Ana Sayfa Blog Sayfa 5129

Başak Acar ve “Televizyonunu öldür”

 

 

Ankaralı sanatçı Başak Acar’la bir röportaj gerçekleştirdik. Türkiye’de medya üzerinde giderek büyüyen iktidar savaşlarına uzun süreden beri hiç yabancı değiliz. Bu süreçte sanatsal üretimlerini özellikle televizyon karşıtlığı üzerinde yoğunlaştırmış Başak Acar ve çalışmalarını Yeşil Gazete olarak hem daha yakından tanımak ve hem de okurlarımıza tanıtmanın anlamlı olacağını düşündük.

Yeşil Gazete okurlarına biraz kendini tanıtır mısın?

Ben Başak Acar. Ankara doğumluyum. İkinci üniversitemi okumaktayım. İlki Mersin üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi heykel bölümüydü. Şimdi Gazi güzel sanatlar fakültesinde, resim okuyorum. Resim ve heykel dışında fotoğraf ve video çalışmaları da yapıyorum.

“Televizyonunu öldür” üzerine odaklandığın görülüyor…

Tabiî ki her sanatçı gibi benimde seçtiğim bazı konular var ve her konuya ilgi duymuyorum. Bunların en başında kill your tv’yi sayabiliriz. Ben tüm tv’ler ölmeli gibi bir düşünceyle işe başladığımda, bunu yurtdışında yapanlar olduğunu bilmiyordum. O nedenle başladığım harekete bir isim vermemiştim. Sonra böyle bir şey olduğunu ve “kill your tv” adında olduğunu öğrendim, henüz Türkiye’de yoktu. İlk yapan benim. Biz buna “televizyonunu öldür” diyebiliriz.Yaşamın olmadığı, renklerin çekilerek hakim bir tek renkliliğe dönüştürüldüğü yerde, çeşitlilik sözlüklerde kalmış, gündelik hayatta bir karşılığı olmayan bir sözcüğe, geri dönüşü olanaksız nostaljik bir tanıma dönüşür. Hayatın özerkliğinin ve çeşitliliğin devamı açısından tüm tv’ler kırılmalı, tüm vericiler yıkılmalı, tüm stüdyolar da yakılmalıdır.

Bu bağlamda, bireysel olarak tercihim, verilen estetik değerlerin reddi, kavramsal olarak sembolik bile olsa bu dayatma estetizasyonunun parçalanmasına atfettiğim önemden dolayı resim- fotoğraf ve video alanlarında tv’nin parçalanması konusunu işlemektir.

Peki okurlarımızın daha yakından tanıması için politik motivasyonundan bahseder misin? Aktif olarak çalıştığın, önem verdiğin örgütlenmeler ve konular nelerdir?

Bunları yaparken bulunduğum bir taraf elbette var. Örgütlü olmasam da kimseyle, fikirsel birlik içinde olduğum aynı düşünden insanlar var. Kendimi tanımlamak için anarşist sözcüğünü kullanabilirim. Uygarlık karşıtı bir tavrım da var. Savaş karşıtlarını, feministleri, eşcinselleri, hayvan özgürlükçülerini yine bu tarafta sayabiliriz. Kısaca tüm sınıf, tür,cins,ırk ayrımcılığına karşı olanlarla. Devlet ve dayatmalarının olmadığı bir dünyada mutlu yaşayacağımızı düşünüyorum. Haberleri ben arkadaşlarımdan alıyorum. Birkaç tane de izlediğim site ve düzen medyası olmayan gazete, fanzin türü yayınlardan elde ediyorum. Bu anlamda Yeşil Gazete de önemli bir haber kaynağımdır.

Çalışmalarının şiddet içerdiğini düşünüyor musun?

Bana sıklıkla gelen eleştirilerden birisi. Sen şiddet uyguluyorsun ve bununla nasıl barışı isteyebiliyorsun. Benim burada tv’ye uyguladığım ve uygulamanızı salık verdiğim şiddet (çünkü izlemeyin değil, öldürün diyorum) sağaltıcı bir şiddet biçimidir. Sizi ketleyen bir engeli yok ettiğinizde otantik kişiliğinizin çıkacağını düşünüyorum. Ayrıca bunun nesneye yönlendirilmiş şiddet olduğunu da unutmamak gerekir. Tv nin içindekileri öldürmedim ben, tv’yi öldürdüm. Haa ancak amacım kafanızdaki tv’leri ve size yüklediği doneleri de öldürmekti. O medyatik kişilerin kafanızda da ölmesi, kişilere yönelik evet sanal da olsa bir şiddettir. Devrim için yapılacak şiddetle, bulunduğumuz noktadan daha sığ bir yere gitmek için uygulanan şiddet arasında fark vardır. Reklamlar bu mesajlarla dolu, bizi akılsızca orada öylece oturan, uyuşmuş bir halde neyi tüketeceğini şaşıran kişiler yapmak istiyorlar. İşte asıl şiddet budur. Çünkü tüketim arzusu bizi terörize eder.  Benim yaptığım devrimci bir hareket olmayabilir şu an için. Eğer bir gün herkes tv’lerini kırarsa, o gün devrim olabilir. Çünkü devrim televizyondan yayınlanmayacak. Kırmak: Tavlada karşı oyuncunun pulunu oyun dışında bırakmak. Onu oyun dışı bırakalım. Sen izlemezsen gösteri olmaz, izleme gösteriyi!

Peki hiç tv izlemiyorsun ama çalışmalarında, bir şekilde medyayı takip ettiğin görülüyor. Örneğin Beat Kuşağı Antolojisi veya vicdani red konusunda Volkan Sevinç’in tablosunu yapıyorsun. Nasıl haber alıyorsun, gündemi nasıl takip ediyorsun? Bir tv karşıtının bu konudaki çözümü nasıldır?

Medya tabiî ki sadece tv değildir. Gazeteler, reklam panoları, cep telefonları, süpermarketler hep onun uzantılarıdır. İnterneti de bunun içinde sayabiliriz. Ancak internet televizyon kadar düşük güvenirlikli değildir. Kendi hayatımda cep telefonu ve tv kullanmıyorum ama ben de internet kullanıyorum. Onda kişilere özel bloglar sayfalar bulabilir. Hatta tv de asla gösterilmeyecek haberlere ulaşabiliriz. Yinede onun da olmamasını isterdim. Bazıları internetin tv’nin yerini aldığını söylüyorlar oysa tv izleme oranı ve obezite her geçen yıl artış gösteriyor. Ve hiçbir medya aracı tv kadar anti-interaktif değildir. O sizi atıl bir konumda hep izleyen tutar. İnternette siz de oyuna katılabilir ve bazen bozabilirsiniz de, belli oranda oyunu. Kimse televizyonu üreten fabrikalar olmasa evinde oturup tv üretmeye kalkmaz. O tamamen insanları manüple etmek için yaratılmıştır. Bu anlamda tv’yi medyadan ayrı zararsız bir icat olarak görmüyorum. İnternetle işte bu noktada ayrılıyorlar. Tv ye bir soru sorarsınız ve size yanıt vermez. İnternet size, eh hadi yine cevap verebilir.

