Ana Sayfa Blog Sayfa 5155

Bir bilim cinsiyetçisi: Ahmet Rasim Küçükusta

Ahmet Rasim Küçükusta adlı bir “bilim adamı” penisi olmasını bir avantaj görerek büyük büyük sansasyonel laflar etti. Sansasyonel diyorum çünkü tek amacının aslında dikkat çekmek ve gündeme gelmek olduğu açık. Elbette ki bu durum onun bu düşüncelere gerçekten sahip olduğu ve onun gibi düşünenlerin de sayısının azımsanamayacak kadar çok olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aslında son zamanlarda kimi akademisyenlerin bu tür açıklamalarıyla sık sık karşılaşıyoruz. Bu da bize, benzer düşüncelerin yaygınlığı konusunda bir fikir verebilir. Kadınlar dayağı hak ederler, namusunu kirlenen kadın toplumun düzeni için öldürülmelidir gibi açıklamaların ardında şimdi de bu… Bunun nedeninin kimi erkeklerin artık kadınların seslerini yükseltmeleri ve boyun eğmemelerinden korkmaları olduğunu söylemek yanlış değil herhalde. Erkeklik iktidarını kaybetmek elbette ki istedikleri bir şey değil. Arkalarına kimi dini ve bilimsel dayanakları almaya çalışmaları da; söylediklerinin geçerliliğini arttırmak çabasından başka bir şey değil. Aynı söz konusu profesörün düşüncesine kimi dilbilimsel dayanaklar bulması gibi…

Daha sonra da değineceğim gibi Ahmet Rasim Küçükusta yazısından anlaşılacağı gibi cinsiyetçi olmanın yanında fazlasıyla da homofobik. “Ben bir bilim travestiyim” adlı yazının derdi, kadınların neden bilim adamı tabirini, her ne kadar yazarımız bunun cinsiyet barındıran bir isim olduğunu kabul etse de, kendileri için kabul etmedikleri ve kendilerine bilim kadını ya da bilim insanı gibi saçmalıklar türettikleri. Küçükusta’nın düşüncesine göre (TDK’nın sözlüklerinden de yararlanarak) adam kelimesi tüm insanlığı kapsamaktadır dolayısıyla bilim adamı kadınları da kapsayan bir sözdür. Buradan sonrası ise daha vahim ona göre bilim adamının yaygın olarak kullanılmasının bir izahı var çünkü bilim yapanların tamamına yakını erkek. Bu düşüncesini de şu sözlerle sürdürüyor profesör aynen aktarıyorum: “Mesela, fizikte, kimyada veya tıpta Nobel almış kaç kadın vardır dersiniz? Ya da müzikte, edebiyatta, sosyolojide sivrilmiş, deha, virtüöz seviyesine erişmiş kişilere bakarsanız, bunların içinde de parmakla sayılacak kadar az kadın çıkar. Durun; hemen ‘Ama üniversitelerimizdeki kadın doçentlerin, profesörlerin sayısı her geçen gün artıyor. Birçok fakültede erkekten çok kadın öğretim üyesi var’ demeye kalkmayın. ”. Buna açıklama olarak da akademisyenlikle bilim adamlığı aynı değildir demiş ve özellikle meslek lisesine dönen üniversitelerin perişan halinden dem vurmuş. Sonrasında ise son zamanlarda duyduğum en homofobik açıklamalardan birini yapmış ve bilim kadını demenin bir tehlike olduğunu çünkü “oğlanların” “lezbiyenlerin” “transeksüellerin” “onun bunun çocuklarının” da ayaklanma tehlikesi olduğunu söyleyerek yazısını bitirmiş.  Zaten tıp profesörü “bilim adamı” Küçükusta yazısına fotoğraf olarak da bir futbol topu koymayı tercih etmiş.

Bugün katıldığı bir televizyon programında da söylemini daha da ileriye götürdü ve kaç kadın Shakespere, kaç kadın Tolstoy var? gibi sorularından sonra dehalığın erkekliğe ait bir özellik olduğunu söyledi. Yine kadınların genel olarak sanatta ve bilimde ne kadar görünmez olduğundan bahsetti de bahsetti ve aslında “ben arada ilginç şeyler söylemeyi seviyorum” demesinden amacının ilgi çekmek olduğu belliydi. Her ne kadar bazen bu tür konuşmalara saçmalık deyip geçmek insanın içinden gelse de kelli felli bir profesörün ağzından çıkan bu tür düşüncelerin ne kadar tehlikeli olduğu ve yazısının altına yapılan yorumlardan cinsiyetçiliğin ve homofobinin hala ne kadar yaygın olduğu fikri beni oldukça rahatsız ediyor. Ama şimdi kalkıp burada kadınların insanlık tarihinin başından beri neden sanat ve bilimden dışlandıklarının nedenlerini anlatmayacağım. Benim asıl üzerinde durmak isteğim konu dildeki cinsiyetçilik. Çünkü aslında sorun “adam”ın insan anlamına gelmesinde başlıyor.

Dil ataerkinin elindeki en önemli silahlardan biridir. Dünyayı bir anlamda dil ile şekillendirdiğimiz için dilin elverdiği ölçüde düşünebiliriz. Dili şekillendirenin de erkekler olduğunu düşünürsek dilin kadın deneyimlerini kapsamasını beklemek oldukça anlamsız olur. Dolayısıyla kadınlar daha ilk yaşlarında hayatlarına giren masallar gibi dil ürünleriyle birlikte eril dile maruz kalırlar. İşin en kötü yanı da hayatımız boyunca aslında bu durumu öylesine içselleştiririz ki farkına bile varmayız çoğu zaman. Tabii bunları söylerken sorunun bir bir kelimelerde olduğu değil anlatmak istediğim, onlara kültür ve toplum tarafından yüklenen anlamlarda. Adam kelimesi aslında iyi bir örnek. Kadın yerine adam kelimesinin bütün insanlığı anlatması buna ek olarak düzgün doğru ve tam anlamlarına gelmesi elbette ki bir tesadüf değil, bu durum cinsiyetçiliğin ta kendisidir. Hatta farkında olmadan Ahmet Rasim Küçükusta’da bundan sürekli bahsediyor. Yazısında da alim, bilimci gibi direkt olarak cinsiyet çağrıştırmayan kelimeler kullanılsa bile bunların da kadınları tatmin etmeyeceğini söylüyor örneğin. Çünkü nasıl doktor, hakim, polis deyince akla erkek geliyorsa alim ya da bilimci deyince de aslında erkekler kasdedilecek diyor. Bunu aşmak için de yine kadın bilimci, kadın alim demek gerekliliğinin olacağını söylüyor. Ne denir ki aslında biraz bir yerlerden tutacak gibi…

Yine de uzun lafın kısası kimilerinin bilim adamı kelimesinin ayrımcı bir söz olduğunu ve altında bilim yapma işini sadece erkeğe ait bir özellik olduğu fikrini barındırdığını anlamasını beklemek kapasitelerinden fazlasına beklemek olacaktır. Özellikle de Ahmet Rasim Küçükusta gibi ünvanına ve cinsel organına güvenenlerin… Tabii ki buradaki asıl sorunun zaten “adam”ın bilim ve üretme işini sadece erkeğe ait bir özellik olarak görmesi ve hayatı eril ve dişil ikilikler içinde algılayabilmesi olduğunu unutmamak lazım.  Ama benim aklıma takılan soru bu her şeyi çok bildiğini düşünen profesör Mary Shelley’i, Doris Lessing’i, Herta Müller’i, Elinor Ostrom’u hiç mi duymamış?

