Ana Sayfa Blog Sayfa 5051

Ev işçisi kadınlar sosyal haklarını istiyor

0

 

Diyarbakır Ev Eksenli Çalışan Kadınlar ve Sosyal Haklar Derneği, “Ev eksenli çalışan kadınlar sosyal haklarını istiyor” sloganıyla bir imza kampanyası başlattı. İster kendi evinde ister başkalarına ait evlerde çalışsın, kadınların büyük bir işgücü oluşturduğunu ve sosyal bir taraf olduğunu ifade eden Dernek, ev işçisi kadınların kamu ve devlet politikalarında görünür olmak, taleplerine cevap bulmak ve bu politikaların oluşturulmasında aktif rol almak istediğini bildirdi.

İmza kampanyasının duyuru metninde, ILO evde çalışma sözleşmesi dahilinde (no.177), bağımlı nitelikteki ev-eksenli çalışanların artık iş yasası kapsamında olduğu belirtiliyor ve meclise gidecek olan yeni çalışma yasasının ilgili mevzuatında, evde çalışanların işçilik haklarından yararlanmasını sağlayacak düzenlenmelerin yapılması isteniyor.
Dernek taleplerini mevzuat değişikliğiyle ilgili beklentilerini şöyle ifade ediyor:

“Yerel yönetimlerin, ev-eksenli çalışma ve bu alanda çalışan kadınların sorunlarının çözümünde, sorumluluk üstlenmesini ve bu sorumluluğu öncelikli işleri arasında alıp, gerçekleştirmesini istiyoruz. Bu sorumluluklar istihdam, kreş ve yaşlı-hasta bakım hizmetleridir. Bu hizmetler yaygın şekilde, ücretsiz ya da çok düşük ücretli olmalıdır. Ev eksenli çalışan kadınlardan, ayrıca tüm duyarlı insanlardan imza kampanyamıza destek vermelerini bekliyoruz.”

İmza kampanyasına destek olmak için:

http://imza.la/ev-eksenli-calisan-kadinlar-sosyal-haklarini-istiyor

Türkiye’ye de lazım!

Recep Tayyip Erdoğan gibi bir Başbakan Türkiye’ye de lazım. Başbakanımızın Ortadoğu gezisini ben de bütün dünya ile birlikte izliyorum. Ama ben hayretle ve şaşkınlıkla izliyorum.

Televizyonlarda gördüğüm o son derece mağrur, kendinden emin, bilgiç figürün bizim Başbakan olduğunu idrakte zorlanıyorum. Görünüşe göre Ortadoğu halkları Erdoğan’ı savaş kazanmış, destanlar yazmış bir kahraman gibi bağırlarına basıyorlar, Kılıçdaroğlu’ndan esirgediği alnını öpüyorlar.

 

Ortadoğu’da ve kuzey Afrika’da son bir yılda yüz binlerce kişinin talepleriyle yankılanan meydanlar şimdi boşalmış. Meydanları boş bulan Recep Tayyip Erdoğan fırsat bu fırsattır diyerek kendisini can kulağıyla dinleyen insanlara ders veriyor. Demokrasi dersleri, insan hakları dersleri ve hatta bizim laikçileri çatlatmak istercesine laiklik dersleri.

Biz de kafa karışıklığı içinde soruyoruz: bu dersleri veren bizim Recep Tayip Erdoğan mı?

Aynı şahıs 10 küsur senedir bu ülkenin başbakanı olmasa biz de içimizden keşke bizim de böyle bir Başbakanımız olsa diye geçirebilirdik.

 

***

 

Erdoğan, Filistinlilerin kendi topraklarında çektiği acıya ortak oluyor. Filistinlilerin maruz kaldığı şiddeti lanetliyor, İsrail devletine sorunların şiddetle çözülemeyeceğini söyleyip, mutlaka görüşme yolunun açık tutulmasını öneriyor.

Keşke bizim de böyle bir Başbakanımız olsa da Filistinlilere gösterdiği anlayışı Kürtlere de gösterse.

Erdoğan, Suriye yönetimine gözdağı vererek kendi halkına ateş açan müstebitlerin meşruiyetlerini yitireceklerini söylüyor.

Keşke bizim de böyle bir Başbakanımız olsa da Hopa’da, Kızılay’da, Sinop Gerze’de halka ateş açılmasını, gaz bombası atılmasını, göstericilerin aylarca tutuklu kalmasını engellese.

Erdoğan gittiği her yerde demokrasiyi övüyor, yere göğe sığdıramıyor.

Keşke bizim de böyle bir Başbakanımız olsa da demokratik, özgürlükçü bir anayasa yazılmasının yolunu açsa, yüzde on seçim barajını kaldırsa, siyasi partiler kanunu değiştirse.

Erdoğan Mısır’da laikliği öneriyor, ardından Tunus’ta açıklamak ihtiyacı duyarak, laikliği devletin dini inançlar karşısında eşit mesafede durması olarak tarif ediyor.

