Ana Sayfa Blog Sayfa 5166

Benim Edip Canseverim

“Açık kumral saçlı, zayıf mı zayıf, kaburga kemikleri sayılabilen küçük bir çocuk! Adını soruyorum. Önce yüzünü başka yöne çeviriyor, bir süre sustuktan sonra yanıtlıyor sorumu: Edip!”

Edip Cansever 1977 yılında Türkiye Yazıları’nda yayımlanan yaşam öyküsüne bu satırlarla başlar. Yaşamını anlattığı bütün kısa yazılarında çocukluğunu, ilk gençliğini, sadece kendisine ait olan o yılların silik anılarını yeniden kurmaya çalışır sanki.

Uçaklar hakkındaki resimli bir kitap dışında, hiç kitap olmayan bir ev… Ortaokulun ikinci sınıfında ilk şiirlerini yazması ve bir çocuk dergisinde çıkan ilk şiir… İstanbul Erkek Lisesi’nde yaptıkları ‘toplumculuk’ tartışmaları… 17-18 yaşlarındayken, Saraçhanebaşı’ndaki komşuları Nigar hanımın kardeşi olan Ahmet Hamdi Tanpınar’a ilk şiirlerini gösterişi… Onun “Bu şiirler çok güzel, hepsi de güzel. Ama hiçbiri şiir değil” deyişi… O gün kendisine uzun uzun resme nasıl bakılacağını anlatması… Tanpınar’ın yanından ayrılır ayrılmaz gidip bir sürü resim alması… Sonradan yayımladığına pişman olduğu “İkindi Üstü”…

Edip Cansever, Kapalıçarşı’da, babasının ‘dolabında’ çalışarak başladığı ticareti sürdürmüş, 30 yıl boyunca antika eşyalar satarak geçimini sağlamıştır. O işi de şöyle anlatır, Yerçekimli Karanfil’i yayımladığı yıl yazdığı kısacık bir yazıda: “Şiir dışındaki işim, yıllarca önce insanların güzel diye yaptıklarını, o güzellik karşısında şaşıran, gülen, sevinen insanlara satıyorum.”

Böyle dese de, bu ticaret işini hiç sevmemiştir. Kapalıçarşı için “sınıf ayrımının en belirgin, en somut olarak görülebildiği bir küçük ülkeydi orası” der, “Herhangi bir eşyaya sadece para değerini düşünerek bakan koleksiyoncuların o kendisine özgü jestlerini, mimiklerini izlemeliydiniz. Ne güzel senaryolar çıkardı kim bilir.” Mezat salonlarına otuz yıl içinde otuz kere giremediğini söyler sonra: “Yüzler. Tahta sıraları dolduran insan yüzlerini dikkatle izleseniz, korkuya, paniğe kapılırdınız. Tutkunun, para hırsının önce tek tek, sonra sel gibi çoğullaştığını hiçbir yerde böyle seyredemezdiniz.”

Hatta hayatının en önemli olayının 1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangını olduğunu söyler. Bu yangında dükkanı tamamen yanar. Sigortadan aldığı para yeni bir işyeri açamayacak kadar az olduğu için de kendine bir ortak bulur. Birkaç ay sonra ortağı Jak, alım satım işleriyle kendisinin uğraşabileceğini söyleyerek ona asma kattaki odasında istediği kadar çalışabileceğini müjdeler. Edip Cansever dokuz kitabını Kapalıçarşı’da, Sandal Bedesteni sokak No:32’deki bu küçük dükkanın asma katında bulunan çalışma masasında yazar. “Bugün düşünüyorum da” der “ Ya o yangın olmasaydı?”

***

Sadece şiir yazan bir şair! Edip Cansever’in şiir dışında hiçbir şey yazmaması ve hatta neredeyse başka hiçbir şey yapmaması, hep can alıcı gelmiştir bana. Yazdığı düzyazıların hepsi de şiirle ilgilidir. Kendini anlattığı birkaç küçük yazı ve geriye kalan birkaç mektubu dışında… Başka şairlerle kıyaslamak doğru mudur bilmem, ama Oktay Rıfat’ın, Melih Cevdet’in, Nazım Hikmet’in roman ve oyunlarını, nice şairin yayıncılıklarını, siyaset yazılarını, ya da doğrudan siyasi mücadele içinde geçen hayatlarını düşünüyor insan. Belki de Edip Cansever bu yüzden hiçbir zaman ‘dev şair’, ‘şiir çınarı’, ‘büyük ozan’ olmamıştır. Bu tür sıfatlar onun adının önünde eğreti durur. O, şairdir:

“… Hiç yazamadığım günler, hatta aylar yok mudur? O zaman ne yaparım acaba? Benim için tek mutluluk olan ‘şiir yazmak’, mutsuzluk olan ‘şiir yazmamak’a dönüşür ki, hemen hemen okumaktan başka olumlu bir şey yapmam, yapamam. Sait Faik’in ‘Ne desem yalan gibiydi’ sözüne uygun bir yaşam tutturmaktan başkaca bir seçeneğim kalmaz. (…) Yukarıda ‘benim için tek mutluluk şiir yazmaktır’ dedim. Oysa bir şiirin verdiği mutluluk olsa olsa bir gün sürer. Olsun. Belki de bütün mutlulukların toplamı bu kadarcıktır.”

