Ana Sayfa Blog Sayfa 5172

Üsküdar’a Giderken

İtiraf ediyorum; hep küçümserdim türkiye dizilerini; cnbc-e takılan entel gençlik  havaları filan atardım. Yok house’muş, yok how I met your mother’mış. Başta tvden sonra internetten indirerek onları izlerdim. Halen de izliyorum.

Ama artık, akşamları boş saat öldürme eylemlerinde kullandığım bu gereçlere iki Türkiye yapımı dizi de dahil oldu.

Biri, dilinde “la”yı kullanan, kimyasına 7 yıl Ankara eklemiş biri olan ben deniz için,  tabiki Behzat Ç. Abi bu ülkede polis nasıl oluru, çok güzel özetleyen, güzel politik göndermeler yapan, gerçek hayatın bir yansıması başka bir şey bilmiyorum ben.Hani derler ya sanat gerçek hayatın yansımasıdır. Eğer doğruysa bu söz; Behzat Ç.  sanat eseri cidden.

Diğeri de üç bölümdür takip ettiğim ve gerçekten gülmekten öldüğüm bir dizi. Üsküdar’a giderken tam bir absürt komedi.

Bütün absürtlüklerine rağmen tüm karakterler bana çok gerçekçi geliyor. Böyle insanlar olabilir diyorsunuz.

Organize işlerden tanıdığımız Öner Erkan’dan başlayayım. Efendim İngiltere’ye mühendis olmaya gitmiş Türkiyelilerin restoranlarında çalışmış, aşçılık hayalinin peşinden koşan bir kardeşi oynuyor. Bana çok tanıdık geldi bu hikaye… Özellikle doktorluğun mühendisliğin dışındaki mesleklerin kutsanmadığı bir toplumda üniversitede iki bira içince aklı başına gelen gençleri (kendimi ve neredeyse tüm üniversite arkadaşlarımı) hatırladım.

Anne karaketeri (Funda  Postacı) tam manik depresif anne modeli. Mimikleri tepkileri doğallığı ile aidiyet hissettiriyor.

Oğuz tipi (Murat Çemçir) ise en absürt ama en gerçekçi gelen karakter. Sayısal zekası üst düzey olan ama duygusal zekası göreceli olarak kısıtlı bu abimizin her lafına gülüyorsunuz. Beni bugün öldüren muhabbetini buraya aktaracağım. İlk defa kız arkadaşı olan Oğuz durumun neden böyle olduğunu samimi bir biçimde ilk kız arkadaşı ile paylaşıyor:

ilkokul Sivasta, 8 kişi var sınıfta hepsi akraba

ortaokul devlet parasız yatılı
lise imam hatip,
üniversitede tam yırttık dedik, itü makine;

erkek başına 385 gr kız düşüyor

hem de kemikli.

Ölü babayı Erkan Can oynuyor. Gamsız küçük esnaf, ama mutlu… Erkan Can’ın varlığı yetiyor.

Diğer tüm karakterler de süper. Hepsinin bir doğallığı, ayrı ayrı üstünde çalışılmış bir karakteri var.

Dizi’ye arada, komik animasyonlar giriyor ve bizi karakterlerin zihin derinliklerine taşıyor, bazen aklımızdan geçen dilimizi tuttuğumuz saçma sapan fikirleri hatırlatıyor bize.

bir de senaristler arada, deneysel çalışıyorlar. Mesela son bölümde (bir kaç dakika önce bitti) bir yandan Akdeniz Akşamları ile dalga geçerken bir yandan da Av Mevsimi’ndeki Cem Yılmaz’ın şarkı söylediği sahneye selam çaktılar.

Olmuş bu dizi olmuş… bence olmuş yani.

Tek eksik ise, Kanal D’nin diziyi Perşembe akşamı 23:00’ koymuş olması. Zaten standarttan farklı olduğu için ya kaldırırlarsa diye korkuyordum, bu durum da üzerine tuz biber ekti.

İşte bu yüzden gecenin köründe yazdım yazıyı, umarım bu yazı sizde “la izlesek mi la” hissiyatı yaratır da siz de izlersiniz, böylece kalkmaz yayından.

Anadolu Ankara’da direniyor, kök salıyor: 6. gün

Geçtiğimiz cumartesi günü Ankara girişinde durdurulan Büyük Anadolu Yürüyüşü kervanları, şehir merkezine 24 kilometre uzaklıktaki direnişlerini sürdürüyor.

Sürdükçe kendi yapısını tekrar oluşturan direniş, “Misafirlik 3 gün sürer, 3 günden fazla burada kalamaz dönersiniz!” diyenlerin “temennilerini” boşa çıkartacak şekilde kök salıyor. Gelinen noktanın bundan sonra Büyük Anadolu Yürüyüşü Gölbaşı Direnişi olarak anılmasını isteyen Büyük Anadolu Yürüyüşü Gölbaşı Direnişçileri’ne yönelik baskı da destek de artıyor.