Ankara’dan Mikronezya’ya oradan da Çek Cumhuriyetine…

İki tane haber. Bir tanesini duymayan kalmadı, diğerini ise herhalde duyan çok azdır. İlki olabildiğince yerel, Ankara’dan. İkincisi ise çok uzaktan Mikronezya’dan ve Çek Cumhuriyeti’nden. Birbirleriyle alakasını kurmak gerekli bu haberlerin ve bu yerlerin. Daha doğrusu alakalarını ARTIK anlamak gerekli. Çünkü birbiriyle alakalarını hayat kuruyor. İklim kuruyor.  Zaten ikinci haberi biraz inceleyince kurulmak istenen bağ da apaçık şekilde ortaya çıkıyor.

Ankara'nın ünlü 70 Gün Gölü

Geçen Perşembe günü, Ankara’ya birazcık fazla yağmur yağdı. Son bir kaç senesini kuraklık içerisinde geçiren Ankara’ya bir anda yağmurlar yağmaya başladı. Belki bir kaç sene de böyle gidecek. Sonra yine kuraklıklar. Ya da yazların bir olasılıkla yüksek sıcaklık ile geçmesi ile tüm bu yağmurlar boşa gidebilir. Yine zehirli sular Ankaralıların musluklarından akabilir. Kısaca, artık bir denge beklemek ya da gözlemek mümkün değil. Uçlarda ve öngörülemeyen bir iklim ile karşı karşıyayız. Öngörebildiğimiz sadece bunun böyle olacağı. Şehir sellerinin bizleri beklediğini söyleyen bilim insanları oldu. Dinleyen yöneticiler ise tabii ki olmadı.

Şunu da söylüyor o bilim insanları, bu sağanak yağmurların bir yararı yok. Ani, düzensiz ve yoğun yağışlar her zaman zarar veriyor.  Nasılını Ankara gördü zaten. Haziran ayının ortasında yağan bu yağmurlar ile Ankara sular altında kaldı. Çok uzun bi süredir durmayan yağmurlar, sonunda şehri doldurdu. 16 Haziran’da yolları dolular kapladı. Adını yapıldığı gün sayısından alan 70 Gün Geçidi bir saatte doldu. Görüntüler günün simgesi oldu. Şehir yönetimi ise yaptığı açıklamalar ile Dünya’dan bihaber olduğunu gösterdi. Hemen rakamlar ortaya atıldı. “Şu kadar yıllık yağmur, bu kadar sürede yağdı” dendi. “Bu kadar yağmur, ancak şu kadar yılda bir yağar.” dendi. (Bu açıklamaların sadece bu sene içerisinde dördüncü kez yapıldığını söylesem, durumun ve Ankara yönetiminin komikliğini anlamak için yeterli olur sanırım.) Bu seferin  orjinal açıklaması ise şuydu: “Japonya tsunamiye karşı çıkamadı, biz yağmura mı karşı çıkacağız?” Kimse şehrin bir bütün olarak neden yağmura hazırlıksız olduğunun hesabını vermedi. Yağmur yağmadığında yıkanmayın diyenler, yağmur yağdığında ise evden çıkmayın dediler.

İkinci habere geçelim. “Pasifik ülkesi Mikronezya’nın, 13 bin km ötedeki Çek Cumhuriyeti’ne bir termik santrali yenileme projesinin, sera etkisine yol açan gaz salımını tehlikeli şekilde artıracağı dolayısıyla hukuki girişimde bulundu. Bunun Dünya’da bir ilk olduğunu ve emsal oluşturabileceğini bildirdi.

İlk kez iklim değişikliğinin doğrudan tehdit ettiği bir ülkenin, dünyanın öteki ucundaki bir termik santralin yenilenmesi projesine karşı hukuki süreç başlattığını belirtildi ve bunun iklim değişikliğiyle mücadele eden diğer küçük ülkelere, Batı’yı çevre açısından daha sorumlu hareket etmeye zorlamak için emsal oluşturacağı söylendi.

Çoğu deniz seviyesinden sadece bir metre yukarda bulunan 600′den fazla adadan oluşan Mikronezya takım adalarının Başsavcısı Maketo Robert, dünyanın ısınması aynı ritmle devam ederse ülkesinin bir gün suların altında kalma riskinin bulunduğunu belirterek, “Adalet önündeki bu girişim, iklim değişikliğinin en çok etkilediği ülkelerin bundan böyle, enerji alanındaki seçimler konusunda daha etkili değerlendirme yapılması için uluslararası kanunların desteğini kullanabileceklerini göstermektedir” ifadesini kullandı.

İklim değişikliğine bağlı olumsuz sonuçların ülkesinde yaşayan 100 binden fazla kişinin çoğunu “iklim mültecisi” haline geleceğini belirten Robert, buna yanıt olarak Çek Cumhuriyeti’nin ve Avrupa’nın en büyük termik santrallerinden Prunerov 2′nin modernize edilmesi ve ömrünün uzatılması planlarıyla ilgili olarak Çek hükümetinden çevresel etki değerlendirmesi istenmesi için 2009′da hukuki girişimde bulunduklarını kaydetti. Avrupa’nın en büyük kömürle çalışan termik santrallerinden olan ve 2020′de kapatılması öngörülen santralin 2035′e kadar çalıştırılması ve kapasitesinin arttırılması öngörülüyor. Santral bir yılda tek başına Mikronezya’nın 40 katı karbonu atmosfere bırakıyor.”

Ne kadar mükemmel bir haber değil mi? Her şey işte bu kadar açık ve net. Görmek istemeyenler başka şeyler söyleyebilirler ama bu kadar açık ve net. 13 bin kilometre ya da 13 kilometre. Aynı göğün altında farketmiyor. Bahsedilen ülke de Çek Cumhuriyeti. Almanya ya da Fransa gibi endüstriyel bir ülke değil. Enerji ihtiyacı ve tüketimi de o kadar yüksek değil ama yetiyor ve artıyor bile. Ankara’nın, Türkiye’nin göremediğini, görmek istemediğini Mikronezya’nın yöneticileri görüyor. Kuramadığı bağı kuruyor. Tabii ki, yağmur düzensizliği devam ederse, sürekli şekilde kısa, sağanak yağmurlara karşı şehirler mücadele edemez. Türkiye için buna bile gerek yok ama bütü aksaklıklar düzeltilse bile mücadele edemez. O zaman başka bir olguyla mücadele etmek gerek. Mikronezyalıların yaptığı gibi. Ama her anlamda. Onlar gibi az zarar vererek ve onlar gibi zarar verenlerden hesap sorarak.

Dünya’yı bir bütün olarak görüp hareket etmek, mücadeleyi küresel boyutta sürdürmek gerekli. Yereli de unutmadan. Türkiye’nin doğasını yok edenlerin, bunun devam etmesini savunanları seçenlerin, bu bağı kurmak istemeyenlerin ve bu bağın kurulmasını istemeyenlerin sellerden şikayet etmeye hakkı olabilir mi? Ekoloji mücadelesinin nasıl da politik bir mücadele olduğunu görmezden gelenlerin, sellerden şikayet etmeye hakkı olabilir mi?

Türkiye’nin şu anda onlarca termik santral yapmayı planladığı biliniyor. Yani yeni selleri şimdiden garantilemiş bulunuyor Türkiye. Mikronezya ise sona doğru yaklaşıyor. Siyasi bir tercih sonucu bu böyle oluyor. (Enerji ihtiyacı denen zehiri içiyoruz, içiriyoruz.) Türkiye bunu tercih ettikçe, ada ülkeleri batmaya yaklaşıyor, onlar orada batarken, yaşadığımız şehirlere yaz gelmiyor, gelince gitmek bilmiyor. Yaz yağmuru dediğimiz sevimli yağmurlar, korkunçlaşıyor. Seller şehirleri sürekli tehdit ediyor.

Biz yapıyoruz bunu. Tercihlerimizle, yaşayış şeklimizle, rahat düşkünlüğümüzle ve asıl olarak da endüstri toplumumuzla. Mikronezya daha batmadı, Ankara’da güneş açtı ama ne zamana kadar?