***

Edip’in ilk okuduğum kitabı 1982’de çıkan “Bezik Oynayan Kadınlar”dı. (Şimdi böyle yazınca ayıp gibi geliyor, ama abimle biz ona hep ‘Edip’ derdik. Belki de Bezik Oynayan Kadınlar’ın Ada yayınlarından çıkan o ilk baskısının arka kapağındaki el yazısı ve imzası yüzünden…) Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup, herhalde ilk karşılaştığım şiirdiydi (“İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben” diye başlayan) (Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın/ Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın/ Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır/ Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.)

Sonra Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi geldi. Bizim kuşak için önemlidir Memet Fuat’ın antolojisi. Yayımlandığında 16 yaşındaydım ve sanırım şiirin ne olduğunu asıl orada keşfettim. Şimdi o antoloji elimin altında yok ama, Phoenix’i ilk orada okumuş olmalıyım. (Başıyla öne düşmüş yüreğiyle beraber/ Ya Tanrıya inanır ya da isyana.) Tabii yıllarca duvarımda asılı duran Yerçekimli Karanfil’i de… (Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte/ Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel/ O başkası yok mu bir yanındakine veriyor/ Derken karanfil elden ele.)

Sonra öldü Edip Cansever. Ben Ruhi Bey Nasılım’ı, İlkyaz Şikayetçileri’ni, Oteller Kenti’ni, Tragedyalar’ı hep o öldükten sonra keşfettim.

Hayatımın önemli bir kısmını kaplayan bu şiirlerin (aslında şairin demeliyim belki, ama hayır, şiirlerin), bana onun ölümünden sonra gelmiş olmasını, nedense hep düşündüm durdum. (Zaten o zamanlar daha yaşın kaçmış ki, diyeceksiniz belki… Ama o yaşlarda öyle gelmiyor insana. Bir de insan niye böyle bir şeyi düşünür?) Acaba bu bir tür kayıp duygusunun sonucu muydu? Şiirlerden öte bir bağın olamasa da, neticede aynı şehirde yaşayan ve seninle daha yeni yeni konuşmaya başlamış, bilge, ama sıcak bir selamı da esirgemeyen ‘uzak bir tanıdığın’ birden bire çekip gitmesinin yarattığı boşluk gibi bir şey miydi, bilemiyorum… (Ölüler ki bir gün gömülür/ İçimizdeki ölüler, dışımızdaki ölüler/ İnsan yaşıyorken özgürdür/ İnsan/ yaşıyorken/ özgürdür.)

Yıllarca Ruhi beyle uğraştım sonra. Kürk Tamircisi Yorgo’yu, Cenaze Kaldırıcısı Adem’i, Ruhi beyin yaktığı limonluğu, aklımda hep yeniden oluşturdum. Bir şairin, artık çoğalamayacak olan şiirlerinin ve kitaplarının peşinde, onları başka anlamlarla ve başka biçimlerle üretmekle ne kadar zaman geçirebilir ki insan.

Bir yerden sonra o şiirler sizin parçanız oluyor. (Belki yarın gidecek/ Bir anı gelecek bir başka anının yerine/ İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.)

***

Ahmet abi var tabii bir de: Motorunu kıyıya çekip, gecekondusunda dikiş diken Ahmet abi. Yolu her daim Krepen pasajından, Panayot’tan, Degüstasyon’dan, yani aslında İstanbul’un sokaklarından ve meyhanelerinden geçen Edip Cansever’in şiirinde ayrıksı bir folklorik iz gibi duran Mendilimde Kan Sesleri… (“Sonra sonra denizler çağırdı beni” der bir yerde, “ama çok sonra…”)

Mendilimde Kan sesleri tamamen de istisnai sayılmaz ama… Kaç Kişiydik vardır, Çiçekleri Sulasan, Kekik Kokar, “Tokatlı biri”… (Bir yanda bir balıkçıl ne zaman istese ölür/ Kocaman bir iz bırakır çılgınlığından/ Sonra o adamlar ki çelimsiz, esmer, bıyıklı/ Ve bütün gün sevişirler acılarıylan.). Çok sonraları, İkinci Dünya Savaşı’nda, İstanbul ha bugün, ha yarın bombalanacak diye bekledikleri karartma yıllarında, babasıyla annesinin Çankırı’da doğdukları köye gittiklerini ve orada dört ay kaldıklarını okumuştum. O deneyimi yaşayan her İstanbullu çocuğun aklında yer edecek yoksunluk anıları…

Mendilimde Kan Sesleri’nde Almanya yolcusu işçiler de vardır tabii ama, en çok da Ahmet abinin kadeh tutuşunda yoğunlaşan bir hüzün vardır, sanki o yıllardan içine işleyip Anadolu’yla özdeşleşen… (Gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile/ Gelse de/ Öyle sürekli değil/ Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün/ O kadar çabuk/ O kadar kısa/ İşte o kadar.)

(Yeri gelmişken saygıyla, içten/ Merhaba Ahmet abi.)

İçindeki Sessiz Parlaklık, sadece Ahmet abi yüzünden değil, belki de Edip Cansever liriği denebilecek şeyin en saf hali olduğu için de, her dizesi ayrı hayata sahip bir şiirdir. (Saat yirmi on beş’te bir vapur var Köprü’ye/ Çay ocağının karşısında oturacağım/ Demli çay, mavi gözlerin/ Gözlerin neden mavi/ Aklıma geldi birden/ İstanbul’da doğup büyüyen/ Herkes/ Masmavi düşünür kendini bir mozayık gibi.) İstanbul’da yaşamanın bir armağan olmasını sağlayan bir şiirdir…

***

Edip Cansever’in şiiri için çok şey söylenebilir. Kendi deyimiyle düşüncenin şiiri mesela… (Yapılan bir şeydir şiir, yuvarlak, kırmızı, geniş/ En genişi en kırmızısı o ezilmişler katında)

Ama benim için, Edip’in şiiri insanın kendini tanıması gibi bir şeydir. Bazı şiirleri, yıllarca görüşmedikten sonra, ilk karşılaştığın anda hemen yeniden derin bir sohbete başlayabileceğin eski bir dost gibidir. Bazı şiirlerinden içeri hala girebildiğimi söyleyemem (Dökümcü Niko ve Arkadaşları, gibi)… Bazı müziklerin ve bazı şiirlerin zamanını beklemesi gerekir. Bazıları için o zaman hiç gelmez. Bazı şiirleriyle de her defasında yeniden tanışırım.