Çankaya Belediyesi’nin gönderdiği tuvaletleri, kamp alanına sokmayan polis, dün direnişçilerin kendi imkanlarıyla yapmak istediği tuvaleti de yıkmaya çalışmış durumda. Bununla birlikte, direnişçilere destek veren Ankara Barosu da, hijyen konusunda direnişçilere kendi konukevi’ni açmış durumda. Yine Ankara’dan sürekli destek ziyaretleri de gerçekleşmekte Gölbaşı’na.

Saklama koşulları olmadığı için bozulabilecek gıdalar yerine, kuru gıdaların daha kullanışlı olduğu kamp bölgesine kimse eli boş gelmese de, gelen yardımlar engellenmeye çalışılıyor. Gıda ve su dışında, kamp malzemesi olarak kullanılabilecek araç gerecin de kamp alanına sokulmasında sıkıntı yaşanıyor.

İsviçre’de nükleerden çıkış kararı

Japonya’da Fukuşima nükleer santralinde yaşanan kriz sonrası İsviçre’de nükleer enerjiden vaz geçen ülkeler arasına girdi. Hükümet yaptığı açıklamada, tüm nükleer santrallerini kapatacağını belirtti.

Alınan karar İsviçre’deki nükleer santrallerin, 50. yılını doldurduktan sonra kapatılmasını öngörüyor. Ülkede, 5 nükleer santral bulunurken bunların kullanım süresi 2019 ile 2034 yılları arasında son buluyor.

İsviçre Enerji Bakanı Doris Leuthard “artık nükleer enerjinin güvenliği konusunda bir çok soru işaretinin oluştuğunu” belirterek “bundan sonraki süreçte, “Yenilenebilir enerji ile hidroelektrik santrallerini arttırabilir ve diğer enerji kaynaklarını daha verimli hale getirebiliriz.” dedi.

Japonya yaşanan kriz sonrası nükleer enerjiye tepkiler çığ gibi artıyor.

İsviçre’nin bu kararı almasında, birkaç gün önce 20 bin dolayında kişinin nükleer karşıtı protesto gösterisi düzenlemesinin etkili olduğu belirtiliyor. (Euronews)

Çözümsüzlüğe katkı / Zeynep Gambetti

Bu hafta Güneydoğu’dan çatışma haberlerinin gelmesi, dikkatlerin yeniden bölgeye ve Kürt hareketine dönmesini sağladı. Kaset hikayelerini ve seçim didişmelerini “gündem” sanan medya, bu ülkede daha önemli bir meselenin olduğunu hatırladı. Ama hafızası olağanüstü kısa olduğu için muhtemelen yine unutacak. Biraz daha uzun bir belleğe sahip olduğunu sandığımız pek çok demokrat köşe yazarımız da Kürt sorununu az daha unutmak üzere olsa gerek ki, YSK olayında tek ağızdan BDP’nin yanında iken, geçtiğimiz 50 günde 2500 kişinin siyasi gerekçelerle gözaltına alınması karşısında kıllarını bile kıpırdatmadılar. Kastamonu’daki suikast girişimi ve 12 PKK’lının öldürülmesiyle, Kürt sorununun henüz çözülmemiş olduğu bir kez daha akıllarına düştü.
Hasan Cemal, 2003’te Neşe Düzel’le yaptığı bir söyleşide şunları söylemişti: “Türkiye’de basın, gazeteciler, Kürt ya da Güneydoğu sorunu konusunda görevini yapmadı. Görevini yapanlar sınırlı sayıda kaldı. Ben itiraf ettim. Siyaset bilim okumuş biri olarak ben Kürt sorunu nedir bilmiyordum. 1980’lerin başında PKK’nın sahneye çıkışıyla bu sorunu öğrenmeye başladım” (Radikal, 26.05.2003). Tarih tekerrürden ibaretmiş demek: Çatışma olmasa kimsenin Fırat’ın doğusuna bakacağı yok. Daha başka bir anlamda da tarih tekerrür ediyor ne yazık ki: Kürt hareketinin radikalleşmesi, 1971 ve 1980 darbecilerinin cezaevi koşullarında gerçekleşmişti. Dolayısıyla bugün, binlerce Kürt genci ve temsilcisi gözaltındayken, Kürt hareketinin sivilleşeceğini ummak ya hayalperestliktir ya da sinisizm.