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Küresel Kadın Zirvesi’ni nasıl haber yapamadım? – Derya Deniz

Efendim bendeniz Derya Deniz, hepiniz beni daha önce çalıştığım gazetelerden tanıyorsunuz. O yüzden malûmu ilâmla vakit kaybetmek istemiyorum, nitekim yeni transfer olduğum Yeşil Gazete’nin değerli okurlarının çok daha önemli bir gündemi olduğunun farkındayım. Ben de elimden geldiğince bu gündeme katkıda bulunmaya çalışacağım. Birlikte çok ilginç haberler yapıp  yorumlayacağımızdan hiç kuşkunuz olmasın. En başta bir takım aksilikler, gerilimler yaşanmıyor değil. İnsanız neticesinde…  Mesela bakın ben yılların gazetecesi Derya Deniz -bu arada izninle artık sana sen demek istiyorum sevgili okur- haftalar önce Yeşil Gazete’de işe başladığım halde, henüz kendimi gösterecek bir iş çıkartamadım. Ama neden? Şimdi anlatacağım başıma gelenleri. Derya Deniz işi tembelliğe vurdu dedirtmem.

Kısır geçen birkaç haftadan sonra nihayet dün sabah, şu sıra okumakta olduğum kitabın da etkisiyle -merak eden olursa hangi kitap olduğunu söylerim- Türkiye’deki belli başlı kadın örgütlerinin gündemdeki faaliyetlerini Yeşil Gazete okurları için derleyip haberleştirmek gibi son derece orjinal bir fikir geldi aklıma. Hemen bilgisayarımın önüne geçip internete bağlandım. Daha arama motoruna  “kad…” yazmıştım ki, karşıma  Küresel Kadın Zirvesi Türkiye’de toplanıyor başlığı çıkmaz mı? İstanbul’da yapılıyor tabii… “Neden tabii?” diye sormadığını  ümit ediyorum sevgili okur.  Ülkemizin kalbinin İstanbul’da attığını, çılgın olsun olmasın bütün görkemli  iş ve oluşların doğal olarak imparatorluk şehri güzel İstanbul’da hayat bulacağını söylemeye- bilmiyorum- gerek  var mı? … Neyse, konuyu dağıtmayalım. Zirve’yi görünce gözlerim parladı ve ellerimi oğuşturdum. “Şahane haber, şeytanın bacağını kıracaksın.” dedim kendi kendime. Kalbim küt küt atmaya başladı, hatta heyecandan zihnim biraz karışır gibi oldu.

Sakinleşip aklımı toparlayabilmek için önce bir kahve aldım, sonra da bir aksilik olmazsa bu yaz gideceğim Joe Cocker konserine hazırlık için dinlediğim müziği kapattım. Oh! Dünya varmış sevgili okur. Bilgisayarın önünde biraz gerinip bir word dosyası açtım. İşte bir yazarın en mutlu anı. Evet artık habere yoğunlaşmalı… Önce haberin odağını belirleyeceğim. Genç muhabirlerin kulağına küpe olsun,  haberin odağını kaçırmak bir gazetecinin yapacağı en büyük hatadır. Ben bu konuda çok titizimdir mesela.  Konuyu dağıtmadan, söylemek istediğimi arı ama zengin bir dille anlatırım. Evet başarımın sırrı budur diyebilirim.

Önce şöyle bir giriş paragrafı yazdım:

Her yıl farklı bir ülkede düzenlenen ve bu yıl Türkiye’de gerçekleştirilen 21. Küresel Kadın Zirvesi (Globe Women Summit), İstanbul Grand Cevahir Hotel‘de başladı. İş ve siyaset dünyasının kadın liderleri arasındaki etkileşimi ve iletişim ağını güçlendirmeyi amaçlayan zirveye 80 ülkeden kadın devlet başkan yardımcıları, bakanlar ve şirketlerin yönetim kurulu başkanları da katılıyor. Zirveye, 17’si bakan 36 hükümet temsilcisinin yanı sıra 700’ü yurtdışı, 300’ü yurtiçinden olmak üzere bin kişilik katılım bekleniyor.

Ama sonra hemen sildim. Bakınız bu haliyle kuru bir giriştir bu; oysa bu kuru bilginin içindeki cevheri çıkarmak, onu kitlelerin peşinde koştuğu efsunlu sözcüklere dönüştürmek bizlerin görevidir. Gazeteci kapalı bir metne birkaç kalem darbesiyle “açıl susam açıl” diyebilen kişidir. Mesela bu haberde, bu müstesna kadınları öyle kafa sayısıyla vermek, yok efendim 17 bakan, 36 hükümet temsilcisi, şu kadar yabancı, şu kadar yerli diye tarif etmek en baştan büyük yanılgıdır. Manavdan elma armut almıyoruz ki.  Büyük kadınlar bunlar; işadamı, bakan, first lady olabilmiş, adamakıllı kadınlar…

Anladığım kadarıyla sözkonusu zirvede kadın bakanları buluşturacak olan “Yuvarlak Masa Toplantısı”nın yanı sıra, bir “Kadın CEO’lar Forumu”, bir de “First Lady’ler Forumu” düzenlenecek. İşte bu! Gazeteci içgüdülerimle hemen seziyorum, haber buradan başlamalı. Yuvarlak Masa, First Lady ve CEO… Nasıl da içimizi gıcıklar bu sözcükler. Hangimiz günün birinde bir yuvarlak masada, bir first lady ve bir CEO’nun arasına oturup dilek tutmak istemez ki? First Lady ve CEO’nun ilk isimleri aynı olmasa dahi dilek tutma hevesimiz kırılmaz; biliriz ki,  biri eş diğeri iş seçiminde fevkalade isabetli kararlar vermiş olan bu iki kadının yaratacağı sinerji, kuantum düzeyinde büyük mucizelere gebedir.

İşte bu heyecan ve vizyonla yaptığım haberde sana yalnızca Zirve’yi anlatmakla kalmamış, zirvenin doruklarında gezen kadınların ilham veren öykülerini de anlatmıştım sevgili okurum. “Eee? Haber nerede?” dediğini duyar gibiyim. Sıkı dur şimdi: Seni can evinden vuracak bu yazı editörden geri döndü! İnan ben de neye uğradığımı şaşırdım sevgili okur. Bir de gerekçeleri duysan: Yok efendim senin kadın meselesine bakışın farklıymış, bu öyküler ilgini çekmezmiş, hatta tepki alırmışız… Daha neler. Yutmadım tabii. İlk günden aramıza girmek istediklerini anladım. Editöre hemen bir e-mail atarak “Kadınların inkişaf etmesinden mi korkuyorsunuz, bizi davamızdan döndüremezsiniz” dedim. O da bana cevaben aşağıdaki maili gönderdi:

Sayın Derya Deniz,

Yeşil Gazete, etik ve politik olarak sorumlu gazetecilik anlayışı çerçevesinde; yaygın medyada yer bulamayan, hak ihlâline veya ayrımcılığa uğramış, dezavantajlı birey ya da grupların görünürlüklerini arttırmayı ve seslerini duyurmayı temel ilke olarak benimsemiştir.  Ayrıca, gazetemiz; hak ihlâllerini ve bunların yaygın medya tarafından haber yapılma biçimlerini izler, hak ve özgürlüklerin sınırlarını genişleten yeni düzenlemeleri takip eder, mevcut habercilik uygulamalarını eleştirip, alternatif bir habercilik yaklaşımı geliştirmeye çalışır. Etnik veya dinsel ayrımcılığı körükleyen, cinsiyetçi, türcü, şiddeti meşru gösteren veya yeniden üreten, doğanın haklarını hiçe sayan hiçbir haber gazetemizde yer alamaz.

