Uluslararası Af Örgütü’nün (UAÖ) düzenlediği “Eşitlik Hemen Şimdi! Türkiye’deki LGBT’lere Yönelik Ayrımcılığa Son Ver” paneli Beyoğlu’ndaki Cezayir Büyük Salon’da gerçekleşti. Moderatörlüğünü Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü Murat Çekiç’in yaptığı panelde Türkiye’nin pek çok farklı LGBT örgütünden konuşmacılar yer aldı. Katılımcı örgütler; Kaos GL (Ankara), Lambdaistanbul, MorEl (Eskişehir), Pembe Hayat (Ankara), Siyahpembeüçgen (İzmir) ile şu an örgüt yapısında problemler yaşayan Hevjin (Diyarbakır) idi. Ayrıca UAÖ Uluslararası Sekretarya’dan Türkiye araştırmacısı Andrew Gardner de konuşmacılar arasındaydı. Gardner, 21 Haziran’da dünyanın pek çok ülkesi ile birlikte Türkiye’de de yayımlanan Türkiye LGBT Raporu’nun da yazarı.
Panel UAÖ’nün LGBT hakları ile ilgili raporunun açıklanması ile başladı. Daha sonra çeşitli video gösterimleri oldu. LGBT aktivistleri ve hak savunucuları raporun sonuçları, Türkiye yetkililerinden istekler ve bu istekleri gerçekleştirmek için Af Örgütü’nün yürüteceği kampanya üzerine konuştular.
UAÖ Türkiye Şubesi Direktörü Murat Çekiç, LGBT bireylere yönelik ayrımcılığın hem toplumsal ve kültürel niteliklerden, hem de yasal mevzuattan beslendiğini söyledi. Ayrıca sadece raporun yayımlanmasının gerekli olan dönüşüm için yeterli olmayacağını, raporu uzun süreli ve kapsamlı bir kampanya ile destekleyeceklerini ifade etti. Kampanya, ayrımcılığa karşı yasa ve anayasa değişikliklerinin “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerini içermeleri; homofobik ve transfobik nefret suçlarının soruşturulması ve bu suçları işleyenlerin cezasızlığına son verilmesi ve örgütlenme ve ifade özgürlüğü haklarının korunması konularına odaklanacak. Çekiç, İçişleri Bakanlığı ile görüştüklerini ve Bakanlık’ın özellikle LGBT örgütlerinin kapatılması davalarıyla ilgili olarak “üzgün” olduklarını gözlediğini söyledi.
Pembe Hayat’tan Buse Kılınçkaya ise özellikle LGBT insan hakkı savunucularının kamu görevlilerinden kaynaklanan insan hakkı ihlallerine de sıklıkla uğradığını aktardı. Siyahpembeüçgen’den Deniz San da İzmir üzerinden bu görüşü destekleyerek, bununla birlikte LGBT’lere yönelik pek çok suçun cezasız kaldığının altını çizdi. Kaos GL’den Damla da, lezbiyen ve biseksüel kadınların önemli sorunlarından birinin de görünürlük meselesi olduğunu anımsattı. “Hem kadın, hem de kadınları seven kadınlar olduğumuz için görünür olduğumuz zaman da homofobik, bifobik ya da pornografik önyargılar ve şiddet ile karşılaşıyoruz” dedi. Damla’ya göre lezbiyenlerin ve biseksüel kadınların görünürlük problemi sadece toplum genelinde değil, LGBT topluluğunda içinde de var.
Önceki gün Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nda toplanan Su Ürünleri İstişare Kurulu’nda lüferin avlanma alt boyuyla ilgili bir gelişme sağlanamamıştı. Sivil toplum örgütlerinin 24-25 cm talebine bazı balıkçılar ve TÜDAV başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk karşı çıkmış, 19 cm’de ısrar etmişlerdi.
Toplantı sonucunda herhangi bir karar alınamamasına rağmen dün akşam Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) web sitesinde yayınlanan bir açıklama kafaları karıştırdı.
Prof. Dr. Bayram Öztürk’ün başkanlığını yaptığı TÜDAV’ın basın açıklamasına göre toplantıda 19 cm kararı verilmişti! TÜDAV basın açıklamasına şöyle diyordu:
“Yaklaşık 5 yıldır izlediğimiz bilimsel çalışmalar ve 2 senedir içinde bulunduğumuz kampanya bugün sonuç verdi. Lüferin avlanma boyu 2002 yılından önceki yasal av boyu olan 19 santimetreye çıkarıldı.
Bilimsel çalışmalar sonunda elde edilen verilere göre lüfer, 19 santimetre çatal boya ulaştığında yumurta bırakmaya başlıyor. Bu boy lüfer neslinin devam etmesi için bilimsel açıdan yeterlidir. Bu nedenle alınan bu sonuç TÜDAV açısından memnuniyet vericidir ve bu konudaki kampanyanın başarısı olarak kabul edilmelidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın aldığı bu karar bilime inanan çevrecileri ve doğa korumacıları da sevindirmiştir.
Bakanlık ve balıkçılarla bu konuda mutabakat sağlaması ve balıkçılarımızın bu düzenlemeye uyacaklarını beyan etmeleri ayrıca sevindirici olmuştur. Artık avlanan balıkların 19 santimetre olup olmadığının denetlenmesi önem kazanmaktadır.”
