Dış Köşe

AKP’nin seçim başarısının garipliği ve anlaşılabilirliği – Ayşe Buğra

2002’den beri iki dönem iktidarda kalmış olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP)  oylarını arttırıarak üçüncü defa iktidara gelmiş olmasının gerçekten garipsenecek bir yanı var.

Ben bu yazıda hem söz konusu seçim başarısının neden garipsenecek bir durum olduğundan bahsedecek, hem de başarının muhtemel nedenlerini tartışacağım. Bu nedenlerin üzerinde düşünülmesinin, Türkiye solunun geleceği açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

2008 krizine kadar, AKP’nin iktidarda oluğu dönem hem dünya ekonomisinin hem de Türkiye’nin hızla büyüdüğü bir dönemdi. Türkiye’nin “etkileyici ekonomik büyüme perfomansı”, iç ve dış basında büyük yer bulmuştu. Ama aynı dönemde insani gelişme alanında ortaya çıkan tablo pek de içaçıcı değil.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın her yıl yayınladığı İnsani Gelişme Raporlarının sonuncusundaki verilere baktığımı zaman, Türkiye’nin ülke sıralamasındaki yerinin 83 olduğunu görüyoruz. Burada söz konusu olan, ülkenin kişi başına gelir düzeyiyle birlikte eğitim ve sağlık alanındaki durumu da dikkate alarak yapılan bir sıralama.

Türkiye’nin durumunda özellikle  çarpıcı olan, ülkenin ekonomik gelişmişlik sıralamasındaki yerinin insani gelişmişlik sıralamasındaki yerinden 26 basamak önde olması. Bu fark, etkileyici büyüme performansının, insani gelişmişlik performansına yansımamış olduğunu gösteriyor. Söz konusu 26 basamaklık farkın, yüksek ve orta gelirli ülkeler arasında pek rastlanılmayan büyüklükte bir fark olduğunu da söylemek gerekiyor. (1)

Hızla büyüyen Türkiye’nin yoksullukla mücadele alanında da pek yol alamamış olduğu görülüyor. OECD ülkeleri arasında bir tek Meksika’da yoksulluk oranı Türkiye’dekinden biraz fazla. Ama Türkiye’nin çocuk yoksulluğu oranı Meksika’daki oranının da önünde ve OECD içindeki en yüksek oran.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği düşündürücü

Asıl önemlisi, hem genel olarak yoksulluk hem de çocuk yoksulluğu Meksika’da 1990’ların ortalarından 2000’lerin ortalarına kadar düşüş gösterirken, Türkiye’de bu oran yükseliyor. (2) Söz konusu hızlı büyüme döneminde Türkiye’de işsizliğin de önlenemediğini, kayıt dışı istihdamın önemini koruduğunu ve bir işi olup da çalışanlar arasında geliri ülkenin ortanca gelirinin yüzde 60’ının altında kalan, yani çalışan yoksul dediğimiz kesimi oluşturanların oranının  yüzde 20’yi bulduğunu görüyoruz. (3)

Uluslararası karşılaştırmalı istatistiklere çalışma koşullarının ağırlığı ve iş saatlerinin dayanılmaz uzunluğu, ölümle sonuçlanan iş kazalarının yükseliğini, toplu sözleşme kapsamındaki işçi sayısının düşüklüğüyle ilgili olanları da ekleyip listeyi uzatmak mümkün.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini göz önüne aldığımızda, Türkiye’nin dünyadaki yerinin epeyce düşündürücü olduğu görülüyor. Bütün dünyada kadınların toplumsal işbölümü içindeki yerleri devrim niteliğinde bir dönüşüm geçirirken, Türkiye’nin  kadın istihdamı ve kadınların siyasi temsili gibi alanlarda çarpıcı bir biçimde bu gelişmelerin gerisinde kaldığını görüyoruz.

Kadınların iş gücüne katılım oranında dünya ortalaması yüzde 57 kadar, Türkiye için bu oran yüzde 27. Kadın istihdam oranı ise epeyce daha düşük, kentsel kesimde kadınların yüzde 80’inin çalışmadığı görülüyor.