Dolayısıyla, sizi kadın hakları mücadelesinden alıkoymak gibi bir niyetimizin olmadığını, tam tersine haberinizi kadın hakları bağlamında ele almak mümkün olmadığı için kabul edemediğimizi üzülerek bildiriyoruz.

Saygılarımızla,

Yeşil Gazete Yayın Kurulu adına

Engin Bilgili

Evet canım okur, şimdi sana soruyorum “Benim haklarım ne olacak? Sana sesimi duyurma hakkım ne olacak? Kırılan gururumun hesabını kim verecek? Kırk yıllık gazetecilik ezberimi bozup, moralimi sıfıra indirdiler. 2011 baharı gibi karardı içim. Haftasonu yağacak yağmurlara benim gözyaşlarım da katılacak.”  Şimdi senden çok rica ediyorum, bu mücadelede beni yalnız bırakma, yaz bana: Kimlerin haberini almak istiyorsun? Kimlerin öykülerini merak ediyorsun? Senin öykün ne? Bilmek istiyorum. Bu gazetenin anlayışı neyse öğrenip bu krizi aşmak zorundayım. Ama senden başka kimseye güvenemem. Gönderdiğin her e-mail gönlümde açacak bir çiçek, yolumu aydınlatacak bir fener ve ufkumu genişletecek bir teleskop olacaktır.

Seni en yeşil duygularımla kucaklıyorum benim  güzel okurum.

D. D.

Bu filme siz de katılabilirsiniz

‘El Yazısı’ adlı sinema filmi projesi herkesi filmin yapım sürecine davet ediyor…

45. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Senaryo Geliştirme Ödülü alarak serüvenine başlayan El Yazısı adlı sinema filmi projesi sonunda hayata geçiyor.

Mütevazı bir Anadolu kasabasında mutluluğun peşinden koşan insanların hikayesinin anlatılacağı El Yazısı filminin çekimleri Bolu’nun tarihi Göynük kasabasında gerçekleştirilecek. Ay sonunda çekimlerine başlanması planlanan filmin yönetmenliğini, aynı zamanda filmin senaryo yazarı da olan ve bundan önce çektiği kısa filmlerle tanınan Ali Vatansever gerçekleştirilecek.

Başrollerinde Wilma Elles, Sarp Akkaya, Sercan Badur, Salih Kalyon, Kenan Bal, Baran Akbulut ve Cengiz Bozkurt gibi televizyon dizilerinden aşina olduğumuz oyuncuların yer aldığı proje için sinemaseverlere filmin yapımcısı olma, filmde oyuncu olarak yer alma ve özel ayrıcalıklara sahip olma şansı sunuluyor. Film ekibi, yurtdışında birçok farklı sinema projesi için uygulanan Crowdsourcing yöntemi ile herkesi El Yazısı ailesine katılmaya davet ediyor.

İster sadece elyazisifilm.com sitesini ziyaret edip projeyi Facebook, Twitter gibi sosyal iletişim ağlarında paylaşarak destek olabilir; isterseniz de filmin finansmanına bizzat katılıp, 10 dolardan başlayan miktarlarla projenin bir parçası olup, özel hediyeler kazanabilirsiniz.

50, 100, 250, 1000 ve 5000 dolar gibi değişik düzeylerde katkıda bulunanlar filmin jeneriğinde isme özel teşekkür, set ziyareti, oyuncu ve yapımcı olma fırsatını yakalayacaklar.

Kampanya hakkında bilgi almak ve El Yazısı ailesine katılmak için filmin resmi sitesi elyazisifilm.com adresini ziyaret etmeniz yeterli. Kampanyaya son katılım tarihi: 12 Temmuz.

Unisosyal

Ekşi Sözlük’te ‘Denetim Projesi’ Başlarken, Yazarlarına da Savcılık Soruşturması Var / Füsun S. Nebil

Ekşi Sözlük ülkemiz internetinin önemli içerik sitelerinden birisi. Okurlarının katkısı ile oluşmaya başlaması, Web 2.0 tanımı meşhur olmadan önceydi. Ama sitenin, başı zaman zaman da bu nedenle, yani içerikleri ile ilgili derde girdi ve zaman zaman erişime engellendi[1] ama dün siteye girişte karşılaşılan “Nefret Söylemi Denetim Projesi” ve bugün Friendfeed ya da Twitter gibi ortamlarda yayılan “savcılığa çağırılan yazarlar” haberleri, yeni bir döneme işaret ediyor.

Kim için? Ekşi Sözlük için mi? Bana kalırsa tüm Türk internet ortamı için.

Bizler Müyap engellemelerinde “biz korsan yapmıyoruz” diyerek ilgilenmedik ama o günlerin hukuki mercilerinin, hukuksuz “siteyi toptan kapatma” kötü alışkanlığının sonuçlarını bugün hala yaşıyoruz. Aşağıdaki konuları da bu nedenle dikkatli okuyup, anlamak lazımdır.

Yeni Dönem İşareti 1 : Savcılığa (Tebligatsız) Çağırılan Yazarlar

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, Ekşi Sözlüğün içeriği, okuyucuların giriş (entry) yapması ile yaratılıyor. Bu içeriklere bakarsanız, bazen çeşitli geyiklerle, bazen de inanılmaz bir bilgi kaynağı ile karşılaşırsınız. Örnek vermek gerekirse, okulunuzdaki hocanız, dünya çapındaki bir filazof ya da bugün için benim baktığım konu; Stockholm Sendromu (TV’un biri bugün bundan bahsettiğinde tam anlamını vermedi. Google’dan baktığımda Ekşi Sözlüğün konuyu açıkladığını gördüm) diğer konular. Ekşi Sözlüğün farkı bu bilgileri verirken, çoklu kaynaktan oluşturması, bu nedenle de çarpıcı noktaları da işaret etmesidir.

Ama Ekşi Sözlüğü herkesin sevdiği de söylenemez. Örneğin Adnan Oktar, nam-ı diğer Adnan Hoca’nın yıldızı bir türlü Ekşi Sözlük ile barışmaz. Öyle ki, bugüne kadar Ekşi Sözlüğün erişim engellemesi almasının galiba tek ya da belki en çok nedeni kendisidir[1].

Evet bugüne kadar, şikayet edilen içeriklerin açtığı sorunu karşılayan (davalarla uğraşan) Ekşi Sözlüğün yönetimi olmuştu. Yani şikayet edilen içerik sonucunde, Ekşi Sözlük aleyhine dava açılıyor ve bazen de erişime engelleniyordu.

Çünkü bugüne kadar, savcılığa bir içerik şikayeti için gidenler, içeriği (yorumu, videoyu ya da entry) giren kişilerin bulunması ve cezalandırılması gibi bir talepte bulunmak yerine içeriğin engellenmesi konusuna yoğunlaştılar. Deniz Baykal ya da son MHP videolarında da rastgeldiğimiz bu durum, sadece içeriğin bir an önce engellenmesi, kapatılması şeklinde bir talep yapılması, devamının getirilmemesi nedeniyle oluşuyor.

Ama bu sefer durum değişmiş gözüküyor. “Yeni Dönem – 1” dediğimiz de bu.

Şimdi sadece sitelerin değil, o siteye, bu siteye ya da Ekşi Sözlüğe içerik girenlerin de dikkatli olmaları gerekiyor. Bu sefer, savcılığa şikayet edilen içerikleri girenlerin IP numaralarının Ekşi Sözlük’ten resmi olarak istendiği ve alınan IP’lerin ilgili olduğu kişilerin savcılığa çağırılmaya başlandığı belirtiliyor.

Soruşturma için çağırılan kişilerin polisten aldıklarını söyledikleri bilgiye göre, şikayet konusu içerikleri silmeleri için, Sözlük yönetimine Savcılık tarafından uyarıda bulunulmuş, ama yönetim ilgili entrylerin suç unsuru barındırmadığını belirterek silmeyeceğini belirtmiş. Bunun üzerine savcılık bu içerikleri girenlerin IP numaralarını istemiş. Ekşi Sözlük de bu talebi yerine getirmiş.

