Ana Sayfa Blog Sayfa 5050

Hayret sürdürülebilirlikten bahsettiler!

Sabah Gazetesi’nin haberine göre Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, haftalık çalışma süresini 3-4 saat indirmek istediklerini, böylece işsizliğin de azalacağını söyledi.

Yılmaz; mevcut yasal çerçevede istihdam artışına engel bir yapının olduğunu söyleyerek “Daha fazla işe alımı değil, daha uzun çalışma saatlerini teşvik eden bir sistem var. Bu sürdürülebilir değil” dedi.

Açıklama, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönetime geldiğinden beri her zaman ülke ekonomisinin kalkınması adına, sermaye ve devletten yana tavrına tezat teşkil ediyor. Yeni oluşturulan Kalkınma Bakanlığı aracılığıyla açıklanan, mesai saatlerinin düşürülmesi fikri, hükümetin yeni istihdam paketinin içinde olması planlanıyor. Aynı paketin esnek çalışma modelini geliştirmeye yöneldiğini de belirtmek gerekir.

Paketle, Çalışma Bakanlığı tarafından 45 saat olarak belirlenen, ancak kamu ve özel sektör ortalaması 49 saati bulan haftalık çalışma süresinin 3-4 saat aşağı çekilerek, AB standartlarına getirilmesi hedefleniyor.

Yılmaz, işverenin yeni çalışanlar almasını sağlamak istediklerini kaydetti. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da, haftalık çalışma saatindeki 4 saatlik indirimin bile işsizlik oranlarını 3-5 puan aşağıya çekebileceğini ifade etmişti.

Ali Babacan, konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştı: “49 saatlik çalışma süresi 45’e inerse işveren 100 kişi değil, 105- 106 kişi çalıştıracak. Bizim ortalama süreyi azaltabilmemiz, işverenin mevcut elemanlarını çok çalıştırma yerine, yeni eleman almayı daha kolay hale getirmemiz işsizlikle mücadelede en önemli enstrümanlardan biri olacak.”

Yeşiller Partisi risk almaktan çekinmiyor

Yeşiller Partisi Parti Meclisi,  seçim öncesi destek verdiği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunu ülke çapında yaygınlaştırma, genişletme ve bir halk kongresi toplama çalışmalarında yer alma kararı aldı. Toplantıya katılanlar tek tek görüşlerini dile getirdiler, mazereti nedeniyle katılamayanlar  ise yazılı olarak… 3 hayır, bir çekimser oy kullanıldı . Evet diyenlerle hayır diyenlerin kaygıları, çekinceleri farklı değildi; fark, risk alıp almama konusunda ortaya çıktı.

Sonuçta Yeşiller Partisi, risk alabilecek cesarete ve sorumluluk bilincine sahip, özgüveni yüksek bir Parti olarak, ülke siyasetinde rol almaya hazır olduğunu ortaya koydu.

Seçim sonuçları, Yeşiller Partisi olarak Blok’ta yer almanın isabetli bir karar olduğunu göstermişti. Bu defa çok beklemeye gerek kalmadan, Kongre oluşumu içinde yer alma kararımızın da yerinde olduğu ortaya çıktı

Şöyle ki, seçimlerden sonra Silvan baskınıyla başlayan dönemde askeri operasyonlarla, PKK eylemleriyle ülkeye hakim olan savaş atmosferi barış umutlarımızı kırmaktayken, internete düşen  MİT-PKK görüşmelerine ilişkin kayıtlar, Hükümetin ve PKK’nın Kürt sorununun müzakereler yoluyla çözme konusundaki girişimlerini şeffaflaştırdı.

Hemen ardından, BDP Meclis Grubu, PKK’nin savaş politikasına karşı çıkarak ve Meclise girme kararı alarak endişelerimizi büyük ölçüde gidermiş oldu.