Parlamentodaki kadın temsil oranı, bütün dünyada ortalama yüzde 16, Türkiye’de ise yüzde 9. (4) Türkiye’de ekonomik büyüme, insani gelişme ve yoksullukla mücadele gibi, toplumsal cinsiyet temelli işbölümünü de fazla etkilememiş gibi görünüyor.

Türkiye’nin dünyadaki yeri bu vaziyetteyken gelen 2008 krizi, ülkeyi teğet geçmedi. OECD’nin kriz sonrasında yayınladığı durum değerlendirme raporunda, Türkiye’de hem milli gelir hem de istihdamdaki düşüşlerin çok yüksek olduğunu, ayrıca ülkenin, İzlanda ve İrlanda’yla birlikte, işsizliğin yapısal bir nitelik alması tehlikesinin en güçlü olduğu üke grubunda yer aldığını görüyoruz. (5)

İnsanların günlük hayatlarını yakından ilgilendiren bu verilere baktığımız zaman, AKP’nin seçim başarısı gerçekten açıklamaya muhtaç görünüyor.

Neden seçmen AKP’ye oy verdi?

2007 genel seçimlerinden sonra, partinin o günkü başarısı demokratikleşme yönünde atılan adımlara bağlanmıştı. 2011 seçimleri öncesindeki siyasi ortam dikkate alındığında, bugün böyle bir açıklamanın epeyce anlamsız kaçacağı açık. Bu seçimlere, basın ve ifade özgürlüğüne, üniversite özerkliğine, hükümeti desteklemeyen sendikalarla meslek  örgütlerine yönelik saldırılarla ve yargı bağımsızlığıyla ilgili endişelerin ayyuka çıktığı bir ortamda girildi.

Seçim kampanyaları sırasında Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) neredeyse terörist örgüt, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) terörist yandaşı ilan edildi. İşler, idam cezasının kalkmasındaki isabetsizliğin veya ana muhalefet partisi liderinin Alevi kimliğinin seçmene hatırlatılmasına kadar vardı.

Zaferin giderek iyice otoriterleşen milliyetçi muhafazakar bir siyasi partinin zaferi olduğunu görmemek için epeyce çaba göstermek gerekiyor.  Eğer başka ükelerdeki politik gelişmelerle bir paralellik kurmak gerekirse, George W. Bush’un, küresel ölçekte eşi görülmemiş protesto gösterilerine yol açmış olan Irak işgalinin ardından yeniden seçilmesi hatırlanabilir.

Peki neden seçmen AKP’ye oy verdi? Bu soruya cevap ararken, ilk bakılması gereken alanın sosyal politika alanı olduğunu düşünüyorum.

Yukarıda sıraladığım istatistikler düşünüldüğünde, AKP’nin seçim başarısını sosyal politika alanında aramak belki çelişkili gibi görülebilir, ama değil. Bu istatistikler Türkiye’nin insani gelişme, istihdam ve yoksullukla mücadele alanında, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi alanlarda dünyadaki gelişmelerin epeyce gerisinde kaldığını gösteriyorlar.Ama bu durumun, daha önce uygulanmakta olan anlamlı politikaların ve ülke çoğunluğuna sosyal koruma sağlayan kurumların yok edilmesinden kaynaklandığını söyleyemeyiz.

Başka bir deyişle, AKP’nin uyguladığı neoliberal politikaların daha adil ve daha etkin bir politikalar manzumesinin yerini aldığını söylemek mümkün değil. AKP dağıtılması yönünde iyice etkili olduğu eski sosyal güvenlik sistemi, SSK ve Emekli Sandığı bünyesinde yer alan formel sektör çalışanlarına oldukça düzgün sağlık ve emeklilik hizmetleri sunan bir sistemdi. Bu niteliğiyle, toplumun çok önemli bir kesimini dışarda bırakıyordu.

Aynı şekilde, memurlar ve sendikalı işçilerin sahip oldukları iş güvencesi, çalışanların önemli bir kısmı için ulaşılabilir değildi. Dolayısıyla, toplumun geniş bir kesiminin ortadan kalkmakta olan sosyal hakları koruma yolunda mücadele vermesi beklenemezdi. Bu durum, siyasi iktidarın, kaybetmekte oldukları haklarını korumak için mücadele edenlerle bu haklara hiç bir zaman sahip olmamış örgütsüz kesimi karşı karşıya getiren bir strateji izlemesini mümkün kıldı. Bu strateji içinde, yoksulların orta sınıfa karşı kullanılması, siyasi oyunun parçası haline geldi.