Yazarlar FriendFeed/Twitter/Facebook Üzerinde Danışmanlık Arıyor

Doğal olarak bu durum, hemen “sansür” düşüncesi ve tartışması yarattı. 22 ağustosta yürürlülüğe girecek olan BTK kararı ile ilgili olarak yapılan “sansür” kavgaları sürer giderken, bunun akla gelmesi normal.

Hatırlarsanız, bir yandan da Anonymous saldırıları ile ilgili 32 kişi tutuklanmıştı. Anlaşılan resmi makamlar elimiz değmişken bir de bu taraftan bakalım demişler.

“Ama acaba bu durumun hukuki karşılığı nedir?” Bunu biz değil, Friendfeed üzerindeki bazı yazarlar soruyorlar. Şaşırtıcı olan ise şu ifade :


    Kağıt filan yok, 4’e kadar gelin, sorgunuz alınacak uzun sürmez hemen yollarız filan dedi.

Yani kapıya gelen “sivil polis” herhangi bir tebligat sunmuyor. Sosyal networklerdeki görüşmelerde buna dair çeşitli tartışmalar var :


     

  • Tebligat olmadan nasıl oluyor ki, “entry yazmışsınız, hoşumuza gitmedi, gelin ifadenizi alacağız” ne biçim bir iş, çok gayrı ciddi duruyor. herhangi bir tebligat yoksa gitme bence.
  • Adamlarım polis olduğu ne belli? Bence gitme, tebligat yapılmasını bekle.
  • İfadeyi evde alıcaklardı sanırım, içeri girmek istediler, almadım, aradıkları kişi de evde yoktu zaten. böyle şeyler için hep eve kağıt mağıt yollamak yerine, evde ifade alsın diye adam mı yolluyorlar? şey açısından fark var mıdır sizce, evde mi konuşmak daha iyi, şubeye gidip mi? öğrenelim ki bir daha başımıza gelirse şey olsun.

Ancak bu feed’lere bakıldığında, bazı kişilerin bu feed’lere de saldırı yaptığı ve çok sayıda anlamsız entry girerek bloke ettiği görülüyor.

Girilen içeriğin, Kuran’ı Kerim ve Hz.Muhammed ile ilgili olumsuz detaylar olduğu ve şikayetin yine Adnan Hoca tarafından yapıldığı belirtiliyor.

Yeni Dönem İşareti – 2 : Nefret Söylemi Denetim Projesi

Diğer yandan, yazarların sosyal networklerde tartıştığı bir konu da, bu olay karşısında Ekşi Sözlüğün bulunduğu durum ve alacağı tavır. Yazarlar Ekşi Sözlüğün kendi IP adreslerini nasıl verdiğini ve kendilerini neden bilgilendirmediklerini öğrenmek isterken, bu konuda kendilerini desteklemelerini, hukuki yönden aydınlatmalarını istiyorlar[2].

Ama IP adreslerinin, fiziksel adrese dönüştürülmesi süreci Ekşi Sözlüğün sorumluluğunda değil. Siteler kendi içerikleri ile ilgili olarak sadece IP numaralarını tespit edebilirken, bu IP’lerin kim tarafından kullanıldığı ancak İnternet Servis sağlayıcıdan alınacak bilgiyle temin edilebiliyor.

Gerçi şu anda TİB tüm IP’leri görebiliyor ama bunun detayını yani kullanıcı kimliğini İnternet Servis Sağlayıcılarının vermesi gerekiyor. Buna “Session” deniliyor. ISS’ler (ki abonelerin % 95’i TTnet olduğu için daha kolay) kendi abonelerinden hangisinin belirtilen gün ve zaman aralığında, o IP’yi kullandığını yani session’ı açtığını raporluyor[3]. İşte savcılık tarafından adres bilgilerine böyle ulaşılabiliyor.

“Nefret Söylemi Denetim Projesi”ne gelince, Ekşi Sözlük anlaşılan bu gelişmelere karşı, kendisini ve kullanıcılarını korumak için yeni bir operasyon başlatmış. Şöyle ki; 19 Haziran 2011 Pazar günü Ekşi Sözlük’te yeni bir proje duyuruldu : “Ekşi Sözlük Nefret Söylemi Denetim Projesi”[4]. Proje şöyle tanımlanıyor :


    Nefret söylemi denetim grubu şu andan itibaren Ekşi Sözlük dâhilinde yazılmış entry’leri denetlemek, bu entry’ler arasında nefret söylemi içerenleri tespit etmek ve söz konusu nefret söylemlerini yayından kaldırmak amacıyla yetkilendirilmiş ve aktif olarak çalışmaya başlamıştır.

Projenin[5] üzerinde eylül 2010’dan beri çalışıldığı belirtiliyor. Aykırı davrananlar için ise şu önlemlerden bahsediliyor;


     

  • (Denetim) Grup incelemesinde �nefret söylemi� olduğu tespit edilen bütün entry�lerin silineceğini,
  • (Grup) ilgili entry�lerin 19 haziran 2011 tarihi ve sonrasında yaratılmış olması durumunda ise yazarı için yönetmelikte belirlenmiş yaptırımların uygulanacağını ilan eder.


Ekşi Sözlük, yazarlarını üye olarak kabul ederken ince eleyip sık dokuyor ama sonrasında yaygın bir denetleme mekanizması kullanmıyordu. Bu duyuru ile denetimin başladığı görülüyor. Bunu da yeni dönem işareti 2 olarak yorumluyoruz.

İnternet Fikir ve İfade Özgürlüğünün Sınırları Nedir?

Bu haberi 2 başka haberle noktalamak istiyorum. Burayı tıklayarak okuyabileceğiniz ilk haberde, bu ayın başında Birleşmiş Mülletlerin İnterneti “Bir İnsan Hakkı” olarak tanımladığı belirtiliyor.

İkinci haber ise, Yine başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, bir dizi dernek ve uluslararası örgüt tarafından hazırlanan “İnternet’te İfade ve Fikir Özgürlüğünün Sınırları” başlıklı haber. Bu haberi de burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.

[1] Ekşi Sözlük ve Kapatılma Olayı (2006)
[2] ekşi sözlük’ün polise yazar bilgilerini vermesi
[3] TİB, ağustos 2010’da ISS’lerden 2003’den itibaren tüm session bilgilerini vermelerini de talep etti. Bazı ISS’ler bu bilgileri verirken, bazıları vermedi.
[4] ekşi sözlük nefret söylemi denetim projesi
[5] Nefret Söylemi Denetim Projesi Detayları

Türk İnternet

Ekşi sözlük yazarlarına polis sorgusu

 

Ekşisözlük sitesinde büyük tartışmaya yol açan olay “ekşisözlük’ün yazar bilgilerini polise vermesi” başlığı altında tartışıldı. İddiaya göre ekşisözlük yöneticileri polisin isteği üzerine bazı yazarların kimlik bilgilerini verdi. Bunun üzerine polis yazarları ifadeye çağırdı. Site yöneticileri eleştiri konusu olurken, ‘degisen’ ismini kullanan bir yazar şu entry’yi (sözlükte yazılan madde) girdi:

“Bugün itibariyle Gayrettepe’de Bilişim Suçları biriminden iki memur arkadaşa ifademi verdim. Yalnız başlıktaki dezenformasyonu düzeltmek lazım. Memurlara sorduğum ve net cevap aldığım üzere ekşisözlük’ten herhangi bir bilgi talepleri olmamıştır. ADSL kaydı üzerinden gelmektedirler. Eldeki diğer bilgiler; toplam yaklaşık 50 yazar için ifade almaktadırlar. 14’erlik gruplar halinde yazarları ekipler arasında paylaştırmışlar. Şikâyetçi Adnan Oktar. Suçlama halkın manevi değerlerini rencide etmek gibi bir madde.
Yalan, sıkma falan diyenlere ifade fotokopimin scan’ini zevkle yollayabilirim. Buradan polis arkadaşlara çok teşekkür ederim. Kibar, anlayışlı davranışları için. Biri ile sigara bile içtik. Güzel muhabbet ettik. Senin benim gibi adamlar neticede.”
Tartışmanın başlamasıyla bazı yazarlar arasında varolan entry’leri silme tartışması da yaşandı.durum friendfeed’de de tartışılıyor.