Devlet-PKK görüşmelerinin arkasında doğrudan Başbakanın iradesinin varlığı, çözüm paketinin içeriği, doğrusu umut verici. Ancak görüşmelerde alınan yola rağmen, hemen her gün polise, jandarmaya, sivillere yönelik PKK saldırılarına, Hükümetin Kara Harekatı hazırlıklarına, özel eğitimli kuvvetlerin Kandil’e doğru yola çıkarılmasına, PKK’yı bitirme planlarına,  onlarca can kaybına anlam vermekte zorlanıyoruz. Bu konuda çeşitli yorumlar yapılıyor. Bunları gazete köşelerinde okuyor, TV programlarından izliyoruz. Yeniden şiddet ortamına dönülmesinin nedenleri hakkında rivayet muhtelif…

Belli ki Hükümet, PKK’ya askeri bir üstünlük sağlama konusunda kararlı. Umarım, Meclisin açılışıyla da yeni Anayasa sürecini başlatıp siyasi çözüm yollarını açmayı planlıyordur.

Aslında Başbakanın, bir yandan büyük bir tutkuyla İslam dünyasının liderliğine, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da demokrasi şampiyonluğuna soyunurken, tabiri caizse, kendi gözündeki merteği görmemesi pek mümkün değildi.

Sanırım, Kürt sorunu çözme inisiyatifini de, gururunu da  kimselere bırakmak istemiyor.

Beis yok; yeter ki, ateşle oynamasın,  genç insanları kibrine kurban etmesin; hayatımızı karartmaya artık son versin, operasyonları bir an önce durdursun.

Tarihe Kürt sorununu müzakere yoluyla çözmüş bir Başbakan olarak geçmek savaşmaktan daha gurur verici bir başarı olacaktır.

Yeter ki, PKK de, sorunun ancak diyalogla, müzakereyle çözüleceğini bile bile kan dökmeye devam etmesin, şiddet eylemlerine son versin.

Bu saatten sonra Kürt ve Türk gençlerini savaşa sürmek  cinayettir.

İşte tam da bu noktada, şiddetsiz çözümden yana olanların, seslerini, eylemlerini yükseltmenin, barış hareketlerini birleştirmenin ve sesimizi Ankara’ya, Meclise taşımanın zamanıdır.

Bu bağlamda, Kongre eğer hedeflendiği gibi, gerçekten halkın katılımıyla, tabandan örgütlenebilirse Kürt sorununun siyasi çözümünde, ülke doğasının acımasızca talanına karşı, halkın yaşam alanlarının ve çalışanların haklarının korunmasında, daha adil ve özgür bir yaşamın kurulmasında ve tüm bu taleplerimizin hukuki zeminini oluşturacak yeni Anayasanın hazırlık sürecinde etkili bir güç olabilir.

18.09.2011

Yüksel Selek

Okçular da Londra 2012 biletini aldı

0

Bedensel Engelliler Okçuluk Milli Takımı 2012 Paralimpik Oyunlar için İngiltere vizesini garantiledi.

Okçuluk Milli Takımı 2012 Paralimpik Oyunlar kota yarışları için İngiltere’de düzenlenen Uluslararsı Turnuva’da 4 kota daha aldı.

Bedensel Engelliler Okçuluk branşında 2012 İngiltere Paralimpik Oyunları için toplamda 10 kota alan Milliler artık hazırlıklarını bu yönde başlatıyor.

3-10.Eylül.2011 tarihleri arasında İngiltere’de düzenlenen Uluslararası Turnuvada 4 sporcu daha 2012 için vizeyi garantiledi. TS Olimpik Yayda Özgür Özen, TS Makaralı Yayda Erdoğan Aygan ve Doğan Hancı, Ayakta Makaralı Yayda Gülbin Su İngiltere Paralimpik Oyunlar için kota aldılar.

Aynı Turnuvada dünya sıralaması yarışları da gerçekleştirildi. Dünya Sıralama Yarışında Doğan Hancı 2., Özgür Özen 3. elde etme başarısını gösterdiler. Yapılan kota yarışlarında Gülbin Su ve Özgür Özen 3. lük elde ettiler.

Okçuluk Milli Takım Teknik Direktörü Nejat Üstün elde ettikleri başarıdan çok memnun olduklarını ve Paralimpik Oyunlardan dereceyle dönmek istediklerini dile getirdi.

