Yeşeriyorum

Bir bilim cinsiyetçisi: Ahmet Rasim Küçükusta

Ahmet Rasim Küçükusta adlı bir “bilim adamı” penisi olmasını bir avantaj görerek büyük büyük sansasyonel laflar etti. Sansasyonel diyorum çünkü tek amacının aslında dikkat çekmek ve gündeme gelmek olduğu açık. Elbette ki bu durum onun bu düşüncelere gerçekten sahip olduğu ve onun gibi düşünenlerin de sayısının azımsanamayacak kadar çok olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aslında son zamanlarda kimi akademisyenlerin bu tür açıklamalarıyla sık sık karşılaşıyoruz. Bu da bize, benzer düşüncelerin yaygınlığı konusunda bir fikir verebilir. Kadınlar dayağı hak ederler, namusunu kirlenen kadın toplumun düzeni için öldürülmelidir gibi açıklamaların ardında şimdi de bu… Bunun nedeninin kimi erkeklerin artık kadınların seslerini yükseltmeleri ve boyun eğmemelerinden korkmaları olduğunu söylemek yanlış değil herhalde. Erkeklik iktidarını kaybetmek elbette ki istedikleri bir şey değil. Arkalarına kimi dini ve bilimsel dayanakları almaya çalışmaları da; söylediklerinin geçerliliğini arttırmak çabasından başka bir şey değil. Aynı söz konusu profesörün düşüncesine kimi dilbilimsel dayanaklar bulması gibi…

Daha sonra da değineceğim gibi Ahmet Rasim Küçükusta yazısından anlaşılacağı gibi cinsiyetçi olmanın yanında fazlasıyla da homofobik. “Ben bir bilim travestiyim” adlı yazının derdi, kadınların neden bilim adamı tabirini, her ne kadar yazarımız bunun cinsiyet barındıran bir isim olduğunu kabul etse de, kendileri için kabul etmedikleri ve kendilerine bilim kadını ya da bilim insanı gibi saçmalıklar türettikleri. Küçükusta’nın düşüncesine göre (TDK’nın sözlüklerinden de yararlanarak) adam kelimesi tüm insanlığı kapsamaktadır dolayısıyla bilim adamı kadınları da kapsayan bir sözdür. Buradan sonrası ise daha vahim ona göre bilim adamının yaygın olarak kullanılmasının bir izahı var çünkü bilim yapanların tamamına yakını erkek. Bu düşüncesini de şu sözlerle sürdürüyor profesör aynen aktarıyorum: “Mesela, fizikte, kimyada veya tıpta Nobel almış kaç kadın vardır dersiniz? Ya da müzikte, edebiyatta, sosyolojide sivrilmiş, deha, virtüöz seviyesine erişmiş kişilere bakarsanız, bunların içinde de parmakla sayılacak kadar az kadın çıkar. Durun; hemen ‘Ama üniversitelerimizdeki kadın doçentlerin, profesörlerin sayısı her geçen gün artıyor. Birçok fakültede erkekten çok kadın öğretim üyesi var’ demeye kalkmayın. ”. Buna açıklama olarak da akademisyenlikle bilim adamlığı aynı değildir demiş ve özellikle meslek lisesine dönen üniversitelerin perişan halinden dem vurmuş. Sonrasında ise son zamanlarda duyduğum en homofobik açıklamalardan birini yapmış ve bilim kadını demenin bir tehlike olduğunu çünkü “oğlanların” “lezbiyenlerin” “transeksüellerin” “onun bunun çocuklarının” da ayaklanma tehlikesi olduğunu söyleyerek yazısını bitirmiş.  Zaten tıp profesörü “bilim adamı” Küçükusta yazısına fotoğraf olarak da bir futbol topu koymayı tercih etmiş.

Bugün katıldığı bir televizyon programında da söylemini daha da ileriye götürdü ve kaç kadın Shakespere, kaç kadın Tolstoy var? gibi sorularından sonra dehalığın erkekliğe ait bir özellik olduğunu söyledi. Yine kadınların genel olarak sanatta ve bilimde ne kadar görünmez olduğundan bahsetti de bahsetti ve aslında “ben arada ilginç şeyler söylemeyi seviyorum” demesinden amacının ilgi çekmek olduğu belliydi. Her ne kadar bazen bu tür konuşmalara saçmalık deyip geçmek insanın içinden gelse de kelli felli bir profesörün ağzından çıkan bu tür düşüncelerin ne kadar tehlikeli olduğu ve yazısının altına yapılan yorumlardan cinsiyetçiliğin ve homofobinin hala ne kadar yaygın olduğu fikri beni oldukça rahatsız ediyor. Ama şimdi kalkıp burada kadınların insanlık tarihinin başından beri neden sanat ve bilimden dışlandıklarının nedenlerini anlatmayacağım. Benim asıl üzerinde durmak isteğim konu dildeki cinsiyetçilik. Çünkü aslında sorun “adam”ın insan anlamına gelmesinde başlıyor.

Dil ataerkinin elindeki en önemli silahlardan biridir. Dünyayı bir anlamda dil ile şekillendirdiğimiz için dilin elverdiği ölçüde düşünebiliriz. Dili şekillendirenin de erkekler olduğunu düşünürsek dilin kadın deneyimlerini kapsamasını beklemek oldukça anlamsız olur. Dolayısıyla kadınlar daha ilk yaşlarında hayatlarına giren masallar gibi dil ürünleriyle birlikte eril dile maruz kalırlar. İşin en kötü yanı da hayatımız boyunca aslında bu durumu öylesine içselleştiririz ki farkına bile varmayız çoğu zaman. Tabii bunları söylerken sorunun bir bir kelimelerde olduğu değil anlatmak istediğim, onlara kültür ve toplum tarafından yüklenen anlamlarda. Adam kelimesi aslında iyi bir örnek. Kadın yerine adam kelimesinin bütün insanlığı anlatması buna ek olarak düzgün doğru ve tam anlamlarına gelmesi elbette ki bir tesadüf değil, bu durum cinsiyetçiliğin ta kendisidir. Hatta farkında olmadan Ahmet Rasim Küçükusta’da bundan sürekli bahsediyor. Yazısında da alim, bilimci gibi direkt olarak cinsiyet çağrıştırmayan kelimeler kullanılsa bile bunların da kadınları tatmin etmeyeceğini söylüyor örneğin. Çünkü nasıl doktor, hakim, polis deyince akla erkek geliyorsa alim ya da bilimci deyince de aslında erkekler kasdedilecek diyor. Bunu aşmak için de yine kadın bilimci, kadın alim demek gerekliliğinin olacağını söylüyor. Ne denir ki aslında biraz bir yerlerden tutacak gibi…

Yine de uzun lafın kısası kimilerinin bilim adamı kelimesinin ayrımcı bir söz olduğunu ve altında bilim yapma işini sadece erkeğe ait bir özellik olduğu fikrini barındırdığını anlamasını beklemek kapasitelerinden fazlasına beklemek olacaktır. Özellikle de Ahmet Rasim Küçükusta gibi ünvanına ve cinsel organına güvenenlerin… Tabii ki buradaki asıl sorunun zaten “adam”ın bilim ve üretme işini sadece erkeğe ait bir özellik olarak görmesi ve hayatı eril ve dişil ikilikler içinde algılayabilmesi olduğunu unutmamak lazım.  Ama benim aklıma takılan soru bu her şeyi çok bildiğini düşünen profesör Mary Shelley’i, Doris Lessing’i, Herta Müller’i, Elinor Ostrom’u hiç mi duymamış?

Kategori: Yeşeriyorum