Milliyet – Yeşil Gazete

Kazım Koyuncu üreterek anılacak

Kazım Koyuncu Kültür Merkezi, her yıl 25 Haziran’da başlattıkları “Kazım Koyuncu’yu Üreterek Anıyoruz” etkinliklerinin programını açıkladı.

Etkinlikler, 25 Haziran günü “Sokağa Kazım Koyuncu Şarkıları Söylüyoruz” sloganıyla yapılacak yürüyüşle başlayacak. 26 Haziran’da hem Kadıköy sokaklarında hem de Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’nde etkinlikler düzenlenecek. Kültür merkezinde bir yıl boyunca üretilenler Kazım Koyuncu Kültür Merkezi (KKKM) gönüllüleriyle paylaşılacak.

Etkinlik Programı:
25 Haziran 2011 Cumartesi
15.30: “Üreterek Anıyoruz” yürüyüşü ve Kilise önü sokak etkinliği.
18.00: KKKM binası içerisinde atölye etkinlikleri.

26 Haziran 2011 Pazar
16.00: Bahariye Süreyya Operası önünde sokak etkinliği.
18.00: KKKM binası içerisinde atölye etkinlikleri.

Etkinliklerde müzik, halkoyunu, resim, fotoğraf, sinema, şiir atölyelerinin üretimleri paylaşılacak.

Gaziantep’in UEFA’da rakibi belli oldu

0

UEFA Avrupa Ligi’ne 2. ön eleme turundan başlayacak olan Gaziantepspor’un rakibi belli oldu.

2011/2012 sezonu UEFA Avrupa Ligi 1. ve 2. ön eleme kuraları İsviçre’nin Nyon kentinde bulunan UEFA merkezinde çekildi

Kura sonucunda Gaziantepspor 2. ön eleme turunda Minsk (Belarus) – Olimpik Şüvalan (Azerbaycan) maçının galibiyle eşleşti.

Beyaz Rusya ekibi Minsk ile Azerbaycan takımı Olimpik Şuvalan arasındaki mücadeler 30 Haziran ve 7 Temmuz’da oynanacak.

Kuraya seribaşı olarak katılan Gaziantepspor 2. eleme turundaki ilk maçını 14 Temmuz’da deplasmanda oynayacak. Rövanş maçı ise 24 Temmuz’da Gaziantep’te oynanacak.

AKP’nin seçim başarısının garipliği ve anlaşılabilirliği – Ayşe Buğra

2002’den beri iki dönem iktidarda kalmış olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP)  oylarını arttırıarak üçüncü defa iktidara gelmiş olmasının gerçekten garipsenecek bir yanı var.

Ben bu yazıda hem söz konusu seçim başarısının neden garipsenecek bir durum olduğundan bahsedecek, hem de başarının muhtemel nedenlerini tartışacağım. Bu nedenlerin üzerinde düşünülmesinin, Türkiye solunun geleceği açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

2008 krizine kadar, AKP’nin iktidarda oluğu dönem hem dünya ekonomisinin hem de Türkiye’nin hızla büyüdüğü bir dönemdi. Türkiye’nin “etkileyici ekonomik büyüme perfomansı”, iç ve dış basında büyük yer bulmuştu. Ama aynı dönemde insani gelişme alanında ortaya çıkan tablo pek de içaçıcı değil.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın her yıl yayınladığı İnsani Gelişme Raporlarının sonuncusundaki verilere baktığımı zaman, Türkiye’nin ülke sıralamasındaki yerinin 83 olduğunu görüyoruz. Burada söz konusu olan, ülkenin kişi başına gelir düzeyiyle birlikte eğitim ve sağlık alanındaki durumu da dikkate alarak yapılan bir sıralama.

Türkiye’nin durumunda özellikle  çarpıcı olan, ülkenin ekonomik gelişmişlik sıralamasındaki yerinin insani gelişmişlik sıralamasındaki yerinden 26 basamak önde olması. Bu fark, etkileyici büyüme performansının, insani gelişmişlik performansına yansımamış olduğunu gösteriyor. Söz konusu 26 basamaklık farkın, yüksek ve orta gelirli ülkeler arasında pek rastlanılmayan büyüklükte bir fark olduğunu da söylemek gerekiyor. (1)

Hızla büyüyen Türkiye’nin yoksullukla mücadele alanında da pek yol alamamış olduğu görülüyor. OECD ülkeleri arasında bir tek Meksika’da yoksulluk oranı Türkiye’dekinden biraz fazla. Ama Türkiye’nin çocuk yoksulluğu oranı Meksika’daki oranının da önünde ve OECD içindeki en yüksek oran.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği düşündürücü

Asıl önemlisi, hem genel olarak yoksulluk hem de çocuk yoksulluğu Meksika’da 1990’ların ortalarından 2000’lerin ortalarına kadar düşüş gösterirken, Türkiye’de bu oran yükseliyor. (2) Söz konusu hızlı büyüme döneminde Türkiye’de işsizliğin de önlenemediğini, kayıt dışı istihdamın önemini koruduğunu ve bir işi olup da çalışanlar arasında geliri ülkenin ortanca gelirinin yüzde 60’ının altında kalan, yani çalışan yoksul dediğimiz kesimi oluşturanların oranının  yüzde 20’yi bulduğunu görüyoruz. (3)

Uluslararası karşılaştırmalı istatistiklere çalışma koşullarının ağırlığı ve iş saatlerinin dayanılmaz uzunluğu, ölümle sonuçlanan iş kazalarının yükseliğini, toplu sözleşme kapsamındaki işçi sayısının düşüklüğüyle ilgili olanları da ekleyip listeyi uzatmak mümkün.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini göz önüne aldığımızda, Türkiye’nin dünyadaki yerinin epeyce düşündürücü olduğu görülüyor. Bütün dünyada kadınların toplumsal işbölümü içindeki yerleri devrim niteliğinde bir dönüşüm geçirirken, Türkiye’nin  kadın istihdamı ve kadınların siyasi temsili gibi alanlarda çarpıcı bir biçimde bu gelişmelerin gerisinde kaldığını görüyoruz.

Kadınların iş gücüne katılım oranında dünya ortalaması yüzde 57 kadar, Türkiye için bu oran yüzde 27. Kadın istihdam oranı ise epeyce daha düşük, kentsel kesimde kadınların yüzde 80’inin çalışmadığı görülüyor.

Parlamentodaki kadın temsil oranı, bütün dünyada ortalama yüzde 16, Türkiye’de ise yüzde 9. (4) Türkiye’de ekonomik büyüme, insani gelişme ve yoksullukla mücadele gibi, toplumsal cinsiyet temelli işbölümünü de fazla etkilememiş gibi görünüyor.

Türkiye’nin dünyadaki yeri bu vaziyetteyken gelen 2008 krizi, ülkeyi teğet geçmedi. OECD’nin kriz sonrasında yayınladığı durum değerlendirme raporunda, Türkiye’de hem milli gelir hem de istihdamdaki düşüşlerin çok yüksek olduğunu, ayrıca ülkenin, İzlanda ve İrlanda’yla birlikte, işsizliğin yapısal bir nitelik alması tehlikesinin en güçlü olduğu üke grubunda yer aldığını görüyoruz. (5)

İnsanların günlük hayatlarını yakından ilgilendiren bu verilere baktığımız zaman, AKP’nin seçim başarısı gerçekten açıklamaya muhtaç görünüyor.