 

2008 yılında Pekinde düzenlenen Paralimpik Oyunlarında Gizem Girişmen okçuluk dalında altın madalyayı kazanarak Türkiye’ye bu alanda bir ilk yaşatmıştı.

 

 

(tbesf.org.tr) – (Yeşil Gazete)

Berlin Eyalet Seçimleri’nde Yeşiller ve Korsanlar damgası

Wowereit'e karşı yarışan Yeşiller'in adayı Renata Künast'dı

Berlin’de yapılan eyalet seçimlerinden Sosyal Demokrat Parti birinci çıktı. Seçimin en dikkat çekici sonucu ise Korsanlar Partisi’nin eyalet meclisine girme şansı yakalaması, Hür Demokratların ise dışarda kalması oldu.

Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılan eyalet seçimlerini beklendiği gibi Sosyal Demokrat Parti kazandı.

Kesin olmayan sonuçlara göre, Sosyal Demokrat Parti yüzde 29 civarında oy alırken, ikinci sıraya yerleşen Başbakan Angela Merkel’in partisi Hrıstiyan Demokrat Birlik de oyların yaklaşık yüzde 23’ünü aldı.

Seçimlere iddialı katılan Yeşiller’in yüzde 18 civarında oy aldığı, Sol Parti’nin de yüzde 11’in üzerinde çıktığı görülüyor.

Seçimlerin kaybedeni

Seçimlerin kaybedeni Alman hükümetinin koalisyon ortağı Hür Demokrat Parti. İktidar ortağı Hür Demokratlar yüzde 2’nin altında oy alarak Berlin Eyalet Meclisi’ne girmeyi başaramadı. Hür Demokratlar 2006 yılındaki seçimlerde yüzde 7,6 oy almıştı.

Seçimlerin en dikkat çekici sonucu ise Korsanlar Partisi’nin büyük bir başarı yakalaması oldu. Kesin olmayan sonuçlara göre, yüzde 8,6 oranında oy alan parti, yüzde 5’lik seçim barajını aşarak Almanya’da ilk kez bir eyalet parlamentosuna girmeyi başardı.

Yeni koalisyon ortağı aranıyor

Elde edilen sonuçlara göre, Berlin’e hükümet eden Sosyal Demokrat Partili şimdiki Belediye Başkanı Klaus Wowereit görevinde kalmaya devam edecek.

Ancak Sosyal Demokrat Parti’nin, şimdiki ortağı Sol Parti ile yeterli çoğunluğu sağlayamaması nedeniyle Berlin’de bir koalisyon ortağı bulması gerekiyor. Sosyal Demokrat Parti’nin Yeşiller ya da Hrıstiyan Demokrat Birlik’le ortaklığa gitmesi bekleniyor.

Seçimlere katılım

Berlin’de seçimlere katılım oranının ise yüzde 59’u bulduğu açıklandı. Sandık başına çağrılan 2 milyon 47 bin seçmen yeni eyalet meclisi temsilcileri ve yeni ilçe yönetimlerini belirlemek için oy kullandı.

(DW)

İspanyol Hegemonyası

0

Litvanya’da düzenlenen Avrupa Erkekler Basketbol Şampiyonası’nın finalinde Fransa’yı 98-85 mağlup eden İspanya şampiyon oldu. İspanya ve finaldeki rakibi Fransa turnuvada ilk 2 sırayı alarak aynı zamanda 2012 Londra Olimpiyatlarına katılım hakkını da elde  etmiş oldular.

İspanya son 3 Avrupa Şampiyonasındaki 2. şampiyonluğuna ulaşmış oldu. Futbolda da İspanya egemenliğini son zamanlarda etkisini gösteriyor. Son Avrupa Şampiyonasının ve son Dünya Kupasının da sahibi  olan İspanya’nın takım sporlarındaki egemenliğinin ne kadar süreceği ise merak konusu.