Keşke bizim de böyle bir Başbakanımız olsa da Diyanet İşleri Başkanlığını Sünni tahakkümünden kurtarsa, okullarda zorunlu din derslerini kaldırsa, Cem evlerine tıpkı camilere tanıdığı gibi ibadet yeri statüsü tanısa.

 

***

 

Erdoğan’a yurtdışı gezileri iyi geliyor. Uzmanlar uçak yolculuklarında yüksek irtifalarda uçaklara verilen oksijenin zihin açıcı olduğunu belirtiyorlar. Bu yüzden Erdoğan’ın uçakla sık sık yurtdışı yolculuklara çıkmasında fayda var.

 

Belki gittiği yurtdışı gezilerden birinde o ülkenin yöneticilerine HES’lerin çevre için ne kadar zararlı olduğunu söyleyip, tabiatın da bir hak öznesi olduğu konusunda heyecanlı nutuklar atabilir. Kim bilir, belki bir yerlerde nükleer enerjinin koca bir yalan olduğunu, geleceğin alternatif enerjilerde yattığını önerebilir. İklim değişikliğinin gezegenimizi tehdit ettiği konusunda uyarabilir.

Biz de kendisini hayranlıkla seyredip, vay be deriz, bu müthiş adam bir gün bize de gelse.

Ali Özgentürk’ten festival eleştirisi

18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne layık görülen yönetmen Ali Özgentürk “sanat ve kültür festivali bu. Bunu çok dikkate almak lazım. O sahnede oyuncular ve yönetmenler olmalı”  dedi.


Ali Özgentürk, Merkez Park Amfi Tiyatro’ya gelişi sırasında gazetecilerin duygularını sorması üzerine, ”Neden verdiklerini bilmiyorum. Sahnede bir şeyler söyleyeceğim” dedi.

Verilen ödülün çok değerli olduğunu düşündüğünü belirten Özgentürk, şöyle devam etti:

”Hak edip etmediğimi bilmiyorum artık. Altın Koza’nın Adana’ya yaraşır iyi bir festival olma mücadelesi verdiğini düşünüyorum. Ama bir şey var. Bizim film festivallerinde resmi insanlar çok öne çıkıyorlar. Valiler, bakanlar. Bu festivaller sanat, kültür insanlarının festivalleri. Bizim dinimizde hayır yapanlar hiç ortaya çıkmazlardı. Belediye başkanları festival yapıyor devamlı sahnede konuşuyor. Bakanlar konuşuyor, Vali konuşuyor. Antalya’da festival yapıyorlar orada da CHP’liler konuşuyor. Sanat ve kültür festivali bu. Bunu çok dikkate almak lazım. O sahnede oyuncular ve yönetmenler olmalı. Burada 50 tane resmi araba gördüm. Burada içeri giremiyoruz. Bu bir kültür ve sanat olayı başka şeyi karıştırmamak lazım.”

****

Altın Koza’da Yaşam Boyu Onur Ödülleri verildi.

18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde neler var?

Altın Koza’da Yaşam Boyu Onur Ödülleri verildi

18’inci Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nin açılışında yönetmen Ali Özgentürk ile sinema sanatçıları Nebahat Çehre ve Kadir İnanır’a ”Yaşam Boyu Onur Ödülleri” verildi.

Ali Özgentürk’e ödülünü Adana Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Zihni Aldırmaz verdi. Özgentürk; ”Öncelikle düşmanlarıma teşekkür ediyorum. Çünkü onlar olmasa üretemezdim. Sinemayı dimdik ve gerçekçi bir şekilde yapan genç sinemacılara teşekkür ediyorum. Babama teşekkür etmek istiyorum, çünkü o benim baş mimarım. Kendime teşekkür etmek istiyorum, çünkü ben olmasaydım bu ödülü almazdım. Adana halkına teşekkür etmek istiyorum çünkü 19 yaşıma kadar ruhumu onlar dizayn ettiler. Dadaloğlu’na, Karacaoğlan’a, Yılmaz Güney’e teşekkür ediyorum. Onlar olmasaydı ben bu ödülü alamazdım” diye konuştu.

Kadir İnanır’ın ödülünü ise Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Faruk Şahin verdi.

İnanır, ödülünü alırken, Türk sinemasının güçlenmesi ve gelişmesi noktasında Adana’nın oldukça önemli bir misyon üstlendiğini vurguladı.

Bu noktada sanatçılar olarak Adana’nın hakkını ödeyemeyeceklerini ifade eden İnanır, ”Geçmişte Adana’nın desteği olmadan film çekmek çok zordu. Adana ve bölgesinin istediği her film, mutlaka İstanbul’da gösterime girerdi. Ve en güzel filmleri de onlar istediler. Adanalılar, gerçek bir sinema sevdalısıdır. İnsanlarıyla birlikte Adana, bizim mesleğimize çok önemli katkılar sağladı. Meslek hayatımın 42. yılında böylesi bir gecede onurlanmak, bir sanatçının istediği ve arzuladığı en büyük değerdir. Daha önce yine Adana’da almış olduğum, ‘En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nün yanına şimdi bu ödülü koyacağım” dedi.

