Ana Sayfa Blog Sayfa 5156

F Tipi’nde kutlamaya ceza yağdı

1 Mayıs, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kutlanırken Sincan 1 Nolu F tipi cezaevinde kalan siyasi mahkumlar da 1 Mayıs’ı koğuşlarında slogan atarak ve marş söyleyerek kutladı.

Cezaevi yönetimi bunun üzerine A, B ve C bloklarında kalan toplam 63 mahkum hakkında soruşturma açtı ve tutanak tuttu. Tutanak sonucu Ankara 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü Disiplin Kurulu, yaptığı toplantı sonucunda şaşırtıcı bir karara imza attı.

Kurul, 1 Mayıs’taki kutlamalarda slogan atan 63 mahkum hakkında ‘gereksiz yere slogan atmak ve marş söylemek’ suçundan ceza verdi. Kurul, 6 kişiye ‘1 ay ziyaretçi kabullünden yoksun bırakma’ cezası verirken, 57 mahkumu ise ‘1 ay haberleşme ve iletişim araçlarından yoksun bırakma’ cezasına çarptırdı.

Disiplin Kurulu kararında ‘haberleşme ve iletişim araçları yoksun bırakma cezası’ kapsamında mahkumların, telefon, telgraf, faks ve mektup kullanmayacağının altı çizildi. Kurul 6 mahkumun daha önce aldıkları 1 ay haberleşme ve iletişim araçlarından yoksun bırakma cezalarının 1 yeni ceza nedeniyle ‘1 ay ziyaretçi kabullünden yoksun bırakma’ cezasına çevrildiğini belirtti. Kurul bu kararını, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanuna dayandırdı.

Mahkumlar Disiplin Kurulu’nun kararına İnfaz Hakimliği nezdinde itiraz etti. Verilen dilekçede devletin 1 Mayıs’ı bayram olarak kabul ettiği hatırlatılarak, “Her şeyi suç gören ve göstermeye çalışan hapishane idaresi bu kararla da 1 Mayısı kutlamamızı suç olarak göstermeye çalışmıştır. 1 Mayıs dünyanın her yerinde ve ülkemizde marşlar ve sloganlarla kutlanır. Yani marş ve atılan slogan ‘gereksiz’ değildir. Kutlamanın olmazsa olmazlarındadır” denildi.

Sanık avukatların Evrim Deniz Karatana da “Cezaevi yönetiminin verdiği ceza ifade ve düşünce özgürlüğüne aykırı olduğu gibi yasa metni de sorunlu… Marş söylemek ve slogan atmanın ‘gerekleri’ neye göre belirlenecek. Dünyanın her yerinde kutlanan 1 Mayıs’ta dahi slogan atmak ve marş söylemek neden gereksiz olsun. Verilen bu ceza adaletle ve hukukla değil ancak keyfiyetle açıklanabilir” diye konuştu. (Radikal)

Defne Koryürek: “Gıda, beslenme ya da haz değil, siyasi bir mesele”

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı İstişare Kurulu yarın yapacağı toplantıda lüferin avlanma boyuyla ilgili karar verecek. Aylardır devam eden “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” ve “Seninki Kaç Santim” kampanyaları konuyu gündeme taşımıştı. Biz de konuyu “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” kampanyasını başlatan Slow Food – Fikir Sahibi Damaklar’ı 2007 yılında başlatan ve halen kampanyanın sözcülüğünü yapan Defne Koryürek’le konuştuk. 1968 doğumlu olan Koryürek, kendini “zanaatı aşçı, 16 yaşında bir kızı var, kendisini anne olarak tanıtmaktan pek gurur duyuyor” diye tanıtıyor.


Yarın küçük balıkların avlanmasıyla ilgili önemli bir karar alınacak. Okurlarımıza öncelikle son durumu biraz anlatabilir misiniz? Son günlerde hangi gelişmeler oldu? Nasıl bir karar bekliyorsunuz?

Aslında yarın neler tartışılacak, nasıl bir karar alınacak, çok emin değiliz. Zira henüz gündem açıklanmadı. Bununla beraber, lüferin hızla yokoluşuna sebep “üreme alt boyu ile avlanma alt boyu arasındaki fark”ın bu istişare kurulunda değerlendirileceği sözü, aylar önce, bizzat Bakanlık yetkililerinin dilekçelerimize verdikleri cevaplarda mevcut.

Belki istişareye dair beklenti ve kaygılarımızı ifade etmeden kampanyanın geçmişini kısaca özetlemekte fayda var:

Biliyorsunuz, “İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın” kampanyası aslında lokal bir kampanya. Sadece İstanbul’un değilse de İstanbul’la özdeşleşmiş bir balığın, lüferin yokoluşundan İstanbullular olarak sorumluluk hissetmemiz gerektiği üzerine kuruluydu. Zira doğduğum yıl 1 buçuk milyon olan İstanbul nüfusu ve onun denizle ilişkisi ile bugünün 15 milyonluk megapolünün denize bakışı arasında muazzam bir kopuş var. Kampanyamız bu idrak üzerine kurulu. İstanbullu denizini sahiplenmezse, İstanbullu balık tüketirken denizinden gelen balığı bilmezse ortak kaynaklarımızı korumada söz sahibi de olamaz, dedik.

Bu duruşumuz bizi Tarım Bakanlığı’na gelene kadar tüketicisiyle, lokantacısıyla, aşçısıyla, işletmecisiyle, çoluk çocuk tüm İstanbulluyla muhattap kıldı ve elbette bir öncelik de balıkçısındaydı. İstanbul Su Ürünleri Kooperatifler Birliği temel muhattabımız oldu, ardından da SürKoop, yani merkez birlik, ama kıyı balıkçılarının yoğun olduğu kooperatiflerle diyalog da beraberinde ilerledi.

Kampanyamızı kurarken elbette hedefimiz lüferin halühazırda 14 cm olan avlanma alt boyunu 24 cm’e çıkartmaktı ama orta vadede kar edecekse de kısa vadede ekonomik zarar göreceği kesin balıkçıyı bu değişime ikna etmeden Tarım Bakanlığı’nı hedef almayı da doğru görmedik, hiç. Tabanda yaratılacak bir idrakı çok önemsedik. O nedenle de kampanyamız hemen hemen 8 ayını balıkçılar ve sokaktaki vatandaşa odaklı geçirdi. Bu arada Greenpeace de katıldı, sürece.

Evet, Greenpeace de aynı konuda bir kampanya yapıyor, ama “seninki kaç santim” kampanyası sanırım bütün balıkları hedef alıyor. İki kampanya arasında ne gibi farklar var?

