Ana Sayfa Blog Sayfa 5033

Download hızımız ortalama altı

İnternet bağlantılarında dünyanın en yavaş dosya indirme hızının Afrika ülkesi Kongo‘da, en hızlısının ise Güney Kore‘de olduğu belirtildi. Türkiye ise ortalamanın altında yer alıyor.

Pando Networks firmasının 224 ülkede 20 milyon bilgisayardan Ocak-Haziran 2011 arasında yapılan toplam 27 milyon indirmenin sonuçlarını kapsayan araştırması internet hızı konusunda ilginç veriler ortaya koydu.

Araştırmaya göre, dünyadaki ortalama indirme hızı 580KBps. Türkiye 490KBps ile ortalamanın altındayken, ABD, 616KBps ile ortalamanın biraz üstünde.

2,202KBps ile Güney Kore liderliği alırken onu, Romanya (1,909KBps) ve Bulgaristan (1,611KBps) takip etti. Litvanya 1,462KBps ile dördüncü, Letonya 1,377KBps ile beşinci ve Ukrayna 1,190KBps ile altıncı oldu.

Afrika, Güney Amerika ve neredeyse Asya ülkelerinin tamamı ortalamanın oldukça altında yer aldı. Afrika ise en düşük indirme hızının görüldüğü kıta olarak öne çıktı. Kongo, 13KBps ile en yavaş internete sahip ülke olurken, onu 14KBp ile Orta Afrika Cumhuriyeti ve 23KBps ile bir ada ülkesi olan Komorlar takip etti.

http://chartsbin.com/view/2484 adresinde yer alan harita üzerinde diğer ülkeler ile ilgili verilere ulaşılabilir.

İHD ve Eğitim Sen’e polis baskını

Şanlıurfa’da yapılan operasyonda aralarında Eğitim Sen ve İnsan Hakları Derneği Başkan ve yöneticilerinin de bulunduğu 17 kişi gözaltına alındı. Operasyon kapsamında polis İHD ve Eğitim Sen şubelerinde arama yapıyor..

Şanlıurfa’da, daha önce ele geçirilen bir CD’den yola çıkan polis; PKK propagandası yaptıkları iddiasıyla Eğitim-Sen ve İnsan Hakları Derneği üyelerine yönelik operasyon düzenledi. Operasyonda, aralarında Eğitim-Sen ve İnsan Hakları Derneği şube başkanlarının da bulunduğu 12’si öğretmen 17 kişi gözaltına alındı.

Terörle Mücadele Şubesi polisleri, 12 Haziran seçimleri sırasında İbrahim Halil D. isimli kişiyi TOKİ Lisesi’nde BDP destekli bağımsız milletvekili adayının isminin üzerine ‘evet’ mührü basılı oy pusulası ile yakaladı. Polis, gözaltına aldığı İbrahim Halil D.’nin yöneticisi olduğu Kürt Dili Araştırma ve Geliştirme Derneği (Kürdi-Der) binasında arama yaptı. Yapılan aramada polis, Suruç İlçesi’nde BDP tarafından kurulan çözüm çadırında çekildiği saptanan bir CD’ye incelemek üzere el koydu.

Gözaltı işlemlerini tamamlayan polis, saat 09.00 sıralarında başkanları yakalanan İHD ile Eğitim-Sen şubesinde de arama başlattı. Polisin çevresinde geniş güvenlik önlemi aldığı iki binada Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından yapılan ve halen devam eden aramalarda çok sayıda Öcalan posteri ile örgütsel olabileceği ifade edilen dokümana el konuldu. Yapılan aramalar sırasında, gözaltında tutulan şube başkanı Halit Şahin de, Eğitim-Sen şube binasına getirildi. Gazetecilerin sorularını yanıtsız bırakan Şahin, polis gözetiminde yapılan aramalara nezaret etti.

Gözaltına alınan 17 kişinin Terörle Mücadele Şubesi’nde sorgulanmasına başlanırken, polisin Eğitim-Sen ve İnsan Hakları Derneği şubelerinde başlattığı aramalar devam ediyor.

SELlerle HESleri birbirine bağlayabilecek miyiz?

Doğa, neden sonuç ilişkisi içerisinde hareket ediyor. Bu da düşünerek, arkasını iyi planlayarak hareket edersek, doğa içerisinde sorunsuz bir şekilde yaşayabileceğimizi bize gösteriyor. Fakat bu basit ilişkiyi insan denen canlı her zaman kuramıyor. Kafası karışıyor insanın. Aklını çeldiren bazı unsurlar devreye giriyor. Rant giriyor, para giriyor, uluslararası ilişkiler giriyor, yaşananların kendi “arka bahçesi”nde olmayacak olması devreye giriyor. Çok var yani akıl karıştırıcılar. Sonra da bir bakıyoruz ortaya çıkan sonuçların nedenleri apaçık ortadayken ve hatta birileri bunu ısrarla söylemişken; görmesi, düşünmesi gerekenler görmemişler, düşünmemişler ve hatta görmek istememişler. “Ne olur ki?” demişler…