”Yaşam Boyu Onur Ödülü”ne layık görülen bir diğer isim Nebahat Çehre’ye ise ödülünü Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz ve Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Zihni Aldırmaz verdi. Çehre, kendisinin de Adanalı sayıldığını belirterek, ”Burada geçmiş dönemde çektiğimiz bir filmde beni diri diri toprağa gömmüşlerdi. O zaman çok korkmuştum ve oyunculuk adına da büyük heyecan yaşamıştım. Bir insan için alabileceği en önemli ödül, ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü’dür. Bu onura layık olmaya çalışacağım” diye konuştu.

Konuşmaların ardından Mazhar, Fuat, Özkan (MFÖ) grubu konser verdi.

18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde neler var?

 

18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde neler var?

Adana Büyükşehir Belediyesinin bu yıl 18’incisini düzenlediği Uluslararası Altın Koza Film Festivali 17 Eylül Cumartesiden 25 Eylül tarihine kadar sürecek.

Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ isimli filminin Türkiye prömiyerinin yapılacağı festival boyunca, uluslararası sinema kongresi, öğrenci atölyesi, söyleşiler ve sergiler sanatseverlerle buluşacak.

Etkinliklerde Mazhar-Fuat-Özkan, Leman Sam, Funda Arar, Haluk Levent, Kubat, Ali Şan, Mustafa Keser gibi sanatçılar konserler verecek.

220 yerli ve yabancı filmin gösterileceği festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda 14 film yer alacak.

Festivalin yarışmalı bölümlerini oluşturan Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması ve Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması’nda tüm kategorilerde toplam 936 bin lira para ödülü dağıtılacak.

Festival, tüm kategorilerde ve toplamda en çok parasal ödül veren festival olma özelliğini taşıyor.

 

YARIŞMA FİLMLERİ
En İyi Film seçilen eserin 350 bin liralık ödülün sahibi olacak.

– Aşk ve Devrim – Yön: F. Serkan Acar

– Beni Sev – Yön: Ali Özgentürk

– Celal Tan ve Ailesinin Aşırı  Acıklı Hikayesi – Yön: Onur Ünlü

– Eylül – Yön: Cemil Ağacıkoğlı

– Gelecek Uzun Sürer – Yön: Özcan Alper

– Kadife / Büyük Ana – Yön: Erdoğan Kar

– Kaybedenler Kulübü – Yön: Tolga Örnek

– Mar – Yön: Caner Erzincan

– Memleket Meselesi – Yön: İsa Yıldız, Murat Onbul

– Saklı Hayatlar – Yön: A. Haluk Ünal

– Simurg – Yön: Ruhi Karadağ

– Türk Pasaportu – Yön: Burak Cem Arlıel

– Vücut – Yön: Mustafa Nuri

– Yurt – Yön: Muzaffer Özdemir

Filmlerden, Aşk ve Devrim, Beni Sev, Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikayesi, Kadife, Mar, Simurg ve Yurt’un dünya, Eylül, Gelecek Uzun Sürer, Türk Pasaportu ve Vücut filmlerinin ise Türkiye prömiyerleri festival kapsamında yapılacak.

Ödüller, 24 Eylül Cumartesi günü Merkez Park Amfi Tiyatro’da yapılacak kapanış töreninde sahiplerini bulacak. Saat 20.00’de başlayacak töreni Özlem Gürse ile Murat Başoğlu sunacak.

YOLA ADANA’DAN ÇIKIYOR


Nuri Bilge Ceylan’ın ”Bir Zamanlar Anadolu”da isimli filminin Türkiye prömiyerine de ev sahipliği yapacak olan festivalde, yönetmenin çektiği fotoğraflardan oluşan sergi de görülebilecek. Prömiyerin ardından festival kapsamında 3 seans daha gösterilecek olan film, 23 Eylül’de yurt genelinde gösterime girecek.

 

 

18. Altın Koza Film Festivali kapsamında son dönemin en özgün yönetmenlerinden “Derviş  Zaim Sineması” da mercek altına alınıyor. Derviş Zaim’in yönettiği Tabutta Rövaşata (1996), Filler ve Çimen(2001), Çamur (2003), Cenneti Beklerken (2006), Nokta (2008) ile Gölgeler ve Suretler (2010) isimli filmler Festival süresince gösterime sunulacak.

GÖSTERİM BÖLÜMÜ GÖZ DOLDURUYOR


Festival kapsamında ”Dünya Sineması”, ”Ben Asyalıyım Ben Afrikalıyım”, ”FIPRESCI: Ebedi İsyancılar”, ”Dünya Belgeselleri: Gerçeğin Çölü”, ”Anısına: Yılmaz Güney”, ‘100 Yıllık Çınar: Rıfat Ilgaz’ gibi başlıklar altında 238 film izleyiciyle buluşacak.

Dünya Sineması bölümünde gösterilecek Woody Allen’ın Midnight In The Paris (Pariste Gece Yarısı), Jan Schomburg’un Üstümüzde Gök Kubbe (Above Us Only Sky), Bujar Alimani’nin Af (Amnesty), Ari Bafalouka’nın Serbest Dalış (Apnea), Gariel Rojasvera’ın Karen Otobüste Ağlıyor (Karen Cries on The Bus), Zuzana Liova’nın Ev, The House ve Sameh Zoab’ın ilk uzun metrajlı filmi Cep Telefonu Olmayan Adam (The Man Without a Cell Phone) isimli filmlerin Türkiye prömiyerleri festival kapsamında gerçekleştirilecek.