Son 2 Avrupa Basketbol Şampiyonluğunu elde ederken İspanyol basketbolcuların tek yenilgilerini Türkiye’den almış olmaları da ilginç bir anekdot. Kendi ülkesinde düzenlenen şampiyonada Rusya’yı geçerek şampiyon olurkende, bu sene Litvanya’da şampiyon olurken de İspanya tek mağlubiyeti Türkiye’den aldı. Durumun daha da ilginç boyutu ise İspanyollar Türkler’e mağlup olduktan sonra maç bile kaybetmeden ilerlerken Türkiye Basketbol Milli takımı İspanya galibiyetlerinden sonra peşpeşe mağlubiyetler ile 2 şampiyonadan da eli boş dönmek zorunda kaldı.

(Yeşil Gazete)

Nişantaşı’nda bir korku filmi izledim – Derya Deniz

Efendim bilenler bilir ben mesleğine aşık bir gazeteciyim. Yıllarımı heba ettiğim bu meslekte hiçbir şey değilse bile şunu öğrendim: Gerçek bir gazeteci öyle bazılarının yaptığı gibi -Çetin Bey üstüne alınmasın hemen- sırça köşkünden ahkâm kesmez; sokağa inip halkın arasına karışır, gözlem yapar. Ben de geçtiğimiz Perşembe sokaktaki insanın sesine kulak vereyim de ona göre toplumcu gerçekçi bir yazı yazayım diye Nişantaşı civarında keşfe çıktım. Çıktım ama hiç beklediğim gibi olmadı… Dur okurcum, her şeyi en baştan anlatayım.

Ne yalan söyleyeyim, Perşembe akşamüstü gibi senin için yazacağım haftalık yazıyı düşünürken içime fenalıklar geldi, dön dolaş ortada bir şey yok. Moralim bozuldu. Sonra bir anda “Derya!” dedim kendi kendime “Hayatın nabzı sokakta atıyor, koş kızım yakala!”. O heyecanla hafif bir makyaj yapıp sokağa çıktım. Hüsrev Gerede Caddesi’nde yavaş ama emin adımlarla ilerlemeye başladım. Efendim bu saatlerde, malûmunuz iş çıkışı, bu civar hep canlı, kıpır kıpır olur. Fakat bu sefer Teşvikiye’ye doğru sıradışı bir yoğunluk fark ettim. Hayırdır inşallah deyip biraz daha yürüdüm. Vallahi Teşvikiye Caddesine çıkamla “Eşşedüenna …” deyip gerisin geri dönmem bir oldu. Rengi kaçmış, gözleri belli bir noktaya sabitlenmiş, çığlık çığlığa bağıran yüzlerce kişi bana doğru koşmuyor mu? O panikle ben de İstanbul Tektip Üniversitesi’nin otoparkına kadar kaçmışım. Nefesim kesilip de soluklanmak için durunca baktım, arkamda kimse yok. “Nerde ayol bu zombiler” derken, bir de keman sesi duyunca iyice afalladım. Bu işte bir iş var deyip tekrar aynı yere doğru yürüdüm. Bu sefer caddenin girişinde bir sürü kamera olduğunu fark ettim ve o zaman anladım: Nişantaşı’nda bir korku filmi çekiliyor.

İşin aslını anlayınca, gönül rahatlığıyla sette gezinmeye başladım. Beni tanımış olacaklar ki, engel çıkaran olmadı. Ah okurcum, kime niyet kime kısmet, halkın nabzını tutayım derken selebriti ortamına düştüm. Efendim, uluslararası bir yapım olduğunu tahmin ettiğim bu enteresan filmde, daha ilk anda, Heteriko Hellini etkisi sezdim. Şahsen ben Hellini’nin karman çorman filmlerinden hiç hazetmem, ama ne yalan söyleyeyim, bu fontastik atmosfer, korku filmine çok iyi gitmiş. Filmin -çok uğraştığım halde kim olduğunu öğrenemediğim- yönetmeni büyük mağazaların önüne müzisyenler yerleştirmiş, böylece filmin dehşet saçan atmosferini yumuşatmaya çalışmış, caz olsun, pop olsun, klasik olsun hiçbir türü atlamamış. Yol boyunca renkli şovlarıyla palyaçolar, pandomim ustaları, animatörler zombileri kendi üstlerine çekmeye çalışırken, bazı dükkanların önüne de yem olarak şarap kadehleri konmuş. Bunlar dahiyane buluşlar tabii, ama kimi klişeler de gözümden kaçmış değil. Mesela, tüm felâket filmlerinde görmeye alıştığımız; kilitlenen trafik, kornası mütemadiyen çalan araba, trafik kazası, tek sıra koşan güvenlik güçleri gibi detaylar aynen kullanılmış. Olsun canım, sonuç olarak çok inanırıcı bir set kurmuşlar, helâl olsun çocuklara.

