyorum. Toprağımız bir değerdir; denizimiz, kıyılarımız öyle… Salt sermayeye dönük kullanım mantığıyla talan edilmesi tüm canlı hayatları tehdit etmektedir.

Ve tabi ki, örgütlenme ve emek sorunlarımız da seçim alanlarında tartıştığımız diğer konuları arasında ağırlıklı yer teşkil etmektedir.

Seçim barajını aşmak için son iki seçimde bağımsız adaylıklar ön plana çıktı. Bu durum Türkiye’deki sol hareketler için de farklı bir deneyim alanı inşa ediyor. Sizce bu pratik, yeni bir politik mücadele dili ve yöntemi yaratıyor mu, ya da yaratabilir mi? Gözlemleriniz nelerdir?

Geçmiş seçimlerde Bin Umut Adayları ve bu dönemde ise Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğunun oluşması; sistemin farklı sesleri kısma çabasını boşa çıkarmak, hak mücadelesinde halkın kendini ifade etmesi önündeki engelleri kırmak için bulunmuş bir yöntemdir. Bu seçim barajı kaldığı müddetçe elbette buna benzer yöntemler geliştirilecektir. Ancak bu dönem; seçim barajı ile girilen son seçim olacaktır. Bunun için mücadele ediyoruz. Halkın gerçek iradesinin yansımadığı meclis ile ortada bir demokrasi olmadığı, adeta görüştüğümüz bütün halk tarafından, biz söylemeden dile getirilmektedir. Seçim barajında ısrar edilmesi Türkiye’yi ‘istemiyoruz’ deyip yarattıkları kaosa sürükleyecektir.

Oluşturduğumuz blok, adeta, Türkiye’de sahici siyaset yapan tek güçtür. Diğer partiler ve oluşumlar ne yazık ki hala, sorunların üstünü kapatarak, birbirlerine sataşarak, sahici sorunlardan uzak projelerle göz boyamaya çalışarak kirli bir siyaset sürdürüyorlar. Biz bu ülkenin canı yananlarıyız. Evlerine ateş düşmüş olanlarıyız. Dolayısıyla sahte söylemlerle oyalanacak ne halimiz ne lüksümüz var.

Blok bileşenlerinin sayıca fazla oluşu çalışmalarınızı zorluyor mu, yoksa uyum içerisinde bir seçim kampanyası yürütebiliyor musunuz?

Zaman zaman zorlanıyoruz elbette ki. Bu yeni bir model ve örgütlerin eski üsluplarından sıyrılması zor. Buna rağmen, yukarıda da dediğim gibi ülkede yaşananlardan acı duyanlar ve kalıcı çözüm arayanlar olduğumuz ve hedeflerimiz de ortak olduğu için hızla sorunları aşabiliyoruz.

Seçim çalışmalarınız boyunca sizi en çok ne zorluyor?

Destekçilerimizin bağışlarıyla süren bir kampanya yürütüyoruz. Emekçiler ve tüm ötekileştirilenler olarak kendi vergilerimizle karşısında olduğumuz partilerin kampanyalarını finanse ediyoruz. Bu nokta nasıl can sıkıcı anlatılamaz. Billboardlarda bir tek duyuru bile yapamadık; düşünebiliyor musunuz seçim araçlarımız bile yok. Emek yoğun duyurularla çalışıyoruz. Üstüne üstlük, Muğla coğrafyası çok büyük. Adeta üç kentte seçim kampanyası yürütüyoruz. Bu da bizi zorluyor doğrusu.

Peki sizi en çok umutlandıran şey ne?

Bloğun varlığı, kendime dair geçmişte edindiğim donanımlar ve halkın sahiden çözüm arayışı içinde olup Türkiye’nin meselelerine sahip çıkma çabası. Kürt meselesi de dahil olmak üzere sorunları sistem partilerinin, sermaye partilerinin çözemeyeceğini fark etmiş olmaları.