”Ben Asyalıyım Afrikalıyım” bölümünde ise Mong-Hong Chung’ın Dördüncü Portre, Park Jungbum’ın Musan Günceleri, Li Ruijun’ın Koca Eşek, Sheron R. Dayoc’ın Deniz Yolcuları, Khalo Matabane’ın Şiddet, Sherif Arafa, Kamla Abu Zikry, Marwan Hamed, Mohamed Ali, Sherif Bendary, Khaled Marei, Mariam Abou Ouf, Ahmad Abdallah, Yousri Nasrallah, Ahmed Alaa’ın 18 Gün isimli filmleri yine ilk kez Altın Koza’da seyirciyle buluşacak.

Ayrıca, Gerçeğin Çölü başlıklı bölümde gösterilecek, Jairo Eduardo Carrillo ve Oscar Andrade’ın Minik Sesler, Mika Kaurismaki’ın Mama Afrika, Claus Wischmann, Martin Baer’ın Kinsasa Senfonisi isimli filmleri ile Yılmaz Güney’in Dünya Sinema Vakfı tarafından restore edilen Hudutların Kanunu isimli filminin de Türkiye prömiyerleri Adana’da gerçekleştirilecek.

 

ADANA SİNEMA MÜZESİ
Sinema camiasının büyük bir heyecanla beklediği Adana Sinema Müzesi projesi, Büyükşehir Belediyesi tarafından bu yıl gerçekleştiriliyor.

Büyükşehir Belediyesi Adana Sinema Müzesi, Altın Koza Film Festivali devam ederken, 23 Eylül tarihinde kapılarını açacak. Sinema meraklılarını çok heyecanlandıracak ayrıntıların yer aldığı müzeyle ilgili detaylar, önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşılacak.

 

evet et yemiyorum, hayır aç değilim – elif

Öyle vejetaryenliği sıkıcı sananlardansan kendini aldatma Prenses. Etobur klişelerinden en saçması da vejetaryenlerin ağız tadıyla yiyecek bir şey bulamadığıdır. Evdeki saksında büyüttüğün menekşelerine bakıp “akşam yemeğin mi? hihihoho…” diyenler filan çıkar arada. Ya da dışarıda bir yerde otururken yanına gelen çiçek satıcısını “yok, bizimkinin karnı tok” diye geri çevirerek laf sokmalar filan. Gereksiz… Özellikle de Türk mutfağını bilenlerin böyle  espriler yapıyor olması pek anlamlı olmuyor zira bilirsin çilingir sofrası (özellikle Ege bölgesinde) bile olduğu gibi etsizdir.

Diyeceğim o ki, et yemeyerek öğünlerini fakirleştirmek ya da tekdüzeleştirmek/sıkıcılaştırmak bir kenara dursun öğünlerini dengeleyebilmek için başlayan mutfak macerası, zamanla yemek yapma ve yeme keyfinin daha bir üst seviyelerine çıkar. Hepçil bir toplum düzeninde yaşayan otobur kişi (Hindistan gibi çoğunluğu et yemez toplumlarda daha genele yayılmıştır), öğünlerinden çıkarttığı bu besin sayesinde diğer muhteşem besinleri nasıl kullanıp karıştıracağının merak, ilgi ve daha sonraları eğlencesiyle lezzetle yaratıcılığın birbirine güzelce yedirildiği bir mutfak keyfine sahip olur. Bu ilgi kendiliğinden gelmezse işin zor ben diyeyim. Hani bana göre et yesen de yemesen de zor ya neyse.

Bu yüzden sana bu sefer hem pişirirken hem de yerken keyif alacağın, yine besin değeri yüksek iki tarifle geliyorum Prenses.

Bademli pilav

Bir pilav tenceresine koyduğun az miktarda sıvı yağa (pilavda hangi yağı tercih ediyorsan artık) şöyle iki avuç kadar bademi at kavur. Badem: iyi bir magnezyum, kalsiyum ve protein kaynağı. A, B, D ve E vitaminleri içerir. İçine küp küp doğranmış bir orta boy soğanı da at takılsınlar soğanlar pembeleşene kadar. Daha sonra bir yemek kaşığı kadar kuş üzümü, bir çay kaşığı tarçın ve bir çay kaşığı kimyonla birlikte bir diş sarımsak ekle (ben sarımsağı neredeyse tüm yemeklere koyuyorum, kendisine bayılıyorum. Sen koymak istemezsen çok da mühim değil). Biraz karıştırdıktan sonra önceden yıkadığın iki su bardağı (mümkünse) tam/esmer pirinci at. Tam/esmer pirinç: üç adet çekirdek tabakası içerdiğinden pirinçte bulunan demir, potasyum, fosfor gibi besin değerlerini olduğu gibi korur ve beyaz/kabuksuz/parlatılmış pirinçten kat be kat besleyici, doyurucudur. Ama bulamıyorsan ya da bütçene uymuyorsa beyaz pirinç de olur, yapılacak bir şey yok; o da iyidir. Pirinci, tencerede kavrulmuş olan karışıma yedirip bir iki dakika kadar karıştır. Tuzunu ekle. Esmer pirinç kullandıysan dört, beyaz pirinç kullandıysan üç bardak soğuk suyla birlikte bir tutam taze dereotu da ekle. Dereotu: protein ve kalsiyum kaynağı. Tencerenin kapağını kapat ve orta ateşte pişmeye bırak. Pilav suyunu çektiğinde hazır demektir!