Gelelim figüran zombilere… Efendim kostüm ve makyajı pek beğenmedim, neden derseniz, hepsi birbirine benziyordu, bir özgünlük bulamadım. Fakat oyunculuklar birinci sınıftı, taktir ettim. Sinema olayı çok ilerlemiş canım. Onarlı yirmişerli gruplar halinde çığlık çığlığa koşan, kendinden geçmiş zombiler girdikleri mağazalarda önlerine çıkan her şeyi hırsla mıncıklıyor, yağmalıyor, arada bir de buldukları içkileri mideye indirip kaymış gözlerle bir sonraki hedefe kilitleniyorlardı. O kadar gerçekçiydi ki tüylerim diken diken oldu valla.

Aslında sevgili okurcum, ben zombilerden korkmam. Zombi kısmıyla başa çıkmak kolaydır. Vampir olsa yandın, kutsal suyun, haçın, kazığın hazır olacak, hele kurtadam için gümüş kurşun lazım. Nerden bulacaksın o anda. Oysa şuursuz zombiyi parmağında oynatırsın. Bunlar öyle yüzlerce kişi yan yana yürürler de, karşılarına çıkan yarım metrelik bir çitin üstünden atlayıp karşı tarafa geçemezler. Hep şaşkın ve gergindirler. Boş yere birbirlerini ısırırlar, bir türlü tatmin olmazlar. Bir keresinde beni de … Ayyyy konu gene dağıldı ayol! Dur, şimdi toparlarım ben onu.

Sonuç olarak okurcum, o gece Nişantaşı’nda sonu belli olmayan bir film izledim. Film beni etkiledi, düşündürdü. Sıradan bir korku filmi değil, gerçekten ürkütücü bir sanat filmiydi. Eve dönünce bu ilginç deneyimi anlatmak için yakın arkadaşım Reyhan Yardoç’u aradım. Reyhan beni dinleyip “Ya Derya, bu gece Nişantaşı’nda alış veriş festivali varmış diye duydum, sen ona rastlamış olmayasın” demez mi? Aaaaaaa, üstüme iyilik sağlık, ben o kadar saf mıyım ayol! Çok kırıldım.

Neyse ki sen varsın okurcum, ağzın var dilin yok maşallah, bir yazar daha ne ister ki. Sana en yeşilinden huzur dolu bir hafta dilerim.

Sağlıcakla kal.

Emmy ödül töreni yapıldı

Televizyon dünyasının Oscarları olarak bilinen Emmy ödülleri, bu yıl 63. kez dağıtıldı.

Los Angeles’ta yapılan üç saatlik ödül törenini komedi oyuncusu Jane Lynch sundu. Törene komedi dizisi “Modern Family” damgasını vurdu. Geçen yılın en iyi komedi dizisi seçilen “Modern Family”, bu yıl da aynı ödülü kazanmayı başardı. Dizi ayrıca, komedi dizisi dalında en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi senaryo ve en iyi yönetmen dahil olmak üzere 4 ödül daha kazandı.

Son 3 yıldır en iyi drama ödülünü kaptırmayan “Mad Men” ise bu yıl da ödülün sahibi olarak üst üste dördüncü kez en iyi drama dizisi seçildi.

Bu yılki ödül törenindeki en ilginç olaylarından biri ise oyuncu Alec Baldwin’in daha önceden çektiği bandın son anda yayından kaldırılması oldu. Töreni yayınlayan Fox televizyonu, Baldwin’in, İngiltere’de News of the World gazetesinin adının karıştığı telefon dinleme skandalıyla ilgili bir şakasını kesmek istedi. Baldwin, bunun üzerine, kapatılan News of the World gibi News Corp.’a ait olan Fox televizyonundan bandın tamamen yayın akışından çıkarılmasını istedi.