Beat kuşağı antololijisiyle ilgili olayları bilmek için medyaya gerek yok. 6.45 okuru olmak yeterli. Volkan Sevinç ise eski bir arkadaşımdır. Ahali gazetesini internetten ya da basılı okumakta yine onlarla ilgili bilgi almaya yetiyor.

Vicdanlar Tutsak alınamaz

Çalışmalarımı erotik ya da pornografik bulanlar var. Bense sadece bunlardan öğeler kullanıyorum. Asıl fetiş ve porno yaratan, eril tv akıldır. Onun elinden bu özelliği alıp, kendime geçirip, kendimi seyredilen ve bir yandan da kendimi, oyunu bozan oyuncu, aktif  konuma getiriyorum. Onu, onun silahıyla vurmak gibi. Onu kırarken bir sadistik haz da aldığımı saklayacak değilim. Öldürdükten sonra üzerine koyduğum ayağım, eril tv aklın üzerine koyduğum ayağımdır. Neden tv erildir, oysaki hep kadını meta yapar derler. Doğrudur kadın metadır ama onu kullanan kadın değil eril zihniyettir. Tv erildir.

Tv karşıtı tavrın ne zaman başladı? Örneğin seni etkileyen ilk olay nedir?

Ben 77 doğumlu birisi olarak siyah beyaz ekranlı bir dünyaya doğdum. Çocukken tv’nin ne yalancı bi şey olduğunu bilinç düzeyinde anlayamasam da, hücresel olarak hissediyor olacağım ki, ilk televizyonumu  5 yaşımda yaktım. Annem ve babam çalışıyorlardı. Ben eğer anaokuluna gitmiyorsam evde olur onların gelişini beklerdim. Bu çok sıkıcı bir durumdu benim için. 9. kattaki evimizde, her yer beton ve aradığınız sevgiyi, ilgiyi göremiyorsanız, içten içe oyunlarınız zarar vermeye başlıyor etrafa. Televizyonun açma düğmesine basıp sonra hemen kapıyordum ki o arada çıkan ışıkları görmek öyle zevkli oluyordu. Tabi bunu çok yaparsanız yanıyor alet. Daha sonraları bunun pek de zararlı değil, yararlı bir davranış olduğunu keşfedecektim. İlerleyen zamanlarda izlediğim Körfez Savaşı görüntüleri, uzaylı otopsisi, evlilik programları, çocuk bezi reklamları bana bunu kanıtladı. Ona bilinçli tepkilerim şöyle başladı; “hıı hıı tabi tabi” diyerek izlemek, sesini kısıp gece lambası yapmak, yada görüntüsünü izlemesem de açık bırakmak, izlemeyi tamamen kesmek, 2009’da bahçeye indirip parçalamak, Kurtuluş köprüsünden atmak, başka bir arkadaşıma patlattırıp videosunu çekmek, öldürmek isteyenleri teşvik etmek. Bu konuda her tür bilgiyi yaymak. Resimler, fotoğraflar, videolar çalışmak.

Televizyona geçersek; bize biraz kendi baktığın çerçeveden televizyonu anlatır mısın?

Gölge oyunu

Televizyon elektromanyetik dalga halinde yayınlanan görüntü ve seslerin ekranlı ve hoparlörlü elektronik alıcılar sayesinde görüntü ve sese çevrilmesini sağlayan bir haber iletme yani propaganda aracıdır. Tv ve medya ayrı değildir birbirinden. O nedenle ben medya karşıtıyım demekle tv karşıtıyım arasında bir fark yoktur. Kimse tv yi medya olmazsa izlemez. Bir ekran alır ona dvd player veya bilgisayar bağlar, istediğini izler. Kitleleri manüple , hipnotize etmek için geliştirilmiş en düşük güvenilirlikli makinadır. Çok acı bir savaş görüntüsünün ardından, çocukların öldürüldüğünü izlettikten sonra (biz kahvaltı ederken) hemen ünlü pop starlarımızın özel hayatına geçiş yapabilir. Bu hızlı akış sayesinde bizde ne izlersek izleyelim yabancılaşırız ve kanıksarız her olayı. Çocukken ailece oturup uzaylı otopsisi izlediğimizi hatırlıyorum, hiç şaşırmamamız aslında bir rastlantı değildi. Neil Armstrong’un aya inişini de aynı normallikle izledik.Bugün, eğer söylendiği gibi ay yüzeyinde bir atmosfer yoksa rüzgarda olmaması gerekir, eğer öyleyse resimlerde gördüğümüz Amerikan bayrağı nasıl oluyor da sürekli dalgalanıyor gibi sorular var karşımızda. İkiz kulelere yapılan saldırıyı Amerika’nın kendisinin tasarladığı söylentisini duymayan kaldı mı? İşte 1984’ün günümüz versiyonu. “Bu dünyada hilekarlar bile aldanır” Guy Debord.

Hala farkında değil misiniz?

 

Sürekli izleyen olmak ve ne verilirse ona razı olmak, bu kadar atıl kalmak pasifleştirmişti bizi. Artık ne verirlerse almak zorundaydık. Yani nesne özneyi kırılmaya uğratmıştı. Kendi doğru formlarını sinsice sunmaya başladı. Öyleki imge dünyasının gerçekliği silme tehlikesiyle karşı karşıyaydık. Gerçek gökyüzündeki kuşlardı biz onları belgesellerden izledik. Savaş dibimizdeydi, biz Afrikalı çocuklara acıdık. Cinsellik en yakınımızdaki kişideydi, biz film yıldızlarında aradık. Biz hep güzeldik, büyük sermayelerse bize nasıl sözde güzel olunacağını anlattı, ne yememiz gerektiğini nasıl davranmamız, ne tip bir eş bulmamız, nasıl giyineceğimizi …ekranları ve perdeleri çoğalan yanılsamalar dünyasında kaybolduk. Bu sanal dünya matrix gibi hiper gerçek oldu. Ancak bu noktada yaratıcılık yoktur, çünkü baskı devam etmektedir. Gerçek artık gerçeküstü olmuştur. Bu durumda kırılması gereken televizyonun ta kendisidir. Baudrillard’ın da dediği gibi “eksiltmek gücü getirir, güç yokluktan doğar.”

25. kareler, sübliminal mesajlarla görsel, işitsel ileti gönderebilmenin tüm olanaklarıyla gündelik hayatlarımıza saldıran tüketim çıldırtıcısı,terörist, bölücü, sınıf, cins, tür ayrımcısı bu aygıt, popüler tabirle aptal kutusu dense dahi, izleyicileri yöneten sınıfların elindeki kumandadır. İzleyenlerse istenilen görüntülerin aksettirildiği ekranlara dönüştürülmektedir. Yoksa siz kumandanın sizde olduğunu mu sanıyorsunuz?

Subliminal mesaj?