Hukuksuzluk
Kürt sorununun çözümünde artık militarist yaklaşımın fayda etmeyeceği konusunda bir görüş birliği var. Ancak askerlerin yerini savcılar ve polis alınca, olağanüstü hal ilan etmeye gerek kalmıyor, olağanüstü hal olağan hale dönüşüveriyor. Güvenlik, terörle veya çetelerle mücadele gibi çeşitli kılıflara bürünebilen keyfi soruşturma ve gözaltıların sayısındaki çarpıcı artış, hak söyleminin altını boşaltıyor. Haklar kağıt üstünde duradursun, bunları askıya almaya gerek kalmadan normalleştirilen bir hukuksuzluk düzlemi yaratılıyor. “İleri demokrasi” ilüzyonunu yutmamış olan köşe yazarlarımız bile oyuna geliyor ve bölgedeki seçim çalışmalarını, sivil örgütlenmeyi, belediye hizmetlerini sekteye uğratan bu gidişat karşısında duyarsız kalıyorlar. Hasan Cemal gibi onlar da “keşke” demeyi mi bekliyorlar?

Demokratik özerklik
Öyle olsa gerek ki, Kürt sorununu “PKK sorununa” indirgememe konusunda görevlerini ısrarla yapmıyorlar. Devlet erbabı BDP’ye parmak sallayarak “samimi iseniz silahsızlanın” diyor. Devlet gibi düşünen demokratlarımız da bu söylemle aralarına Kürt hareketi içindeki farklı yapıların hakkını verebilecek şekilde mesafe koyamıyorlar. Onlar da BDP veya DTK ne yaparsa yapsın, arkasında Kandil veya İmralı’nın gölgesi olduğuna son derece eminler.
Bunun en acı göstergesi, demokratik özerklik tartışmalarına kamuoyunda gereken önemin atfedilememiş olması. Kürt hareketinin sivilleşme hamlesinin 2000’li yıllardan önce başladığı, son on yılda katedilen mesafenin demokratik özerklik dönemeciyle ivme kazandığı görülemedi. Anaakım siyaset modellerinin dar kalıplarını aşamayan kavramsal bagajlar yüzünden, varolan sivilleşme potansiyeli doğru okunmadı. Dünyadaki alternatif örgütlenmeler ve siyaset biçimlerinden bihaber olan aydınlarımızın akıllarına demokratik özerklik denince mahalle baskısı, totalitarizm, hukuğun çöküşü geldi. Solun kendi içinde 1. Enternasyonal’den beri tartışılan anarşizm, otonomi ve taban örgütlenmesi kavramlarını bile tozlu hafızalarından bulup çıkartamadılar. Kürt denklemini salt kamusal aktörler üzerinden değerlendiren, bölgede ezilen halk ulusalcılığından veya lider siyasetinden başka bir şey göremeyen aydınlarımız, kendi gazete köşelerinde Kürt sivilleşmesini baltalamak için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Bir kadın için, bir genç için, yerinden edilmiş bir göçmen için mahalle meclislerinin, öz örgütlenme çabalarının, alternatif siyaset arayışlarının ne anlama gelebileceğiyle ilgilenmediler.

Kaçan fırsat
Daha da kötüsü, demokratik özerklik projesinin Kürt hareketini yönlendirenler açısından ne denli riskli bir girişim olduğunun farkına varamadılar. İnsiyatifi halka devretmek için yıllardır gayet somut adımlar atmış olan bir hareketin eninde sonunda çoğulculaşacağını, bunu göze almadan halk ve mahalle meclisleri kurmanın bindiği dalı kesmek olacağını göremediler. Samimiyet ise, sivilleşme iradesinin en samimi göstergesi demokratik özerklik projesiydi. İşte kaçan bu fırsattı ve kaçması Kürt hareketi açısından da, Türkiye açısından da tarihe malolacak bir hata oldu.
Bunu aydınlardan çok önce gören devlet derhal kolları sıvadı oysa ki. KCK adı altında gerçekleştirilen operasyonlarda sivilleşmenin en önemli ayaklarından biri olan belediyeler çökertilmeye başlandı. Ardından gençlik, kadın, eğitim, araştırma, iletişim gibi alanlarda tabanı örgütleyenler içeri alındı. Son dalgalarla birlikte binlerce sivil hareket üyesi etkisizleştirildi. Basın ve aydınlarımız bu gayet bilinçli stratejiyi bile algılamadılar. Onlar için PKK=KCK=BDP=Kürt hareketi olduğu için, ince eleyip sık dokumaya gerek yoktu. Devlet gibi düşünmelerine rağmen, devletin fark ettiğini fark edemediler: Kürt hareketi sivilleşiyordu! Sivilleşmesi ise birilerinin işine hiç ama hiç yaramayacaktı. Yeniden radikalleşmesini sağlamak için son günlerde hummalı bir çalışma başladı. Bir taşla iki kuş vuruldu: Hem hareketin sivilleşmesinin önüne set çekildi hem de bölgedeki seçim çalışmaları zayıflatıldı. Sandık başında denetim yapabilecek kimse kalmadı. Aydınlarımız ise mahkemelerde Kürtçe konuşma meselesi dışında neler olup bittiğini anlamanın ne denli elzem olduğuna kani olamadılar.
Bunun en acı sonucu, bugün Kürt siyasetinin yeniden çıkışsızlığa girmiş olmasıdır. Hareketin sivil temsilcilerinin yaptığı her şeyi, attığı her adımı, ağızlarından çıkan her sözü PKK’nın emri olarak gören demokrat aydınlarımız, KCK adı altında yürüyen hukuksuz, kanıtsız, yargısız infazlar karşısında ses çıkarmaktan özenle imtina ettiler. Bugün çatışmaların yeniden başlamasına neden hayıflandıklarını anlamak mümkün değil. Bu çorbada onların da tuzu yok mu?