Kadınlar adaylığınıza nasıl bakıyorlar? Gerek seçim çalışmalarında ve gerekse seçildiğiniz takdirde, kadın Muğla vekili olarak ağırlıklı çalışma alanınız ne olacak? Kürt sorunu, ekoloji, kadın politikası… Hangisi daha ağır basacak, neden?

Elbette ki, kadınlardan çok ciddi bir destek alıyorum. Bu kadar ötekileştirilenlerin, yok sayılanların, emeğinden başka hiçbir gücü olmayanların, hele hele ‘bölücü, terörist’ damgasıyla namlu sırtında olanların yanında politika yapmamın çok cesurca olduğumu söylüyorlar. Zaten sokaklarda, sivil toplum çalışmalarında çeşitli şekillerde sürdüregeldiğim hak mücadelesinde görece rahat yaşamımı riske atarak bu boyuta çıkarmamı özverili buluyorlar. Sevinerek söylemem gerekir ki, bu kararım, özellikle genç kızlar için bir tür örnek de teşkil ediyor sanırım.

Seçildiğim taktirde, yapmayı istediğim en önemli iş; yasal düzenlemeyi bile beklemeden bir Muğla Halk Meclisi oluşturmanın adımlarını atmak. Çıkarılacak temel yasaları Muğla halkı ile paylaşarak, tartışarak çıkarılmasını sağlamak istiyorum. Bu çok zor gibi görünebilir. Ama seçim sürecinde kurduğum ilişkileniş biçimi ile bunu yapmak mümkün olacak. Kürt sorunu, ekoloji, kadın politikası…  tümü çok önemli kilit konular. Dolayısıyla paralel gitmesi gereken alanlar. Ancak kan akmaya devam ettiği sürece hiçbir sorun çözülemez. Bu nedenle bu ülkede kalıcı barışın sağlanması, akan kanın amasız-fakatsız sonlanması en temel konu. Demokratikleşme, eğitim, sağlık, emek örgütlülüğümüzün önünün açılması vs.  bir çok sorun çözüm bekliyor.

Ekolojik yıkımlar son dönemde büyük bir yoğunluk kazandı. Bir yandan yerel eylemler, bir yandan Büyük Anadolu Yürüyüşü, bir yandan açılan davalar… Milletvekili seçilirseniz ekoloji hareketlerinin sesini Meclis’e taşımak için nelere yapmayı düşünüyorsunuz?

Büyük Anadolu Yürüyüşü, halkın doğasını, yaşam alanlarını savunmak amacıyla 40 gün 40 gece yol yapıp taleplerini Ankara’ya taşıdığı tarihi bir eylem. Ama bu kararlı halk, Gölbaşı’nda durduruluyor, Ankara’ya alınmıyor! Bu kabul edilemez! Halkın sesine kulaklarını tıkayan vekiller halkın vekili, halkın yaşam alanlarına göz diken hükümetler halkın hükümeti olamaz. İş işten geçmeden, ekonomi politikası emeğin ve doğanın acımasız sömürüsü üzerine kurulu siyasal iktidarların durdurulması gerekiyor. Bu ancak halkın gerçek temsilcileri Meclise girerse mümkün olabilir. Bunun için de yüzde 10 barajının makul bir seviyeye inmesi, siyasi partiler ve seçim yasalarının değişmesi ile mümkün olacaktır.

Temel hedeflerimden biri de, bu doğal ve sosyal yıkımı durdurmak, doğanın talanına, halkın yoksullaşmasına yol açan yasaların değiştirilmesi için bir çalışmak. Bu çalışmayı uzmanların, hukukçuların, doğa aktivistlerinin ve yerel halkın, sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla başlatmayı düşünüyorum. Tabii bir de, Mecliste doğaya duyarlı milletvekilleri ile, Meclis Çevre Komisyonu ve diğer ilgili komisyonlarla yakın ilişki içinde yürüteceğim.