Greenpeace biliyorsunuz çok sıkı bir çevreci örgüt. Yılların birikimi tecrübeleri, kurulu ekipleri ve ülkemizde de ciddi bir geçmişleri var. 2007 yılında yaptıkları “yavru balık” ve nicedir devam eden orkinosa yönelik kampanyalarını hepimiz biliyoruz. Bizim İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın, bu geçmişin üzerine geldi ve sokaktaki tüketiciye konuyu anlamasına yarayacak önemli bir sembol sundu: lüfer!

Nine falan değilim, benim yaşım kadar kısa bir zamanda 10 kat büyüyen, Boğaziçi’nden kopan İstanbullu, çinekopla lüferin aynı balık olmadığını hatırladı. Kofanayı ne zamandır görmediğini fark etti. Lüferin sahiden yokolabilecek bir değer olduğunu anladı. Denizlere dair tasayı televizyonda bilim adamlarından dinleyen, uzak okyanuslardan gelen haberleri gazetelerden takip eden İstanbullu, lüferle, meselenin göbeğinde buldu kendini. Greenpeace bu noktada girdi devreye ve yeni kampanyası “seninki kaç santim”başlatarak muazzam bir hız kattı gayretimize.

Bugün İstanbul’da hala her iki kampanyanın da dokunamadığı vardır ve, elbette, ama her iki kampanya sayesinde sokakta yaratılan idrak, ilk olarak Aralık ayında Başbakanlık tarafından bir açıklamayla ödüllendirildi. Hatırlarsınız, “bir vatandaş dilekçe yazdı, Başbakanlık lüfer meselesine el koydu” diye haber olmuştu. Tarım Bakanı Mehdi Eker de, takiben, lüferin avlanma alt boyunun istişare kurulunda  değerlendirileceği ve hatta lüferde avlanma alt boyunun minimum 23 cm olacağını ifade etti, bir beyanında.

Anlayacağınız, evet. Henüz gündem açıklanmadı. Ama lüfer gündemin önemli konusu ve biz bu toplantıdan lüfere ilişkin müsbet bir netice ile ayrılmayı umut ediyoruz.

Siz ne öneriyorsunuz? Beklediğiniz sonuç çıkmazsa ne olur?

Bizim önerimiz aslında basit bir öneri, konunun ciddiyeti karşısında alınabilecek en basit, en sıradan tedbir. Bakın, 2002 yılında 25 bin ton lüfer avlamışız Türkiye’de. 2009’daysa 6 bin ton! 7 yıl gibi kısa, kıpkısa bir zaman diliminde %75’lik bir düşüş var, av miktarında. Bu süre içinde av yasakları mı geldi? Hayır. Balıkçı sayısı mı azaldı? Hayır. Tüketimde düşüş var, desek… o da değil. Lüfer stokları dibe vurmuş, bu açık ve net.

Buna ne sebep oldu diye bakınca da görünüyor ki 2000’li yıllara kadar lüferin avlanma alt sınırı 20 cm’ken bu sınır önce 18 ve ardından da 14 cm’e indirilerek lüferin üremesine fırsat verilmeden avlanmasına imkan yaratılmış. Başka etkenler de yok mudur, bu düşüşte, elbette. Boğaz’ın çobanı diye adlandırılan orkinosun İstanbul ve Marmara’dan çekilişi, uskumrunun, kolyosun, istiridyelerin, ıstakozların yokolmasına sebep şartlar, kirlilik, iklim değişikliği, hep etkendir.

Ama bir yerden tamire girişeceksek öncelikle üremesine fırsat tanıyacak değişiklikten başlayalım dedik ve önerimizi 24 cm olarak tanımladık zira bu konuda birden fazla araştırma yapmış tek akademisyenimiz Tevfik Ceyhan ve arkadaşlarının bulguları 23-27 cm arasını işaret ediyordu. Greenpeace 25 cm öneriyor. Akademisyenlerle temaslarımızda da 24 cm ve üzerinin lüferin korunması adına ikl adım olması gerektiği vurgulandı bize. Bakanlık’a önerimiz de bu yönde, dolayısıyla.

Beklediğimiz sonuç çıksın ki, bir an önce balıkçılığımıza dair daha kapsamlı başka kampanyalara geçelim diyoruz. Balıkçımıza da geçen hafta sonu beyanımız bu şekilde oldu. Muazzam bir borç yükü altında İstanbullu balıkçı. Bunun çözümü ise kooperatiflerin tam kapasitelerini kazanması ile çözülebilir ve lüfer de aslında kazandığından karnı doyan balıkçı tarafından korunduğunda, tam korunacaktır. Biz bir sonraki kampanyayı bu gayrete ayırmak arzusundayız artık. Lüfere dair müsbet bir netice almayı umuyor, almama durumunda bu tükenişi, bu yokoluşu çocuklarımıza nasıl anlatacağız, düşünmek bile istemiyoruz aslında.

Fikir Sahibi Damaklar ve Slow Food hareketi olarak balıkçılık dışında da çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Hareketinizin çıkış noktasını ve hedefini nasıl tanımlarsınız?

Slow Food’un 1989 yılında yayınlanmış son derece naif bir manifestosu vardır, “bu hızlı hayat, bu tüketiş, türümüzün sonunu getirecek” der. Konuya biraz homo sapiens ekseninde bakıyoruz, denilebilir. Homo sapiens’in varolması, var kalması çevresiyle mümkün. Bu bağlamda elbette çevreciyiz. Ama homo sapiens’in çevresine gıdası üzerinden bakmanın avantajını değerlendiriyoruz. Lüferde olduğu gibi. Denizler uzun bir zamandır yok ediliyor insan tarafından, ama ne zamanki lüfer gibi hayatına dokunan, besini, lezzeti, kültürü olan bir değer olarak düşüyor, önüne, insan o zaman değişime ikna oluyor.

Bizim hemen tüm kampanyalarımız o teması sağlamak üzerine kurulu. Örneğin en etkili GDO karşıtı kampanyanın “etiket hafiyeliği” olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle 2010 yılı başında yaptığımız bir kampanya ile boyutu kredi kartı gibi büyüteçler dağıtmış ve muhattaplarımıza aldıkları her ürünün içeriğini okumayı alışkanlık edindikleri taktirde arzu etmedikleri katkılar ve mısır, soya türevi içeren ürünlerden uzak durabileceklerini anlatmıştık. Zaten elinize bir büyüteç alıp o içerikleri incelemeye başladığınızda kurtuluşunuz da başlıyor!

“İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın” kampanyası bundan sonra nasıl devam edecek? Katkıda bulunmak isteyenler neler yapabilir, sizinle birlikte çalışmak isteyenlere ne önerirsiniz?

Dediğim gibi, lüferi korursa balıkçının kendisi korur aslında. Ne kural getirirseniz getirin, tüketici ne kadar bilinçli olursa olsun, balıkçı avladıkça lüfere dair tasamız devam edecektir. Ancak balıkçımız da bu korumayı yapamayacak kadar günü kurtarma tasasında! Ağır bir tefeci borcuyla yaşıyor. Bir sonraki kampanyamız bu ağır durumu gözler önüne sermek ve kooperatiflerin tam kapasiteleriyle çalışmasına destek vermek olacak.