Zeynep Gambetti / Radikal 2

Sırrı, geyler nerede, eşcinseller neden listende yok? / Kürşat Kahramanoğlu

Bizlerin zaten bildiği ama sizlerin konuşmaktan genellikle imtina ettiğiniz, lütfedip ağzınıza alırsanız genellikle itip kakmak, küçük görmek, dalga geçmek, hakaret etmek veya yok saymak için kullandığınız bir gerçek, resmen tescillendi: Memleketimizde en çok, yan yana yaşamak istemediğimiz insanlar eşcinseller. Yüzde 14,9’umuz dindarlarla, yüzde10,9’umuz laiklerle, yüzde 17,8’imiz Kürtlerle, yüzde 11,5’imiz Alevilerle, yüzde 15’imiz gayrimüslimlerle, yüzde 18,5’imiz Romanlarla bir arada yaşamak istemezken, yüzde 50,2’si de eşcinsellerle bir arada yaşamaya itiraz ediyor.

Böyle korkunç bir sonucu “dur bakalım, araştırmaya katılan insanlar ‘eşcinsel’ deyince ne anlıyorlar?” gibi yorumlarla yumuşatabilirsiniz, ama yorumlama gücünüz ne kadar kuvvetli olursa olsun, bu topraklarda yaşayan insanların yarısından fazlasının eşcinsellerden nefret ettikleri, onlardan korktuklarını veya onlar hakkında cahil oldukları gerçeğini değiştiremezsiniz.

AKP iktidarının üçüncü ve “ustalık dönemine” doğru yelken açmış olduğu bugünlerde; böyle bir olasılığa neden muhalefet ettiğim, bilmem daha iyi anlaşılıyor mu? Bilmem, AKP’nin homofobi dediğimiz; eşcinsellere ya da eşcinselliğe karşı duyulan irrasyonel nefret, korku, hoşnutsuzluk ya da ayrımcılık konusunda iktidarları dönemlerinde sorumluluklarını biraz olsun düşünmeye başlayabilir misiniz? Bilmem, bu köşeden belki de en çok tenkid ettiğim iki AKP politikacısının neden Aliye Kavaf ve Burhan Kuzu olduğu anlaşılıyor mu?

Ülkemizde sayılarının yedi milyon civarında olduğunu zannettiğim ve haklarında genellikle cahil olduğumuz, aklımızdaki yarım yamalak fikirlerin de önyargılarla kirlenmiş olduğu bu azınlık sessiz ve ezik. Bu sessiz ezilmişlik karşısında muktedirlerin yarattığı ortam ise, onları daha çok sinmeye, ezilmeye itiyor. Ama ya bir gün “yetti gari” deyip organize olurlarsa? Bir seçim öncesi “bizimle yaşamaya itiraz eden muktedirlerin kasetleridir” diye meydanlara mı çıkmaları gerekiyor?

Demokrasilerde “litmus test – turnusol kağıdı testi” diye bir kavram var. Politikacıların veya politik partilerin bir konuda hakiki yüzlerini görebilmek için uygulanan deneyin adı. Seçimlere giderken ağzı olan herkes, ama özellikle politikacılar demokrasi, insan hakları, hukuk devleti konularında birbirinden yaman. İçinde bulunduğumuz seçim atmosferinde ses veren insanların güvenebileceğimiz hakiki litmus testleri, eşcinsellik konusundaki duruşları ve bu duruşu dile getirip getirmedikleridir. Belli mi olur belki bu seçimlerde, ilk defa da olsa Türkiye’de eşcinseller bir oy potansiyeline sahip olduklarının farkına varırlar?