 

 

Müslili pekmezli kurabiye

İşte ben bunu çok seviyorum. O kadar pratik ve doğaçlamaya açık ki hafta da bir kere bundan yapıyorum. Sayesinde paketli bisküvi almayı bıraktım ve hatta dışardan aldığım bisküvi, kurabiye türü abur cubur konusunda epey seçici olmaya başladım, beğenmiyorum öyle her abur cuburu.

Müsli: yulaf, arpa, buğday ezmesi gibi bileşenlerden oluşan, hazır olarak alındığında içinde kuru meyve, keten tohumu gibi besinlerden de barındıran karışım. Yulaf: protein, mineral ve B grubu vitaminleri kaynağı. Bir paket yulaf ezmesi ya da müsli karışımı al, evinde bulunsun. Büyük çukur bir kapta bir bardak kadar müsli, içine istediğin kadar kırılmış fındık, badem, ceviz, ve/veya kuru üzüm, bir bardak un, iki çay kaşığı kabartma tozu, bir fiske tuz, bir tatlı kaşığı kadar da tarçını karıştır. Bu kuru karışım. Ayrı bir çukur kabın içinde de sıvı karışımı hazırla: üçtebir su bardağı şeker, üçtebir su bardağı ayçiçek yağı ve üçtebir su bardağı pekmezi (ben keçiboynuzu/harnup pekmezi kullanıyorum, senin evinde dut veya üzüm pekmezi varsa onu da kullanabilirsin) çırpma teliyle şeker eriyene kadar çırp. Keçiboynuzu (harnup) pekmezi: sütün üç katı kadar kalsiyum içerir, ayrıca a, B ve E vitaminleri kaynağıdır ve mineral anlamında da çok zengindir, vejetaryenin koruyucu meleğidir. İyice homojenize olup köpürmüş bu karışıma yarım bardak kadar tam yağlı süt ekle ve tekrar güzelce çırp. Bu arada fırını 250 dereceye ayarla, ısınsın. Sıvı karışımı katı karışıma, kaşıkla yedirerek yavaş yavaş ekle. Kıvamının kaşıkla toparlanacak gibi ama elle yuvarlanamayacak kadar yumuşak olması lazım. Baktın çok cıvık oldu, un, çok katı oldu, süt ekle ki kaşık kaşık alıp tepsiye koyduğunda dağılmadan duracak kıvmda olabilsin. Yağladığın veya yağlı fırın kağıdıyla kapladığın tepsi üzerine kurabiye karışımını kaşıkla, aralarında iki parmak boşluk kalacak şekilde yerleştir. 250 derecede ısınmış fırına at. 20 dakika sonra hazır! Mutfağa dağılan muhteşem pekmez kokusundan ve kurabiyelerin görüntüsünden de piştiğini kolaylıkla anlayacaksın.

Not: İçinde yumurta olmayan bu pratik kurabiyenin içine inek sütü yerine soya sütü koyarsan vegan arkadaşlarına da rahatlıkla ikram edebilirsin. Vegan: diyetinde etle birlikte diğer hayvansal ürünler de olmayan otobur cinsi.

Vejetaryen olmak, ister istemez insanın yiyecek tüketiminin daha bir bilincinde olmasını ve yavaş yavaş hazır gıda satın almamasını da beraberinde getiriyor Prenses. Haliyle bu bilinç, damak tadı ve yemek pişirme zevkiyle birleştiğinde vejetaryen mutfağının hem pişirme hem de yeme keyfi bambaşka oluyor.

Afiyet şeker, etoburlara da kapak olsun!

 

Elif – http://www.prensesemektuplar.com

 

Nazi filmi gibi – Ahmet Altan

Aslında dün iki ayrı filmi hatırlatan iki dehşet verici olay yaşadık. İlki, Bernhard Schlink’in muhteşem kitabından yapılan Okuyucu isimli filmdeki bir mahkeme sahnesinde sorgulanan olayın aynısıydı.

Yargıç, içinde Yahudilerin bulunduğu kilise yanarken kapıları niye açmadığını soruyordu Nazi gardiyana.

Gardiyan, kapıları açması halinde tutukluların kaçacağını söylüyordu.

Görevi onları kaçırmamaktı, o nedenle yanmaları kendisine daha makul görünmüştü.

Ve, kapıları açmamıştı.