Kalbinin sesini dinle

Subliminal telkin yöntemi bilinçüstünü devredışı bırakarak direk bilinçaltına mesaj gönderme yöntemidir. Subliminal telkin yöntemleriyle inanılmaz şeyler yapılabilmektedir. Bu teknikte, kaydedilen ses, insan kulağının duyamayacağı bir frekansa çıkarılmıştır. Siz duyamasanız da bilinçaltı ortamdaki sesi algılar. Kulaklık gerekmemektedir. Bu tekniği Amerikan Savunma Bakanlığı’nın Körfez Savaşı sırasında Irak askerlerine karşı kullandığı bilinmektedir. Gücü öylesine yüksektir ki duyma özürlülerin de bu teknikle mesajları algıladığı bilimsel çalışmalarda kanıtlanmıştır. Iraklılara “ direnmenizin faydası yok” mesajı gönderilmişti.

Bizim şu kanalı ya da bu kanalı, şu markayı ya da bu markayı almak, aslında farkı olmayan c partisi ya da p partisi dışında bir seçim hakkımız kalmadığında, 1 saniyelik izlediğimiz bir reklam bile bize davranış biçimi olarak yansıdığında, aşk dediğimizde artık elimizi cüzdanımıza attığımızda, çok uluslu şirketlerin kazanması için sabah akşam bir işe girip çalıştığımızda, fast food zincirleri alıp başını gittiğinde (ki sağlık uzmanları ıssız bi adada kalsanız bile fast food yemeyin diyor), GDO’dan başka artık yiyecek hiçbir şey kalmadığında ve sen bunu izlediğinde artık ölüsün, yaşamıyorsun! … John Zerzan’ında dediği gibi;” Makine hissetmez, asla acıkmaz. Asla susamaz ve asla uykusu gelmez, Asla korkmaz, mutlu olmaz yada üzülmez. Tanıma göre makine ölüdür ve makineler üzerine kurulu bir toplum da zombi toplumdur.” … Ve sonra şunlar terörist, bunlar bölücü derler. Ben bundan öte bir terörizm göremiyorum.

Boş vakit istiyorum, gün içinde ne istersem onunla ilgilenmek, sade ve dolu bir hayat, ne alsam ne tüketsem diye düşünmeden yaşamak, güzel olduğumu düşünerek, peynir almakla silah almak arasında bir farkın olduğu bir hayat istiyorum. Bence herkes bunun özlemini çekiyor. Ama öylece oturup kokuşmuş bir halde tv izliyor, cep telefonuyla hava atıyor, hangi marka ayakkabısı olduğunu kendine güvenmekten daha çok önemsiyor. Çünkü tüm tv izleyenlerin içinde küçük küçücük, kendini sevme yeteneğinden yoksun, kuruntular, kıskançlıklar, sinir dolu, düşünceleri salt cinsellik etrafında dönen, buna rağmen doğru dürüst sevişmesini beceremeyen insancıklar yarattılar. Biz bu halle ancak untermensch oluruz. Dinlediğimiz haberlere değil, kendimize inanmalıyız. Kilo verme programları izlerler ama kıçlarını kaldırıp bir bahçeye inip oturmak istemezler. En son ne için delice tutkuyla çalıştınız! Yaşamdan mutluluk istiyorsanız güvende olmayı aramaktansa onun içinizde olduğunu duyumsamalısınız artık. Bize sürekli sex empoze ediyorlar ama cinselliğimizi özgürce yaşamamıza engel oluyorlar. İşte bu yüzden adım atacak halimiz yok, boğuluyoruz, içimizdeki yumruk her geçen gün büyüyor. Çünkü biz pis düşüncelerle dolmuş sefil yaratıklarız, suçlu ve pisiz, bize söylenen bu. Hayır değiliz. Biz koca bir enerji mıknatısının üzerinde duran ve enerji bulmak için sağa sola bakınan, et yersem bolca enerjik olurum sanan, daha çok enerji üretimi için nehirleri kurutan varlıklarız. Bu gerçekten çok komik. İşte tüm bunları anlayabilmek için ve bu kanlı oyundan  uzaklaşabilmek adına haydi sende bir yerinden başla ve öldür televizyonunu!

Bana hep aynı şeyi anlatıyorsun diyorlar. Onlara şu karşılığı veriyorum, aynı şeyi dinlemekten sıkılsaydınız, bunu bana değil düzenin medyasına söylerdiniz. İnsanlar medyayı takip ettiği sürece, ben de onu eleştirmeye devam edeceğim. Bulunduğum yerden şu anda bunu en iyi sanat çalışmalarımla yapıyorum. Bunu yapmayı ne kadar ilerletebilirsem, o kadar götüreceğim.

 

Başak Acar ve çalışmalarını blogundan takip edebilirsiniz.

Röportaj: Ramazan Kaya \ Yeşil Gazete – Sanat

Vicdanınız yerel mi, küresel mi? – Mehmet Altan

Somali’den de korkunç haberler alıyoruz. Ailelerin, çocuklarının gözlerinin önünde birer birer ölmelerini çaresizlik içinde izlediklerini duyuyoruz.

Geçenlerde bir kadın üç hafta yürüdükten sonra Mogadişu’nun 140 km güneyindeki BM kampına ulaşmış. Halime Ömer isimli bu kadın aslında hali vakti yerinde bir ailedenmiş.

Üç yıl süren kuraklıktan sonra Halime, bugün zar zor hayatta kalmayı başarabiliyor.

Altı çocuğundan dördü ölmüş.

Halime çektiklerini anlatırken, ‘yemek bulamadığınız için çocuğunuzun gözlerinizin önünde ölüp gittiğini izlemekten daha korkunç bir şey yok. Artık umudumu kaybediyorum’ diyor.”

Bunları anlatan kim?

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon.

***

Dünyanın en yoksul kıtasında, Somali, Etiyopya, Kenya, Sudan, Uganda ve Cibuti’nin bulunduğu ‘Afrika Boynuzu’ olarak adlandırılan bölge, son 60 yılın en büyük kuraklığının ve bunun sonucu oluşan kıtlığın pençesinde.

Birleşmiş Milletler önceki gün Roma’da, Somali ve komşu ülkelerde 12 milyondan fazla kişinin hayatını tehdit eden kıtlığa çözüm bulmak amacıyla bir toplantı düzenledi.

Yaşanan büyük kıtlık felaketiyle başa çıkmak için yıl sonuna kadar acil 1,6 milyar dolar gerekiyor…

***

Dün sabah nemden bunalmış, kan ter içinde üniversiteye giderken, tam Boğaz Köprüsü üzerinde, Almanya’nın Sesi Radyosu’nu açıyorum…

Şerife Şeyh ile tanışıyorum… Somali’nin başkenti Mogadişu’da bombalanmış binaların arasındaki küçük bir meydanda, dört büyük kazanda pişirilen pilav ve et kuyruğunda, sabırlı bir şekilde sırasının gelmesini bekliyor.

Radyo, ‘etli yemeğin bulunduğu bir öğünün, Şerife Şeyh için ödül gibi’ olduğunu vurguluyor…

Çünkü Şerife’nin 12 yaşındaki oğlu İbrahim, bir süre önce Bakol Bölgesi’ndeki evlerinde açlıktan yaşamını yitirince, Şerife çareyi iki kızını da yanına alarak Mogadişu’ya gelmekte bulmuş.