Bize katkı gönüllülük usulü. Haftada 5 saatini ayırabilmek, yeter de artar bile. Öyle de ihtiyacımız var ki!

Son soru olarak biraz kişisel bir soru sorabilir miyiz? Sizi bu mücadelenin içine çeken neydi? Neden slow food (yavaş gıda)? Neden balıklar? Ve neden lüfer?

Ben bir anneyim, bir aşçı, bir kadınım. Gıdadaki değişim, türümün devamı kızımı etkiliyor. 2000 yılında deli danaya uyandığımızda kızım 5 yaşındaydı, Trakya’da hayvan pazarlarını gezmeye başladığımda tarlaların kenarlarında yabancı tohum firmalarının tabelaları çakılmaya başlanmıştı, köy kahvelerinde tohum satıcıları dolaşıyordu…

Gıda benim için beslenme ya da haz değil uzun zamandır, siyasi bir mesele. Slow Food da bu duruşumla muazzam denge içerisinde örtüşüyor. Yerellik önemli Slow Food’da, merkez tarafında hiyerarşik bir örgüt modelinde çalışmıyor, yerel yapılanmanız nasılsa, o düzen içerisinde çalışıyorsunuz öncelikle. Dolayısıyla, örneğin, Slow Food, İzmir Bardacık bambaşka bir balık kampanyasına odaklanabilir, biz başka. Yerel tasalarınıza, yerel usullerle çözüm getirme şansına sahipsiniz Slow Food’la.

Biliyorum, herşeyi “büyük ölçekte” okuyan, planlayan bugünün dünyasına çok ters bu dediklerim ama önce kendi kapınızın önünü süpüreceksiniz. Kendi tarım arazilerini korumanın yolunu çalışmayan İstanbul, Türkiye’nin tarımını nereye kadar konuşabilir ki? Slow Food bu gerçeklikten yola çıkan bir hareket ve benim dünya kavrayışımla da çok örtüşüyor.

Röportaj: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Hepimiz mültecileri korumakla sorumluyuz! / Derya Özgüzel & Pınar Genç Akçakaya

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü için

*****

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Madde 14: “Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.”

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kabul edilen “20 Haziran Dünya Mülteciler Günü” nde mülteci haklarının, mülteci olgusunun ve mültecilere ilişkin sorunların hatırlanması adına her yıl çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor.  Bu sene 11. kez düzenlenecek olan etkinlikler, yapılacak olan açıklamalar neden bu kadar önemli? Göçmen, sığınmacı, mülteci kime denir[1]?

Son günlerde medyada sıkça mültecilerden bahsedildiğini görüyoruz. Bugün Suriye’den kaçan mülteci sayısının 7.000’e ulaştığı söyleniyor. Sınırımıza 20 kilometre uzaklıktaki Cisr eş Şuğur ve Hama kentlerinden kaçan yaklaşık 2500 sığınmacı Suriyeli, köydeki bahçelerin arasına kurdukları derme çatma çadırlara ve çardaklara yerleşmeye devam ediyor. Aralarında silahsız halka ateş açmayı reddederek kaçan askerlerin de bulunduğu yüzlerce kişi, Türkiye tarafındaki akrabaların gıda yardımı ile ayakta durmaya çalışıyorlar. Bu insanların Türkiye’yi seçme sebebi ise çok yaşamsal: El Muhaberat’ın Lübnan sınırına kaçmaları halinde peşlerine düşüp kendilerini öldürebileceği için Türkiye sınırına gelmiş olmaları.

Geçtiğimiz ay Libya’daki diğer Afrika ülkelerinden mültecileri taşıyan Başkent Trablus açıklarında battığı tahmin edilen gemide bulunan 600 kişinin tümünün öldüğü haberleri yayıldı. İlerleyen günlerde mültecileri İtalya’ya taşıyan bir geminin önceki gün Tunus açıklarında batması sonucu aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 150 kişi hayatını kaybettiği haberi geldi. Nisan ayında ise BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), Libya’dan iki tekneyle kaçtığı haber verilen 400’ü aşkın Afrikalı mültecinin kayıp olduğunu bildirdi.  Savaşın kendi yıkıcı doğasını, Libya’da Kaddafi güçlerinin sivil halka acımasız yaklaşımlarını, işkence ve toplu tecavüz haberlerini düşündüğümüzde bu insanların ne kadar zor ve tarifi mümkün olmayan travmalarla yollara düştüğünü tahmin edebilirsiniz.

Zira 2010 raporlarına göre yoksulluk, iç karışıklıklar, silahlı çatışmalar gibi nedenlerle ağırlıklı olarak Irak, İran, Afganistan ve Somali uyruklu kişiler can güvenliği nedeniyle yurtlarını terk ettiler. Çatışmalar, işkenceler, nefret suçları vb. devam ettikçe insanlar yer değiştirmeye devam edecekler. Onurlu bir yaşam için, yaşama hakları için evlerini, yurtlarını, arkadaşlarını, ailelerini geride bırakmak zorunda kalan insanlar umuda doğru yolculuğa çıkıyorlar. Mültecilerin bu “umut”  yolculukları ise ölümle sonuçlanabilen tehlikeli yolculuklar…

İşte bu yolculara dair bizlerin de sorumlulukları bulunuyor. Yaşadıkları hak ihlallerine karşı ulus/ uluslararası koruma hukukun çalışmasını sağlamaktan, insani yardıma; farkındalık çalışmalarına katılıp, konuyla ilgili çalışan kurumlarda gönüllü destek olmaya kadar…

Diğer  yandan, medya da mülteci ve sığınmacılar konusunda gözardı edemeyeceği  bir sorumluluğa sahip.  Kullanılan haber dilinin toplum içerisinde ayrımcılığa neden olacak, nefret suçlarını  teşvik edecek nitelikte olmaması ;  sığınmacı ve mültecilerin kimliklerinin gizli tutulması  çoğu zaman hayati bir önem  taşımaktadır.

Bu 20 Haziran’ı savaşlar, hak ihlalleri, toplu ölümler ve birçok insanlık dışı yaptırımlarla karşılıyoruz. Sınırların olmadığı,savaşların, hak ihlallerinin yaşanmadığı günlere ….