“1 Nisan şakası diyeceğim ama…”
Defne Koryürek
Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın kampanyası sözcüsü Defne Koryürek ise basın açıklamasıyla ilgili şu yorumu yaptı:
“TÜDAV, bir vakıf, başkanı da bir profesör. Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü bir karara varmadan, bir açıklama yapmadan, hem de basın bülteni aracılığı ile lüferin boyunu ilan etmelerine, yetmezmiş gibi bir de ‘Bakanlık ve balıkçılarla bu konuda mutabakat sağlaması ve balıkçılarımızın bu düzenlemeye uyacaklarını beyan etmeleri ayrıca sevindirici olmuştur’ demelerine, tek kelimeyle inanamadım! 1 Nisan şakası diyeceğim ama… Tümüyle gerçek dışı bu ifade! Biliyorsunuz biz de o istişare kurulundaydık, biz de o tartışmaların takipçisiydik ve biz şahidiz ki ne 19 cm diye bir boy belirlendi ve ne de mutabakat sağlandı, balıkçı ile bakanlık arasında… Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü de bir açıklama yapmadı, henüz… ”
Su Ürünleri Daire Başkanı Kürüm: “Karar yok…”
Öte yandan kendisine telefonla ulaştığımız Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü Su Ürünleri Daire Başkanı Vahdettin Kürüm de herhangi bir karar almadıkları ve açıklama yapmadıkları bilgisini verdi. Kürüm’ün verdiği bilgiye göre tebliğ değişikliği ile ilgili çalışmalar devam ediyor.
Bayram Öztürk’ten yanıt yok
Bu bilgiler üzerine Prof. Dr. Bayram Öztürk’e ulaştık ve konuyla ilgili görüşünü almak istedik. Önce bizden soruları yazılı olarak isteyen Öztürk, yazılı olarak gönderdiğimiz sorulara da cevap vermeyi reddetti ve önce kendisinin yaptığı çalışmaları bulup okumamız gerektiğini söyleyerek bizi taraflı gazetecilikle ve kendisine yönelik yargısız infaz yapmakla suçladı. Bayram Öztürk ayrıca önceki haberlerimizde görüşlerini yansıttığımız sivil toplum temsilcilerinden değil öncelikle kendisinden bilgi almamız gerektiğini söyleyerek sorularımızı yanıtlamadı.
“Üreme boyu ile avlanma boyu aynı olamaz”
Banu Dökmecibaşı
Konu hakkında görüşlerine başvurduğumuz Greenpeace Akdeniz Denizler Kampanyası sorumlusu Banu Dökmecibaşı ise hem 19 cm dayatmasını TÜDAV’a ve Bayram Öztürk’e yakıştırmadığını söylüyor, hem de toplantıda boy tartışmasının pazarlığa dönüştürülmesini yanlış buluyor. Banu Dökmecibaşı şöyle diyor:
“İstişare kurulunda kabul edilemez bir yöntem uygulandı ve konu balıkçıyla pazarlığa açıldı. Adeta açık arttırma yapar gibi… Bayram Öztürk’ün daha önce kimsenin görmediği bir çalışmasına dayanarak lüfer avlanma alt boyunu kendi görüşü olan 20 cm’den 19 cm’ye indirmesi, kestirip atması, bu arada diğer bilimsel çalışmaları bir kenara atarak pazarlığa açılması gibi bir yöntem kabul edilemez. Bilimsel bir veri bilim komitesi tarafından incelenir, sosyoekonomik parametrelerle ele alınır, ondan sonra balıkçıyla tartışılabilir. Burada TÜDAV’ın tavrı bizim hiç beklemediğimiz bir tavırdı. Lüferin üreme boyunun 19 cm olduğuna dair bir çalışmaları olsa bile stok durumunu göz önüne almıyorlar ve korumacı bir yaklaşım sergilemiyorlar demektir. Ege Üniversitesi’nin çalışmasında da avlanma boyunun üreme boyu olarak belirtilen sınırın çok üzerinde olması gerektiği söyleniyor. Üreme boyu ile avlanma boyu aynı olamaz.”
Banu Dökmecibaşı ayrıca konunun sadece lüferle sınrılı tutulmasını ve diğer türlerin tartışmaya açılmamasını da yanlış buluyor. Greenpeace’in “seninki kaç santim” kampanyasında lüfer dışında özellikle tehlike altındaki iki tür olan orfoz ve kalkanın da korunması gerektiğini vurguladıklarını söyleyen Dökmecibaşı şöyle devam ediyor:
“Biz diğer türleri de tartışmaya açmak istedik, İstişare Kurulu’nda orfoz, lüfer ve kalkan karara bağlansın istedik. Lüferin tek başına ele alınması zaten yanlıştı. TÜDAV ise diğer balıklarla ilgili olarak bizim çalışmamız seneye açıklanacak, ancak ondan sonra tatışılabilir dedi. Bayram Öztürk Türkiye’nin tek bilim insanı kendisi imiş gibi seneye yayınlanacak olan kendi kalkan çalışmasından önce konunun tartışılmasını istemiyor.
Biz bundan önce Bayram hocanın çalışmalarından da çok yararlandık. Bu tavrı bilim bizden sorulur tavrı mıdır, yoksa bakanlıkla önceden bir görüşme mi yapılmıştır, bunu tarif edemiyoruz. Bayram hoca 19 cm diyerek büyük balıkçıları tatmin edecek bir yerden tartışmayı açmış oldu. Ama kıyı balıkçılarının çoğu lüfer boyu konusunda bizim görüşümüzü destekliyorlar, çinekop avlayan gırgırcılar gibi değiller. TÜDAV’ın bu tavrı bizim kampanyalarımızı bloke etmiş oldu. Ben ortada bir karar bile yokken böyle bir basın açıklaması yapmasını TÜDAV’a yakıştıramadım.”