Şerife, ‘o günden beri dileniyoruz. Ama dilendiklerimiz de fazla bir şey değil ki… Son günlerde sadece çayla yaşamımızı sürdürüyoruz’ diyor.

Dağılıyorum…

Somali’de en az 3 milyon 700 bin kişinin ülkedeki kuraklık ve kıtlıktan etkilendiği, şu ana kadar çoğunluğu çocuk, on binlerce kişinin yeterli beslenemediği için yaşamını yitirdiği ifade ediliyor. Dünya Gıda Programı Başkanı Sheeran, ‘gördüğümüz çocuklardan bazıları o kadar zayıf ki dördüncü düzey açlıkla mücadele ediyorlar. Bu düzeydeki çocuklardan ancak yüzde 40’ını kurtarabiliyoruz. Somali’deki kıtlıktan kaçıp Kenya’ya gelen bazı annelerin yolda zayıf bebeklerini bırakıp, güçlüyü koruma gibi seçimler yapmak zorunda kaldığını öğrendik’ diyor.

***

En az gelişmiş ülkelerin dünya nüfusunun yüzde 13’ünü oluşturmasına rağmen, dünya ekonomisinden aldığı pay ancak yüzde 1. Üstelik 1971 yılında 25 en az gelişmiş ülke varken, bugün rakam 48’e çıkmış vaziyette…

Türk-İş’in Temmuz ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 873 bin, yoksulluk sınırını ise 2 bin 843 TL olarak hesapladığını biliyorum. Pide fiyatlarının ‘ne olacağı’ konusunun da belki çok büyük yığınlar için günün en önemli haberi olduğunun da farkındayım…

19 milyondan düşmüş olsa da Türkiye’de de 12 milyon yoksulun olduğunun da bilincindeyim…

Ama aklım Somali’de…

BM’nin, Somali ve komşu ülkelerde 12 milyondan fazla kişinin hayatını tehdit eden kıtlığa çözüm bulmak amacıyla bir önceki gün yaptığı toplantıda, yaşanan büyük kıtlık felaketiyle başa çıkmak için yıl sonuna kadar acil bulmaya çalıştığı 1,6 milyar dolar da…

***

‘Küresel vicdan’; ‘din, ırk, mezhep’ ve de ‘yerellik’ ayrımı yapmıyor…

Yerkürenin tümünde devriye

geziyor…

Mehmet Altan – Star

Gündelik hayatta yabancılaşmayı aşma – Halil Turhanlı

Henri Lefebvre, 1939 yılında Diyalektik Materyalizm başlıklı kitabı yayınlandığında komünist partinin genç teorisyenlerinden biri olarak tanınıyordu. Bu kitapta formel mantık ile diyalektik arasındaki karşıtlığını ele alıyor, Hegel’in fenomenolojisindeki diyalektiği alıkoyuyor, beri yandan onun felsefesindeki idealist yapıyı eleştiriyor Marx’ın, diyalektik materyalizme geçişinde Feuerbach’ın katkısını vurguluyordu.

Sekiz yıl sonra, 1947’de Gündelik Hayatın Eleştirisi’nin birinci cildi yayımlandı. Parti içinde görünürde olumlu karşılandı. Parti entelektüellerinden Jean Kanape, “Bundan böyle felsefe gündelik hayatı, somut ve sıradan olanı küçümsemiyor” diyordu. Ama bu kitaptaki düşünceler partinin resmi görüşlerine pek de uymuyordu. Kitap parti dışındaki radikal, anarşist toplulukların daha fazla ilgi göstereceği tezler içeriyordu.

Felsefe ile gündelik hayat bir karşıtlık içinde düşünülmüştü. Daha doğrusu, felsefe gündelik hayat karşısında hep üstünlük iddiasında bulunmuş, gündelik hayatı küçümsemişti .İşte şimdi, Lefebvre bu karşıtlığı ortadan kaldırma giriminde bulunuyor ; gündelik hayattan, sıradan olandan, sıradan insanların günü yaşama tarzlarından yola çıkarak dünyayı dönüştürecek bir felsefe öneriyordu.

Marx dünyayı yorumlamakla yetinen, düşünce ve eylem arasında sınır çizen felsefeye son verme görevini üstlenmişti. Lefebvre de gündelik hayatı ve elbette sonuçta dünyayı değiştirmeye katkıda bulunacak bir meta-felsefeyle, özgürlük üzerine yansıma olan bir felsefeyle bu projeye katılıyordu. 1844 Elyazmaları’ndaki yabancılaşma nosyonunu gündelik hayata, modern şehir deneyimlerine uygulamıştı. Modern kapitalist toplumda gündelik hayatın her düzeyinde hayatı anlamdan yoksun bırakan, hayatı sığlaştıran yeni yabancılaşma biçimlerinin yayıldığına dikkat çekiyordu. Bu nedenle, gündelik hayatın eleştirisiyle yetinmiyor, gündelik hayatta devrim öneriyordu .

Yabancılaşmanın, bölünmüşlüğün üstesinden praksis yoluyla gelinebileceğini, insanın böylelikle bütünlüğüne kavuşabileceğini ve kendini gerçekleştirebileceğini vurguluyordu.

Gündelik Hayatın Eleştirisi (Cilt 1)’nın “Bir Pazar Günü Fransa Kırsalında Yazılmış Notlar” başlıklı bölümünde Antik Yunan ve Roma’daki festivalleri, Dionysuos (Bacchus) festivallerinin ortaçağlardaki izlerini, kapitalizm öncesi kır topluluklarındaki köy şenliklerini özlemle anlatır. Kapitalizm öncesi toplumlarda hayatın döngüselliğini yansıtır ve duyurur bu şenlikler. Kapitalizm, döngüsel zamana bağlı bu şenlikleri de yok etmiştir. Ancak şunu belirtmek gerekiyor: Modern hayatın da ele avuca sığmaz bir, denetlenemez bir karmaşası vardır. Modern gündelik hayatta yapılanmış, önceden düşünülmüş ve düzenlenmiş olanı aşan, temsil edilemeyen ve ele geçirilemeyen bir fazlalık söz konusudur. Modern hayat tekrara dayalıdır, ama aynı zamanda yönsüz ve kaotiktir.

“Gündelik hayat bir sanat eseri olsun” der Lefebvre. Gündelik hayatın estetize edilmesi günün kopuk anlarını ve deneyimlerini birbirine eklemleyerek, yeniden birbirine bağlayarak gerçekleştirilebilirdi. Aslında modernist edebiyat ve estetik de bunun ardındaydı: Bir yönüyle tekrarlara dayalı olan, ama aynı zamanda bin bir ayrıntı içeren modern gündelik hayatın içine yayılmış ve orada kendini gizlemiş olan şiirselliği, büyülü anları, hayatı dönüştürme ve sıradan bir günü unutulmaz kılma potansiyeli taşıyan ayrıntıları bulup bunlara birbirine eklemlemek. Aşkınlığa yönelmeden gündelik olanda gizli bulunan olağanüstünü yakalamak. James Joyce, Ulysses’da, kahramanı Leopold Bloom’un geçen yüzyıl başında sıradan bir yaz gününde yaşadığı ayrıntıları bir araya getirerek modern bir epik yaratmıştı. Gündelik hayatın içine gizlenmiş şiirselliği bulmuş, bir yaz gününü sıradanlığından kurtarmıştı. Yine bir yaz gününde Lefebvre’in “Gündelik hayatın zenginliği karşısında keskin bir duyarlığa sahip” olduğunu söylediği Virginia Woolf, kahramanı Bayan Dalloway’i o gece vereceği parti dolayısıyla alış veriş yapmak için Londra sokaklarına çıkardığında aynı zamanda gündelik hayatın içindeki büyülü anların da peşine düşmüştü. Deniz Feneri’nde de sanatçı Lily Briscoe paradoksal algının ardındadır. Sıradan olanı, nesneleri hem tanıdık biçimleriyle, hem de bir mucizenin öğeleri olarak görmek ister.