Derya Özgüzel & Pınar Genç Akçakaya

[email protected] [email protected]

Mülteci-Der / İZMİR


[1] Göçmen; esas olarak, ülkesinden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için değil, fakat ekonomik nedenlerle ayrılan kişiler olarak tanımlanabilir. Göçmenler, vatandaşı oldukları ülkelerin korumasından yararlanmaya devam ederlerken, daha iyi bir yaşam standardına kavuşabilmek için, kendi istekleri ile bu yolculuğa çıkarlar. Sığınmacı,mülteci olarak uluslararası koruma arayan ancak statüleri henüz resmi olarak tanınmamış kişilere denir. Bu terim genellikle, mülteci statüsü almaya yönelik başvurularının hükümet ya da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından karara bağlanmasını bekleyen kişiler için kullanılır. Statüleri resmi olarak tanınmamış da olsa, sığınmacılar Menşei ülkelerine zorla geri gönderilemezler ve haklarının korunması gerekir. Uluslararası hukukta “mülteci” kavramı, vatandaşı olduğu ülke dışında olan ve “ırkı, dini, tabiiyeti, belirli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu” için vatandaşı olduğu ülkeye dönemeyen veya dönmek istemeyen kişileri ifade etmektedir.

Amy Winehouse konseri iptal!

Belgrad’daki konserinde sahneye alkollü çıkan ve performansı nedeniyle hayranları tarafından yuhalanan İngiliz şarkıcı, yarınki İstanbul konserini iptal etti.

İngiliz şarkıcı Amy Winehouse, yarın İstanbul’da vereceği konseri iptal etme kararı aldı.

İki hafta sürecek Avrupa turnesinin birinci ayağı olan Belgrad’da dün akşam verdiği konserde kötü performansıyla tepki toplayan Winhouse’un, iyi bir performans sergileyemeyeceği endişesiyle konseri iptal ettiği açıklandı.

Dün Belgrad Kalesi’nde alkollü şekilde sahne alan Winehouse, 90 dakikalık konserinde şarkıları bölük pörçük söyleyince hayranları tarafından yuhalanmıştı.

Kötü geçen Belgrad konserinin ardından İngiliz şarkıcı yarın İstanbul ve Çarşamba günü Atina’da vereceği konserleri iptal etme kararı aldı.

Winehouse’un sözcüsü, şarkıcının iyi bir performans sergileyemeyeceğine inandığını ve bu nedenle ülkesine dönmeye karar verdiğini duyurdu.

Sözcü, Winehouse hayranlarını hayalkırıklığına uğratacağının farkında olduğunu ancak iptalin yapılabilecek en iyi şey olduğuna inandığını söyledi.

Alkol ve uyuşturucu bağımlığı olduğu bilinen Amy Winehouse, iki hafta önce Londra’da alkol tedavisi görmüş ve içki içmesi yasaklanmıştı.

Belgrad’da olanlar ise;

Belgrad Kalesi’nde, alkollü şekilde sahne alan İngiliz Şarkıcı Amy Winehouse, 90 dakikalık konserinde şarkıları bölük pörçük söyledi.

İki kez ayağı takılan şarkıcı, iki kez de sahneden ayrılmak zorunda kaldı.

Duruma sinirlenen Amy’nin hayranları, şarkıcıyı yuhalamaya başlayıp, ıslık çaldılar, bazı seyirciler ise konseri terk etti. Winehouse’a eşlik eden müzik grubunun üyeleri, seyircileri sakinleştirmeye çalıştı.

Amy Winehouse’u görmek için ülkenin güneyinden geldiğini belirten 35 yaşındaki öğretmen Bojan Petrovic, “Bu konseri görmek için haftalık maaşım olan 38 avroyu harcadım” şeklinde sitemde bulundu. Konseri izlemeye komşu ülkelerden de gelenler olduğu belirtildi.

İki hafta önce Londra’da alkol tedavisi gören Amy Winehouse’un içki içmesi yasaklanmıştı. Winehouse, daha önce Dubai konseri sırasında da sarhoş olduğu için yuhalanmıştı.

Winehouse’un Belgrad konseri, 2 hafta sürecek Avrupa turnesinin birinci ayağıydı.

Kara delik yıldız yuttu

Gökbilimciler kara delik tarafından yutulan bir yıldızın son anlarını kaydetti.

Araştırmacılara göre, yörüngesi kara deliğin yakınından geçen yıldız yüksek çekim hızına kapılmış olabilir.

Işığı bile yutan kara delikler ancak bir yıldızı içlerine çektikleri sırada görünür olabiliyor.

Bu meydana geldiğinde yıldız önce muz şeklini ardından da disk şeklini alarak kara deliği çevreliyor ve sonra yutuluyor.

Son anlarında dünyaya doğru radyoaktif ışınlar yayan yıldızın uzayda bıraktığı iz, kara delik tarafından yutulmasından iki buçuk ay sonra hâlâ teleskopla görülebiliyor.

Araştırmacılar Swift adlı uzay aracıyla yapılan gözlemlerin, önce içe doğru patlayan bir yıldızın yaydığı ışınlar olarak değerlendirildiğini ancak sonrasında çok nadir bir uzay olayıyla karşı karşıya olduğunun anlaşıldığını söylüyor.

Science adlı bilim dergisinde yayımlanan araştırmanın sonucunda, gözlenen patlamanın içe doğru patlayan bir güneşte gereken özellikleri sergilemediği ve tek bir patlama yerine dört saat boyunca dört kez patlama yaşandığının tespit edildiği belirtildi.

Warwick Üniversitesi’nden Astrofizikçi Dr Andrew Levan ve çalışma arkadaşları, kendi yörüngesinde giden bir yıldızın kara delik tarafından yutulmasının çok nadir bir olay olduğunu söyledi.

Çoğunlukla galaksilerin merkezinde konumlandıkları tahmin edilen kara deliklerin kimi zaman gaz halinde maddeler tarafından çevrelendiği ve gazın deliğe çekilmesiyle birlikte ışığında yutulduğu sanılıyor.

Ancak çoğu galaksinin merkezinde gaz bulunmuyor ve bu nedenle de dünyadan gözlenmesi mümkün oluyor. (BBC)

Muaf olduğu din dersinden sınıfta bırakıldı

Mahkeme kararıyla ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ dersinden muaf tutulan ilköğretim okulu 5. sınıf öğrencisi Nazlı Şirin El’e zayıf not verilerek sınıfta bırakıldığı iddia edildi.

Baba Hüseyin El, basın toplantısında mahkemenin muafiyet kararı ile kızının karnesini gösterdi.

Eğitim Hakları Derneği Eskişehir Şubesi Başkanı Ozan Devrim Yay, basın toplantısında hazır bulunan Hüseyin El’in, 11 yaşındaki kızı Nazlı Şirin El’in ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ dersinden muaf tutulması için Ankara 1’inci İdare Mahkemesi’nden karar aldırdığını söyledi. El’in, mahkeme kararının gereğinin yapılmasını okul idaresinden talep ettiğini belirten Yay, “Buna rağmen Nazlı Şirin El, mahkeme kararıyla muaf olduğu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden başarısız sayılmıştır” dedi.
Mahkeme kararına rağmen

Nazlı Şirin El’in karnesinde ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ ders notunun 1 (başarısız) yazıldığını diğer notlarının ‘pekiyi’ olduğunu gösteren Ozan Devrim Yay, şunları söyledi: “Mahkeme kararına rağmen Nazlı Şirin El, muaf olduğu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden başarısız sayılarak sınıfta bırakılmıştır. Tüm arkadaşları bir üst sınıfa geçmenin sevincini yaşarken, mahkeme kararına rağmen Nazlı Şirin El ve ailesi mağdur edilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı ve Eskişehir Valiliği’ni, diğer tüm yetkilileri uyarıyoruz. Nazlı Şirin’e yapılan hukuk dışı uygulamayı ortadan kaldırmalarını istiyoruz.”