Banu Dökmecibaşı Resmi Gazete’de yayınlanana kadar bir karar alınmış sayılamayacağını, Greenpeace olarak bakanlıkla görüşmeye devam ettiklerini sözlerine ekledi.
Hocalar 24 cm diyor
Dün Milliyet gazetesinde konuyla ilgili olarak Mehveş Evin’in yaptığı haber ise üniversite öğretim üyelerinin görüşlerini yansıtıyordu.
Milliyet’in haberine göre Doç. Dr. Ali Cemal Gücü, çinekop avının yasaklanmasını savunuyor. Doç. Dr. Aysun Gümüş “Lüferi bu boyda yakalamak kelimenin en hafif haliyle bir katliamdır. Sirkülerdeki avlama boyu konusunda değişiklik yapılması ve bunun için 24 cm’in uygun olduğu görüşüne kesinlikle katılıyorum” diyor. Prof. Dr. Okan Akyol: “Lüfer için belirlenen 24 cm boy uygundur. Bu bizim uluslararası makalemizde 25 cm olarak belirlenmiştir” diyor. Prof. Dr. Ali İşmen, “Balık stoklarımızın miktarı her geçen gün azalıyor. Lüferin üreme boyu üzerine yapılmış bazı yurtdışı çalışmalarında 35 cm gibi boylar bildiriliyor” derken, Prof. Dr. Ertuğ Düzgüneş “Lüferin alt avlanma boyu değiştirilerek artık katliama dur denilmeli” görüşünü dile getiriyor.
Dr. Mustafa Zengin ise “24 cm boy çok önemli ve onaylanması gerekir. Fakat salt ilk avlama boyu kriteri tek başına bir şey ifade etmez. Diğer avcılık kriterleri ile de desteklenmeli” diyerek görüşünü belirtiyor.
“Lüferde boy uzatmaya en sert dille itiraz eden kooperatiflerden TÜDAV’ın bir çıkarı olsa anlayacağım”
İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın kampanyasının sözcüsü Defne Koryürek de Prof. Dr. Bayram Öztürk’ün 19 cm ısrarına anlam veremiyor. Koryürek’in bu konudaki görüşleri şöyle:
“Öncelikle Prof. Öztürk 12 Nisan 2010 günü toplanan ‘İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın’ toplantısında ‘Lüferin boyu en az 20 cm olmalı’ diye beyanat vermişti. Şimdi neden 19 cm’i savunuyor, anlamak güç. Sahiden çok şaşırtıcı oldu bizim için. İkinci olarak, ne Prof. Öztürk’ün ne de TÜDAV’ın lüfer balığının üremesine ilişkin yayınlanmış bir araştırmasını iyice taradığımız halde bulamadık. İstişare kurulunda sunum yaparken de referans vermedi maalesef. Dolayısıyla neye dayanarak 19 cm’i savunuyor, bilmiyoruz.
Bizim bildiğimiz kadarıyla lüfer konusındaki en kapsamlı araştırma Tevfik Ceyhan ve arkadaşlarınındır. Onların sağladığı verileri de Cengiz Mete istişarede paylaştı ve 23-25 cm aralığının önemini vurguladı. Buna rağmen Prof. Öztürk “biz araştırdık, lüfer 19 cm’de ürüyor” diye görüş bildirdi. Konuyu kesti attı.”
Koryürek, TÜDAV’ın ısrarını anlamaya çalışırken “komplo teorileri üretip Prof. Öztürk’ün İstanbul’da belli kooperatiflerde yoğunlaşan ve çinekop avına bel bağlayan gırgır reislerinin çıkarını, ortak kaynaklarımızı korumanın önüne koymuş olması ihtimalini aklımın ucundan dahi geçirmek istemiyorum” diyor. Koryürek’in sözleri şöyle:
“Prof. Öztürk, 2002 yılında 25 bin ton olan lüfer av miktarının 2009’da 6 bin tona düştüğünü unutmuş, bu %75’lik yokoluşun ehemmiyetini farklı değerlendirmiş ve lüfer popülasyonunun hepi topu %10’unun üremeye başladığı 19 cm’in bu balığı korumaya yetecek avlanma alt boyu olduğunu düşünmüş, istişarede yükselen sesleri mutabakat yolunda fikir teatisi olarak değerlendirmiş olabilir. Mümkündür. Eğer öyleyse hızla dönecektir, yaptığı yanlıştan. Şüphem yok.
Koskoca TÜDAV, koskoca Prof. Öztürk tutup da olmadığı halde “Bakanlık ve balıkçılarla bu konuda mutabakat sağlaması ve balıkçılarımızın bu düzenlemeye uyacaklarını beyan etmeleri ayrıca sevindirici olmuştur” diye neden yazdı peki bu bültene, asıl soru kanaatimce bu. Poyrazköy ya da Rumelifeneri gibi lüferde boy uzatmaya en sert dille itiraz eden kooperatiflerden, çinekop tutmaktan TÜDAV’ın bir çıkarı olsa, anlayacağım. İnsanın aklı almıyor, neden olmayan bir şey olmuş gibi gösterilir ki?”