Burhan Kuzu gibi politikacıların litmus testi belli: Masmavi çıkıyor! Ya benim bölgemden aday olan Emek ve Demokrasi Bloğu’nun adayı, belki de Türkiye’nin en sempatik bağımsız adayı Sırrı Süreyya Önder kardeşimize ne buyrulur? Geçen gün İstiklal Caddesi’nde elime Sırrı’nın bir bildirisi tutuşturuldu. “Kardeşçe yaşamak için…” yapılması gerekenleri sıralamış, destekleyeceği ve mücadelelerine destek vereceği; Kürtler, Kadınlar, Sendikalar, Nükleer karşıtları ve çevreciler, siyasi tutuklular, Aleviler, gençlik, vs… Hepsini saymış, sıralamış. Sırrı geyler nerede, eşcinseller neden listende yok? Hem de Türkiye’nin gey oyunun en konsantre olduğu seçim bölgesinde! Hem de Türkiye’de, cinsel ayrımcılığı programına koymuş yegane parti olan BDP desteği ile adayken! Daha seçilmeden, çoğunluğun önyargılarından ürkme.

Ben senden öğrenmiştim Sırrı: “Dünya dünya olalı, kurdun gözü koyundadır!” Sen bu henüz melemeyi bile beceremeyen koyunlara göz dikmiş kurtları görmüyor musun? Litmus testinden kırmızı çık kardeşim, Sırrı.

Kürşad Kahramanoğlu / Birgün

Seçim 2011: Kızılay yardımı AKP arabasıyla dağıtıldı

MHP Kütahya Milletvekili Alim Işık, Simav’da yaşanan depremin ardından AKP’nin Kızılay çadırlarını parti araçları ile dağıttığı iddiasında bulundu. Işık “Deprem sonrası Simav’da yandaşlara ihtiyacından fazla çadır ve battaniye dağıtıldığı, ancak bir çok depremzedenin bu imkanlardan mahrum bırakıldığı iddiaları kamuoyunda infial yaratmışken, Kızılay yataklarının Parti araçları ile dağıtılması tüm bu iddiaları somut olarak ortaya koymuştur” dedi.

Işık yaptığı yazılı açıklamada, AKP’nin yaklaşan seçimler öncesinde her türlü siyaseti meşru gördüğünü belirterek, “ÖSYM’ye atılan tavassut mailinin failini üç günde bulan, ancak Milliyetçi Hareket Partisi için son günlerde gündeme gelen kirli komplo ve şantaj için kılını kıpırdatmayan AKP iktidarı, en sonunda Kızılay’ın Depremzedeler için gönderdiği yatakları kendi Parti arabaları ile dağıtarak Deprem nedeniyle zor günler geçiren Simavlılar’ın bu durumlarını istismar etmeye cüret göstermiştir” dedi. Işık deprem sonrası Simav’da ‘yandaşlara’ ihtiyacından fazla çadır ve battaniye dağıtıldığı ancak bir çok depremzedenin bu imkanlardan mahrum bırakıldığı iddialarının kamuoyunda infial yarattığını da ifade ederek şunları söyledi:

“Çılgın projeler ile halkın umutlarını ipotek altına almaya çalışan iktidar ne yazık ki, Simav depremi sonrası meydana gelen kriz yönetimi zafiyeti ile bu projelerin ne kadar utopik olduğu gerçeğinin ortaya çıkmasını engellemeye çalışmaktadır. Yaptığı miting ile Kütahya’ya hiçbir vaatte bulunmadan ayrılan sayın Başbakanın ve Hükümet yetkililerinin Simavlılar tarafından protesto edilmesine engel olmaya çalışan mülki amirler, depremzedenin hakkı olan ve Kızılay eliyle dağıtılması gereken yatakların siyasi propaganda aracı olarak kullanılmasına tüm uyarılara rağmen tepkisiz kalmışlardır. Maaşlarını devletten alıp Hükümetin memurluğunu yapan ve seçim döneminde makam ve yetkilerini siyasi propagandaya kurban eden devlet memurları ve mülki amirlerin kendilerine çeki düzen vermesi gerektiği ve MHP iktidarında bu konuda gereken çeki düzenin mutlaka verileceğini kamuoyunun bilmesini isterim. Ayrıca tüm milletimizin kenetlendiği ve insanlarımızın devletin şefkat ve merhametine hiç olmadığı kadar ihtiyacının olduğu ve adaletli hizmet beklediği böyle günlerde, devlet imkanlarını siyasi çıkarlarına alet ederek kayırmacılık ve iltimasa yol açabilecek bu tür icraatlara tevessül eden AKP yöneticilerini ve Hükümet üyelerini kınıyor ve kendilerini kamuoyu vicdanına havale ediyorum.” (Ajanslar)

Seçim 2011: Zabıtanın görevi AKP mitinginde halk olmak

Belediye çalışanlarının 23 Mayıs’ta Ankara Mamak’ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘mitingine’ zorla götürüldüğü öğrenildi. Edinilen bilgiye göre, belediye, söz konusu memurlara sivil kıyafetlerle mitinge katılmaları yönünde talimat verdi.