Olmayan ‘örgüt’e TMK tutuklaması

Artvin Hopa’da emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun polis saldırısı sonucu yaşamını yitirmesini Ankara’da protesto eden 15 kişiyi mahkeme, Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı’nın iddiaları doğrultusunda “terör örgütü yararına faaliyet gösterme” suçlamasıyla tutukladı. Tutuklanma gerekçeleri arasında kamu malına zarar vermek, toplantı ve gösteri yürüyüşü yasasına muhalefet ve polise mukavemet de bulunuyor. Tutuklananların 7’si Halkevleri, 7’si Öğrenci Kolektifleri, 1’i de ÖDP üyesi. Daha önce de Ankara’da 5, Artvin’de 13 kişi tutuklanmıştı. Ankara’daki son tutuklamalarla birlikte Hopa’da yaşananlar nedeniyle tutuklananların sayısı 33’e yükseldi.

Mahkemenin, tutuklama kararını “Atılı suçun TMK’da yazılı suçlardan olması, delillerin büyük bir kısmının toplanmamış olması ve delil karartma şüphesinin bulunması, şüphelilerin kaçma ihtimalinin olması” gibi ifadelerle dayanaklandırmaya çalıştığı öğrenildi.

‘YASAL SİTELERİN ÇAĞRISINI GÖRMÜYORLAR’

Tutuklamaların gerekçesini sorduğumuz Halkevleri avukatı Sevinç Hocaoğulları şunları söyledi: “Ankara Özel Yetkili Savcısı sanıklara terör örgütü yararına faaliyette bulunmak iddiasında bulundu. Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğü’nde alınan ifade tutanaklarında bulunan suçlar bölümde çeşitli sitelerden eylem çağrısında bulundukları söyleniyor bu kişilerin. Ancak ne bu siteler yasadışı ne de bu suç terör örgütü yararına faaliyettir. Kaldı ki siteler yasadışı olsun kim benim o eyleme hangi çağrıyla gittiğimi bilebilir. KESK Ankara Şubeler Platformu da aynı eylem için çağrıda bulundu onun adına da oraya gitmiş olabilir bu arkadaşlar kim bilebilir?”
Ev baskınlarında toplanan kitapların da yasal bütün kitapçılarda bulunan kitaplar olduğunu dile getiren Hocaoğulları, ortada somut bir suçlamanın olmadığını ve siyasi bir iradenin mahkemede konuşturulmaya çalışıldığını ifade etti.

‘OLMAYAN BİR ÖRGÜT YARATILIYOR’
Tutuklananlar arasında bulunan ÖDP PM üyesi Ozan Sürer’in avukatı Suna Çoşkun ise tutuklamalar dair şunları kaydetti: “Hopa’da meydana gelen ölüm olayını protesto etmek amacıyla yapılmış olan basın açıklaması çağrısının KESK ve sivil toplum kuruluşları yapmış olduğu halde ve hatta 31 Mayıs 2011 günü Milliyet Gazetesi internet sitesinde bu çağrı metni yer aldığı halde polis fezlekesinde ve savcılık sorgusunda bunlara hiç yer verilmedi. Bu durum polis tarafından göz ardı edilerek polis fezlekesinde sadece kim olduğu bilinmeyen birkaç internet sitesinden bahsedilerek şüphelilerin terör örgütünün çağrısına uyarak basın açıklamasına katıldıkları iddia ediliyor. Bunun nedeni ise özellikle soruşturmanın bu farazi çağrılar esas alınarak özel yetkili savcılıkça ve yargıçlıkça soruşturulmasına temel oluşturulmak istenmesidir.  Aslında suça konu olayların 2911 sayılı yasaya muhalefet ve kamu malına zarar suçlamaları iddia edilmesi gerekirken tam tersi yapılarak aslında ortada olmayan terör örgütü faaliyeti şeklinde farazi bir ithamla karşı karşıya tutularak özel yetkili mahkemelerin yetki alanına sokulmak istenmektedir. Bu koşullarda atılı suçları işlemedikleri halde müvekkillerle ilgili tutuklama koşulları olmadığı halde tutuklanmaları ve tutuklamanın bir tedbir niteliğini özelliğini ortadan kaldırmaktadır.”

‘DOSYAYA 1 MAYIS FOTOĞRAFLARINI KOYDULAR’
Müvekkillerin evlerinde yapılan aramalarda bulunan bazı kitap ve yayınlara yasak olduğu gerekçesiyle el konulduğunu belierten Çoşkun, bu kitapların satışının yasal ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürlüğü’nce onaylı olduğuna dair belgelerle itiraz ettiklerini de belirtti.
Savcı sorgulamasında ve mahkemede “Taş attın mı? Sopayla panzerlere vurdun mu? Eyleme hangi örgütün çağrısıyla gittin?” sorularının sorulduğunu belirten Coşkun, ayrıca her eylemcinin daha önce katıldığı 1 Mayıs kutlaması gibi eylemlerden fotoğrafların da sonradan dosyaya eklendiğini söyledi.

GÖMLEĞİN BENZİYORSA O SENSİN!

Avukat Coşun, müvekkili Ozan Sürer’in ‘suçuna’ kanıt olarak gösterilen fotoğrafın da şaibelerle dolu olduğunu şu sözlerle ifade etti:
“Bize gösterilen dosyadaki fotoğraflarda Ozan önce normal ÖDP kortejinin içinde yürüyor. Daha sonra üstten çekilen bir şahıs var, O sopayı boşluğa sallıyor. Ancak ilk fotoğraftan da anlaşıldığı gibi Ozan’ın üstünde bir ceket ve gözünde gözlük varken, ikinci fotoğrafta bunlar yok. Ayrıca üstten çekilen o ikinci fotoğrafta yüz bile net değil. Ozan ısrarla ‘Bu ben değilim’ dese de, onlar benzerlik olarak üstteki gömleği gösteriyorlar. Aynı gömlekten yüzlerce olamazmış gibi…”

(Esra Koçak-Birgün)

Taksim’e 8372 ayakkabı

II. Dünya Savaş’ından sonra Avrupa’da yaşanmış en büyük insanlık suçu Srebrenista’da yaşandı. Katliamın 16. yıldönümü anma etkinliği, İstanbul’da büyük bir sergiyle yapılacak.