Koryürek sözlerini yine de iyimser bir görüşle bağlıyor:
“Meseleye bir de iyi tarafından bakalım: bu tuhaf durum bile 21 Haziran’ın nasıl da tarihi bir gün olduğunun göstergesi zira bizler, yani, balıkçı, akademisyen ya da bürokrat olmayan bizler, sıradan vatandaş, bu toplantının takipçisi olmasaydık, olup bitenleri asla bilemezdik… Oysa hakkında karar alınan, ortak kaynaklarımız!”
Kısa bir süre önce PARC “Performing Arts Research and Creation” kuruldu. Türkçe’de Performans Sanatları Araştırma ve Üretim Derneği ismiyle faaliyet gösterecek kurumu yakından tanımak için derneğin kurucusu Pelin Başaran’la Yeşil Gazete olarak bir röportaj yaptık. Pelin Başaran özellikle performans sanatlarında sahne arkası çalışmalarıyla tanınıyor.
…
Öncelikle okurlarımıza biraz kendinizi tanıtır mısınız?
ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde lisans eğitimimi tamamladıktan sonra Boğaziçi Enstitüsü ATA’da yükseklisans yaptım ve tezimi “Kültürün Özelleştirilmesi: 1980 sonrası kültür merkezlerinin gelişimi” üzerine yazdım. Tezimde Türkiye’de 1980 sonrası burjuvazinin kültür ve sanata yatırım yapmasının nedenlerini araştırdım, daha çok “cultural turn” denilen mesele ile ilgilendim. Tabii ki, bu Türkiye’ye özgü bir durum olmadığından tezin çerçevesini geniş tuttum. Bu sırada Tarih Vakfı Tarihi Darphane Binaları’nın yöneticiliğini yapıyordum. Tezi verdikten sonra, garajistanbul’da çalışmaya başladım ve kurucu ekibinde yer aldım. garaj’da uluslararası projeler yönetciliği yaptım. Benim için çok önemli bir deneyimdi. Uluslararası camia ile tanışmam ve uluslararası prodüksiyonun nasıl yapılacağını öğrenmem garaj sayesinde oldu. garaj’da yaklaşık 4 yıl çalıştıktan sonra kendi başıma devam etmeye karar verdim ve PARC’ı kurdum. Bu arada, Anadolu Kültür’ün projelerinde kültür politikaları alanında araştırmacı olarak çalıştım, Alternatif Kültür Politikaları raporu yazım sürecinde rol aldım. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat Yönetimi Bölümü’nde ders veriyorum ve ÇGSG (Çağdaş Gösteri Sanatları Girişimi Derneği)’nin yönetim kurulu üyesiyim.
Bildiğimiz kadarıyla PARC yeni kurulmuş olsa da, fikir ve proje hazırlıkları bir kaç yıl öncesine dayanıyor. Bu süreç hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
Sen de çok iyi bilirsin ki, Türkiye’de performans sanatlarına sistematik bir şekilde destek verilmiyor. Ne devlet ne de özel sermayenin böyle bir hedefi var. Bu durumda, garaj gibi mekanların yaşaması zorlaşıyor. IKSV ve İDANS gibi festivallerde de kaynak bulma sorunu yaşanıyor, öncelikleri gruplara prodüksiyon yapmaları için kaynak aktarmak olmuyor. Bu durumda, destek alabilecekleri yerel herhangi bir mecra kalmayan yerel performans gruplarından bazıları kendi imkanlarıyla varlıklarını sürdürüyor, bazıları ise uluslararası alanda iş yaparak kaynak yaratıyor. Uluslararası alanda iş yapmanın, kaynak yaratmaktan daha fazla getirisi olduğu aşikar. Bazı gruplar için öncelikli hedef diyebiliriz. Sorun, bu sanatçıların uluslararası estetiğin dışında iş yapmaları zorlaştığında ve uluslararası alanın kodlarına uygun iş yapmayan, fakat yine de kaliteli işler üreten sanatçılar söz konusu olduğunda başlıyor. PARC’ın amacı varolan kaynakları (sadece finasman kaynaklar değil; mekan, kişi vs) biraraya getirerek ve yenilerini yaratmaya çalışarak bu boşluğu doldurmaya çalışmak. Bu kolay değil. Fakat sadece buna odaklanıldığı takdirde, olumlu sonuçlar alabileceğimizi düşünüyorum.
İsminiz performans sanatlarında işin mutfağında anılıyor. Türkiye’de performans sanatlarının gelişim sürecini siz nasıl gözlemliyorsunuz?Sizce performans sanatçılarının önündeki engeller nelerdir?
Bilgi Üniversitesi’nin çalışmasını yürüttüğü ve önümüzdeki aylarda yayınlanacak Alternatif Kültür Politikaları raporunda belirtildiği üzere; en önemli sorun, sanatçının meşruiyet sorunudur. Bu birçok meseleyi etkiliyor. Bağımsız üretim yapan sanatçının varlığı resmen tanınmadığı için birçoğu yaşamını sigortasız ve iş güvencesinden yoksun sürdürüyor, sosyal haklardan faydalanamıyor. Bir sonraki mesele sanatın finansmanı sorunu. Devletin daha çok klasik ve geleneksel sanat formlarına destek verdiği, özel sektörün de performans sanatlarıyla birçok sebeple pek ilgilenmediğini düşünürsek, bağımsız sanatçının üretmesi ancak kendi imkanlarıyla mümkün olabiliyor. Diğer bir mesele ise sanatta ifade özgürlüğü. Sanatçıların yaptıkları işlere yapılan doğrudan sansürün yanında, hatta belki de daha çok sanatçının otosansüründen bahsedebiliriz. Bu yaratıcılığı etkileyen, üzerine pek de konuşulmayan bir mesele. Bunların yanında, üretimin büyük şehirlerde yoğunlaşmış olması, sanat eğitiminin içeriği, sanatçıların örgütlenme sorunu ve eleştirinin kurumsal olarak yerleşik olmamasını da sayabiliriz.