Edip’in şiirleri sizi yormaz, üzerinde düşünmedikçe daha çok sizin olur. Önce sevdim de sonra mı alıştım, yoksa alıştığım için mi sevdim der, bulamazsınız. Edip’in şiirleri akar, durduramazsınız. Uzayan kıvrımlarında dolaşıp durursunuz, ilmekleri çözemedikçe daha çok içine girersiniz. Çözdüğünüz yerde bir düğüm de siz atarsınız.

Edip’in şiirleri hayal kırıklığına uğratmaz, ama sesini duyamadığınız noktada uğraşmanız da yararsızdır. O size konuşana kadar, o da eğer konuşursa… (Ne kadar konuşursak o kadar sessizlik olur/ Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler).

***

Şimdi Edip Cansever’in ölümünün üzerinden 25 yıl geçmiş… O günden bugüne düz bir çizgi çiziyorum. Şiirle ve hayatla arama koyduğum mesafeyi tanımayan tek ismin Edip Cansever olduğunu kabul edip, önünde bir dakika sessizce durup… Belki de bunu simgeleyen bir çizgi… (Neden yazılır bir şiir/ Neden okunur bunca yazı/ Çünkü nasıl aşılabilir başkaca/ İnsanın karmaşıklığı.)

Tuhaf ve dağınık bir yazı oldu bu, farkındayım. Ama 25 yıl sonra, bu yazıya başlarken ödenmemiş bir borcum vardı. Bu yazı bittiğinde hala olduğu gibi duran, ödenmemiş bir borç olarak kaldı.

Yine de her yazı bir yere gider.

(İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu.)

Cüretimi bağışlayın.

 

Ümit Şahin, 3 Haziran 2011

 

(Parantez içindeki bütün dizeler Edip Cansever’in şiirlerinden alınmıştır. Toplu şiirlerinin yeni baskıları (Sonrası Kalır) YKY’den yayımlandı. Yaşamıyla ilgili bilgi ve alıntılar ise Gül Dönüyor Avucumda (Adam Yayınları, 1987) ve Şiiri Şiirle Ölçmek (YKY, 2008) başlıklı derlemelerde bulunabilir.)

Edip Cansever’in yaşamına dair “Ölümünün 25. yılında Edip Cansever” için TIKLAYIN

Ölümünün 25. yılında Edip Cansever DOSYASI’nın tamamını okumak için TIKLAYIN

İnkarın oluru yok artık

Hopa’ya ilk defa geçen sene gitmiştim: Genç Yeşiller olarak düzenlediğimiz “Sürdürülebilirlik” konulu uluslararası yaz kampını Artvin-Şavşat’ta yapmıştık 2010 yazında. HES karşıtı direnişin özellikle Artvin’de nasıl güçlü olduğunu, “devlettir, ne yapsa yeridir” yalanına kanmayan Artvinlilerin yemyeşil topraklarına, çağıl çağıl akan sularına nasıl sahip çıktıklarına birebir şahit olmuştum haftalar boyunca. Grubumuzdaki 30’u aşkın ülkeden gelen 70’e yakın katılımcının Hopa muhabbeti her açıldığında attıkları “Hopppaaa” naraları hala kulağımda.

Geçtiğimiz gün “Hopa mitingi öncesinde olaylar çıktı” başlığını ilk gördüğümde de bunlar geldi aklıma. Hopalı’nın özgürlüğünü herşeyin önünde tutan, üç-beş günlük çıkarını değil vicdanının sesini dinleyen kültürüne az-biraz aşinaydım ne de olsa, ondandır belki, şaşırmadım. Haberin detaylarını okudukça içim karardı ama : Türkiye’de hükümeti herhangi bir şekilde protesto etmenin büyük bir suç olduğuna kanıttı yaşananlar. “Su haktır, satılmaz” pankartı açan bir gruba artık tüm toplumun son derece haklı nefretini kazanmış olan polis (ve özellikle de çevik kuvvet) yenilediği biber gazı stoklarıyla saldırmıştı. Senelerdir “Kimse bana polisi savunmasın”  diyorum; bu ülkenin en eli kanlı suç örgütü durumunda şu anda çevik kuvvet. Katledilen Metin Hoca’nın feryat ettiği gibi, “yeter artık be, bunalttınız be!”.

Hopa’da yaşananları ileride tarih bir dönüm noktası olarak yazacak, ama polis ilk defa kendi yurttaşını acımasızca katlettiği için falan değil. Polis eliyle devlet ve hükümetin kendi yurttaşını kasten öldürmesi, işkenceden geçirmesi, zulüm etmesi gibi şeyler çok alışık olduğumuz, Türkiye’de hayatımızın bir parçası haline gelmiş rutinler. Hopa olaylarının ve Metin Hoca’nın öldürülmesininse ayrı ve çok önemli bir özelliği var: Uzun süredir ilk defa tamamiyle “normal”, kusursuz bir “birinci sınıf” bir vatandaşını öldürdü devlet. Hem de durup dururken, “nedensiz” yere.