Bu oyun içinde, yoksulların bazı gerçek kazanımları oldu. Mesela 1992’de yürürlüğe girmiş olan Yeşil Kart uygulamasının kapsamı genişletildi. Bir vatandaşı sağlık hizmetlerine ulaşmak için yoksulluğunu kanıtlamak zorunda bırakan bir sistemin sosyal hak kavramıyla ilgisi olamazdı, ama gene de uygulama yoksul  halk kesimleri açısından son derece önemliydi .

Sağlık sisteminin dönüşümü içinde piyasa ilişkileri bu ilişkilerin dışında yer alması gereken sağlık sistemine yayılır, bütün bir tıp etosunu ve sağlık personelinin çalışma koşullarını olumsuz bir şekilde etkilerken, halkın gelişmelerden memnun görünmesinin önemli sebepleri vardı.

İşsizlik sigortası kapsamı genişledi

Tabip odalarının kendi son derece haklı kaygılarıyla uğraşırken, hastaların neden hayatlarından memnun göründükleri üzerine fazla kafa yormamaları, örgütlü kesimle o kesim dışında kalanları karşı karşıya getirerek yol alan bir siyasetin başarısına hizmet etti.

Sosyal yardım alanındaki gelişmeler de aynı yöndeydi. AKP, 1986’da kurulmuş olan ve başlangıçta Fak-Fuk-Fon olarak anılıp önemsenmeyen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’nu son derece kapsamlı bir uygulama alanı içinde geliştirdi. Kurulan, hak temelli bir sosyal yardım mekanizması değil, politik amaçla kullanılan mufassal bir sadaka ekonomisiydi.

Ama hiç bir zaman hak temelli bir sosyal yardım politikasından yararlanmamış olan yoksul kesim için uygulama hiç de önemsiz değildi. İnsanlar, gayet tabii, çoğu zaman ayni nitelikli, düzensiz yardımlara ulaşmaya çalışırken aşağılanmaktan hoşlanmıyor, bunun yanı sıra cemaatlerin cirit atmaya başladıkları bir sosyal yardım alanında hayırseverlik duygularının nesnesi haline gelmeye bayılmıyorlardı.

Verilen üç kuruşluk yardımın onları yoksulluktan kurtarması da söz konusu değildi. Gene de, zaman zaman akşam çocuklara ne yedireceğini bilemeyen insanların, bu üç kuruşluk yardımı reddedecek halleri yoktu. Benzer bir şey, daha önce engellilere yönelik politika oluşturma çabalarına pek rastlanmayan bir toplumda  engellilerin evde bakımı için aileye yapılan transferler için de söylenilebilir. Bu politikanın kadınların çalışma hayatı dışında kalmalarına yol açan olumsuz bir etkisi olduğu açık. Ama yoksul aileler açısından taşıdığı önem de açık.

Burada sözü edilen yoksulların Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre bugün toplumun yüzde 18’ini oluşturduğu düşünülürse, pek de marjinal bir kesimden söz edilmediği görülebilir. Kriz bu kesim içindeki çalışan yoksulları ciddi biçimde etkiledi. Ama bu arada yardımlar da arttı.

Ayrıca 2009’da yürürlüğe sokulan Topluma Yararlı Çalışma Programı, sınırlı da olsa, belirli sayıda ailenin geçim olanaklarından tamamen mahrum kalmasını engelledi. Ayrıca işsizlik sigortasının kapsamı genişletildi ve daha çok insanın bundan yararlanması mümkün oldu.