Türkiye’de okuyan Bosna Hersekli öğrencilerin kurduğu Genç Boşnaklar Derneği, Taksim’de 8372 ayakkabı ile yapacakları heykel, sergi ve etkinliklerle, soykırımı kınamaya hazırlanıyor.

Bugüne kadar özellikle Türkiye’de soykırımı tanımak adına yapılacak en büyük ve en çok ses getirecek proje olarak görülen organizasyon 9-10 Temmuz tarihlerinde Taksim’de gerçekleştirilecek.  Türkiye’de ki bütün Boşnak derneklerinin ve sivil toplum kuruluşlarının da desteklediği bu proje için Genç Boşnaklar herkesin desteğini bekliyor. Genç Boşnakların ihtiyacı olan 8372 ayakkabıya bir çift ayakkabı ile destek vermek isteyenler İzmir ve Konya’da bulunan Bosna Hersek Fahri Konsolosluklarına ve Genç Boşnaklar İstanbul şubesine gitmeleri veya aşağıda belirtilen irtibat numaraları üzerinden dernek mensuplarına ulaşmaları yeterli olacaktır.

Eyleme Fenerbahçe Basketbol Takımı destek vereceğini açıkladı.

Ayakkabılar alana Birleşmiş Milletler’in inisyali “UN” şeklinde dizilecek.

Etkinlikte ayrıca dünyada resmen tanınan bağımsız 192 ülke için üzerine barış mesajı yazılı birer balon uçurulacak.

Projenin Ekonomik, Siyasi ve Sosyal Amaçları

Türkiye’den bütün Dünya’ya özgürlük, barış ve hoşgörü mesajları vermek.

‘95 yılında Srebrenitsa’da yaşanan katliama Türkiye ve Dünya halklarının ilgisini arttırıp insanları bu konuda bilgilendirmek.

‘95 yılında yaşanan Srebrenitsa Katliamına Birleşmiş Milletlerin göz yumduğunu insanlara hatırlatmak.

1995 ve sonrasında Srebrenitsa’da yaşanan olaylarda Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplumun suçluluğunu hatırlatmak.

Türkiye’nin siyasi ve sosyal  çevrelerinde Bosna-Hersek için bir destek ağı oluşturmak.

Pilot projenin temeli, Srebrenitsa soykırımını Türkiye’de anma geleneği haline getirmek.

Modern kitle iletişim araçlarını kullanarak Birleşmiş Milletleri incitmek (fotoğraf, video, yazı…)

Srebrenitsa Soykırımını yapanları, soykırıma göz yumanları kınamak ve bu soykırıma ortak oldukları halde reddedenleri kınamak ve yeniden gündeme getirmek.

Birleşmiş Milletlerin verdiği koruma sözünü tutmadığını kamuoyuna duyurmak ve Batı’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra verdiği “Never Again” (Bir Daha Asla Tekrarlanmaz) sözünü hatırlatmak ve “Never Again” hayalinin olamadığını göstermek.

*1995’te Bosnalı Sırp birlikleri, Srebrenista kasabasında 8372 Bosnalı Müslümanı öldürdü. Başta Srebrenitsa katliamı olmak üzere Boşnaklara karşı işlediği savaş suçları nedeniyle 16 yıldır aranan Ratko Mladiç, 26 Mayıs 2011’de yakalandı. Daha önce 22 Temmuz 2008’de katliamın diğer büyük sorumlusu Radovan Karadzic (Karaciç), 13 yıl kaçtıktan sonra yakalanmıştı.

 

İrtibat: Haris MACİÇ   0555 622 85 40

Vasvija SAFİÇ 0541 576 39 11

 

Tuiç Akademi – Bianet – Yeşil Gazete

Başörtülü ve travesti yargıç – Orhan Kemal Cengiz

Türkiye’yi yeniden kurmaya ihtiyacımız var. Rum bir vatandaşımız general, Ermeni vatandaşımız Meclis başkanı olabilmeli.

Başbakan’ın ‘balkon konuşması’nı ve farklı hayat tarzlarını korumaya yönelik sözlerini dinlerken aşağı-yukarı aynı sıralarda tanık olduğum şu iki olay-konuşma geldi aklıma:

Bir grup avukat, polis şiddetine maruz kalmış müvekkilleri bir travestiyle birlikte İzmir’de bir pub’a gidip oturuyorlar. Pub, çok bilinen bir buluşma noktası İzmir’de. Neyse, tam grup oturup soluklandığı sırada, garson yanlarına yaklaşıyor ve ‘müessesenin’ kurallarını açıklıyor: “Kusura bakmayın, travestileri ve başörtülüleri alamıyoruz”.
Olayı duyunca, bunun, Türkiye’nin ‘modernleşme’ serüvenine ilişkin eşine az rastlanır bir ‘metafor’ olduğunu düşünmüştüm.
İnanılmaz bir tesadüf ama aşağı-yukarı aynı sıralarda, Ankara’da bir büyükelçilikte katıldığım bir toplantıda bir ‘travesti’ hanımefendinin yine içinde başörtüsü ve travesti kelimeleri geçen, oldukça bilgece sözlerine tanık olmuştum. “Bazıları başörtülü bir hâkimimiz olduğunda demokratikleşeceğimizi söylüyorlar ama…” dedi ve ekledi hanımefendi: “Asıl olarak travesti bir hâkimimiz olduğunda demokratikleşeceğiz.”
Ben de İzmir’deki olay ve duyduğum bu sözden kendi demokrasi formülümü üretmiştim Türkiye için: Biz bir odasında travesti veya açıkça gey olan bir yargıcımızın, diğerinde de başörtülü bir yargıcımızın görev yaptığı adliyelerimiz olduğunda gerçekten demokratik bir ülke olacağız.
Bizim cumhuriyet tektip bir vatandaş ve homojen bir toplum yaratma düşüncesi üzerine kuruldu. Çokkültürlü, çok etnisiteli bir toplumdan, bir ulus devlet yaratırken toplumda mevcut tüm farklılıkları inkâr ettik. Aslında bu toplumun ancak küçük bir azınlığının ona uyduğu, bir ‘ideal’ vatandaş tipi yaratıldı: Sünni, seküler, beyaz Türk…
Bu tanımlama toplumun belli kesimlerini tamamıyla yok sayarken belli kesimleri de ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürdü. Dindarların maruz kaldıkları uygulamalar ve özellikle başörtüsü yasağı benim aklıma hep Güney Afrika’nın apartheid rejimini getirmiştir. Orada da azınlık beyaz bir grup, çoğunluk siyahları uzun yıllar yönetti, onları gettolara hapsetti.
Bizde de ‘modern’ ‘Beyaz Türk’ün, mütedeyyin muhafazakâr kesime üstün olduğu bir düzen kuruldu. Güney Afrika’dan farklı olarak, bizim ‘zencilerin’, değişerek, dönüşerek, sınıf atlama imkânları vardı. Başörtüsünü çıkararak, sakalını keserek ‘Beyaz Türklüğe’ giriş yapılabilirdi.
Şimdi Türkiye’de bu ‘apartheid’ rejimi yıkılıyor. AKP’nin son seçim zaferinden sonra ‘çoğunluğun’ ülkeyi yönetmesinin önündeki bütün engeller kalktı. Ama sırf çoğunluk yönetiyor diye hemen demokratik bir ülkeye dönüşmeyeceğimiz de çok açık. Hatta, bu tektip vatandaş yaratmak üzere inşa edilmiş devlet aygıtının, bu defa da başka tür bir ‘ideal vatandaş’ lehine işlemeye başlaması riski var.
Başörtülülerin önlerindeki engelleri kaldırma noktasından, çok kolayca başörtülü olmanın işe alınmada tercihe şayan olduğu bir noktaya gelebiliriz. Çünkü Türkiye’de devlet aklı vatandaşını bir kalıba dökmek üzere inşa olmuş bir akıl.