Bu ülkede polis ve bazen asker eliyle devlet neredeyse her gün sivil kürt yurttaşlarını kasten öldürüyor, yaralıyor. Bir gösteri oluyor G.Doğu’da, daha insanlar slogan atmaya başlamadan polis panzerlerle saldırıyor, arkasından “gazanız mübarek olsun aslanlar” diye uluyan kana susamış liderlerinin gazıyla. Sivil giyimli tipler sokaktan topladıkları Kürt çocukların kollarını bacaklarını kırıyor çatır çutur, kameraların önünde. Karşılık veren göstericileri gösteriyor medya, olayları “Polis isyancıları dağıttı” vicdansızlığıyla servis ediyor. Ve biz susuyoruz. Çünkü kolları-bacakları kırılan, canları çıkana kadar dövülenler Kürt, öldüren ise “Türk” polisi. Kesin yemiştir bir haltlar, yaramaz Kürtler. Devletin polisine laf gelmesin yeter ki, devletin yurttaşı ölse de önemli değil.

Bu ülkede polis eliyle devlet parasız eğitim hakkı isteyen, üniversitelere özgürlük diyen öğrencileri her gün kasten yaralıyor, öldürüyor. Pankart açıp yürümek isteyen öğrencilerin üzerine “robocop” lar salınıyor, ağzı burnu dağıtılıyor öğrencilerin. Medya olayları “Polis protestocu öğrencileri önce ihtar, ardından da darmadağın etti” pişkinliğiyle sunuyor. Ve biz susuyoruz. Çünkü ağızları burunları dağıtılan, karınları tekmelenip doğmamış bebekleri öldürülenler öğrenciliğini bilmiyor, okuyup büyük adam olacaklarına anarşik anarşik işlere karışıyorlar. Öğrenci de değildir bunlar zaten kesin, tiplerine baksana! Dayağı hak etmişlerdir, oh olsundur neredeyse.

Bu ülkede polis eliyle devlet, sokağa çıkıp hakkını arayanları, “şunu istemiyoruz, yapma” ya da “bunu istiyoruz, yap” diyenleri, hükümetin politikalarını eleştirenleri, adalet feryadı çığıranları her gün kasten yaralıyor, copluyor, biber gazlarına boğuyor. Sendikal haklarını arayan işçilere işgalci düşman askeri, faili meçhullerin araştırılmasını isteyenlere vatan haini, kolpa  “reformlara” karşı çıkan sağlık emekçilerine bozguncu muamelesi yapıyor. Türkiye’ye bir gün demokrasi geleceği umuduna sarılanların karşısına geçip pis pis sırıtıyor devlet. Çevik kuvvetin pis ve kanlı çeliğini dikiyor umutlu yüzlerin karşısına. Medya yaşananları “polis orantısız güç mü kullandı yoksa azıcık?” yüzsüzlüğüyle sunuyor. Ve biz susuyoruz. Çünkü umutları kırılan, bu ülkeye küstürülen, ağzını açmaya kalktığında dilleri koparılanların işi gücü yoktu da ondan inmişlerdi sokağa. Oy vermek yetmemişti böylesi aptallara. Maaşlı provokatördü o gözaltına alınanlar zaten, dış odakların casusları falan.

Sonra bir gün, Hopa denen bir yerde tamamen normal, tamamen bizden, tamamen “temiz” bir vatandaş öldürülüyor devlet tarafından. Emekli bir öğretmen, öyle derin ve güçlü “örgütsel” bağları da yok anlaşılan. Kızgın sadece, öfkeli, söyleyecek sözü var. Söyletmiyor devlet, susturuyor polis. Bol keseden dağıtılan biber gazlarına polisin o çok iyi bildiğimiz hayati organları hedef alma ritüeli ekleniyor. Metin Lokumcu öldürülüyor. Medya yaşananları nasıl vereceğini şaşırıyor bu defa. Öyle ya, Hopa G.Doğu’da değil, kürt nüfusuyla ünlü bir yer de değil. Ufak bir ilçe diğer yandan. Metin Hoca da alışık olduğumuz “teröristlere” benzemiyor pek : Ak saçı, hafiften top sakalı falan var. Bu sefer susmuyoruz. Bu defa hiç bir şey yok çünkü “ama…” diyerek polisin zulmüne kulp bulabileceğimiz. Hep biliyorduk içten içe aslında devletin ve polisin zalim, dayak yiyip öldürülenlerin mazlum olduğunu ya, sinsi “milli birlik ve beraberliğimiz” yalanına olan kör sadakatimiz ve “devlettir ne yapsa yeridir” propagandalarının vicdanlarımızda açtığı kara delik yutuyordu dilimizin ucuna kadar gelenleri.

Artık mazareti yok katilin. Katile katil dememek için hiç bir mazaret yok artık. O pek ulu devletimizin acımasız bir zalim olabilme ihtimalini görmezden gelmenin yolu yok. Vicdanlarımızda yıllardır paslanmış bir kilite balyoz gibi indi Metin Lokumcu cinayeti. Hem pası attı, hem kilidi kırdı.