Başbakan Erdoğan 23 Mayıs’ta Mamak’a bağlı Samsun Yolu ‘Yeşilbayır Köprülü Kavşağı’nın açılışını yapmak için alana geldi. Söz konusu açılış mitinge dönüştü. Gazetemize bilgi veren zabıta memurları Büyükşehir Belediyesi bünyesinde sadece kendilerinin değil farklı departmanlarda, o saatte görevi başında olması gereken belediye personelinin de üstten gelen bir emirle ‘görev kâğıdı çıkarılarak’ miting alanına taşındığını söylediler.

Miting alanında BirGün’e konuşan zabıta memurlarından birçoğu yapılan uygulamadan şikâyetçi olmalarına rağmen bu konuda konuşurlarsa işlerinden olacaklarını, haklarında soruşturma açılacağını söyleyerek konuşmadı. Ancak, iki zabıta memuru isimlerini açıklamadan bilgi verdi.

İşte o memurların açıklamaları:

BELEDİYENİN DAYATMASIYLA BURADAYIZ
“Ben Büyükşehir Belediyesi Zabıta memuruyum. Bizim şu anda belediyeyle ilgili görevler yapmamız, gelen şikâyetleri değerlendirmemiz gerekirken burada bize görev addedildi. Büyükşehir idaresince bize telefon edilerek, önce resmi gelmemiz gerektiğini fakat sonra aranıp resmi giyinmememiz gerektiğini söylediler. Neden sivil olarak istendiğimiz noktasında bir açıklama yapılmadı. Kendim isteyerek gelmedim, belediyenin dayatmasıyla buradayız birçoğumuz. İstemediğim bir mitinge gitmek zorunda değilim. Fakat isteğim dışında ‘görev’ adı altında burada bir mitingdeyim. İdare tarafından “isteyen gider isteyen gitmez” gibi bir açıklama yapılmadığı gibi, buraya gelmemiş olsaydım yapılan yoklamanın sonucunda mitinge (göreve) gelmediğim değerlendirmesi yapılacak ve hakkımda soruşturma açılacaktı. Birçok arkadaşım istemediği halde buraya gelip meydanda figüranlık yapmak zorunda kaldı. Kimse bir şey diyemedi çünkü işini kaybetme korkusu yaşıyor.”

BİR BİRİMDEN İKİ OTOBÜS

Mitin alanına zorla getirildiklerini ifade eden zabıta memuru Büyükşehir Belediyesi’nde yapılan baskıcı uygulamaları da anlattı.

“Bu sonuç olarak siyasi bir partinin seçim mitingi pozisyonunda biz sırf belediye çalışanı olduğumuz için bura olmak zorunda değiliz. Bizim birimimizden iki otobüs getirildik. Diğer birimlerden de görevleri dışında buraya zorunlu olarak getirilenler oldu. Sadece kendi birimimiz ve çevremizdekilere bakarak isteyerek ya da istemeyerek görevleri başından alınıp yüzlerce hatta binlerce kişinin açılış ve mitinge taşındığını biliyoruz. Birçok arkadaşımız bu konuda rahatsız olmasına rağmen konuşmak istemedi. Bunun sebebi bizim üzerimizde uygulanan baskılar ve kendimizi ifade edince başımıza neler geleceğinden korkusuyla yaşamamız. Biz kendimizi ifade etmekten korkuyoruz. Yıllardır bunu yapanlar faturasını ödüyor. Kendi birimimizde ve çevremizde örnekleri var. Muhalif olan farklı düşünen arkadaşlarımızın, türlü bahanelerle sicilleri bozuldu. Soruşturmalar açıldı. Başka yerlere sürgün edildi. Bu yaşadığımız da buna bir örnek.”

‘GELMEZSEK SORUŞTURMA AÇILACAKTI’

Bir başka zabıta memuru da konuyla ilgili çarpıcı bilgiler verdi: “Ben de Büyükşehir Belediye’sinde zabıta memuruyum. Görevlendirme adı altında, AKP’nin düzenlediği bu mitinge katılımcı ve kalabalık sağlamak maksadıyla, talimatla getirildik. Taşımacı bir mantıkla miting alanını doldurarak kamuoyu oluşturuluyor. Biz burada kamusal bir görev yapmıyoruz. Bizim şu saatte belediyede görevimizin başında olmamız gerekirken burada Başbakanı beklemek zorunda bırakıldık. Amirlerimiz tarafından üstten gelen bir emirle bize görev kâğıdı çıkarıldı. Miting alanında yoklama yapılacağı söylendi. Dolayısıyla gelmezsek hakkımızda soruşturma açılacaktı. Bizim burada hiçbir görevimiz olmadığı halde görevimizin başında olmamız gerekirken, neye hizmet ettiğimizi bilmeden buradayız. 6 ay önce bitmiş olan bu kavşağın açılışı bahanesiyle, AKP’nin seçim mitingine zorla getirildik, seçim malzemesi yapıldık.”