Neden seçmen AKP’ye oy verdi?

2007 genel seçimlerinden sonra, partinin o günkü başarısı demokratikleşme yönünde atılan adımlara bağlanmıştı. 2011 seçimleri öncesindeki siyasi ortam dikkate alındığında, bugün böyle bir açıklamanın epeyce anlamsız kaçacağı açık. Bu seçimlere, basın ve ifade özgürlüğüne, üniversite özerkliğine, hükümeti desteklemeyen sendikalarla meslek  örgütlerine yönelik saldırılarla ve yargı bağımsızlığıyla ilgili endişelerin ayyuka çıktığı bir ortamda girildi.

Seçim kampanyaları sırasında Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) neredeyse terörist örgüt, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) terörist yandaşı ilan edildi. İşler, idam cezasının kalkmasındaki isabetsizliğin veya ana muhalefet partisi liderinin Alevi kimliğinin seçmene hatırlatılmasına kadar vardı.

Zaferin giderek iyice otoriterleşen milliyetçi muhafazakar bir siyasi partinin zaferi olduğunu görmemek için epeyce çaba göstermek gerekiyor.  Eğer başka ükelerdeki politik gelişmelerle bir paralellik kurmak gerekirse, George W. Bush’un, küresel ölçekte eşi görülmemiş protesto gösterilerine yol açmış olan Irak işgalinin ardından yeniden seçilmesi hatırlanabilir.

Peki neden seçmen AKP’ye oy verdi? Bu soruya cevap ararken, ilk bakılması gereken alanın sosyal politika alanı olduğunu düşünüyorum.

Yukarıda sıraladığım istatistikler düşünüldüğünde, AKP’nin seçim başarısını sosyal politika alanında aramak belki çelişkili gibi görülebilir, ama değil. Bu istatistikler Türkiye’nin insani gelişme, istihdam ve yoksullukla mücadele alanında, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi alanlarda dünyadaki gelişmelerin epeyce gerisinde kaldığını gösteriyorlar.Ama bu durumun, daha önce uygulanmakta olan anlamlı politikaların ve ülke çoğunluğuna sosyal koruma sağlayan kurumların yok edilmesinden kaynaklandığını söyleyemeyiz.

Başka bir deyişle, AKP’nin uyguladığı neoliberal politikaların daha adil ve daha etkin bir politikalar manzumesinin yerini aldığını söylemek mümkün değil. AKP dağıtılması yönünde iyice etkili olduğu eski sosyal güvenlik sistemi, SSK ve Emekli Sandığı bünyesinde yer alan formel sektör çalışanlarına oldukça düzgün sağlık ve emeklilik hizmetleri sunan bir sistemdi. Bu niteliğiyle, toplumun çok önemli bir kesimini dışarda bırakıyordu.

Aynı şekilde, memurlar ve sendikalı işçilerin sahip oldukları iş güvencesi, çalışanların önemli bir kısmı için ulaşılabilir değildi. Dolayısıyla, toplumun geniş bir kesiminin ortadan kalkmakta olan sosyal hakları koruma yolunda mücadele vermesi beklenemezdi. Bu durum, siyasi iktidarın, kaybetmekte oldukları haklarını korumak için mücadele edenlerle bu haklara hiç bir zaman sahip olmamış örgütsüz kesimi karşı karşıya getiren bir strateji izlemesini mümkün kıldı. Bu strateji içinde, yoksulların orta sınıfa karşı kullanılması, siyasi oyunun parçası haline geldi.

Bu oyun içinde, yoksulların bazı gerçek kazanımları oldu. Mesela 1992’de yürürlüğe girmiş olan Yeşil Kart uygulamasının kapsamı genişletildi. Bir vatandaşı sağlık hizmetlerine ulaşmak için yoksulluğunu kanıtlamak zorunda bırakan bir sistemin sosyal hak kavramıyla ilgisi olamazdı, ama gene de uygulama yoksul  halk kesimleri açısından son derece önemliydi .

Sağlık sisteminin dönüşümü içinde piyasa ilişkileri bu ilişkilerin dışında yer alması gereken sağlık sistemine yayılır, bütün bir tıp etosunu ve sağlık personelinin çalışma koşullarını olumsuz bir şekilde etkilerken, halkın gelişmelerden memnun görünmesinin önemli sebepleri vardı.

İşsizlik sigortası kapsamı genişledi

Tabip odalarının kendi son derece haklı kaygılarıyla uğraşırken, hastaların neden hayatlarından memnun göründükleri üzerine fazla kafa yormamaları, örgütlü kesimle o kesim dışında kalanları karşı karşıya getirerek yol alan bir siyasetin başarısına hizmet etti.

Sosyal yardım alanındaki gelişmeler de aynı yöndeydi. AKP, 1986’da kurulmuş olan ve başlangıçta Fak-Fuk-Fon olarak anılıp önemsenmeyen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’nu son derece kapsamlı bir uygulama alanı içinde geliştirdi. Kurulan, hak temelli bir sosyal yardım mekanizması değil, politik amaçla kullanılan mufassal bir sadaka ekonomisiydi.

Ama hiç bir zaman hak temelli bir sosyal yardım politikasından yararlanmamış olan yoksul kesim için uygulama hiç de önemsiz değildi. İnsanlar, gayet tabii, çoğu zaman ayni nitelikli, düzensiz yardımlara ulaşmaya çalışırken aşağılanmaktan hoşlanmıyor, bunun yanı sıra cemaatlerin cirit atmaya başladıkları bir sosyal yardım alanında hayırseverlik duygularının nesnesi haline gelmeye bayılmıyorlardı.

Verilen üç kuruşluk yardımın onları yoksulluktan kurtarması da söz konusu değildi. Gene de, zaman zaman akşam çocuklara ne yedireceğini bilemeyen insanların, bu üç kuruşluk yardımı reddedecek halleri yoktu. Benzer bir şey, daha önce engellilere yönelik politika oluşturma çabalarına pek rastlanmayan bir toplumda  engellilerin evde bakımı için aileye yapılan transferler için de söylenilebilir. Bu politikanın kadınların çalışma hayatı dışında kalmalarına yol açan olumsuz bir etkisi olduğu açık. Ama yoksul aileler açısından taşıdığı önem de açık.

Burada sözü edilen yoksulların Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre bugün toplumun yüzde 18’ini oluşturduğu düşünülürse, pek de marjinal bir kesimden söz edilmediği görülebilir. Kriz bu kesim içindeki çalışan yoksulları ciddi biçimde etkiledi. Ama bu arada yardımlar da arttı.

Ayrıca 2009’da yürürlüğe sokulan Topluma Yararlı Çalışma Programı, sınırlı da olsa, belirli sayıda ailenin geçim olanaklarından tamamen mahrum kalmasını engelledi. Ayrıca işsizlik sigortasının kapsamı genişletildi ve daha çok insanın bundan yararlanması mümkün oldu.

Gayet tabii AKP sadece yoksul kesimden oy almadı. İş dünyasının AKP’ye teveccühü, sadece partinin sendikal örgütlenmeye ve işçi haklarına karşı gayet tutarlı duruşuyla ilgili değildi. AKP döneminde kamu ihale yasası, yüzden fazla maddesini etkileyen 17 değişiklik geçirdi. Bu değişiklikler arasında, ihaleye çıkan kamu yetkilisine ihaleyi kazanan kuruluşun taşeron seçimine müdahale imkanı veren düzenlemeler de vardı. Yani büyüklü küçüklü pek çok işadamının, devletin sermaye birikimi süreçlerindeki rolünden yararlanması mümkün oldu. (6)

Bütün bunlar, AKP’nin başarıyla biçimlendirdiği bir ideolojik ortamda yer aldı. Bu, eşitlik ve sosyal adalet kaygıları sistematik bir biçimde küçümsendiği, onların yerine İslami muhafazakar bir dayanışma anlayışı konulduğu bir ortamdı. Devletin düzenleyici rolü reddedilmişti, ama sosyal ve kurumsal ortama ciddi müdahaleler yapılıyordu.