İlginç olan, modernist yazarların gündelik hayat deneyimini, modern hayatın kendini kolay ele vermeyen karmaşasını anlatabilmek için natüralist ve gerçekçi romanı reddetmiş ve düşlere, iç konuşmalara, bilinç akışına dayalı yeni anlatı tekniklerine ihtiyaç duymuş olmalarıdır. Bunun bir nedeni gündelik hayatı donukluktan kurtarmaya, şeffaf bir deneyime, Woolf’un deyişiyle “parlak bir hale”ye dönüştürmeye çalışmalarıdır.

Modern hayatın deneyimlendiği mekan şehirdir, metropoldur. Söz konusu deneyim çelişkileri, barındırır, birbiriyle çelişen algılar, çağrışımlar doğurur. Georg Simmel metropol insanının dış dünyaya zihniyle tepkiler verdiğini, zıt uyarımlar aldığını, metropol hayatında uyarımların hızla değiştiğini ve bu hızlı değişimin bezginlik, blasé yarattıgını, bireyde içsel çalkantılara yol açtığını belirtmişti. Bu ruh hali para ekonomisinin öznel yansımasıdır. Şehir para ekonomisinin doğduğu, yayıldığı ve yerleştiği mekandır. Lefebvre de bu nedenle şehirde deneyimlenen gündelik hayatın eleştiriyle yetinmiyor, gündelik hayatı köklü biçimde dönüştürmeyi, gündelik hayatta devrim yapmayı öneriyordu.

Radikal politikayı ve devrimi Dionysiuscu bir şenlik, Rabelaiscı bir karnaval olarak düşünüyor, Paris Komünü’nü ve Mayıs 1968’i bunun iki tarihsel örneği olarak öne sürüyordu. Ekstatik bütünlüğün, otantik varoluşun yaşandığı, sanatsal yaratıcılığın patladığı, devletin ve bütün diğer kurumların meşrutiyetinin sorgulandığı an’lar. Şehirde ve gündelik hayattaki devrimi de böyle tahayyül ediyordu. Böylesi bir devrim anlayışı günümüzün radikal şehircilik akımlarında etkisini duyurmakta. Durumcular’dan başlayan ve Sokakları Geri Al (Reclaim the Streets) hareketine uzanan bir etki bu.

Günümüzde alternatif bir şehir hayatını savunan yeni toplumsal hareketler, mutenalaştırma projelerine direnen şehir yoksulları Lefebvre’nin 1960’larda ortaya attığı “Şehirde Varolma Hakkı”nı bir slogan olarak benimsiyor ve bu hak için mücadele ediyorlar.

Halil Turhanlı – Birgün

Erzin’de termik santrallere karşı Şemsiyeli Eylem

Bilindiği üzere Doğu Akdeniz uzun süredir Termik Santrallere karşı yaşam mücadelesi veriyor.  Ceyhan”da 1,Tufanbeyli”de 1,Mersin”de 2 ,Yumurtalık’ta 5 , Erzin’de 4 , Dörtyol’da 1,  İskenderun’da 2 tane olmak üzere toplam 16 Termik Santral yapılması planlanmaktadır.  Bölge halkı uzun süredir santrallere karşı yaşamı savunmaya devam ediyor. Bu santrallerin merkezinde bulunan Erzin bulunan muhalefetin de en etkin ilçesi oarak kurduğu “Erzin Termik Santral Karşıtı Platformla” uzun süredir çeşitli eylemler ve mitingler düzenlenmektedir.
29 Temmuz Cumar Günü Selena A.Ş tarafından yapılmak istenen kömürlü termik santralin ÇED bilgilendirme toplantısı yapılacak. Erzin Termik Santral Karşıtı Platform bu toplantıyı protesto etme kararı aldı.
Ayrıca, Erzin Gönüllüleri Derneği de  İlginç bir protesto yapacak. yapılan açıklama şöyle…
KÜLLERİNİZE KARŞI SİYAH ŞEMSİYELERİMİZ

29 Temmuz Cuma günü Saat 14.30′ da Yeşilkent Konferans Salonunda, SELENA A.Ş nin ilçemizde kurmayı planladığı Kömürle çalışan termik santralin ÇED toplantısı’na hepimiz siyah şemsiyelerimizle geleceğiz. Siyah şemsiyeler bizleri, onların zehirli küllerinden koruyacak ve böyle kötü bir durumun oluşmasını engelleyecek olan bizlerin iradesini ve gücünü temsilen kullanılacaktır. Bu onurlu mücadelenin sivri dönemeçlerinde hep beraber omuz omuza olmamız bir mecburiyettir. Siyah şemsiyelerimizle hep beraber Erzin’ imizin ve Sağlığımızın ve Hayatımızın koruyucuları olmak için 29 Temmuz günü muhakkak orada olacağız…”
Yunus Muluk

Norveçli saldırganın ilk duruşması bugün

Norveç’te çifte saldırıdan sorumlu tutulan saldırgan bugün ilk duruşmasına çıkarılıyor.

32 yaşındaki aşırı sağcı saldırgan Anders Behring Breivik, başkent Oslo’nun merkezi ve Utöya Adası’nda İşçi Partisi’ne bağlı bir gençlik kampında 100’e yakın kişinin ölümüne sebep olduğunu kabul etmişti.

Avukatı, Anders Behring Breivik adlı bu kişinin, kendi eylemlerini ‘korkunç ama gerekli’ sözleriyle tasvir ettiğini söyledi.

Olayın şokunu hala atamayan Norveç halkı bugün yerel saatle 12’de ölenlerin anısına bir dakikalık saygı duruşuna katılacak.

Duruşma da saygı duruşunun hemen ardından başlayacak.

Bu arada polis saldırganın, vücudun içinde parçalanmak üzere tasarlanmış, en ağır yaralara yol açan dom dom kurşunu kullandığını bildirdi.

Polis, ”Bu mermilerin daja çok vücudun içinde patladığını, merminin bütün enerjisinin dokunun içinde biriktiğini ve çok büyük iç hasara yol açtığını” vurguladı.

Saldırılarda hayatını kaybedenler için ülkenin dört bir yanında anma ayinleri yapıldı.

Breivik, Facebook sayfasında kendisini ‘Hristiyan, muhafazakar ve milliyetçi’ olarak nitelendiriyor.