Geçtiğimiz dönemde Meclis’te yapılan çalışmaların nükleer anlaşmayı ya da Tabiatı Koruma Yasasını engellemekte yeterince başarılı olamadığını gördük. Bu konularda sokağın ve sivil toplumun sesi daha gür çıkıyor. Sizce milletvekilleri bu konularda daha etkin olmak için nasıl bir yol izlemeli?

Ana akım siyasal partiler, ekonomik büyümeyi ve tüketim toplumunu insan refahının tek ölçütü olarak gören kalkınmacı anlayıştan kurtulabilmiş değiller. Gündemlerine, küresel iklim değişikliği, doğal döngüler, doğal dengeler, eko-sistemler, biyolojik çeşitlilik gibi kavramlar henüz girmiş değil. Halen 19. yüzyıl siyaset anlayışı ile politika yapıyorlar. Değişen dünyayı okuyamıyorlar, 21. yüzyıl projeksiyonları yok. Alternatif bir yaşam tasavvurları yok. Bu seçimlerde Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğunun adayları ile Meclise daha donanımlı, değişimi algılayan vekiller girecek ve Meclis’in ufku açılacak, diye umut ediyoruz ve bunun için çalışıyoruz.

Teşekkür ederiz, başarılar dileriz.


Röportaj: Aysen Ataseven, Hüseyin Güngör – Yeşil Gazete

Doğa mücadelesi bu, Yaşamak ya da yaşamamak yani

Gölbaşı’nda ne oluyor biliyor musunuz? Ben Ankara’ya sokulmadıkları ilk gün oradaydım. Biraz biraz biliyorum. Dün de bir telefon konuşması yaptım, az da olsa oradan da haber aldım. Gerçi çok açık olan bir şey var: Birileri bizim bilmememizi istiyor. Gölbaşı’nda ne oluyor bilmeyelim istiyorlar, biz de öğrenmeyerek, onların yanına gidip imecelerine ortak olmayarak o “birilerinin” isteğine ortak oluyoruz.

Şimdi düşünün, 40 gün önce yola çıkmaya başladı kervanlar. Hedef Ankara’ydı. En uzak olanlar, yolu en zorlu olanlar 40 gün önce yola çıktı. Yakın olanlar da ona göre bir sürede yola çıktılar. Kimisi 19 Mayıs günü geldi Ankara’ya, kimisi 20 Mayıs günü. 21 Mayıs’ta da toplanıp yola çıkacaklardı, Ankara’da bir parka gelip, açıklama yapacaklardı. Büyük Anadolu Yürüyüşü, Ankara’da toplanacaktı. Ankaralılar da onları yolda karşılayacak, son kilometreleri birlikte yürüyeceklerdi. Olmadı, olamadı.

Peki ne oldu? Toplanma noktası yüzlerce polisle çevirildi! Tüm Anadolu’yu yürüyerek geçen insanları Ankara’ya sokmamak neden? Tabii ki unuttukları bir şey var. Doğa ve doğa mücadelesi başka bir şeye pek benzemez, benzemiyor. Bu yüzden de insanları vazgeçirmek çok kolay değil. Hükümetin korkusu, seçimlere yaklaşırken, yeni bir Tekel Direnişi ile karşılaşmamak. Fakat, dediğim gibi doğa bu. Yaşam yahu. Şehirlerden asla tam olarak anlaşılamayacak bir yuvadan bahsediyoruz. Direnen insanların yaşadıkları ovalara siyanür boşaltıp yaşamı yok edeceksiniz; direnen insanların yaşadıkları akarsuları borular içerisine sokacaksınız, çevreye tek damla su vermeyip yaşamı yok edeceksiniz; direnen insanların yaşadıkları topraklara nükleer santral yapmak isteyip yaşamı yok edeceksiniz; direnen insanların yaşadıkları bölgedeki başka canlıları öldürüp yaşamı yok edeceksiniz! Sonra bekleyeceksiniz insanların bir zorlukta yaşamlarından vazgeçmesinler, dönsünler. Olur mu? Olmaz! Olmadı işte. Hala Gölbaşı’ndalar.