Belediye çöpleri bile toplamadı!
BAŞBAKAN Erdoğan’ın dünkü Şırnak mitingi öncesinde kepenkler yine açılmadı. Ayrıca belediye kentteki çöpleri de toplamadı. Erdoğan’ın konuşma yapacağı Cumhuriyet Meydanı’ndaki çöpler Sağlık Müdürlüğü ekiplerince toplandı.
Başbakan Erdoğan’ın mitingi öncesinde kentte çok sıkı güvenlik önlemleri de alındı. Çevre il ve ilçelerden polis takviyesinin yapıldığı Şırnak’ta yaklaşık 2 bin polisin görevlendirildiği belirtildi.

Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Hakkari’de yaptığı mitingde de kepenkler kapatılmıştı. Erdoğan daha sonra konuyla ilgili yaptığı açıklamada sert ifadeler kullanmıştı.

Serhat Boztaş/Birgün

Seçim 2011: Yeşiller’den Sebahat Tuncel’e destek

Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu’nun İstanbul 1. Bölge (Anadolu yakası) bağımsız milletvekili adayı olan Sebahat Tuncel’in Bostancı’da bulunan kadın seçim bürosunda düzenlenen kokteyle katılan Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin, genel sekreter Hüseyin Güngör ve MYK üyesi Mahmut Boynudelik Yeşiller Partisi’nin desteğini iletti.

Seçim kampanyasını kadınların yürüttüğü Bostancı bürosunda yapılan buluşmada konuşan Sebahat Tuncel Blok çatısı altındaki işbirliğinin uzun vadeli bir birliğin gerçekleşmesi için bir adım olması gerektiğini söylerken, hedeflerinin 2,5 milyon oydan 5 milyon oya çıkmak olduğunu, %10 barajını geçersiz kılmak için çalıştıklarını belirtti.

Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin de Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada geçen dönemde Meclis’te ekoloji gündemine dair konularda aktif bir şekilde çalışan milletvekillerinden biri olan Sebahat Tuncel’i desteklediklerini söyledi. Tüm Blok adaylarının Meclis’e girmesini Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan Kürt meselesinin barışçı ve şiddetsiz çözümü ile demokrasinin eksiksiz olarak yaşama geçirilmesi için hayati önemde gördükleri için desteklediklerini söyleyen Şahin, “Kürt sorunu ancak Meclis’te adil temsil mümkün kılınarak çözülebilir. Tüm görüşlerin yer bulduğu bir Meclis’e doğru bir adım daha atmak için Blok adaylarını destekleyelim” dedi.

Yeşiller Partisi Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu’nu oluşturan partilerden biri. Yeşiller Partisi üyeleri İstanbul 1. bölgede, yani Anadolu yakasında devam eden Sebahat Tuncel’in bağımsız aday kampanyasında aktif olarak da çalışıyor.

Yeşil Gazete’nin Sebahat Tuncel’le geçen hafta yaptığı bir röportajı BURADAN okuyabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

YÖK Başkanı’nın tahrik olduğu heykel kırıldı

YÖK Başkanı Özcan’ın “müstehcen” olarak değerlendirdiği heykelin sol kolu kırıldı.

Gaziantep Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi’ndeki sergiyi gezenler, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın önceki gün “İlginç ama müstehcen buldum” dediği heykelin kırıldığını gördü.

Yapılan inceleme sonucu, kadın heykelinin sol kolu ve fırınlanması yapılmamış bir başka vazo heykelinin de kulpunun kırıldığı ortaya çıktı.

Alevilerden inançlarını aşağılayan Başbakan’a mektup

Alevi Bektaşi Federasyonu: Erdoğan’ın konuşmalarında, Alevi sözcüğünün geçmesinden sonra yuhalamalar yükseliyor. Nefret suçu işleniyor.

Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a gönderilen mektupta,”Etnik ve inanç kökenleri üzerinden siyaset yapmak, siyaset üretemeyen siyasetçilerin seçeneğidir” denildi. Mektupta, “siz, tarihe, yalnız heykel yıkan değil, ülkenizdeki bir inancı yuhalatarak ‘nefret suçu’ işleyen bir başbakan olarak da geçeceksiniz!” denildi.

Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan yapılan yazılı açıklamada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a “Açık Mektup” başlığıyla bir mektup gönderildiği belirtildi.

Mektupta seçimlerin geri kalmış ya da bırakılmış ülkelerde bir dönüm noktası, bir yeniliğin gelmesi olarak algılandığı ve beklentinin yüksek olduğu ifade edilerek, Türkiye’de seçim çalışmalarının gelişmiş ülkelerde olduğu gibi iletişim araçları üzerinden değil, meydanlara çıkılarak yapıldığına dikkat çekildi.