***

Bu cinayeti bu kadar önemli kılan, devletin katil yüzünü kanıtlaması, şüpheye mahal vermez şekilde gözler önüne sermesi değil sadece. O sadece bir yüzü yaşananların, bir nedeni Hopa Olayları’nın tarihe geçecek olmasının. Diğeri belki de daha önemli aslına bakarsak: Metin Lokumcu cinayetine sesini çıkarmış, tepkisini göstermiş, katili korkmadan işaret etmişlerin bundan böyle G.doğu’da gün aşırı yaşanan devlet cinayetlerini görmezden gelmesinin, “devlet yaptıysa vardır bir nedeni” diyerek kendisini kandırmasının  oluru kalmadı artık. Metin Lokumcu’yu öldüren devlet de aynı, işçiye, öğrenciye, Kürt’e, hakkını arayana saldıran devlet de.

Metin Hoca huzur içinde yatsın. Sayesinde vicdan törpülemenin ve inkarın yeri yok artık bu topraklarda.

Taksim meydanında nükleere karşı direniş

Greenpeace Akdeniz, Taksim Meydanı’na kamp kurarak nükleer planları iptal edilene kadar Meydan’dan ayrılmayacağını açıkladı.

Greenpeace Akdeniz sabahın erken saatlerinde Taksim Meydanı’nda nükleere karşı barışçıl bir direniş başlattı. Basın açıklamasıyla başlayan eylem, Hükümet’in nükleer santral planlarını protesto etmeyi amaçlıyor ve Başbakan Erdoğan nükleer planlarını durdurduğunu açıklayana dek meydanda devam edecek.

Taksim Meydanı’na kamp kurarak 3 metre büyüklüğünde bir varil, 8 çadır ve 20 nükleer varil taşıyan eylemciler “Türkiye nükleer istemiyor” ve “Bir oydan fazlayız” yazılı pankartlar açtı.

Eylem şu anda devam ediyor.

(Yeşil Gazete)

3 Haziran 63… “Yaşadım” diyen bir şair…

Dünya ve Türkiye edebiyatının en önemli şairlerinden olan Nazım Hikmet Ran’ı kaybedişimizin 48. yılı.

15 Ocak 1902’de Selanik’te doğan Hikmet, Moskova’da giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) yazıldı. Burada siyasal bilimler ve iktisat okudu.

1924’te yurda döndü. Aydınlık Gazetesinde yayınlanan yazı ve şiirleri yüzünden on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gitti.

1928 Af Kanunu’ndan yararlanıp tekrar yurda döndü. Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı.

1932’de yeniden dört yıl hapse mahkûm olduysa da, bu kez Onuncu Yıl Affı’ndan yararlandı. Gazetecilik yaptı, film stüdyolarında çalıştı.

1938’de orduyu ve donanmayı isyana teşvik ettiği iddiasıyla 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1950’de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli olarak izlenmekten kurtulamadı; kitaplarını yayınlatma, oyunlarını oynatma olanağı bulamadı. Askere alınması kararlaştırılınca Romanya üzerinden tekrar Moskova’ya gitti.

1951’de T.C. yurttaşlığından çıkarıldı.

3 Haziran 1963’te bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti. Moskova’da Novodeviçye Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Ölümünün 48. yılında, bir ülkeye muhtaç olmayan, ülkerin ona muhtaç olduğu büyük şairi anıyoruz.

 

YAŞAMAYA DAİR 
  
1 
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
                                                                                     1947 
2 
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
              bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
                                en son ajans haberlerini. 
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
                               diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. 
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 
                                                                      1948 
3 
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
                       hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                       yani bu koskocaman dünyamız. 
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için... 
Nazım HİKMET

Galler’de petrol rafinerisinde patlama: 2 ölü

Galler’deki bir petrol rafinerisinde meydana gelen büyük patlamada iki kişi öldü.

Bu akşam 18:15 sıralarında Galler’in Pembroke Dock bölgesinde bulunan Chevron’a ait Milford Haven petrol rafinerisinde meydana gelen patlama sonucu yangın çıktı. Rafineride bulunan bir tankın tamamen yandığı, ardından ikinci bir tankın daha infilak ettiği bildirildi.

Bir görgü tanığı deniz kenarındaki rafineriden önce çevredeki camların kırılmasına neden olan büyük bir patlama sesi geldiğini ve ardından dumanlar yükselmeye başladığını söyledi.

Yangının kontrol altına alındığı bildiriliyor.

Skynews, BBC ve Daily Mail’den derlenmiştir.

(Yeşil Gazete)

Yaşam için Direniş’in pogramı belli oldu

Tüketim odaklı kapitalist düzen, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de doğal varlıklarımızı rant elde etmek uğruna talan ediyor.

Yaşayan her canlının en doğal hakkı olan su, yatağından çalınıp 49 yıllığına şirketlere satılıyor.

Uluslararası maden şirketleri, kendi ülkelerinde uygulayamadıkları, doğayı ve insan sağlığını hiçe sayan madencilik faaliyetlerini Anadolu topraklarında devam ettiriyor.

Yerli tohumlarımız yok edildi. 5-10 yıl öncesine kadar topraklarımızda yetiştirebildiğimiz yüzlerce ürün artık ithal ediliyor.

Yerli ırk hayvan soyu bitirilirken; köylü, ithal hayvan yetiştiriciliğine zorlanıyor.

Tüm dünyanın tamamen terk etme yoluna gittiği nükleer santraller Sinop, Akkuyu ve İğneada’da yapılmak isteniyor.

Her geçen gün yeni bir termik santral projesi için onay veriliyor.

Bir avuç vekilin mecliste aldığı kararla, doğaya vereceği zarar bilimsel olarak kanıtlanmış tüm bu projeler, ÇED’den muaf tutulabiliyor.

Kıyılar, meralar, yaylalar, ormanlar birer birer satışa çıkartılıyor.