Dün, Van’dan İstanbul’a getirilen beş mahkûmun içinde bulunduğu bir cezaevi arabası yolda tutuştu ve arabanın içindeki beş mahkûm diri diri yandı.

Mahkûmlara eşlik eden on jandarmanın ateşler arabayı sardıktan sonra mahkûmları kurtarmak için uğraştıkları söyleniyor.

Neden alevler bütün arabayı sarana kadar beklemişler?

Neden daha önce mahkûmları arabadan çıkarmamışlar?

Tabii, uzun yola çıkarken mutlaka “bakımı yapılmış” olması gereken araba durduk yerde nasıl tutuştu sorusu da var ama ben asıl yangın başladıktan sonra mahkûmların dışarı çıkarılmamasıyla ilgiliyim.

Diri diri yanan beş kişiyle…

Çığlık çığlığa kıvranarak, kavrularak ölen beş kişiyle…

Jandarmalar neden yangın başlar başlamaz mahkûmların kilitli kapısını açmadılar?

Benim bildiğim, mahkûm arabaları iki bölümlüdür, demir parmaklıklarla ayrılan birinci bölümde mahkûmlar oturur, kapının yanında oturan en azından iki jandarma da onları denetler.

Belli ki jandarmalar arabadan atlamışlar ama demir parmaklıkların kilidini açmamışlar.


“Kaçmasınlar”
diye herhalde.

Mahkûmlar kaçamamış.

Yanarak ölmüşler.

İkinci olay, Tom Cruise’un oynadığı Collateral isimli filmi çok anımsatıyordu.

Tom Cruise, bir kiralık katildi filmde.

Her türlü karışıklığın ortasında bile kurbanını tek kurşunla vurup öldürebilen bir tür “süper” katil.

Dün Zeytinburnu’nda üç Çeçen sokak ortasında vuruldu.

Hareket halindeki bir arabadan susturuculu bir silahla ateş açan katil sadece üç kurşunla üç kişiyi kafalarından vurmuştu.

Her kurban için tek kurşun.

Hepsi kafadan.

Ve, hareket halindeki bir arabadan.

Biraz silah kullanan herkes, seyir halindeki bir arabadan ateş açarak yaklaşık otuz saniye içinde üç hareketli hedefi üç kurşunla kafasından vurmanın “eğitimi” de aşan olağanüstü bir yetenek gerektirdiğini bilir.

Belli ki dün Zeytinburnu’nda olağanüstü bir tetikçi vardı.

İşin içinde Çeçenlerin bulunması bu cinayetlerin uluslararası bir boyutu olabileceğini de düşündürüyor.

Üç kurşunla üç kişiyi kafalarından vurabilecek düzeyde bir tetikçinin “kimliğini” değilse de “varlığını” bütün istihbarat servisleri bilir, böyle biri fark edilir.

Bu düzeydeki bir katil bir yerden bir yere gittiğinde mutlaka bilinir.

Anlaşılan bizim yetkililer Zeytinburnu sokaklarında böyle birinin dolaştığını öğrenememişler.

Türkiye genel anlamda zenginleşip, kalkınan bir ülke.

Sadece İstanbul’un “fakir” semtlerinde şöyle bir tur atmak bile zenginleşmenin ve kalkınmanın işaretlerini görmeye, o insanların yaşamlarının nasıl değiştiğini anlamaya yeter, zaten bunu anlamadıkça da bu ülkede siyaset yapmak mümkün değil.

Ya da yaparsınız da işte CHP gibi yaparsınız, muhalefet etmeyi “laf çakıştırmak” sanır, mütemadiyen yenilirsiniz.

Bütün dünyanın da ilgiyle izlediği bir kalkınma var ama bu kalkınma toplumun kılcal damarlarına sızamıyor, genel bir zenginleşme, kadroların kalitesinin yükseldiği bir gelişmeye dönüşemiyor.

Jandarmalar mahkûmları alevlere teslim ediyor, sokaklarımızda bizden habersiz “süper katiller” dolaşıyor.

Türkiye’nin artık “kalkınmayı” “gelişmeye” dönüştürmesi gereken noktadayız, daha iyi, daha kaliteli kadrolar yetiştirme, daha güvenli ve daha huzurlu bir hayat yaratma zamanı geldi.

Ama bunları yapabilmesi için Türkiye’nin enerjisini Kürt meselesine ve savaşa değil, bu işlere harcaması gerekiyor.

Kürt meselesi nasıl çözüm yoluna girecek peki?

Erdoğan çeşitli öneriler ve öğütler vererek dolaşıyor Kuzey Afrika kıyılarında, dinlenmesi gereken öğütler ama aynı sırada bir başkası da ona bir öğüt veriyor.

Erdoğan ülkesinin gelişmesini, öğütlerinin uluslararası düzeyde dinlenmesini istiyorsa, Talabani’nin bizim manşetteki “öğüdüne” de bir kulak versin.