Anders Behring Breivik’in saldırıları 2009 sonbaharından bu yana planladığı bildirildi.

Breivik, saldırılardan önce internette yayımladığı 1500 sayfalık günlüğünde, terörün kitleleri uyandırma aracı olduğunu savunuyor.

İngilizce yazılan ve “Bir Avrupa Bağımsızlık Bildirgesi-2083” başlıklı günlüğe “Andrew Berwick” olarak imza atan Breivik, günlüğünün bir bölümünde, Norveçli ve gerçek adının Anders Behring Breivik olduğunu yazıyor.

Yeşil Gazete (Kaynak BBC)

Şaban Dayanan’ı kaybettik

İnsan hakları savunucusu Şaban Dayanan hayatını kaybetti. Şaban Dayanan’ın dün geçirdiği bir epilepsi krizinden sonra hayatını kaybettiği haber verildi.
Uzun süre İnsan Hakları Derneği’nde çalışan ve bir dönem yönetim kurulu üyeliği de yapan Şaban Dayanan 12 Eylül döneminde küçük yaştayken tutuklanmış ve işkence görmüştü. Dayanan, verdiği bir röportajda kendisine işkence yapan ekibin başında halen tutuklu bulunan eski emniyet müdürü Hanefi Avcı’nın olduğunu anlatmıştı.
80li yıllarda Radikal Yeşiller grubunda da yer alan Şaban Dayanan aynı zamanda fotoğraf sanatçısıydı.
Saban Dayanan’ın cenazesi yarın (Pazartesi) ikindi vakti Okmeydanı Cemal Kamacı Spor Tesisleri’nin karşısındaki Fetihtepe Camii’nden kaldırılacak.
Yeşil Gazete olarak ailesine, dostlarına ve insan hakları camiasına başsağlığı diliyoruz.
(Yeşil Gazete)

“Vatandaş Türkçe konuş”

1950’lerden kalma bir tabirdir bu başlıkta dem vurduğum. Memleket elden
gidiyorcuların bir başka absürd icadıdır başka bir deyişle. Neymiş, 72,5 millet 72,5 lisan konuşuyormuşta olan türkçeye oluyormuş,  Tüm İstanbulu şu başlıkta gördüğünüz ibare yazılı kağıtlarla donatmışlar. Vatandaşa –ne yapacağı hiç belli olmaza – doğru yolu göstertmişler.

Caz festivali kapsamında icra edilen ve benim teşrif edemediğim Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesindeki “Mujeres De Aqua” konseri esnasında Aynur Doğan’a gösterilen ırkçı tepki sonrası aklıma geldi birdenbire bu tabir. Bu bir.

Şu sıralar Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” üçlemesini okuyorum. 2.kitabın, “Karıncanın Su İçtiği”nin ortalarındayım. Mübadeleyi anlatıyor Yaşar Kemal (hemşehrim olması hasebi ile yazının bundan sonraki kısmında kendisine “dayı” şeklinde hitap edeceğim). Ege’deki bir ada, Karınca Adası mübadele kapsamında boşaltılır. Ayrıntıları geçip anlatmak istediğime geleyim.

Yaşar Dayım insana insanlığını hatırlatıyor okurken. Dağın taşın, dere
tepenin, binbir çiçek binbir kuşun hikayesi insanın bencil hikayesine
dolanıyor. Kahramanlar çıkıyor sonra bir bir ortaya. Adasını terketmeden bir kuytuda saklanan Vasili, arabistan çöllerinden gelip adaya sığınan Poyraz Musa, Sarıkamıştan kurtulduktan sonra memleketi Van’ın terkedilmişliğne hala anlam veremeden Karınca Adasına sığınan Baytar Cemil, denizin içini kendi evinin içi gibi bilen Nişancı Veli, mübadele sırasında derdest edilip gönderildiği yunanistandan yaşına başına bakmadan kaçarak binbir macera ile adasına geri dönen Lena Ana
Birer ikişer artan ada nüfusu
İnsanın bir başka insanla güzelleşmesi
İnsanın doğa ile birlikte yaşadığında çımgışma

Derken derken, tam da Aynur Doğan’a yönelik ırkçı tepkinin hemen ertesinde okuduğum adanın -şimdilik- son konuğu Dengbej Uso ve ailesi. Gelin Dengbej Uso’nun adalılar ile tanışmasını Yaşar Dayımın o bal dökülen kaleminden takip edelim. Bu da iki.

Baytar aldı:

Hun haş hatine, hun Gurmancın, hun tırki nızanın?

Adamın birden gözleri, yüzü değişti, dudaklarına ince bir gülümseme geldi oturdu:

Valla bavo ez Tırkiji dızanım, ez Kurdiji nızanım, ez Zazaki, ez kılame gavne Suryaniji dızanım

Baytar, hoşgeldiniz diyordu, siz Kürtçe bilmiyor musunuz? “Vallahi babam Türkçe de, Kürtçe de, Zazaca da, ben Süryani kavminin destanlarını da biliyorum,” dedi adam.

Haydi öyleyse kalkın da çınarların altına, çeşmenin yanına gidelim. Uyandırın çocukları, Lena Ana, diya Lena, size çorba yaptı. Navete çiye?
Benim adım dengbej Usodur.”
Du dengbej Usoyi?
Ha ben odur işte. Beni hükümet gönderdi yanına Musa Beg Poyrazın. Bu memleketin ağası Musa ağadır, öyle?
Öyle.
Du kiyi?
Ez bayterem.
Baytar navedeye?
Navemin Cemile, baytar doktore hespane…
Ez dızanım, şugulere çiye…

Kadın çocukları uyandırdı, küçüklerin ellerinden tuttu, büyükleri önüne aldı, hep birlikte çınarların altına geldiler. Kadın çocukların yüzlerini yudu. Arkasından da kendi yıkandı. Lenanın verdiği havluyla kurulandı. Uso da uzun uzun yıkandı, kendine geldi. Çocukların gözleri de ardına kadar açılmış, şaşkın, dört bir yana bakıyorlardı.

Ben çorbayı almaya gidiyorum,” dedi Lena.

Vasili, evlerin arasından gözüktü, “Lena Ana,” dedi, “geliyorum, ben de sana yardım edeyim.

Önde Vasili, elinde çorba tenceresi, arkada Lenayla Poyraz, ellerinde sahanlar, kaşıklar, taslar, ekmekler geldiler, hemencecik yer sofrası kuruldu. Baytar, Usoyla oradakileri tanıştırdı.

Nişancı nerde?” diye sordu Poyraz
Ben burdayım,” diye kamışlığın arkasından seslendi Nişancı, “hemen.”

Şalvarının bağını bağlayarak kamışlığın yanındaki çiğirde gözüktü.
Kahvaltıya oturdular, kıtlıktan çıkmışcasına yiyorlar, çocukların kaşıkları uğunurcasına işliyordu.
Kahvaltı boyunca Usonun gözleri Poyrazın üstündeydi. Poyraz da bundan tedirgin oluyordu.
Kahvaltı biter bitmez Uso ayağa fırladı. Poyrazın yanına geldi.

Poyraz Ağa ben seninle konuşmak istiyorum.