Doğa için mücadele, yaşam için mücadeledir, insanlara dön derseniz, insanlara öl de demiş olursunuz. İnsanların önünü kesmek, Anadoluyu, ovalarımızı, akarsularımızı, derelerimizi, dağlarımızı vermeyeceğiz diyenlerin önünü kesmek, onları sizden alacağız demektir. Biz alacağız, sermayeye vereceğiz, endüstriye vereceğiz ve siz öleceksiniz!

Sarıkeçililer var Gölbaşı’nda. Tamamen doğanın içerisinde yaşayan insanlar. Anlatıyorlar, keçileri ormanlara zarar veriyor diye, devlet keçilerini yasaklamak istemiş. Ormanları koruma yöntemi bu, güya! Sonra Loç Vadisi’nden gelenler, Sarıyazmalılar, anlatıyorlar. Bir firma gelmiş, biz bu ormanın parasını devlete verdik. İstersek keseriz, istersek yakarız, demiş. Daha yeni bir yavru ayı, yaşam alanı yok edildiği için köylülerin barınaklarına sığındı. Devlet aynı devlet, ormanlar bambaşka ama kağıt üzerinde aynı ormanlar. Birinde güya koruyor devlet ormanları, birinde yok edilmesine “evet” diyor. Sonra Sarıkeçililerle, Sarıyazmalılar güneyden kuzeyden gelip Ankara’ya yürümek isteyince de önünü yüzlerce polisle kesiyor. Demek ki neymiş? O ormanları da birileri para kazansın diye koruyor devlet.

Tekrar olanlara dönelim, polis tarafından on metre yürüdüklerinde önleri kesildi kervanların ve destekleyicilerin. On metre yürümek, kanunsuzlukmuş, öyle anons geçildi. Dağılın, doğayı korumak sizin neyinize dendi. Fakat dedim ya, doğa mücadelesi başka bir mücadeleye benzemiyor. Yaşamın kendisi için yapılıyor, dönmedi kervanlar. Hedefe on metre daha yaklaşmışken, neden dönülsün ki? Oturuldu orada, Anadolu dillerinde şarkılar söylendi, her kervan kendi oyununu oynadı, yemekler paylaşıldı. Bir görüntü var, sanırım polisi de çok şaşırttı ya da ben öyle sanıyorum: Yağmur yağınca, karayolunun kenarında su hafiften akmaya başladı. Büyükçe bir örümcek de bu suya kapılmış gidiyordu. Bir katılımcı aldı o örümceği, boğulmasın diye toprağın üstüne koydu. Sırf bu görüntü bile anlatıyor, insanların neden doğa için kilometrelerce yürüdüğünü. Yakıp, yıkanlara karşı nasıl bir ekolojik bilinçle yaklaştıklarını.

Sonra Ankara’dan gelen ziyaretçiler ayrıldı. Orası da ayrı skandal. Ankara’dan çıkan otobüse bir polis eşlik etti. Daha doğrusu yavaşlattı otobüsü, Gölbaşı’ndakilere destek geç gitsin diye. Dönerken o otobüse sadece Gölbaşı’na kadar izin verildi. Destek için gelenlere, kendiniz dönün dediler. Zorluk çıkarmanın her türlüsünü yaşadı insanlar. Destekçiler, ziyaretçiler dönünce polisler ve kervanlar kaldı. Bulunulan yer de, abluka altına alınmış bir benzinlik. Duyduk ki, giden yardımların, kervanlara ulaştırılmasında dahi sıkıntı çıkartılıyormuş. Benzinlik sahiplerinin, kervanlarla bir sorunu olmaması da, bazılarına sorun geliyormuş. Orada kamp yapanlara seyyar tuvalet götürülmek istenmiş Çankaya Belediyesi tarafından, polis ona da izin vermemiş. Belediye resmi araçla yapamadığını daha sonra bir de sivil araçla denemiş ama yok! Tuvalet bile yasak. Dağılın gidin diyorlar işte…