Bu yılki Emmy ödüllerini kazanan bazı isimler ve diziler şöyle oluştu:

En iyi erkek komedi oyuncusu: Jim Parsons, “The Big Bang Theory”

En iyi kadın komedi oyuncusu: Melissa McCarthy, “Mike & Molly”

En iyi yardımcı kadın komedi oyuncusu: Julie Bowen, “Modern Family”

En iyi yardımcı erkek komedi oyuncusu: Ty Burrell, “Modern Family”

En iyi kadın drama oyuncusu: Juliana Margulies, “The Good Wife”

En iyi erkek drama oyuncusu: Kyle Chandler, “Friday Night Lights”

En iyi yardımcı erkek drama oyuncusu: Peter Dinklage, “Game of Thrones”

En iyi yardımcı kadın drama oyuncusu: Margo Martindale, “Justified”

En iyi kadın mini dizi oyuncusu: Kate Winslet, “Mildred Pierce”

En iyi erkek mini dizi oyuncusu: Barry Peppers, “The Kennedys”

En iyi mini dizi: “Downton Abbey (Masterpiece)”

En iyi drama dizisi: “Mad Men

En iyi komedi dizisi: “Modern Family

 

Babadan oğula akan zehir: Erkeklik – Tayfun Atay

Yeni dönem dizileri kadın sorununu (şiddet, tecavüz, töre baskısı) ana tema, eğer değilse yan tema yapma hususunda adeta birbiriyle yarışıyor. Toplumsal cinsiyet konusuna yönelik bu ilgi iyi de eksik olan, erkekliği, erkeğin içinde bulunduğu hâli ele alıp işlemek… Tabii erkekliği ele almak deyince onu idealleştiren, fetişleştiren ve yücelten ‘maşist’ yapımlar akla gelmemeli! Onlardan fazlasıyla var. ‘Kurtlar Vadisi’nin kaçıncı sezona girdiğini bile unuttuk.

Eksikliği hissedilen, erkekliğin dışa dönük bir iktidar temsili olmasının altında, derininde, kuytularında kalan içe dönük iktidar mahkûmluğunun su yüzüne çıkartılması… O sert erkeklik ‘kabuğu’ altında inim inim inleyen ‘insan’ın hâli pürmelâline dair teşhis, teşhir ve tenkit girişimleri…
Buna biraz ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’de ‘Ali Kaptan’ karakteri üzerinden dokunulduğunu başka bir yazıda belirtmiştim. Biraz da ‘Behzat Ç.’ böylesi bir ‘erkeklik sorgulaması’na meyyal bir kurgusal gidiş içindeydi geçen sezon… Ama şu aralar bu sorgulamayı asıl vaat eden, Kanal D’nin yeni dizisi ‘Kuzey Güney’…

Kıvanç Tatlıtuğ’un son derece başarılı canlandırdığı ‘Kuzey’ karakteri bizi bir ‘Bully’nin karanlık, ıssız ve sızılı dehlizlerine girmeye çağırıyor. Konu genelde çok orijinal sayılmaz. ‘Kuzey’ ve ‘Güney’ adlı iki erkek kardeş, aynı kıza aşkta rakip oluyorlar. Ama ‘Kuzey’in aşkının ne kız (Öykü Karayel) ne de ‘Güney’ (Buğra Gülsoy) farkında. Bu haliyle birkaç hafta önce değerlendirdiğimiz ‘Ay Tutulması’nın neredeyse eril bir ‘ayna yansısı’ dense yeridir. Tabii orada aynı adama âşık ama birbirinden bihaber ikiz kız kardeşler var. Burada da ağabey, sevdiği kadına kardeşinin âşık olduğundan bihaber…

Erkeklik sultası
Bu ana eksenin dışında diziyi esas, baş belası-kabadayı (‘bully’) küçük kardeşin babasıyla ilişkisi üzerinden işlenen ‘erkek ve şiddet’, daha doğrusu ‘erkekte şiddet’ teması ilgiye değer kılıyor. Psikoterapist Terrence Real’in şahane kitabı ‘Erkekler Ağlamaz’da yer alan, erkeğin dehşetengiz ama aynı zamanda aciz şiddetinin babadan oğla transferine dair tespit ve misalleri hatıra getiren bir kesit bu…