‘Devlet aklı’
Bu ‘devlet aklı’nı ciddi bir şekilde sorgulamadan, gizli-açık vatandaşlarımız arasında yarattığımız ayrımcılıkları görmeden, Türkiye’de tam bir demokrasiyi inşa edemeyeceğiz.
Bizim Türkiyeyi yeniden kurmaya ihtiyacımız var. Bu yeni Türkiye’de, Rum bir vatandaşımız general olabilmeli; Ermeni bir vatandaşımızın cumhurbaşkanı; bir Roman vatandaşımızın Meclis başkanı olabileceğini hayal edebilmeliyiz.
Ama bugün ‘Kürt vatandaşımıza ana dilinde eğitim verilebilir mi’yi tartıştığımız; Alevi vatandaşımızın ibadet yerini tanımadığımız; geyleri hasta ilan edebildiğimiz bir noktadayız.
Yeni anayasayı konuşurken bütün bunları da konuşabilir miyiz? Ne dersiniz?

 

Orhan Kemal Cengiz / Radikal

Ben bir mülteciyim – Pırıl Erçoban

Şebnem Ferah “Ben Bir Mülteciyim” isimli şarkısının sözlerini yazarken muhtemelen kişinin kendi iç dünyasına kaçışını anlatmak istiyordu, ama bu sözler zulümden kaçan mültecilerin sığınak arayışlarında kendi yüreklerinden daha güvenli, daha korunaklı bir yer bulamayışlarını da anlatıyor sanki…

“ben bir mülteciyim yüreğimde yaşıyorum esir değil kul hiç değil kendimde yaşıyorum”

20 Haziran, Dünya Mülteciler Günü. Şarkıda söylediği gibi yürekleri dışında sığınabilecekleri, yaşayabilecekleri bir yer arayan insanları anmak, anlamak, düşünmek, fark etmek için Birleşmiş Mİlletler (BM) 2000 yılında 20 Haziran’ı “Dünya Mülteciler Günü” olarak kabul etti.

“ben bir mülteciyim burada aslında sınır yok kazanmak kaybetmek yok bu yüzden daha büyük güç yok”

Suriye’den kaçıp Türkiye’ye sığınmak isteyenler nedeniyle bugünlerde “mülteci” sözcüğünü sık sık duyar olduk. Ama bir mülteci neler yaşar, neler hisseder? Türkiye’de ve dünyada “ben bir mülteciyim” diyenlerin kendi yürekleri dışında sığınacak yerleri var mıdır?

Bunları hiç düşünür müsünüz? Çoğu zaman onlara kapanan sınırların aksine, 20 Haziran vesilesiyle bugün mülteciler bize kendi sınırlarını açtılar, dünyalarına girmemize izin verdiler. Mültecilerin gerçek hikayelerinden birkaç tanesini duymak ister misiniz?

“ben bir mülteciyim kendi yüreğimden başka sığınacak yerim yok yurdum yok…”

Ben 18 yaşındayım. Bana anne ve babamın ben 6 yaşındayken öldürüldüğünü söylediler. Ülkem Afganistan’daki savaştan, çatışmalardan kaçan milyonlarcası gibi  ülkemi terk eden başka bir aile ile birlikte kendimi İran’da buldum. Onlar da beni bıraktıklarında 11 yaşındaydım.

İran Afgan mültecilere yönelik tutumunu değiştirene kadar orada kaldım, çalıştım, kendimi büyüttüm. 16 yaşında geleceğimin geçmişimden daha güzel olmasını dileyerek Türkiye üzerinden bir Avrupa ülkesine gitmeye karar verdim. Türkiye’de yakalandım, ülkeye izinsiz girdiğim için “misafir edildim”, dayak yedim, neden sonra sesimi duyurabildim: “Ben size sığınıyorum!”

Yaşım küçük olduğu için bir yurda yerleştirildim. Yurdum bir süre sonra kapandı, arkadaşlarım yeni evlere yerleştirildi, bense mülteci olduğum için buna layık görülmedim ve madde bağımlısı çocukların kaldığı bir başka yurda gönderildim.Orada hayat kolay değildi ama ben zorluklara alışıktım; sorun değildi, nasılsa kısa bir süre sonra mülteci statüsünü alacak ve bana kimlik verecek, hayatımı kurabileceğim bir ülkeye yerleşebilecektim.

Bütün istediğim de buydu: bir kimlik! Ama olmadı, ülkemden herkes benzer zulmü gördüğü gerekçesiyle, beni tanıma uygun bulmadılar, “sen mültecisin aslında ama, bak önümüzde 1951’de yapılmış tanım var, orada sen yoksun, o zaman mülteci değilsin” dediler, beklememi istediler.

“Her gün bombaların patladığı, insanların kaçırıldığı Afganistan yakında güvenli olacak, o zamana kadar bekle sonra ülkene gidersin” dediler. altı yaşında terk ettiğim, hiçbir tanıdığımın olmadığı, dilinden, haritadaki yerinden başka bir şeyini bilmediğim Afganistan’a dönecektim. “Tamam” dedim “Daha ben doğmadan çok önce oradan oraya savrulmaya başlayan güzel ülkem güvenli olacaksa, orada bana bir kimlik vereceklerse olur” dedim, ama sordum “ne zaman?

İki  sene, beş sene 15 sene ne kadar sonra ülkeme dönmem güvenli olacak? Ya o zamana kadar bana ne olacak? Hayatımı Türkiye’de kurabilecek miyim? Kimlik vereceksiniz değil mi? Çünkü benim bir kimliğim yok.”  “Hayır” dediler “Afganistan Avrupa ülkesi değil ki, biz de Avrupa dışından gelenleri mülteci kabul etmiyoruz, kimlik vermiyoruz.”