Kamışlıktan yana yürüdü. Poyraz da onu izledi. Kamışlığı, ılgınlığı geçtiler. Uso durdu, yöresine fıldır fıldır korkulu gözlerle baktı:

Buralarda kimse yok ya Ağa, buralarda kimse bizi görmeyecek ya?
Görmeyecek.
Öyleyse şu ağaçların altına oturalım.
Oturalım. Dün gece mi geldiniz?
Gün batmıştı.
Nereden?
Sonra anlatırım. Ben bir dengbejim.
O da ne?
Destan söyleyen.”
Nasıl, çok uzun türküler… Gecelerce söylenir, onlardan mı, hangi dilden?
Onlardan da söylerim. Kürtçe… Sıkışırsam, yetmiş iki dilden de söylerim.
Ben kürtçe anlamam ki…
Ben söylersem anlarsın. Kürtçe bilmeye gerek yok.

(Karıncanın Su İçtiği / Bir Ada Hikayesi 2 / Yaşar Kemal / Adam Yayınları / Sayfa: 299 / 300)

Ne demişlerdi 1950’lerde
Vatandaş Türçe konuş
Şimdi biz vatanı ve yurdu ekinde tuttuğu daşları ile birlikte bir kenara bırakalım.
ve “İnsan” diyelim
İnsan, istediğini dilediğin lisanda konuş
canının çektiği türküyü dilediğin lisanda dinle

Hatta bunu söylemekle de yetinmeyelim ve bu dediğimizi hayata geçirelim

İşte benim şu an gönlümden geçenler,

Sizler de yorum bölümüne kendi gönlünüzden geçenleri ekleyebilirsiniz.

anavarza

Ahmedo – Aynur Doğan  (kürtçe)

Kurdi Nizanim – Hakan Vreskala  (kürtçe ve türkçe)

Heyamo – Dalepe Nena  (lazca)

Daymohk – Kardeş Türküler  (çeçence)

Melancholy Man – Moody Blues  (ingilizce)

Beni Sarar Melankoli – Nükhet Duru  (türkçe)

Amy Winehouse öldü..

 
Ünlü İngiliz şarkıcı Amy  Winehouse Londra’nın kuzeyindeki Camden bölgesindeki  evinde ölü bulundu.

27 yaşındaki şarkıcının ölüm nedeni henüz açıklanmadı. Londra polis merkezi yetkililerinin verdiği bilgiye göre bugün yerel saate 15 00’te bir ihbar sonucu eve giden yetkililerin  cesedi bulduğu bildirildi.

 Amy Winehouse geçtiğimiz ay planlanan İstanbul konserini son anda iptal etmişti.

Reuters – Yeşil Gazete

Bu meselede aciz kaldım, susuyorum – Ümit Kıvanç

Müessese olarak birilerinin felaketine sevinmek diye bir hâl varsa, bizim basın herhalde bunun eğitimini almış olmalı. Gazetelerden üzerimize kan fışkırıyor, televizyonlar, linç kokusu alıp toplaşmış kalabalıkları “vatandaşın öfkesi” diye sunarken salyalar odalarımıza yayılıyor.

Ne oldu, doğrusu hiç anlayamadım. Seçimler yapıldı, acayip bir katılımla insanlar gidip oy verdi, şu an için çıkabilecek en mâkûl sonuç çıktı, özellikle BDP 36 sandalyeyle Meclis’e girdiği için, memleketin iyiliğini isteyen herkeste bir iyimserlik, bir “bu iş oldu” havası… derken bir anda ufukta kara bulutlar belirdi, aman demeye kalmadan gelip üstümüze yerleştiler. Şimdi herkes “fırtına yakın” diye homurdanıyor.

Bu koşullarda gazete sütununda ahkâm kesme hakkı, yerine getirilemeyecek sorumlulukların yükü altında ezilmeye, çaresizliğe dönüşüyor.

Eğer “Kürt sorunu” diye sözü edilen ve daha böyle adlandırmakla bile esası ıskalanan meselenin iki tarafı varsa, ancak bunlara söylenebilen sözler anlamlı olacaktır. Hangisi hangimizi dinler ki?

Önce şu esası ıskalama meselesini açıklığa kavuşturayım. Bizim memleketimizdeki temel sorun Kürt sorunu değildir. Çoğu zaman söylenen ama ciddiye alınmayan şey, doğrudur, esas sorunumuz Türk sorunudur. Kürtler, onyıllarca devletin özel zulmüne maruz bırakılmış bir topluluktur. 12 Eylül’ün Diyarbakır Cezaevi, tam da bugünkü gibi bir ortamı yaratmak üzere kurulmuş özel okul gibiydi, amacına da ulaştı. Yetmedi, 1990’ların vahşet politikalarıyla, öfke dolu, kin dolu nesiller yaratıldı. Anababaları, kardeşleri, eşleri, arkadaşları sokak ortalarında vurulmuş, asit kuyularına atılmış, işkencenin her türlüsünden geçirilmiş insanlarla karşı karşıya olunduğu niyeyse hep unutuluyor. Sanki Kürtler iş görüşmesine gelip de masada mızıkçılık yapan bir heyet! Değil. Eşit koşullarda karşı karşıya gelinmediğini Türklerin artık nihayet bir zahmet kavraması lâzım. Bunsuz hiçbir adım atılamayacak. Türkler Kürtlerle eşit haklara sahip olmayı sindiremediği için biz bunca felaketi yaşadık, yaşıyoruz. Durup dururken PKK diye bir şey çıktı da ondan değil. Kürtlere Kürt oldukları için yapılanları birileri Türklere yapsaydı Türkler de dağa çıkardı.

İddiam o ki, Kürtleri manen Türklerden uzaklaştıran, devletin onlara reva gördüğü zulüm de değildir. Bütün o zulüm yılları boyunca –olağan “münafık”ları hariç– Türk toplumunun hiç değilse “ama bu kadar da olmaz ki” manasına gelecek usulcacık bir ses bile çıkarmamış oluşudur.

Ha, ses çıktı çıkmasına. Şehit cenazelerini sömüren faşistlerin sesi. Devlet, medya, faşistler, elbirliğiyle öyle bir ortam yarattılar ki, Kürt olmak başlıbaşına suç, “düşük yoğunluklu savaş” bir cins millî seferberlik haline geldi. PKK asker öldürsün de üstüne atlayıp Türklerin ruhunu ve zihnini biraz daha iğdiş edelim diye el ovuşturanları da mı unuttuk? Unutacak kadar zaman geçmedi ki üzerinden! O kız çocuğu orada kendini yakıyor, Mehmet Ağar cezaevinde Aziz Yıldırım’ı ziyaret ediyor.

Bugün sorun çözme iddiasında olan, ama niyetinde olup olmadıkları bir türlü anlaşılamayan, çapında olmadıklarıysa hepten ortaya çıkmış bulunan Türk politikacıları, PKK’nin cinayetlerini öne sürerek bunca yılın vahşetini yok sayamayacaklarını bir türlü kabullenmek istemiyorlar. Tamam, Kürt siyaseti bugüne kadar toplum çoğunluğuna dönüp de tek söz etmedi. Bir anlayış ve duygudaşlık yaratma politikasını aklından geçirdi mi, şüpheli. Böyle bir politikaya yönelse Türkler arasından da şüphesiz destek bulabilirdi, tercih etmedi. Ama bunlar hep ikincildir. Esas olan, zulmün hesabının görülmemiş oluşudur. Ve bunun için Türklerin Kürt siyasetinin ne yapacağına falan bakmaması gerekirdi.