Türkiye’de  korporatist nitelikli muhafazakar bir toplum mühendisliği projesi sistematik bir biçimde uygulandı. Bir yandan yasal mevzuat ve uygulanan ekonomi politikalar sendikal hareketin zayıflamasına yol açarken, bir yandan da, Hak-İş ve Memur-Sen gibi hükümete yakın sendikalar diğerlerine karşı desteklendi.

Medya sadece baskı altına alınmadı, bu baskıları, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını ve meslektaşlarının tutuklanmasını önemsizleştiren, hatta meşru gösteren medya organları ve mensuplarına alan açacak şekilde dönüştürüldü. Bir yandan toplumun muhafazakar değerlerinden söz edilirken, bir yandan da siyasi iktidar bu değerlerin yaygınlaşmasında ve “mahalle baskısı”nın oluşumunda ciddi bir rol oynadı.

Bütün bunların AKP’nin seçim başarısıyla ilgisi var. Şimdi önemli olan bütün bu gelişmeler karşısında sol muhalefetin ne yapabileceği.

Türkiye’de sol muhalefetin neden etkisiz olduğunu düşünürken, solun Cumhuriyet döneminin çok önemli bir bölümünde ve özellikle 12 Eylül darbesi sonrasında ne tür baskılara maruz kaldığını, nasıl yok edilmeye çalışıldığını ve nasıl ezildiğini hiç unutmamak lazım. Ama bunun yanı sıra, solun seçimleri ne ölçüde ciddiye aldığına karar vermesi ve kendine siyasi bir dil oluşturması gerekiyor.

Bu dilin, etnik kimlikten, dini inanç veya inançsızlıktan, toplumsal cinsiyet veya cinsel yönelimden kaynaklanan farklılıkların görülmesi ve kabul edilmesinin eşitliğin ön koşulu olduğunu vurgulayan bir dil olması gerektiği açık. Ama eşitlik, özgürlük ve sosyal adalet vurguları olmayan bir dilin sol bir dil olmasını mümkün görmüyorum.

Dolayısıyla solun sosyal politika alanına ilgisiz kalması mümkün değil. Bu alanda ortaya çıkan sorunlar yeterince ciddiye alınmadığı ve hak temelli politikalar geliştirilmediği sürece, muhafazakar liberal politikaların bu alanı doldurmaya devam edecekleri konusunda hiç kuşkum yok.

Bu durumun AKP’ye toplumu kendi iktidarını pekişterecek şekilde dönüştürmeye devam etmek için epeyce imkan sağlayacağından da kuşkum yok. Şimdilik, içinde Sabahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü ve Süleyman Çelebi gibi insanların yer aldığı bir meclisten umutluyum.

www.bianet.org


* Ayşe Buğra, Prof. Dr., Boğaziçi Üniversitesi, Sosyal Politika Forumu

(1) UNDP, Human Development Report 2010, s. 144.

(2) OECD, Growing Unequal?, Income Distribution and Poverty in OECD Countries, 2008, s. 68.

(3) Türkiye için TÜİK, AB ülkeleri için EUROSTAT, Online erişim: http://appsso.

eurostat.ec.europa.eu/nui/show.do?dataset=ilc_iw01&lang=en

(4) UNDP, Human Development Report 2010, s. 157

(5) OECD, Employment Outlook 2010- Moving beyond the Job Crisis

(6) Bu konuda bkz. A. Buğra ve O. Savaşkan, “Yerel Sanayi ve Bugünün Türkiye’sinde İş Dünyası”, Toplum ve Bilim, n. 118, 2010.

AKP TMMOB’u adım adım tasfiye etmeyi planlıyor

0

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Başkanı Mehmet Soğancı, yeni oluşturulan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı içinde yapılan düzenlemeyle mühendislik, mimarlık, şehir plancılığı mesleği ve TMMOB’un “teslim alınmak istendiğini” söyledi.

Yeni oluşturulan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın görevleri arasında “meslek odalarının mevzuatını hazırlamak” ilk sıraya yerleştirildi. Bakanlık bünyesinde Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü oluşturulurken, uygulamanın öncelikli olarak TMMOB’un gücünü kırıp, mevzuatında değişikliklere gitmeyi planıyor.

Cuma günü toplanan TMMOB yönetimi toplantısı ardından Soğancı tarafından yapılan yazılı açıklamada “ülkenin yargısını, eğitimini, tüm kurumlarını ‘düzene sokan’ AKP zihniyetinin ‘ustalık dönemi’ndeki hedefleri arasında TMMOB’yi de düzenlemek var. AKP iktidarı, önünde engel olarak gördüğü TMMOB’yi yeniden yapılandırıp işlevsizleştirmeye ve yok etmeye çalışıyor” dedi ve mesajları verdi:

‘’TBMM 6 Nisan 2011 tarihli oturumunda hükümete kanun hükmünde kararname (KHK) çıkarma yetkisi vermiştir. AKP, Meclis’in olağanüstü yetki devrini de aşarak ve anayasaya aykırı olarak bakanlıkların teşkilatlanması ile meslek alanlarımıza ve meslek odalarımıza ilişkin düzenlemelere hemen koyulmuştur.

AKP, seçimden hemen birkaç gün önce 11 adet KHK yayımlayarak uzun süredir tasarımında olan ancak uygulamaya koyamadığı “yeni kamu yönetimi” anlayışına geçmede bir sorun görmemiştir. 636 sayılı KHK ile de Bayındırlık ve İskân Bakanlığı ile Çevre Bakanlığı lağvedilerek bu iki Bakanlık “Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı” adı altında birleştirilmiştir.

Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı içinde bir düzenleme ile mühendislik, mimarlık, şehir plancılığı mesleği ve örgütümüz teslim alınmak istenmektedir. Öyle görülüyor ki; ülkenin yargısını, eğitimini, tüm kurumlarını “düzene sokan” AKP zihniyetinin “ustalık dönemi”ndeki hedefleri arasında TMMOB’yi de düzenlemek var.

Yeniden yapılandırma: AKP iktidarı, çevreyi tahrip eden, kentlerimizi, kıyılarımızı, ormanlarımızı yağmalayan, kamusal değerlerimizi sermayeye peşkeş çeken anlayışın önünde engel olarak gördüğü TMMOB’yi yeniden yapılandırıp işlevsizleştirmeye ve yok etmeye çalışıyor.

Son iki yıldır, Devlet Denetleme Kurulu incelemeleriyle, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın birliğimiz üzerinde vesayet denetimi uygulama çalışmalarıyla kendini gösteren “TMMOB’nin yeniden şekillendirilmesi ve meslek odalarının düzene sokulması projesi”ndeki son nokta, Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde “Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü”nün kurulması ve bu genel müdürlüğe verilen görevler olmuştur.

Anayasanın 135. maddesi yürürlükte iken, 6235 sayılı TMMOB Yasası halen geçerliyken; TMMOB ve bağlı odaların asli görevlerinin Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’na devrinde sakınca görülmemiştir.

Bu devir işlemi açıkça anayasaya ve Yetki Yasası’na aykırı olup demokratik işleyişin tüm usul ve yöntemleri ile bağdaşmamaktadır. Örgütümüzün yetkilerini kısıtlamaya, meslek alanlarımızı yeniden yapılandırmaya yönelik düzenlemeleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceğiz.’’