Oysa kimlik olmadan benim insan olduğumu anlamıyorlar, kimlik olmadan hayatı kuramıyordum. Bu hayatta bir kimliğim olmasından başka bir şey istemiyorum ki!..Olmadı, olmuyor…

“ne yön ne arka ön ister yaşa ister sön”

Neden kimlik istiyorsun ki?  Yoksullara ihtiyacı olanlara yardım etmek için devletin büyük koltuklarında oturan ağabeylere, ablalara, onların amiri olanlara sor, onlar kimlik numarası olmayanların mucizeler diyarında yaşadıklarını biliyorlar!

Nereden mi çıkardım? Çünkü ben 22 yaşında kanser hastası bir mülteciyim. Burada hiç kimsem yok, çalışma iznim yok, param yok. Tedavi olmam gerekiyor ama tedavi masraflarımı karşılayabilecek yok!

Neyse ki “önce biz, önce ben, önce benim” diyen,  “bizim Etiyopyalımız varken başkasının Etiyopyalısına mı bakacağız?” diyen zihniyette insanlar da yok burada! Öyle olunca da, vatandaş olmayan bana “TC kimlik numarası” yoksa hiçbir bir şey isteyemezsin demiyorlar, hatta ölmeyeyim diye bana 250 TL veriyorlar.

Sizden olmadığım için kimlik numaram yok ama, artık tam 250 liram var, tüm tedavi ve bakım masraflarım için. Bana bu parayı vererek mucizelere inandığını ispatlayan devlet büyüğü, mucizelere inanmadığı için bu paranın tedavim ve bakımım için yeterli olmayacağını, beni ölüme terk etmek olacağını söyleyen kişiye  “biz ölsün demiyoruz ki, ölmesi gibi bir talebimiz yok bizim” diye gerekli cevabı veriyor zaten…

Başka söze hacet var mı, sizce kimliğe gerek var mı?

“tüm kitapların arasında kurutulup saklanan anılarla dolu bir yerdeyim”

“Benim adım Khadija. Ben Somaliliyim. Ülkemdeki savaştan, kargaşadan kaçmak için dört yıl önce kocamla birlikte bir kamyon kasasına bindik, 10 günlük bir yolculukla çölü geçip Libya’ya ulaştık.

Altı ay hapis, sonra hayatta kalma, karnımızı doyurma mücadelesi…Bir yıl önce bebeğimiz doğdu ama onu besleyemedik. Açlıktan ölmesin diye kızımı Somali’deki anneme yolladık. Hayatımın en zor kararıydı. Her gece rüyamda bebeğimi görüyorum, her an onu düşünüyorum, ama Somali’ye dönersem öldürülürüm, bebeğim burada kalırsa o açlıktan ölür.

Libya’da çatışmalar başladıktan sonra ben ve Afrika’dan gelen mülteciler, savaşanların ilk hedefi olduk, bizi paralı asker sandılar. Biz Tunus’ta sınıra kurulan BM kampına kaçmayı başarabildik. Daha bir sürü mülteci Libya’da korkudan gizleniyor, su-ekmek almaya bile çıkamıyorlar. Çıkabilerler teknelere binip denize kaçıyorlar. Ama çok batan tekne olmuş. Arkadaşlarımı çok merak ediyorum.

“Tüm hayallerin sonsuzluğa ve sona erebildiği yerdeyim tüm niyetlerin bedenleri varmışçasına görülebildiği bir yerdeyim”

Nasıl, yaşadıkları zor değil mi? 20 Haziran 2011 arifesinde Suriye’den kaçmaya çalışan binlercesi Türkiye’ye, Lübnan’a sığınmaya çalışırken Haziran ayının ilk haftasında Libya’daki çatışmalardan kaçanlarla dolu bir tekne battı, Tunuslu balıkçılar bazı yolcuları kurtardılar ama 150 kişi sulara gömüldü.

Mayıs ayında 600 kişi hayatını kaybetti. Libya’da çatışmaların başlamasından Haziran 2011’e kadar geçen kısa sürede denizde ölenlerin sayısının 1400’e ulaştığı, hatta geçtiği rapor ediliyor.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg bu insanların çoğunun uluslararası koruma ihtiyacı olan mülteciler olduğunu söyleyerek Libya’da sıkışıp kalan çok sayıda insanı işaret ediyor.

Bu insanların Avrupa’ya ulaşmaması için Kaddafi ile anlaşan, kaçmaya çalışanları denizden geri döndüren Avrupa ülkelerinin bu krizdeki sorumluluğuna dikkat çeken Hammarberg’in sözleri dikkat çekici: “Cömert yardımlar ve yatırımlar karşılığı Avrupa’ya ulaşmaya çalışan çok güç durumdaki sığınmacıları durdurmak için Avrupa hükümetleri ile işbirliği yapan Kaddafi’li günler geride kaldı. (Şimdi) Avrupa ülkelerinin ve kurumlarının sessizliğini ve hareketsizliğini kabul etmek mümkün değil

Göçmenlerin, mültecilerin gelişini engellemek, sürekli maliyet ve güvenlik analizleri yapmak, hayat kurtarmaktan daha önemli hale geldiyse siz de birşeylerin çok yanlış gittiğini düşünmüyor musunuz?

Galiba Şebnem Ferah doğru söylüyor: “ben bir mülteciyim kendi yüreğimden başka sığınacak yerim yok yurdum yok.”

ben bir mülteciyim
kendi yüreğimden başka
sığınacak yerim yok yurdum yok
ben bir mülteciyim
yüreğime sığındım
burda savaş çıksa bile
ölen yok
tüm hayallerin sonsuzluğa ve sona erebildiği yerdeyim
tüm niyetlerin bedenleri varmışçasına
görülebildiği bir yerdeyim
 

ben bir mülteciyim
yüreğimde yaşıyorum
esir değil kul hiç değil
kendimde yaşıyorum

ben bir mülteciyim
burda aslında sınır yok
kazanmak kaybetmek yok
bu yüzden daha büyük güç yok
artık eminim
herşey içimde filizlenip,
istersem büyüyor bakmazsam çürüyor

aşil topuğum aşktı
başka yüreklerde mutlu olmadım, yaşayamadım
oysa içimde ne ok var ne de atan
ne yön ne arka ön
ister yaşa ister sön
 

ben bir mülteciyim
yüreğimde yaşıyorum
esir değil kul hiç değil
kendimde yaşıyorum

ben bir mülteciyim
burda aslında sınır yok
kazanmak kaybetmek yok
bu güçten daha büyük güç yok

ben bir mülteciyim
kendi yüreğimden başka
sığınacak yerim yok yurdum yok
tüm kitapların arasında kurutulup saklanan
anılarla dolu bir yerdeyim

tüm sözcüklerin cümlelerden kurtulmuş gibi
incitmeden özgür kalabildiği yerdeyim

Şebnem Ferah

Dünya Mülteciler Günü Kutlu Olsun!

Mültecilerle Dayanışma Derneği / www. Bianet.org