Belki işine yarar

 

Ahmet Altan – Taraf

 

Kürt politikacılar konferansta buluştu

Diyarbakır’da, BDP, DTK, HAK-PAR ile KADEP’in düzenlediği ’Kürdistan Konferansı’ başladı. Konferansa, yazar, siyasetçi, akademisyen, dernek, siyasi parti ve grupların temsilcilerinden oluşan 173 kişi katıldı. İki gün sürecek konferansta, önümüzdeki ay Kuzey Irak’ta yapılması planlanan, ’Ulasal Kürt Konferansı’ ile ’Kürtler arası birlik’ konuları tartışılacak.

Konferansın açılış konuşmasını Kürtçe yapan Mardin Bağımsız Milletvekili ve DTK Genel Başkanı Ahmet Türk, herkesin fikrini çok açık, özgürce açıklamasını ve tartışmaları gerektiğini belirtti. Türk, “Kürt siyasetinde çok eksik, yetersizliklerimiz var, bunları gidermemiz gerekiyor. Emperyal devletler Türkiye, ABD, AB ülkeleri, İran, Ortadoğu’nun değişim sürecinde çıkarlarını ön plana almış durumdalar. Kürtler’in sesini kısmak istiyorlar. Birlik, beraberliğimiz söz konusu olursa bunu başaramazlar. Bunun için de gerçekçi, şeffaf bir Kürt siyaseti üretmemiz gerekiyor” dedi. Barış için uğraştıklarını dünyanın bilmesi gerektiğini bildiren Türk şöyle dedi: “Demokrasi, özgürlük ve barış için mücadele veriyoruz. Bunun için, bunu dünyaya göstermemiz için kendi aramızda birlikteliği sağlamamız lazım. Kürdistan’ın dört parçasında da sıkıntıya düşmemek için, ittifak için, genel konferans için hizmet verilmelidir. İsteklerimizi şeffaf anlatmamız gerekiyor. Biz görüyoruz ki, bu konferansla Kürtlerin birliği oluşuyor. Onun içi kimse ben dememeli. Birlik olmazsa çözüme yakınlaşamayız. Hangi proje nasıl başarıya ulaşır bizim bunun üzerinde çalışmamız lazım. Kürt siyasetçilerinin üzerinde büyük bir yük var. Bizler, Kürt siyasetçileri bu yükü doğru yere doğru taşımamız lazım.”

BAYDEMİR: BİRLİĞİMİZ, KURTULUŞUMUZDUR

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı BDP’li Osman Baydemir de, konferansın gerçekleştiği günün Kürt halkı için tarihi öneme sahip olduğunu savundu. Kürt halkının önünde iki seçenek bulunduğunu ileri süren Baydemir, şöyle konuştu:
“Kürt halkı ya 30-40 yıl daha bu acıları yaşayacak ya da birliğini oluşturup yakaladığı barış ve özgürlük zeminini ortaya çıkaracak. Biz iyi bir siyaset yürütüp birliği oluşturabilirsek kimsenin yaşamını yitirmesine gerek kalmayacaktır. Bu alanda çıkacak birlik Kürt halkının kurtuluşunu özgürlüğünü getirecektir.”

HAK-PAR GENEL BAŞKANI BOZYEL: PKK SİLAH BIRAKSIN

Konferansta konuşan HAK-PAR Genel Başkanı Bayram Bozyel ise, silahlı mücadelenin siyasi alanı bloke ettiğini vurgulayarak, şöyle devam etti: “Bizim tespitlerimize göre, gelinen aşamada silahlı mücadele ile yeni kazanımlar elde etmek bir yana, çatışmalı ortam Kürt sorunun barışçıl demokratik çözüm zeminini zayıflatmakta. Silahlı hak arama yöntemi halkımızın mücadele potansiyelini daha etkin ve sonuç alıcı bir biçimde ortaya çıkartmakta zora sokmaktadır. Bu tablo içinde, PKK cesaret gerektiren tarihi bir karar alma eşiğine geldiği açıktır. Bu karar, silahlı mücadeleyi bir mücadele yöntemi olmaktan çıkartmak olmalıdır.”

Bozyel, TBMM’yi boykot eden BDP milletvekillerine de çağrı yaparak, 1 Ekim’de parlamentoya gitmelerini istedi.

ELÇİ: BARIŞSEVERİZ

KADEP Genel Başkanı Şerafettin Elçi de, bir halkın birlikte hareket etmeyi becerdiği oranda onurlu müreffeh eşit demokratik bir yaşamı hak ettiğini söyledi. Elçi, “Gruplar kişiler, partiler, ön plana çıkarılmamalıdır. Ortak değer ve çıkarlarımızı açığa çıkarmalıyız. Kürt halkı özgür olmak, onurlu bir yaşam istiyor. Bu ortak paydaları işlemeliyiz. Kürdistani değerler tabanından birlik aramalıyız. Kürtler savaşmaya zorlandıkları için savaşıyorlar. Yoksa barışsever bir halktır. Özgürlüğümüzden feragat etmeyeceğimiz bilinci ile barışsever olduğumuzu her kese göstermeliyiz” diye konuştu.