Bütçeleri neredeyse yarı yarıya kesilen Hollandalı sanat kurumları şu anda bu durumla başedebilmek için bizim deneyimlerimizden faydalanmaya çalışıyor. Biliyorsun ki, imkansızlığın yaratıcılığı pekiştirdiğiiddia edilir. Ben buna katılmıyorum. Evet, sanatçıyı üretim sürecinde daha esnek ve pratik yapabilir, fakat uzun dönemde yaratıcılığı olumsuz etkileyecektir.
Bizde imkansızlıklarla yapılan üretimlerin Hollandalı sanat kurumlarını hayrete düşürdüğü anlaşılıyor. Bu konuyu biraz açabilir misin?
garajistanbul projesi başladığında Avrupalı ortaklar böyle bir projenin yapısal bir destek almadan hayata geçebileceğine inanmamışlardı. garaj şu anda çok zor ayakta duruyor, yine de dört yıl içinde binbir zorlukla birçok prodüksiyon gerçekleştirdi. Bunların kalitesi her zaman sorgulanabilir, fakat aklımızdaki bir fikri kıt kaynaklarla fikre en yakın bir şekilde gerçekleştirme becerisi edinmişiz. Bu beceriye sahip olmak güzel ama uzun dönemde çok yorucu ve bıktırıcı. Beraber çalıştığım Hollandalı bir meslektaşım, bizimle iş yaparken, kendi memleketinde karşılaşmadığı bir sürü sorunla karşılaştıklarını ama sonunda herşeyin istenildiği gibi sonuçlandığını söylemişti. Türkiye’de daha fazla risk alıyorsun. Şu da bir gerçek ki, sanatçı ve yapımcı olarak hayatının bazı dönemlerinde bu riskleri göze almak istemeyebilirsin.
Peki PARC nedir, kısa ve uzun vadede ne amaçlıyor, nasıl bir kurumdur?
“PARC performans sanatçılarının yapıp ettiklerini merak eder, takip eder, konuşur, tartışır, araştırır, eleştirir, destek olur. Yürüdükleri yolu anlamaya çalışır, kimi zaman o yolda onlara eşlik eder, kimi zaman da beraber düşünür, tasarlar, uygular. Süreç odaklıdır; varacağı yerden çok, geçtiği yola bakar. Birlikte düşüneceği başka başka insanları biraraya getirir, ağ oluşturur, yeni sorular sorar, cevaplar arar. Eldekileri birleştirir, yeni kaynaklar geliştirir, alternatif üretim yolları bulur. Yürüdüğü yola şüpheyle yaklaşır, üretim yaptığı alanı da sorgular, taşı kaldırır altına bakar.”
PARC’ın amacı Türkiye’de performans sanatları alanında sanatsal gelişimi araştırma, üretim ve danışmanlık yoluyla desteklemek. Bu amacına ulaşmak için laboratuar, eğitim, atölye programları oluşturur, sanatçıların üretim sürecini görünür kılan ve sürecin tartışıldığı ağlar oluşturur, sanatçıların yaratım sürecini destekler ve ortak üretimi için yerel ve uluslararası işbirlikleri gerçekleştirir, sanatçılara ve kültür kurumlarına proje, ortaklık geliştirme ve danışmanlık desteği verir. Aynı zamanda, sanatsal üretimin gerçekleştiği alanın dinamiklerine eleştirel yaklaşır ve sanatın iktidarla olan ilişkisini sorgular.
Daha açıklayıcı olabilmesi için PARC’ta yapılmış veya devam eden projeler hakkında biraz bilgilendirir misin?
İlk adım olarak, sanatta ifade özgürlüğü ile ilgili “Siyah Bant” adıyla yeni bir proje başlattı.
Siyah Bant projesi, Türkiye genelinde ve özelde beş kentte farklı aktörler tarafından farklı modalitelerle sanata uygulanan sansürün izlendiği, raporlandığı ve tartışıldığı bir araştırma ve web sitesi projesidir. Sitede vakalarla birlikte, sansürle ilgili yasalar, mevzuat ve bildiriler, akademik kaynaklar ve yurtdışından sansür örnekleri yer alacak. Site www.siyahbant.org adıyla erişime açılacak. Proje Hollanda Konsolosluğu tarafından destekleniyor.
Ayrıca Çetin Sarıkartal’ın yönettiği “Ara” adlı bir oyunun, Aydın Teker’in Japon bir sanatçıyla yaptığı ortak işin ve Hollandalı ve Türkiyeli genç sanatçıların beraber üretecekleri birçok işten oluşan projenin yapımını Perform 2012 koalisyonu olarak, PARC ortaklığında gerçekleştiriyoruz.
Halihazırda destekçileriniz varsa kimlerdir ve destek verecek olanlara nasıl bir çağrıda bulunuyorsunuz?
Şu anda proje bazlı destekçiler mevcut. Fakat ben daha geniş tabanlı bir destek mekanizması oluşturmaya çalışıyorum. Özel sektörü ikna etmek için harcanacak emek yerine, başka yöntemler geliştirmeye çalışıyorum. Bakalım, sonuç nasıl olacak.
Yeni mezun sanatçılar veya bir projesi olanlar PARC’a nasıl dahil olabilir, nasıl başvurabilir, ne yapmaları gerekli?