Bunlar göremediğimiz ya da görmezden geldiğimiz çok kapsamlı bir planın parçaları. Doğanın yıkımına ve doğayla iç içe yaşayan halkın yaşam alanlarını yok etmeye yönelik bu girişimlerin amacı; kırsalda mütevazı bir hayat süren yüz binleri, şehirlerde üç kuruşa çalışacak köleler haline getirmek. Ve bu yöntemle insansızlaştırılan kırsal alanlardaki rantı şirketlerin tekeline teslim etmek.

Biz bu sinsi oyunu bozmak için yola çıktık. Binlerce kilometre yol kat ettik. Geçtiğimiz her bölgede maruz bırakıldığımız bu yanlış enerji ve kalkınma politikalarını anlattık. Ne bir taşkınlık yaptık ne kimsenin kılına zarar verdik. Hiçbir engellemeyle karşılaşmadan Gölbaşı ilçesinde bir araya gelip 21 Mayıs’ta Ankara’ya doğru hareket edecekken, polis güçlerince engellendik.

Herhangi bir resmi tebligat olmaksızın yapılan bu hukuk dışı uygulamayı protesto etmek amacıyla direnişe başladık. Sağlıksız koşullar, olumsuz hava şartları altında devam ettirdiğimiz direnişimizin 2. haftasındayız. Halkın ve demokratik kitle örgütlerinin her geçen gün artan ziyaretleri ve destekleriyle direnişimize devam ediyoruz. Direnişimize destek verenler, polis tarafından engellenmeye çalışılıyor. En temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için gönderilen seyyar tuvaletler kamp alanına sokulmuyor. Ancak bu insanlık dışı baskılar bizi yıldırmak yerine, daha da güçlendiriyor.

Bugüne kadar geliştirilen dayanışmayı pekiştirmek ve sesimizi daha da gür duyurmak için tüm destekçilerimizle 04-05 Haziran 2011 tarihlerinde Gölbaşı’ndaki kamp alanında buluşuyoruz.

Sizleri de direnişimize destek vermeye çağırıyoruz.

Büyük Anadolu Yürüyüşü Gölbaşı Direnişçileri

-Destek vermek isteyenler 3 Haziran akşam saat 19.00’dan itibaren kamp alanına gelip çadırlarını kurabilirler.

-Destek buluşmamız  4 Haziran saat 11.00 itibariyle başlayacaktır.

İletişim : 0532 6018428

E-mail : [email protected]

Ankara Konya Yolu 24. Km Starpet Tesisleri yanı Gölbaşı/Ankara

Yaşam İçin Direnişe Davet Programı

4 Haziran 2011 Cumartesi

10.00 : Toplanma

11.00 : Basın Açıklaması

11.30-13.30 : 1. Söyleşi

Neden Yürüdük, Neden Direniyoruz ?’

Yürüyüşçüler, yola çıkış ve direnişe başlama nedenleri ile bu süreçte edindikleri deneyimleri paylaşacak.

13.30-14.30 : Direniş Yemeği

14.30–15.45 : Müzik – Zeynep Karababa

16.00-18.00 : 2. Söyleşi

‘Anadolu Nasıl Talan Ediliyor ?’

HES – Nükleer – Termik Santraller – Maden Ocakları – Tarım ve Hayvancılık başlıkları altında doğaya zarar veren tüm uygulamalar ve bu uygulamaların hukuksal boyutu konuşulacak.

19.30–20.00 : Müzik – Dehri-Guş

20.15–21.00 : Müzik – Bomba Etkisi

5 Haziran 2011 Pazar

11.00-12.00 : Kahvaltı – Müzik – Çok sesli koro

Not: Herkes kahvaltısını getiriyor

12.30-15.30 : 3. Söyleşi

‘Nasıl bir yaşam istiyoruz ?’

Doğaya zarar vermeyen bir yaşam tarzı üzerine fikirler paylaşılacak.

15.30 sonrası Müzik

Katılımcılar için önemli not ve duyuru:

Her türlü plastik ambalajlı ürün, pet şişe, teneke kutu getirmekten kaçınmanızı; cam kap, bardak ve kese kağıtlarını tercih etmenizi rica ederiz. Kendi pişirdiklerimizi getirelim, paylaşarak çoğalalım. Hava muhalefetini göz önünde bulundurarak, yanınızda şemsiye ve yağmurluk getirmenizi hatırlatırız.

İklim değişikliği nedeniyle gıda fiyatları 20 yılda ikiye katlanacak

Yardım kuruluşu Oxfam gıda fiyatlarının gelecek 20 yılda iki kattan fazla artacağı uyarısında bulundu. Kuruluşun yayımladığı rapordaki tahminlere göre, 2030’da başlıca tahılların fiyatları yüzde 120 ila yüzde 180 artacak.

Raporda, bu artışın yarısının küresel ısınmadan kaynaklanacağı belirtildi.

Kuruluşun Genel Direktörü Barbara Stocking, “İklim değişikliği, artan gıda fiyatları, tarım arazisi, su ve enerji kıtlığı gibi giderek büyüyen sorunlarla başa çıkmak için gıda sistemi baştan sona değişmeli” dedi.

Oxfam’ın çalışmasında, yurttaşlarını doyurmakta zorlanan dört bölgeye dikkat çekiliyor.

Raporda, küçük toprak sahiplerine yatırım yapılmaması nedeniyle gıdanın büyük bölümünü ithal etmek zorunda kalan Guetemala’da 850 bin kişinin gıda güvenliği olmadığı belirtiliyor.