DEMİRTAŞ: MASA BAŞINDA ACEMİYİZ

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise, konferansın Kürt halkının geleceğine ışık tutacağına inandığını söyledi. BDP olarak, ’Kürt siyasal birliğini’ sağlamak sorumluluğu ile karşı karşıya kaldıklarını bilincinde olduklarını belirti. Dünyada, Kürtler kadar parçalanan başka bir halk bulunmadığını savunan Demirtaş, kendilerine yabancılaştıklarını ifade etti. Yeri geldiğinde iki kardeşin gözünü kırpmadan, bir karış toprak için birbirini öldürdüğünü kaydeden Demirtaş, “Kürt halkı hiçbir ayaklanmada mevzide kaybetmemiştir. Yenilginin ve geriye düşmelerin iki önemli faktörü karşımıza çıkıyor. Birincisi iç ihanet, ikincisi de masa başındaki acemilikler, saflıklardır” dedi.

“KÜRDİSTAN ESİNTİSİ, ARAP BAHARINA MAYA EDİLMELİ”

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Kürt halkının varlığını ispat edebildiğini belirterek şöyle dedi: “Sıfır noktasından artıya geçmek yeni bir çaba ve kararlılık gerektiriyor. Arap dünyasında estirilen bahar havasını önemsemekle birlikte Kürt coğrafyası yani Kürdistan’daki değişim esintisiyle bütünleşmediği sürece nihayete ermeyecektir. Bundan emin olalım. Eğer ki Kürdistan esintisi bu rüzgara maya edilmez ise, emin olun ki Arap dünyasındaki değişim diktatoryal rejimlerin renk değişiminden ibaret kalacaktır. Kürt halkı başta Ortadoğu’da tüm mücavir alanında toplumsal dönüşüm ve değişimin anahtarını elinde bulunduruyor. Bunu uluslar arası güç odakları da bilmektedirler. Ve biliyorlar ki ’Kürdistan devrimi’ olmaksınız bölgesel dönüşüm mümkün olmayacaktır.”

Kendilerinin geliştireceği stratejinin, bölgesel dengelerin şekillenmesinde etkin rol oynayacağını ileri süren Demirtaş, konferansa katılan diğer Kürt parti ve oluşumlara seslendi. Demirtaş, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Kürt halkının tüm medeni halklar gibi uygar ve bir statüye kendisi olma isteği genel kabulümüzdür. Kürt halkının parçalanmışlığını kader olarak görmemekle birlikte, statüsel çözümlerin parça özgülünde mümkün olacağını düşünüyoruz. Çözümün parça özgülünde olması ile birlikte Kürt halkının demokratik ulus temelinde bütünlüklü bir stratejiye sahip olabileceğini savunuyoruz. Kürt halkı bizlere siyasal birliği dayatmıştır.”

(Ajanslar)

Yunanistan’da 24 saatlik grev

0

Yunanistan‘da, mali krizle mücadele temelinde uygulamaya koyulan reformlara toplumun tüm kesimlerinden tepkiler sürerken, Yunanistan Kamu Çalışanları Konfederasyonu (ADEDY) ve üniversite öğretim üyeleri 24 saatlik grev kararı aldı.

Reformlar çerçevesinde yapılan kamu kuruluşlarındaki birleşmelere ve işten çıkarılmalara itiraz eden ADEDY, 6 Ekim tarihinde 24 saatlik grev kararı aldığını açıkladı.

ADEDY Genel Sekreteri İliyas İlyopulos yaptığı açıklamada, bunun bir uyarı grevi olduğunu, daha sonra Yunanistan İşçi Konfederasyonu’nun (GSEE) katılacağı başka grevler de olacağını belirterek, “Hükümetin önünde iki seçenek var. Ya politikasını değiştirir ve ülkeyi kurtarır ya da karar vermesi için halka görev verir” dedi.

Öte yandan, hükümetin reformlar çerçevesinde yüksek eğitim alanına getirmek istediği değişikliklere itiraz eden öğrencilerin yüksek öğretim kurumlarındaki işgal eylemleri sürerken, üniversite öğretim üyelerinin 21 Eylül’de 24 saatlik grev kararı aldığı bildirildi.

Yunan basınında çıkan haberlerde, öğrenci kuruluşlarının Atina Hukuk Fakültesi’nde gerçekleştirdikleri genel kurul toplantısında, ülkedeki tüm öğrenim kurumları kapatılıncaya kadar işgal eylemini sürdürme kararı aldığı belirtildi.

“NATO Sirte’de katliam yaptı” iddiası

0

Libya‘nın devrik lideri Muammer Kaddafi‘nin sözcüsü, Sirte‘ye düzenlenen NATO hava saldırılarında yerleşim yerlerinin isabet aldığını, 354 kişinin öldüğünü öne sürdü.

Sözcü, Kaddafi’nin memleketi Sirte’de NATO operasyonlarında 17 günde 2000’den fazla kişinin öldüğünü de iddia etti.

Devrik liderin sözcüsü, Kaddafi’ye bağlı güçlerin yeterli silahı bulunduğunu ve aylarca savaşmaya hazır olduğunu söyledi.

Sözcü, Kaddafi’nin Libya’da olduğunu ve geçici hükümete karşı savaşı her yönüyle yönettiğini de belirtti.

(Ajanslar)