Şimdilik PARC’ı çalışmalarından haberdar etmeleri yeterli. PARC’ın da biraz zamana ihtiyacı var. Bu zamanı alırken bir yandan da sanatçılarla tanışabilir, konuşabiliriz.
NBA’de 2011 draft seçmeleri bu sabaha karşı başlarken, Enes Kanter’in önümüzdeki sezon hangi NBA takımında forma giyeceği de belli oldu.
Enes Kanter’i Utah Jazz kulübü 3. sıradan seçti ve Enes Kanter Mehmet Okur’un takım arkadaşı oldu.
Enes Kanter’in seçilmesinin ardından ilk açıklamaları şu şekilde oldu:
Enes Kanter’e Kentucky’den 1 yıl uzak kalmasının hatırlatılması üzerine Kanter, “Ben ilk yılımı Kentucky Üniversitesi ailesine vermek istiyorum. Orası çok inanılmaz bir yer. Onlara teşekkür ediyorum” ifadelerini kullandı.
Mehmet Okur ile aynı takımda oynayacak olması ile ilgili ise Enes Kanter, “Mehmet Okur çok çalışkan birisi. Ben küçüklüğümden beri onu biliyorum. Çok büyük bir lider ve Utah Jazz’da bana çok yardımcı olacağını biliyorum” şeklinde konuştu.
Democracy Now! televizyonunun sunucusu ABD’li muhalif gazeteci Amy Goodman’ın dün Guardian gazetesinde çıkan “A nuclear-free fututre for America” başlıklı yazısının Yeşil Gazete tarafından yapılan çevirisini sunuyoruz.
…
Amerika’nın yaşlanan nükleer reaktörleri yaşları ilerledikçe daha da güvensiz hale geliyor. Yenilenebilir enerjiler ise yeşil ve temiz bir seçenek sunuyor.
Etkilenen dört reaktörden üçünün tamamen eridiği Japonya’daki Fukuşima nükleer felaketinin, daha önceki bilinen felaketlerden çok daha kötü olduğunu gösteren yeni detaylar ortaya çıkıyor. Bu sırada Birleşik Devletler’de de Missouri Irmağı’nda yaşanan büyük su baskınıyla ikisi de Omaha yakınındaki iki nükleer santral alarm vermeye başladı.
Cooper nükleer santrali için düşük seviyeli alarm verildi ve nehrin 8 cm daha yükselmesi halinde santralin kapatılması gerekecek. Bu baskına bağlı olarak Fort Calhoun nükleer santrali 9 Nisan’dan beri kapalı ve Prairie Adası’ndaki nükleer santralin iki acil durum dizel jeneratörü aşırı sıcaklık sebebiyle bozuldu. Bu durum, yani acil durum jeneratörlerinin devre dışı kalması, Fukuşima’daki erimeye yol açan en önemli sorunlardandı.
Mayıs ayında Fukuşima felaketine tepki olarak Avusturya’nın Tarım, Orman ve Çevre Bakanı Nikolaus Berlakovich, Avrupa’nın 11 nükleersiz ülkesiyle bir toplantı düzenledi. Almanya’nın bile 10 sene içinde tüm nükleer santrallerini kapatacağı ve yenilenebilir enerji için araştırmalara devam edeceğini açıklamasıyla toplantıya katılan ülkeler de çözüm için nükleersiz bir Avrupa talebinde bulundular. Sonra geçen hafta İtalya’daki genel seçimlerde seçmenlerin yüzde 90’ından fazlası başbakan Silvio Berlusconi’nin ülkedeki nükleer santralleri yeniden başlatma planlarına karşı çıktı.
Ulusal nükleer enerji programı liderleri, bu hafta Viyana’da nükleer güvenlikle ilgili Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun toplantısında bir araya geldi. Bu toplantı Fukuşima’ya karşılık olarak düzenlendi. İronik olarak da ABD’nin Nükleer Düzenleme Komisyonu (NRC) başkanı Gregory Jaczko’da dahil olarak üzere bakanlar toplantının hiç nükleer santrali olmayan bir ülkede olmasına karar verdiler: Avusturya Avrupa’daki yeni antinükleer ittifakın ön sırasında yer alıyor.
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun toplantısı Associated Press’in ABD’de on yıllardan beri nükleer enerjiyle ilgili düzenleyici kurumların, nükleer santrallerin çalışmasına devam etmeleri için güvenlik önlemlerinin seviyesini düşürdükleri yönündeki haberinden önce yapıldı. Ülkede nükleer santrallerin tümü 1979’daki Three Mile Island felaketinden önceki yıllarda kuruldu. 104 santralin orijinal lisansları 40 yıllıktı ve Associated Press’den Jeff Donn şöyle yazdı:
“1960 ve 70’lerde ilk santraller kurulduğunda, bu lisansların süresi bitmeden çok önce daha gelişmiş modellerle değiştirilecekleri umuluyordu.”
Kurulum maliyetleri, güvenlik endişeleri ve radyoaktif nükleer atıkların binlerce yıl depolanması problemi sermaye sahiplerini bu fikirden uzaklaştırdı. Yeni nükleer santraller kurmak ve geliştirmek yerine, santral sahipleri – Obama’nın seçim kampanyasının en önemli destekçilerinden Exelon gibi şirketler – Nükleer Düzenleme Komisyonu’na 20 yıllık uzatma için başvurarak eski reaktörleri daha uzun süre işletmeye çalıştılar.