Siyasi partilerin oy almak için beklentilere karşılık vermesinin doğal olduğu vurgulanan mektupta, Başbakan Erdoğan’ın meydan konuşmalarında sürekli olarak Alevilere ve Aleviliğe atıfta bulunduğu iddia edildi.

Mektupta şu ifadelere yer verildi: “Etnik ve inanç kökenleri üzerinden siyaset yapmak, siyaset üretemeyen siyasetçilerin seçeneğidir. Eğer meydanlara çıkılıyorsa ciddi şeylerin konuşulması gerekir; halkı heyecanlandırmak yalnız inanç ve etnik köken üzerinden yapılan vurgularla mümkünse eğer, ortaya seviyeden yoksun, yavan, sığ bir siyaset çıkar. Ne yazık ki 21. Yüzyılda ülkemiz böyle bir dönemi yaşıyor. Unutmamak gerekir ki, toplumsal bellekle reel tarih birbirlerinden çok farklıdır; Tarih bir ülkede veya toplumda yaşanan katliamları, kıyımları, ölenlerin sayısını kayda geçerken toplumsal bellek çekilen acıları ve aşağılanmaları kayda geçer; türküler, ağıtlar, destanlar buradan türerler. Alevilerin Cumhuriyet ilişkilerini, bu açıdan da değerlendirmek gerekir. Onca kıyım ve ölüm varken ‘Kerbela’ ve ‘Yezid’ bu yüzden belleklere kazınmıştır. Hz. Ali de şehit edilmiş olmasına rağmen ‘Kerbela’ bu yüzden öne çıkmıştır.”

Vatandaşlardan yuhalamalar…
Başbakanlık makamının geçici olduğu vurgulanan mektupta, Erdoğan’ın meydan konuşmalarında, Alevi sözcüğünün geçmesinden sonra vatandaşlardan yuhalamalar yükseldiği ve Erdoğan’ın da sessiz kaldığı ileri sürüldü, bundan duyulan rahatsızlık ifade edildi.

“Mezhepsel kimlik üzerine oturmuş bir siyasetten o ülkeye yalnız ve yalnız zarar geleceğini gösteren onlarca örnek var etrafımızda” ifadelerinin yer aldığı mektup, şöyle devam etti:

“Eğer Alevilik Hz. Ali Keremallahü Veche’yi sevmekse, ben Alevilerden daha çok Aleviyim. Ama bunların yaşamında Hz. Ali var mı? Hz. Ali gibi yaşamak var mı? Yok. Hz. Ali nerede, bunlar nerede?’ diyorsunuz. Alevilik yalnızca Hz. Aliyi sevmek değil onun adına kurumlaşmış değerler bütünüdür ve bunlar size çok uzaktır. Kısacası bizden daha çok Alevi olmanız mümkün değildir. ‘Bunlar Hacı Bektaş-ı Veli’yi bile anlamamışlar’ diyorsunuz. Uluların sözleri 3 anlamlıdır; Bu sözlerden alim başka, cahil başka, ehli başka anlam çıkarır. Sözlerinizde hangi anlamı kastettiğinize dair bir bilgi yok.”

“Nefret suçu işleyen başbakan”
Başbakan Erdoğan’ın büyük işler yaparak tarihe farklı geçmek istemesinin doğal olduğu anlatılan mektupta, “Eğer gerçekten bunu istiyorsanız, bunun için her şeyden önce bu mektubu yazmayı zorunlu kılan ortamı yok etmelisiniz. Bin yıldır bu topraklarda yaşayan ve bu topraklarla yoğrulmuş Alevilerin tarihin kara sayfalarına geçecek bir eylemleri olmamıştır. Bugün geldiğimiz bu noktada en ufak bir sorumlulukları yoktur. Ülkenin içinde bulunduğu bugünkü kaos, Alevileri düşman sayan zihniyetin ürünüdür.”

Mektup, şu ifadelerle sona erdi: “Bir ülkenin refahı ve istikrarı yalnızca ekonomiyle ve siyasetle sağlanamaz, aynı zamanda sosyal yapısıyla da ilgilidir; Türkiye;de Kürdün Hakkını Türk, Türkün Hakkını Kürt, Alevinin Hakkını Sünni, Sünninin Hakkını Alevi savunmadıkça sosyal barışı kalıcı kılmak mümkün değildir. Tarihe böyle bir ortam yaratılarak geçilir. Siz, tarihe, yalnız heykel yıkan değil, ülkenizdeki bir inancı yuhalatarak ‘nefret suçu’ işleyen bir başbakan olarak da geçeceksiniz!” (Ajanslar)