Onlar oradalar ama. Her gelen destek, her gülen yüz onlar için önemli. Zaten onlar-biz diye bir şey de yok. Biz oradayız. Orada olmalıyız. Doğa mücadelesi kaybedilirse, üzerine mücadele edilecek başka hiçbir şey kalmayacak! Dalga geçer gibi haber veren medyaya rağmen orada olalım. Develi HES karşıtları diye küçümseyen medyaya, görmezden gelenlere karşı orada olalım. O medyanın da doğa da gözü var. O medya da doğayı hedef alıyor. Tabii ki küçümseyecek. Anadoluya sahip çıkmak için: Gölbaşı’na.

İşte bu hareketin manifestosu:

Doğanın varoluşuna, binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış olan uygarlıklara, ait olduğumuz topluma ve gelecek nesillere karşı duyduğumuz vicdani sorumluluğun gereği olarak, biz ikincisini seçiyoruz. Doğası ve yaşam alanlarıyla birlikte, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bizler şu gerçeklerin altını çiziyoruz:

Doğa kendi başına vardır ve insan onun sadece bir parçasıdır.

Varoluşumuzun yegane kaynağı olan doğanın ‘çevre’ adıyla yaşamımızın dışına çıkartılıp ötekileştirilmesi kabul edilemez.

Doğa canlı bir varlıktır. İnsanlar, şirketler veya devletler doğanın sahibi olamaz, doğanın kadim dengesini ve işleyişini bozacak herhangi bir tasarrufta bulunamaz.

Doğa üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı iddia edilemez. İnsan doğa içinde yaşayan her canlı gibi geçicidir. *Kendinden sonraki nesillerin ve diğer canlıların da içinde yaşayacağı doğaanayı; onun dağlarını, ormanlarını, kıyılarını, derelerini, göllerini sahiplenmesi veya özelleştirmesi, bir mal gibi alıp satması asla kabul edilemez.

Temiz ve sağlıklı doğa ve bunun birinci şartı olarak su, tüm canlıların doğuştan gelen en temel hakkıdır. Bu hakkı ihlal edebilecek hiçbir kanun ve uygulama kabul edilemez.

Tek başına hiçbir canlının ihtiyacı, doğanın tahrip edilmesinin nedeni olamaz. ‘Sürdürülebilir kalkınma’, ‘koruma kullanma dengesi’, ‘üstün kamu yararı‘ gibi kavramlar doğanın sömürülmesi için gerekçe gösterilemez.

Bu ilkeler doğrultusunda, aşağıda sıraladığımız adımların gerçekleşmesi için harekete geçiyoruz:

1-    Doğayı bir meta olarak gören kalkınma modeli terk edilmeli, ‘doğaanamızın yaşama hakkı’ anayasal güvence altına alınmalıdır.

2-    ‘Her insan doğduğu yerde doyabilmeli’ ilkesinden yola çıkarak, kırsalda yaşayan insanların büyük kentlere göçünü engelleyecek ve geleneksel yaşam biçimlerimizi destekleyecek düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

3-    Kırsal yaşamımızı, kültürel mirasımızı ve biyolojik çeşitliliğimizi tehdit eden, kâr hırsıyla hazırlanmış hidroelektrik santral (HES) ve baraj projelerinin tamamı durdurulmalıdır. #Bugüne kadar yapılmış uygulamaların doğal alanlarımız üzerinde yarattığı yıkımı giderecek çalışmalar acilen başlatılmalıdır.

4-    Ormanlarımızın yok olmasının önünü açacak 2B yasal düzenlemeleri derhal geri çekilmeli, ormanların özelleştirilmesine dair hazırlıklar durdurulmalıdır.