Evde baba şiddeti altındaki aczin çıkışını sokakta herkese yönelik seferber edilmiş bir şiddet pratiğinde bulan oğul… Altında ezildiği erkeklik ‘sultası’, hapisten yeni çıkmış oğluyla, onun ağabeyiyle ve onların annesiyle (Semra Dinçer) oturacağı kahvaltı sofrasına önce şefkatle taşıdığı simitleri bile nihayetinde koymasına imkân vermeyen bir baba (Mustafa Avkıran)… Ve bu şekilde kuşaktan kuşağa taşınan, insan ‘kültürel genetiği’nin zehirli erkeklik bilgisi…

‘Kuzey Güney’ işte bu ‘kahredici kalıtım’ üzerine kafa yormaya çağıran bir kurgusal boyuta sahip. Bunun önümüzdeki haftalarda daha da önünün açılmasını dileyelim! Tabii çoğu erkeğin kendinden bir parça bulacağı gözlemlerle dolu Real’in sarsıcı kitabına bir göz atmayı da herkese salık verelim. Özellikle de dizinin senaristlerine!..

Tayfun Atay- Radikal

Siemens nükleerden vazgeçti

Alman endüstri devi, Japonya’daki nükleer santral faciasından sonra nükleer enerji alanındaki yatırımlarını durdurmaya karar verdi.

Siemens’in üst düzey yöneticilerinden Peter Loescher, Der Spiegel dergisine yaptığı açıklamada, Japonya’daki Fukuşima nükleer santralinde yaşanan felaketin, şirketin bu yönde bir karar almasında etkili olduğunu belirtti.

Loescher, Siemens’in ”nükleer faslını” tamamen kapattığını, bundan böyle nükleer enerji santralleri kurmayacağını kaydetti.

Siemens’in Rus nükleer enerji şirketi Rosatom’la kurmayı planladığı ortaklığın da iptal edileceğini ifade eden Loescher, söz konusu şirketle işbirliğinin ”başka alanlarda” sürebileceğini vurguladı.

Loescher ayrıca, Alman hükümetinin yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş konusundaki kararına destek verdiklerini de söyledi.

Almanya Başbakanı Angel Merkel, Mayıs ayında yaptığı açıklamada, Almanya’daki 17 adet nükleer reaktörün 2022 yılına kadar kapatılacağını duyurmuştu.

(Ajanslar)

“Arap Yazı” gelecek mi? Şükrü Hanioğlu

Rabat’tan San’a’ya uzanan bir coğrafyada gerçekleşerek otoriter sistemleri“demokrasiler”e dönüştürecek “Arap Baharı” hayâli, Fransız Dışişleri’nin 1904 sonrasında Necib Azurî aracılığıyla pazarladığı tüm Arapları kapsayacak Büyük Krallık projesi ya da İngiliz Doğu Komitesi ve Arap Bürosu’nun bâzı üyeleri ile T. E. Lawrence benzeri romantiklerin düşlediği Haşimî idaresinde birleşecek Arapların oluşturacağı devlet girişimi benzeri, fazlasıyla Oryantalist bir tasavvurdur.
Söz konusu coğrafyayı türdeş bir bütün olarak gören bu Oryantalist tasavvurun, Harb-i Umumî öncesinde Sosyal Darwinist liberal Corci Zeydan, sonrasında ise Arap milliyetçiliği ile Alman Nasyonal Sosyalizmini te’life gayret eden Zeki el-Arsuzî benzeri ideologlar tarafından yeniden üretildiği doğrudur. Ama bu entelektüel girişimlerle Şerif Hüseyin ve Cemal Abdülnasır’ın başarısız Pan-Arabizm denemeleri, gerçekte, Batı kaynaklı bir tasavvurun onu içselleştiren yerel entelektüeller tarafından yeniden yaratılması ve liderler tarafından siyaset araçları haline getirilmesinden başka bir şey değildir.

devamı için:http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/hanioglu/2011/09/18/arap-yazi-gelecek-mi