Hiç değilse bu saatten sonra, herkesin ağız birliği edip duyurduğu, yaklaşan felaketi önleme adına nâçiz bir çaba olarak, bütün yaşananlara bir de Kürtler açısından bakmak gerekmiyor mu, aziz Türk milleti? Bu duygudaşlığı göstermek “PKK’yi savunmak” falan değildir.

Ortada esas olarak muazzam bir duygu, öncelikle de güven sorunu var.

Buna karşılık, memleketin herhangi bir yerinde Kürtlere saldıran linçe susamış kalabalıklardan hâlâ “vatandaş” diye sözediliyor. Sakın Başbakan’ın “ben olsam asardım”ları yüzünden olmasın? Başbakan hotzot tavrına Kürtlerin uzlaşmaz ve anlaşılmaz politikasını gerekçe gösteremez.

“Kürt siyaseti” denen şeyin amacını, yöntemlerini, taktiklerini anlamaktan ben de acizim. Bazı sözler, tavırlar, kararlar, eylemler, kavrama sınırlarımı aşıyor. Hattâ bazıları karşısında nutkum tutuluyor. Yedi kayıp vererek on üç asker öldürme ve aynı gün demokratik özerklik ilân etme gibi, çift yönlü provokasyon dalında dünya literatürüne geçebilecek hadiseler karşısında diyecek laf bulamıyorum. Giderek, “insan hayatı” gibi bir “unsur”un Kürt siyasetince hesaba katılmadığına inanıyorum. (O askerlerin tam da orada mola verip oturmaları gibi bir durumu da anlayamıyorum ama bundan sözetmenin kıymeti yok, biliyorsunuz. Bu memlekette esas devletin marifetleri tamamen unutulmak üzere. Bunlardan sözeden, hükümete yardakçılık yapmakla suçlanır oldu. Aynı sebeple, tam da bu işlerin olacağı günün öncesinde, Öcalan’ın avukatlarının yine saçmasapan bir bahaneyle İmralı’ya götürülmeyişine de takılamıyoruz haliyle. Şemdinli davası falan gibi şeylerle Kürtlerin herhangi bir ilgisi sanırım zaten yok.)

Peki, sen ne diyorsun, diyeceksiniz. Pek bir şey diyemiyorum, gördüğünüz gibi. Dolayısıyla, aczimi kabul edip en azından bir süreliğine bu konuda ağzımı açmamam en doğrusu. Politika artık doğrudan insan hayatı üzerinden yapılıyor. Hep böyle yapılmıyor muydu, diyebilirsiniz. Sanki artık yapılmayacak gibi duruyordu, diye cevap veririm. Ne kadar talihsizmişiz, diyemiyorum artık; ne kadar hevesliymişiz…

Ümit Kıvanç – Taraf

Irkçılıkta Zaman

Haftasonu geç kalkmak iyi geliyor genelde bana. Yavaş yavaş hatta gerine gerine duş, kahvaltı, sonrasında da çay-sigara keyfi… Metropolün hızlı temposundan soluklanma kaçamakları. Afyon patlamaya başlayınca sosyalleşiyorum sanırım ki maillere, face’e filan bakayım diyorum. Büyük olasılık akşama doğru da aktivistleşip planlı ya da plansız (olası acil gündem gerektirmesi) eylemlere katılıyorum.

Gününü göreceksin
Bu sabah tersimden kalkmış olmalıyım, duşu erteledim, mail-sigara faslına kahvaltıdan önce başladım. Düzenli takip ettiğim savaskarsıtları.org sitesindeki bir yazı ile şok oldum. Hüseyin Gülerce tarafından yazılan yazı, 20 temmuz’da (3 gün önce) Zaman Gazetesi’nde yayımlanmıştı. Silvan olayları üzerinden Kürt sorunu çözümünün sadece demokratik yollarla olamayacağını, Kürt Hareketi’nin belinin kırılması gerektiğini anlatıyor, Türk Devleti ve milletinin gücünü göstermesi gerektiğini söylüyordu. %50 oy almış bir hükümetin kamuoyunu, geçiştirme laflarla, oyalamak yerine harekete geçmesinin kaçınılmazlığını vurguluyordu. Baştan sona kadar kan kokan yazının bitişi ise insanı dumur eder nitelikte: “Irkçılar değil, Türkiye’nin makul çoğunluğu kazanacak… Savaşın dili değil, barışın dili kazanacak…

Takiyye’nin böylesi…
İlk tepkim ‘bu ne yaman çelişki anne’ şeklindeydi. Çok riyakarca, kışkırtıcı ve ayrımcıydı. Saldırgan nitelikli pekçok metin görmüştüm ama takiyyenin bu türlüsü ile ilk kez karşılaşıyordum. Evet bu tam bir takiyye idi benim için. Sonra acıktığımı hissedip kahvaltıya başladım. Müzik açıp dinleyemedim, kafamda neler olup bittiği, mesajın kime olduğu, gerekçesi gibi şeyler döndü durdu.Önce mesajı Başbakan’a zannettim, ama o bu gaza gelmezdi. Dedim ki o zaman bu mesaj genel topluma (ne demekse, genel ahlak gibi oldu)… Gündem ile birlikte, mutad olduğu üzere, koroya katıldı. Belki biraz tiraj da artar. Bilindiği gibi satamadıkları için ‘abone’lere elden dağıtılan bir gazetedir kendileri. Düşününce satmaya (satıştan gelecek paraya) zaten ihtiyaçları olmadığını hatırladım.

Son tezimi çürütemedim.
Bingo! Bu sefer tamam dedim. Mesaj kendi kadrolarına idi. Bu argümanları kullanarak güncel anlamda daha etkili propaganda yapabilecekler, hızlı bir örgütlenme sürecine girebileceklerdi. Zaten çok düşünme alışkanlığı edinememiş olduğu için, örgüte katılımı sonrasında da ‘abi’lerini fazla zorlamayacak bir kitle kaçırılmamalıydı. Böylece gergin başlayan kahvaltım, keyifle sonlandı.

MHP, Toptancı Hali mi?
AKP’nin de seçim süreçlerinde faşizan söylemlere ağırlık verdiğini hatırlayınca biraz acıdım MHP’ye. Onlar sokaktan toplar, kıvama getirir, birileri de olmuşları çeker alırdı. Kim bilir belki de MHP de bunu istiyordu. Yıllardır iktidar hedefi olmadığına göre… Sanırım ellerinde kalanları da duruma göre ‘derin’ ya da ‘yüzeysel’ temizlik işlerinde kullanıyorlardır. Bu kadar laf üretme yeter, sokağa çıkmalı. Netekim 17.00’de Taksim meydanda ırkçı saldırıların protestosu var, eylemde görüşmece…