5-    Ne koruma alanlarını, ne tarım alanlarını ne de canlı yaşamını dikkate alan madencilik faaliyetleri durdurulmalı, bu faaliyetlerin ekosistem üzerindeki etkisi göz ardı edilerek verilmiş tüm maden ruhsatları iptal edilmelidir.

6-    Toprakların verimsizleşmesine, temel geçim kaynağı tarım olan köylünün yoksullaşmasına ve su kaynaklarının aşırı kullanımına neden olan yanlış tarım politikaları terk edilmeli; tüm tarımsal faaliyetlerde doğanın dengesini gözetilmeli ve doğru yerde doğru ürün ilkesi benimsenmelidir.

7-    Tüm canlı yaşamını tehdit eden hibrit tohumların, GDO’lu ürünlerin ve üretimde kullanılan her türlü kimyasal maddenin kullanımı durdurulmalıdır.

8-    Bizden önce bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlıktan günümüze miras kalan Hasankeyf gibi nice kültürel zenginliğimizi tehdit eden projeler ve uygulamalar derhal durdurulmalıdır. #Sadece bize değil tüm insanlığa ait bu değerler itinayla korunmalı, gelecek kuşaklara en iyi şekilde aktarılması için gerekli çalışmalar acilen başlatılmalıdır.

9-   Sosyal ve ekolojik maliyeti gözardı edilerek planlanan ve şehirlere daha büyük göç dalgalarının gelmesine yol açacak otoyol, köprü ve konut projeleri durdurulmalı, karbon salınımını azaltacak demiryolu ulaşımı geliştirilmeli ve yaygınlaştırmalıdır.

10-   Var olanlara her geçen gün bir yenisi eklenen, doğaya verdikleri zarar tartışılmaz termik santraller ve nükleer santral yatırımları derhal durdurulmalıdır.

11-   Çevre ve Orman Bakanlığı’nın izniyle, doğayı yok eden şirketler tarafından finanse edilen özel firmalar tarafından hazırlanan ÇED raporları ve buna izin veren ÇED Yönetmeliği derhal iptal edilmelidir. Doğanın hassas dengesi, kamuoyu vicdanı, sivil toplum kuruluşları ve yerel halkın kanaatinin dikkate alınmadığı hiçbir projeye onay verilmemelidir.

12-   Tüm koruma alanlarını ticari yatırımlara açan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı geri çekilmeli, Yenilenebilir Enerji Kanunu derhal iptal edilmelidir. Varolan koruma alanlarının statüleri güçlendirilmeli; biyolojik çeşitliliği korumak için önemli doğa alanlarına hızla koruma statüsü kazandırılmalıdır.

13-    Özel şirketlerin ve kamu kurumlarının doğayı katletmesinin önünü açan ‘kirleten öder’ mantığı ve uygulaması terk edilmeli, doğaya zarar verenlerin ağır cezalara çarptırılmasını öngören yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

14-   Yaptığı yatırımlarla doğanın dengesine müdahale eden icracı bir kuruluş niteliğindeki Devlet Su İşleri (DSİ) ile doğayı korumakla yükümlü Çevre ve Orman Bakanlığı’nı aynı çatı altında birleştiren yapı derhal değiştirilmelidir. Çevre ve Orman Bakanlığı, şirketlerin çıkarlarını savunmak yerine; asli görevi olan, doğayı koruma görevini yerine getirmelidir.

www.vermeyoz.net

 

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Kazanan: Bilgelik!