Yenilenebilir enerji teknolojileri geliştirme konusunda ABD’den daha iyi olan Avrupa bunları hızlandırma konusunda da oldukça hazır görünüyor. ABD’de ise Nükleer Düzenleme Komisyonu (NRC) Southern Şirketi’nin Three Mile Island felaketinden beri ABD’de yapılacak ilk yeni nükleer santrali olan Georgia’daki Vogtle santralinin genişletilmesi planını onayladı. Plan 8,3 milyar dolar kredi garantisi veren başkan Obama tarafından da desteklendi. Southern, Westinghouse’un yeni AP1000 reaktörünü kurmayı planlarken, çevre grupları koalisyonu yeni reaktörün güvensiz olduğu gerekçesiyle dava açtı.
Obama “Amerika’nın nükleer geleceği için mavi kurdele komisyonu” dediği bir komisyon kurdu. Bu komisyonun 15 üyesinden biri Exelon Şirketi’nin (Obama’ya seçim kampanyasında katkıda bulunan aynı nükleer enerji şirketi) başkanı John Rowe. Komisyon ülkenin nükleer enerjiyle nasıl başa çıktığını görmek için Japonya’ya bir gezi düzenledi – Fukuşima felaketinden bir ay önce. Mayıs ayında komisyon nükleerin ABD’nin enerji karışımının bir parçası olması gerektiği yönündeki görüşünün güçlendirdi.
Oysa ki ABD’nin enerji politikasında bunun yerine enerjiyi etkin kullanan binaların yapımı ve uygun yerlerde güneş ve rüzgar enerjisi teknolojilerinin geliştirilmesi için ulusal programlar hazırlanması yer almalı. Bunlar dış kaynaklı olmayabilir ve enerji ihtiyacımızı kısa sürede düşürerek, nükleer, yerli kömür ve ithal petrol konusundaki dışa bağımlılığımızı azaltabilir. Böyle bir program ABD’li üreticiyi destekleyerek parayı ülke ekonomisi içinde tutabilir. Böyle bir politika aynı zamanda Fukuşima’ya karşı basit, etkili ve makul bir cevap olacaktır.
Seçimlerin üzerinden on gün geçmesine rağmen yeni bir şey yazamamıştım. Seçim sonuçlarını değerlendirmeyen kimse kalmadı, ama ben yazamadım.
Yazsaydım parti olarak yaptığımız açıklamadaki tonda bir şeyler yazardım. Barış için de, demokrasi için de, yeni Anayasa’nın katılımcı bir şekilde yapılması için de umutlu olurdum. Ne güzel Mersin’de nükleer karşıtı bir milletvekilimiz oldu, İstanbul’da üç milletvekilimiz birden var, BDP’li vekiller sayesinde artık Ankara’da çok daha güçlü olacağız diye sevinirdim.
Hatta demokrasi için talep çıtasını iyice yükseltirdim. Çünkü seçim sisteminin bütün adaletsizliğine rağmen daha dengeli bir Meclis tablosu çıkmış, Kürtler ve sosyalist partiler parlamenter mücadeleye sahip çıkmak adına en büyük başarılardan birini kazanmışlardı.
Ama bu tür bir yazıyı yazmadım, yazamadım. Herhalde basiretim bağlandı. Nedeni buymuş.
Yüksek Seçim Kurulu görev sırasını boş geçirmedi ve 2 ay önce aday olmasında sakınca olmadığını söylediği ve 80 bin insanın kendisine oy vermesini sağladığı Hatip Dicle’nin milletvekilliğini düşürerek BDP’nin (ve aralarında Yeşiller’in de olduğu çok sayıda siyasi parti ve kuruluşun) desteklediği 36 milletvekilinin Meclis’e girmesinin önünü tıkadı.
Şimdi ne olacak? Bunu herhalde Başbakan’a sormak lazım.
Ama ülkede bütün bunlar yaşanırken on gün önce balkondan bütün dünya başkentlerine kendinden emin selamlar gönderen Başbakan’dan tıs çıkmıyor.
Oysa BDP liderlerinden Hakkari milletvekili Selahattin Demirtaş bakın ne diyor:
“Bunun gideceği nokta PKK’nin ateşkesi bozmasıdır. O olmasın diye, çok sert mesajlar vermeye çalışıyoruz. Oraya gidiyor. Bu kararı verecek olan biz değiliz. Ateşkesi biz ilan etmedik, biz bozmayız. Bozulmasını da istemeyiz. Ama bir adım sonrası odur. PKK’yi bizden daha iyi tanıyan kimse yoktur. Tartışmaları izliyoruz. PKK’nin o tartışmaları takip edeceğini biliyoruz. PKK kadrolarının şu anda nasıl bir his içinde olduğunu biliyoruz. Ateşkesin bozulması an meselesidir. O zaman kan dökülür. Bunun müsebbibi kim olur, artık o saatten sonra onun önemi olmaz. 3-5 eylemden sonra ateşkesi kim bozmuştu, unutuluyor ve maalesef sadece ölüler geliyor.”
Başbakan’ın bu suskunluğu, eğer krizi aşmak için bir çözüm üretme çabasından kaynaklanmıyorsa, kaygı verici. Hazır, bir tezgahla Kürtleri parlamentodan uzaklaştırmışken, buradan yeni krizler yaratıp bu arada 330’u geçmeyi, oradan başkanlık sistemiyle ortalığın tozunu atmayı planlıyorsa çok çok daha kaygı verici.