Hindistan’da bir kişinin, İngiltere’deki bir kişiye kıyasla gelirinin iki katını gıdaya harcamak zorunda kaldığı kaydediliyor.

Azerbaycan’da kötü hava koşulları nedeniyle buğday üretiminin yüzde 33 düştüğü ve ülkenin Rusya’yla Kazakistan’dan buğday ithal etmek zorunda kaldığı vurgulanıyor.

Doğu Afrika’da da sekiz milyon kişinin kuraklık nedeniyle kronik gıda sıkıntısı çektiği, özellikle de kadınların ve çocukların en büyük sıkıntıyı yaşadığı ifade ediliyor.

Dünya Bankası da artan gıda fiyatlarının milyonlarca kişiyi aşırı yoksulluğa sürüklediği uyarısında bulundu.

Gıda fiyatlarının Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki sorunlar nedeniyle, geçen yılın bu dönemine göre yüzde 36 arttığı vurguladı.

Oxfam da raporunda dünya liderlerine gıda piyasalarının yönetimine için yeni kurallar getirilmesi çağrısında bulunuldu.

Kuruluş, Aralık ayında Güney Afrika’da yapılacak Birleşmiş Milletler iklim konferansı öncesi bir küresel iklim fonu kurulması çağrısında bulundu.

Oxfam bu fonla insanların kendilerini küresel ısınmanın etkilerine karşı koruyabileceğini ve yetiştirmeleri gereken gıdaları ekmek anlamında daha hazırlıklı olacaklarını vurguladı. (BBC)

Mersin’de nükleer karşıtlarına gözaltı

Mersin’de bugün yapılan AKP mitinginde nükleer karşıtı pankart açan üç Greenpeace eylemcisi gözaltına alındı. (Güncelleme: Eylemciler akşam saatlerinde serbest bırakıldı.)

NTV’nin haberine göre olay bu akşam Başbakan Erdoğan’ın Mersin’de düzenlediği mitingin sonunda meydana geldi.

Greenpeace’in konuyla ilgili açıklaması şöyle:

Greenpeace eylemcileri bugün Başbakan Erdoğan’ın Mersin mitinginde “Mersin nükleer istemiyor” pankartları açarak, Başbakan’dan Mersin Akkuyu’da kurulacak olan nükleer santralden vazgeçmesini istedi. 20, 56 ve 69 yaşlarındaki üç kadın eylemci Mersinlilerin tepkilerini bir kez daha Başbakan’a iletmeye çalıştı.

Olaya müdahale eden güvenlik güçleri üç eylemciyi gözaltına aldı.

Başbakan Erdoğan, üç kadının yaşadığı şiddete sessiz kaldı.

Cumhuriyet Karakolu’na götürülen eylemciler gözaltına alındı. Demokratik haklarını kullanarak, taleplerini iletmeye çalışan ve barışçıl bir eylem gerçekleştiren üç kadın halen karakolda.

Greenpeace bugün gündüz saatlerinde de Mersin üzerinde paramotorla uçarak yine “Mersin nükleer istemiyor” mesajı vermişti.

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Cenk Levi, “Başbakan Erdoğan miting sırasında Mersin’deki projelerden bahsederken nükleer santrali ağzına bile almadı. Belli ki Başbakan da Mersinlilerin tepkisinden çekiniyor.  Mersin’in Fukuşima’ya dönmesini istemeyen eylemciler Mersinlilerin yanı başlarında bir nükleer santral istemediklerini Başbakan’a iletmek istediler.”

Greenpeace’in yaptırdığı kamuoyu araştırmasına göre Mersin halkının %70’i nükleer santral istemiyor. İsviçre, Almanya, Japonya gibi ülkelerde hükümetler halkın taleplerini dinleyerek nükleer santrallerden vazgeçiyor.

Greenpeace Başbakan Erdoğan’dan nükleer santral planlarını derhal iptal etmesini talep ediyor.”

(Yeşil Gazete)

Gökyüzünde “Mersin Nükleer İstemiyor” eylemi

Greenpeace’in Mersin’de bugün yaptığı eylemde kent üzerinde ‘Nükleere hayır’ pankartı taşındı.

Deniz rüzgarından güç alarak kalkan, paraşüt, motor ve pervaneden oluşan paramotor, Mersin merkezinde saatte yaklaşık 30 kilometre hızla uçtu. Greenpeace Akdeniz ekibi tarafından gerçekleştirilen eylem yaklaşık 1,5 saat sürdü. Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Cenk Levi, araştırma şirketine yaptırdıkları geniş kapsamlı kamuoyu araştırmasına göre, Türkiye halkının yüzde 64’ünün, Mersin halkının ise yüzde 70’nin nükleer santrale ‘hayır’ dediğini söyledi.

Bu çalışmada Mersin halkının yüzde 83’ününü ise nükleer santrale yakın bir bölgede yaşamak istemediğinin de belirlendiğini ifade eden Cenk Levi,”Fukuşima’daki felaketten sonra pek çok ülke nükleer planlarını askıya aldı ya da iptal etti. Japonya 14 yeni reaktörün inşaatını iptal etti. İsviçre 3 yeni nükleer reaktör planını iptal etti ve 2034 yılına kadar nükleer santrallerini kapatacağını açıkladı. Almanya hükümeti 7 santrali kapattı ve 2022 yılına kadar da santrallerin aşamalı olarak devre dışı bırakılması planlanıyor. Çin hükümeti nükleer santral planlarını askıya aldı. İtalya’da nükleer santral kurulması konusu referanduma taşındı. Avrupa’da nükleer santrallere dayanıklılık testi uygulanıyor. Türkiye hükümeti ise Ecemiş fayının 20-25 kilometre yakınından geçen bir bölgede kurulması planlanan Akkuyu Nükleer Santrali planlarına devam ediyor. Japonya’da yaşanan felaketi deprem tetikledi ve sonrasında yakıt çubukları soğutulamadı. Benzer bir durumun Akkuyu’da yaşanmaması için Greenpeace hükümetten bir an önce nükleer planlarını iptal etmesini ve tercihini enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjilerden yana kullanmasını talep ediyor” dedi.