Kendimi bildim bileli sıkı bir Trabzonspor taraftarıyım. Bu yüzden bu sene 27 yıllık ara sonrası Trabzonspor’un lig şampiyonluğunu dört gözle beklemekteydim. Olmadı ama burukluk dışında üzgün değilim. Çünkü sezona gerek şampiyon olan Fenerbahçe’nin, gerekse de en az onun kadar hak eden (tek golle kaçırmış olan) Trabzonspor’un teknik ekip ve futbolcularının, sahadaki emekçilerinin, canını dişine takmasına karşı alçakgönüllülüğü elden bırakmama tutumu damgasını vurdu; bu son
yıllarda ligiyle, milli takımıyla Türkiye futbol ortamına hakim olan asabiyet ve “ne pahasına olursa olsun kazanma” anlayışına da ciddi bir karşı duruştu. Burada her iki kulübün yöneticilerinin ve medya erbabının sürekli saha dışı faktörlere yaptığı göndermelere karşı başta Aykut Kocaman ve Şenol Güneş olmak üzere önde gelen emekçilerin ısrarla bu oyuna gelmemeleri de yazının başlığındaki ‘Bilgelik’ nitelemesinin birinci nedeni. İkinci neden ise yine her iki futbol bilgesinin geçmişten bugüne zaman zaman tepki de çeken empatik duruşlarını olabildiğince ön plana çıkarma uğraşları oldu.

Lig gibi uzun dönemli bir mücadele süreci haliyle izleyenler için yaşamın bir yansıması oluyor. Bu süreçte gerek takımların, gerekse de spot ışığı altındaki bireylerin yaşadıkları bir drama halinde gözümüzün önünde seyrediyor. Fanatizmin körlüğünün dışından bakanlar için bu süreçte üzerinde düşünecek sayısız durumla karşılaşmak mümkün. İki takımın birbirleri dışında en büyük rakiplerinin düştükleri haller bir yanda, kendi kulüp yöneticilerinin kazanmak ve para dışında bir şey görmeyen ve bunun için hiç bir ahlaki kaygı gözetmeyen tutumları öbür yanda. Fenerbahçe tarafında bunu Aziz Yıldırım’dan ibaret görmek çok sınırlı olur; memleketin her bir tarafında Hidroelektrik Santrallerin (HES) ve Karadeniz sahil yolu projelerinin müteahhitleri ile silah tacirleri iş alemindeki yerlerini sağlamlaştırmak için FB yönetim kurulu üyeliği statülerini kullanırken Trabzonspor yönetimi ise bizzat kulüp olarak Uzungöl’e HES, Akyazı’da ise kalan son sahilleri doldurup stat yapmak peşinde koşuyor ve Mimarlar Odası gibi kamusal görevlerini yapıp yasal itiraz yollarını kullananları bile ihanetle, ‘gerçek Trabzonlu olmamakla’ suçluyorlar, hayatı futboldan ve kazanmaktan ibaret olarak düşünen fanatiklere isteyerek ya da istemeyerek hedef göstermiş oluyorlar. Rekabetin gereğini ekonomik olarak da ve yine “ne pahasına olursa olsun” anlayışıyla yerine getirmek aslen yaşamsal olmayan bir gösteri sektörü için değer mi diye
sormak geliyor insanın içinden.

İşte bu ortamda iki takımda bir kaç figür öne çıkıyor. Fenerbahçe tarafından ve Aykut Kocaman’dan başlayalım. 1990’larda futbolcu olarak yine Trabzonspor’a attığı gol ile doğrudan pay sahibi olduğu şampiyonluğa rakibiyle kurduğu empati nedeniyle ‘sevinemiyorum’ diye açıklama yaptığı için neredeyse aforoz ediliyordu. Yıllar sonra bu kez yine aynı teknik direktör tarafından yönetilen ekibe karşı şampiyonluğu aynı puanla ve tek gol farkıyla kazanırken bu kez dokuz puanlık farkı kapamanın ve benzeri görülmemiş bir ikinci yarı performansı sergilemenin gururunu taşıyor, buna karşın ilk yarı sonunda Şenol Güneş’le girdiği küük bir polemik dışında başarının yozlaştırdığına yönelik herhangi bir belirti de göstermiyor. Öte yandan Alex De Souza faktörü olmasaydı durum böyle olur muydu, bu da çok şüpheli. Alex’in ikinci yarıdaki hem bireysel, hem de takımı yönlendirmekteki müthiş performansı (kendi açıklamalarına göre) aynı zamanda kendi iç hesaplaşmasının ve kendi kendisini motive etmesinin sonucu. Bu öyle bulaşıcı bir tutum ki ‘Fatih Terim asabiyetinin saha içindeki kopyası’ Emre Belözoğlu’nu bile bir ölçüde kendisini sorgulamaya itmiş görünüyor.