Sen oyların yarısını al, “istikrar sürsün”, ondan sonra da Kürtlerin silahlı mücadeleyi değil, sorunları Meclis’te çözmeyi savunan temsilcilerini Meclis’ten uzaklaştır. Al sana istikrar.
Ateşkes biterse, operasyonlar ve çatışmalar artarsa, bu ülke yeniden her gün gelen ölüm haberlerine alışmaya başlarsa bunun sorumluluğu Başbakan’da olmayacak mı? 94’de DEP milletvekilleri yaka paça Meclis’ten atıldıktan sonra ülke yangın yerine dönüp insanlar sokak ortasında infaz edildiğinde bunun sorumlusu kimdi? Şimdi adlarını kimsenin hatırlamak istemediği o zamanın zavallı koalisyon ortakları, başbakanı, ordu komutanları ve derin devlet şefleri değil mi?
Sihirli bir formül üretemez ve bu krizi hemen çözemezseniz istikrarınız balkonda kalır. Yüksek yargının karanlık hakimleri savaş olsun, insanlar ölsün diyor. Biz ise savaş olmasın, insanlar ölmesin diyoruz.
Peki Başbakan ne diyor? Galiba asıl önemli olan da bu. Yakında öğreniriz.
Milletvekili mazbatalarını alan Ergenekon sanıkları Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın tahliye taleplerini mahkeme reddetti.
12 Haziran’da milletvekili seçilen ve mazbatasını alan Ergenekon sanığı Mehmet Haberal, Mustafa Balbay ve Balyoz davasının tutuklu sanığı Engin Alan’ın tahliyesine ilişkin gözler İstanbul Adliyesi’nde.
İkinci ‘Ergenekon’ davası kapsamında tutuklu olarak yargılandıkları sırada milletvekili seçilen Prof. Dr. Mehmet Haberal ile gazeteci Mustafa Balbay’ın tahliye talepleri, özel yetkili cumhuriyet savcıları Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın tarafından değerlendirildi.
Savcılar Haberal ve Balbay’ın tahliye taleplerinin reddedilmesini istedi.
Mahkeme de bugünkü kararında tahliye taleplerini reddetti.
Bir buçuk yıldır tutuklu bulunan ODTÜ yüksek lisans öğrencisi Hüseyin Edemir’in yargılandığı davanın beşinci duruşması bugün görüldü. Edemir duruşma sonunda tahliye edildi.
Duruşma öncesi bir araya gelen Edemir’in yakınları basın açıklaması yaptı. Burada konuşan Edemir’in annesi tek isteğinin oğluyla birlikte kol kola eve gitmek olduğunu söyledi.
‘Beni de al’, ‘Adalet arıyorum, gören var mı?’ dövizlerinin taşındığı eyleme, CHP İstanbul milletvekili Melda Onur, Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu, Gazeteci Koray Çalışkan, Sanatçı Erdal Güney, ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Atay da destek verdi. Açıklamayı Edemir’in arkadaşı Altan Sungur okudu. Sungur, Edemir’in tutukluğunu devam ettirecek delillerin bulunmamasına rağmen mahkûmiyetinin devam ettiğini belirtti. Hüseyin Edemir hakkındaki tek delilin 12 yıl önce yapılan bir aramada elde edildiği söylenen bilgisayar çıktısına dayandığını belirten Sungur, “Bu belgelere dayanarak yargılanan insanlar da beraat ettirilmişti” dedi.
Edemir’in “Bu süre içinde tutuksuz yargılansaydım, eğitimimi tamamlasaydım, bunun kime zararı olurdu?” diye sorduğunu belirten Sungur,”Bu soruyu cevaplayacak bir adalet arıyoruz” dedi.
ANNENİN İSTEĞİ
Edemir’in babası Mehmet Edemir, oğlumun suçsuz yere mahkum edildiğini söyledi. Birçok kişinin kendilerine destek verdiğini belirten Mehmet Edemir “Oğlum için adalet istiyoruz” dedi. Anne Gülsün Edemir ise oğlunun bu tutukluluk yüzünden bütün haklarını kaybettiğini söyledi. Almanya’da burslu yüksek lisans yapacakken burs hakkını kaybettiğini belirten Gülsün Edemir, “Tek isteğim bugün oğlumla beraber kol kola evimize gitmektir” diye konuştu.
ERTUĞRUL KÜRKÇÜ’DEN EDEMİR’E DESTEK
Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku Mersin Bağımsız Milletvekili Ertuğrul Kürkçü de, Edemir’in ailesine bir destek notu gönderdi. Diyarbakır’da olduğu için duruşmaya katılamadığını belirten Kürkçü, “Hüseyin’in delilsiz, kanıtsız, savcının beraat istemine rağmen tutukluluğunun sürmesi skandaldır” dedi.
Milletvekilliği düşürülen KCK tutuklusu Hatip Dicle’ye BDP desteği geldi. Rest çeken BDP, Meclis’e girmeme kararı aldı.
BDP’nin desteklediği bağımsız milletvekilleri, YSK’nın Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi kararını değerlendirmek üzere Diyarbakır’da bir araya geldi.
BDP Genel Başkan Yardımcısı Filiz Koçali ile Ahmet Türk, Altan Tan, Aysel Tuğluk, Sırrı Süreyya Önder ve Hasip Kaplan’ın da arasında bulunduğu, BDP’nin desteklediği 28 bağımsız milletvekili, Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi kararını görüşmek üzere Kayapınar Belediyesi Kültür Merkezinde toplandı.
Toplantıda oybirliğiyle alınan karar göre, BDP Meclis’e girmeyecek.