Gayet tabii AKP sadece yoksul kesimden oy almadı. İş dünyasının AKP’ye teveccühü, sadece partinin sendikal örgütlenmeye ve işçi haklarına karşı gayet tutarlı duruşuyla ilgili değildi. AKP döneminde kamu ihale yasası, yüzden fazla maddesini etkileyen 17 değişiklik geçirdi. Bu değişiklikler arasında, ihaleye çıkan kamu yetkilisine ihaleyi kazanan kuruluşun taşeron seçimine müdahale imkanı veren düzenlemeler de vardı. Yani büyüklü küçüklü pek çok işadamının, devletin sermaye birikimi süreçlerindeki rolünden yararlanması mümkün oldu. (6)

Bütün bunlar, AKP’nin başarıyla biçimlendirdiği bir ideolojik ortamda yer aldı. Bu, eşitlik ve sosyal adalet kaygıları sistematik bir biçimde küçümsendiği, onların yerine İslami muhafazakar bir dayanışma anlayışı konulduğu bir ortamdı. Devletin düzenleyici rolü reddedilmişti, ama sosyal ve kurumsal ortama ciddi müdahaleler yapılıyordu.

Türkiye’de  korporatist nitelikli muhafazakar bir toplum mühendisliği projesi sistematik bir biçimde uygulandı. Bir yandan yasal mevzuat ve uygulanan ekonomi politikalar sendikal hareketin zayıflamasına yol açarken, bir yandan da, Hak-İş ve Memur-Sen gibi hükümete yakın sendikalar diğerlerine karşı desteklendi.

Medya sadece baskı altına alınmadı, bu baskıları, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını ve meslektaşlarının tutuklanmasını önemsizleştiren, hatta meşru gösteren medya organları ve mensuplarına alan açacak şekilde dönüştürüldü. Bir yandan toplumun muhafazakar değerlerinden söz edilirken, bir yandan da siyasi iktidar bu değerlerin yaygınlaşmasında ve “mahalle baskısı”nın oluşumunda ciddi bir rol oynadı.

Bütün bunların AKP’nin seçim başarısıyla ilgisi var. Şimdi önemli olan bütün bu gelişmeler karşısında sol muhalefetin ne yapabileceği.

Türkiye’de sol muhalefetin neden etkisiz olduğunu düşünürken, solun Cumhuriyet döneminin çok önemli bir bölümünde ve özellikle 12 Eylül darbesi sonrasında ne tür baskılara maruz kaldığını, nasıl yok edilmeye çalışıldığını ve nasıl ezildiğini hiç unutmamak lazım. Ama bunun yanı sıra, solun seçimleri ne ölçüde ciddiye aldığına karar vermesi ve kendine siyasi bir dil oluşturması gerekiyor.

Bu dilin, etnik kimlikten, dini inanç veya inançsızlıktan, toplumsal cinsiyet veya cinsel yönelimden kaynaklanan farklılıkların görülmesi ve kabul edilmesinin eşitliğin ön koşulu olduğunu vurgulayan bir dil olması gerektiği açık. Ama eşitlik, özgürlük ve sosyal adalet vurguları olmayan bir dilin sol bir dil olmasını mümkün görmüyorum.

Dolayısıyla solun sosyal politika alanına ilgisiz kalması mümkün değil. Bu alanda ortaya çıkan sorunlar yeterince ciddiye alınmadığı ve hak temelli politikalar geliştirilmediği sürece, muhafazakar liberal politikaların bu alanı doldurmaya devam edecekleri konusunda hiç kuşkum yok.

Bu durumun AKP’ye toplumu kendi iktidarını pekişterecek şekilde dönüştürmeye devam etmek için epeyce imkan sağlayacağından da kuşkum yok. Şimdilik, içinde Sabahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü ve Süleyman Çelebi gibi insanların yer aldığı bir meclisten umutluyum.

www.bianet.org


* Ayşe Buğra, Prof. Dr., Boğaziçi Üniversitesi, Sosyal Politika Forumu

(1) UNDP, Human Development Report 2010, s. 144.

(2) OECD, Growing Unequal?, Income Distribution and Poverty in OECD Countries, 2008, s. 68.

(3) Türkiye için TÜİK, AB ülkeleri için EUROSTAT, Online erişim: http://appsso.

eurostat.ec.europa.eu/nui/show.do?dataset=ilc_iw01&lang=en

(4) UNDP, Human Development Report 2010, s. 157

(5) OECD, Employment Outlook 2010- Moving beyond the Job Crisis

(6) Bu konuda bkz. A. Buğra ve O. Savaşkan, “Yerel Sanayi ve Bugünün Türkiye’sinde İş Dünyası”, Toplum ve Bilim, n. 118, 2010.

Kategori: Dış Köşe