Alex ile benzer bir sağlam özdisiplini Trabzonspor’da Burak Yılmaz örneğinde gördük. Daha önce diğer büyük takımlarda kendisini gösteremeyen Burak, benzerini daha önce sadece Servet Çetin’de gözlediğim “her şeyini ortaya koyan” ve burnu da kırılsa, kafası da kırılsa oynayıp golünü atan performansı ile Trabzonspor’un ayakta kalmasını sağladı ve bir çok maçı da takımı lehine çevirdi. Bazı acemice hataları bile (örneğin geçen hafta sarı kart görerek cezalı duruma düşmesine neden olan elle müdahelesi) onun kararlılığının ve içinde bulunduğu heyecanlı ruh halinin göstergesiydi. Ancak ona ve takımdaki Engin Baytar ya da Umut Bulut gibi diğer bazı zor (ve sorunlu) karakterlere bu heyecanı aşılayan ise Şenol Güneş mucizesiydi. Teknik direktör olmanın çok daha ötesinde bütün bir kent için rol model olan Güneş, devre arasında TSYD’nin seminerinde yaptığı konuşmada son zamanlardaki en ciddi endüstriyel futbol eleştirisini, üstelik içinde bulunduğu gerçeklikten hiç de kopuk olmayan bir şekilde ortaya getiriyordu. Fenerbahçe’deki Alex mucizesine karşı puan farkının kapanmasından sonra Trabzonspor’da bir dizi figür ortaya çıktı ve birisinin formda olmadığında diğeri devreye girdi. Şenol Güneş’in bu motivasyonu vermekte başarılı olamadığı iki figür ise Yattara ve Jaja (ve devre arasında takımı terk eden Teofilo) oldu. Son olarak geçen sezonla birlikte bu senenin de kahramanı olan kaleci Onur’un dramatik bir şekilde (ve kendi hatasıyla) sakatlanarak sezonu kapatması sonrası herkesin endişeyle baktığı Tolga’nın da Onur’u hiç aratmayan mucizevi performansını da es geçmemek gerekiyor.

Sonuçta çifte şampiyonu olan bir sezonu geride bıraktık. İlk yarı sonunda oluşmuş dokuz puanlık farkı koruyamamak nasıl anlaşılmaz ise 18 maçta 17 galibiyet 1 beraberlik gibi bir performans da o kadar inanılmaz. Her iki takımın öne çıkanları ise aşırı tepkileri ya da saha içi ya da kenarında çirkinleşmekte sakınca görmeyen figürler değil, tersine bütün baskılara ve medya zorlamalarına karşı sakinliklerini korumakta direnmeye çalışan, ancak kazanma hırslarını rakibi değil kendilerini aşmak olarak yaşama geçirenler oldu. Bu sadece futbol için değil, gündelik yaşamın bütün alanlarında hakim iklim olan bu “herşey mubah” tutumuna karşı önemli ve başarılı bir direniş aynı zamanda. Umarım gelecek sezonda bunun tam tersi yönde bir simge-isim olan Fatih Terim’in varlığına karşı da bu tutum başarılı olur ve ülkenin geneliyle birlikte ligimize bir normalleşme havası hakim olur. Ve bu arada umarım maç sonrası kutlamalarda kimse öldürülmemiştir, protestolarda kimse zarar görmemiştir; sonuçta kazanılsa da kaybedilse de çoğunluk için hayat ertesi gün aynen hiç bir fark olmadan devam edecek.

Alper Akyüz