Eylem bugün Başbakan Erdoğan’ın Mersin’de yaptığı eylemden hemen önce gerçekleşti.

(Greenepaace, Ajanslar)

Salgının kaynağı salatalık değil

EHEC bakterisi Almanya, Avusturya, Hollanda ve İsveç’in ardından İngiltere’de de görülürken, İspanya, bakteriden İspanyol salatalıklarını sorumlu tutan Almanya’ya tepki gösterdi.

Bakteriye bağlı olarak gelişen hastalıklar nedeniyle Almanya’da 17 kişi, İsveç’te de 1 kişi yaşamını yitirmişti. Ölenlerden 15’i kadın. Almanya genelinde halen yaklaşık 2 bin hastada bu bakteriye bağlı semptomların görüldüğü belirtiliyor.

İngiltere Sağlık Koruma Ajansı ise şu ana kadar 7 hastada EHEC bakterisinin saptandığını, bunların 4’ünün Alman vatandaşı olduğunu, diğer 3’ünün de kısa süre önce Almanya’yı ziyaret ettiklerini açıkladı.

Alman makamları ilk laboratuvar incelemeleri ışığında yaptıkları açıklamalarda, İspanya’dan gelen salatalıklarda bakteri saptandığını belirtmiş, ancak sonradan salgının kaynağının bu salatalıklar olmadığı saptanmıştı.

İspanya, bakterinin kaynağı olarak İspanyol salatalıklarını işaret eden Almanya ve Avrupa Birliği Komisyonu’nu eleştirerek, tazminat isteyeceğini bildirdi.

İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero, Alman makamlarının büyük bir hata yaptığını belirtirken, AB Komisyonu’nu da bu hatayı düzeltmekte ağır davranmakla suçladı.

Zapatero, Ulusal Radyo’ya yaptığı açıklamada, Almanya hükümetinin iddialardan sorumlu olduğunu belirterek, İspanya’nın “inandırıcı bir açıklama” ve “uygun tazminat” talebinde bulunacağını kaydetti. Ancak Başbakan, tazminat talebini Brüksel’e mi yoksa Berlin’e mi yönelteceği konusunda ayrıntı vermedi.

Bakteri salgını İspanya’nın sebze ve meyve ihracatına darbe vurmuştu. İspanyol yaş sebze ve meyve ihracatçıları, haftalık kayıplarının 200 milyon euro olduğunu belirtiyor.

EHEC nedir?

Türk Tabipleri Birliği EHEC bakterisi ile ilgili şu bilgileri veriyor:

Enterohemorajik Escherichia coli (EHEC), Shiga toksin (verotoksin) üreten E.coli’lere verilen isimdir. Şiddetli karın ağrısı, sulu ishal, kanlı ishal, hemorajik kolit, hemolitik üremik sendrom (HÜS), akut böbrek yetmezliği gibi birçok farklı klinik tabloya yol açabilir. Genellikle karın ağrısı ve sulu ishal şeklinde başlayan yakınmalar birkaç gün içinde kanlı ishal halini alır. Ateş genellikle görülmez. Hastalık çocuklarda (5 yaş altı) ve yaşlılarda (65 yaş üstü) daha ağır seyreder. Genç erişkinlerde genellikle kendini sınırlayan ishal görülürken çocukların ve yaşlıların %10’unda HÜS görülür. HÜS, akut böbrek yetmezliğine ve yoğun transfüzyon ihtiyacına yol açar. Bu dönemde destek tedavisi uygulanır. Antibiyotik tedavisi ve barsak hareketini durduran ilaçlar kesinlikle kullanılmamalıdır. Bazı hastalarda HÜS kronik böbrek yetmezliği ile sonuçlanırken olguların %3-5’i kaybedilir. Bu klinik tabloya en sık yol açan EHEC serotipi O157:H7’dir. Bu serotip dışındaki bakteriler de nadiren benzer klinik tabloya yol açabilirler.

EHEC, büyükbaş otçul hayvanların barsaklarında bulunur. Dış ortam koşullarına dayanıklı olduğundan sebze ve meyvelerde de bulunabilir. Çok az sayıda bakteri (10-100 adet) hastalığa yol açabilmektedir. En sık görülen kaynaklar iyi pişmemiş hamburger köfteleri, salam, iyi pişmemiş biftek, çiğ süt olmakla birlikte iyi yıkanmamış çiğ sebzelerden de bulaşabilmektedir. Hastalanan bir kişiden çevresindeki diğer kişilere bulaştığı da bilinmektedir.

Nasıl korunulabilir?

Besinlerin hazırlanması sırasında sanitasyon koşullarına uyulması önemlidir. Etlerin iyi piştikten sonra yenmesi gerekir. Süt, pastörize ürün alınarak veya kaynatılarak tüketilmelidir. Çiğ yenen sebze ve meyveler çok iyi yıkanmalıdır. El yıkamaya dikkat edilmelidir.

(Deutsche Welle Türkçe, TTB web sitesi)