Haksız da sayılmazlar şimdi… Ne olur ki? Rize’de sel oldu. Ne olur ki? Ne olacak ki? Bir kişi hayatını kaybetti. Ne olur ki? Savaş son bir haftada 16 can aldı, hala savaşan taraflarla araya mesafe konmadan barış olabileceğini (hatta barış denebileceğini) düşünüyor insanlar ve savaş da doğal olarak devam ediyor. Ne olur ki? Evler, iş yerleri çamur altında kalmış! Ne olur ki? İlk güçlü yağmurda Ankara ve İstanbul da sel altında kalmayacak mı? Belediye başkanı çıkıp Japonya Tsunami’ye direnemedi, biz yağmura mı direneceğiz? demedi mi? Türkiye’de normal şeyler bunlar!!

Bu kafaya göre normal evet. Fakat, neden ve sonuç ilişkisini kurmadan ilerlersek daha başımıza çok böyle olay gelecek. Onlar da normal olacak. Yine her şey bu kadar açıkken seller, ölümler olacak. Doğa affetmiyor işte. Doğaya baskı, otoriter rejim falan da sökmüyor. (İlgili bir yazı: Doğa sizi dinler mi?)

Derelerini savunan insanlar başkaldırınca gazla, panzerle onları ezebiliyorsunuz ama dereler başkaldırınca yapacak bir şey kalmıyor işte.

Rize’de dereler başkaldırdığı için sel oldu. Bakın ne diyor Rize Belediye Başkanı: “Rize’de denize dikey 23 deremiz var. Bu derelerin varlığı biliniyordu ancak dikkat çekmiyordu. Bunların 4’ü dün taştı. Göreve geldiğimden itibaren bu derelerin problem olabileceğini, bunun belediye imkanları ile düzeltilemeyeceğini söyledim. Bundan 1.5 ay önce Rize ziyaretleri sırasında Orman ve Su İşleri Bakanımız Veysel Eroğlu ile Çevre ve Şehircilik Bakanımız Erdoğan Bayraktar’a da konuyu aktardım. Bu derelerden biri taşarsa, karayolu 70 santimetre yüksek yapıldığı için şehri su basar ve hiçbir şey yapamayız” dedim. Ne kadar basit değil mi işte. Şehirde dereler var, bunların üstü kapatılıyor, ayrıca tüm Karadeniz’de var olan bir de Karadeniz Sahil Otoyolu var. Yoğun yağmurda üstü kapalı dereler taşıyor ama deniz kıyısındaki şehirin içindeki yağmur suyu denize, yine neden sonuç düşünülmemiş bir “şey” yüzünden ulaşamıyor ve sel meydana geliyor. Çünkü, sahil otoyolu para demek, derelerin üstünün kapatılması rant demek. Başkan güzel bitiriyor demecini: “Bunları afet olduğu zaman konuşuyoruz, 15-20 gün sonra ise unutuyoruz.” Fakat oradan gelecek para 15-20 günde kesilmez hani…

Yarın başka yerde de olacak bunlar. Doğayı yok ettikçe, olacak bunlar çünkü. (İlgili bir yazı: Kütahya’dan, Rize’ye doğayı yok ediyoruz!) Doğa dinlemiyor çünkü. Kimi yerde, doğa tamamen çekip gidecek. Bu sefer sel değil, kuraklık bizi bekleyecek. Biz bu sefer de başka yerlere el açıp yağmur bekleyeceğiz. Neden de, sonuç da ortadayken hem de. Türkiye, para hırsıyla yaratılmış doğal felaketlerin ülkesi oldu. Toplum olarak Rize’deki HESlerle, Rize’deki SELler arasındaki o direkt bağı görmediğimiz sürece de, doğal afetlerle yaşamaya alışmamız gerekecek.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Berna ile Ferhat’ın affedilemez suçu – Kanat Atkaya

MALUM, elektronik posta icat oldu; “manuel mektup” neredeyse sizlere ömür…

Gazeteciler ise hâlâ mektup gören sayılı kişiler arasında.
Posta ulaştığında davetiyeler ve faturalar arasında elle yazılmış zarfı gördüğünüz anda içiniz hafiften burulur.
Çünkü nereden geldiğinden eminsinizdir.
Mapushaneden…

Mektup Berna Yılmaz’dan. Adresi Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi, B-4.
Kim Berna Yılmaz?
Şöyle yazarsam hatırlarsınız herhalde…
14 Mart 2010’da Zeytinburnu’nda “Roman Açılımı” toplantısı var.
Başbakan Erdoğan konuşma yaparken 3 genç, üzerinde “Parasız eğitim istiyoruz, alacağız!” yazılı bir pankart açıyor.
Salondan çıkarılan ve gözaltına alınan gençlerden Utku Aykar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’e hapishane yolu düşüyor.

O gün bugündür içeride Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer.
Bir önceki duruşmada (Mayıs 2011) savcı “Sanıkların eylemleri anayasal düşünceyi açıklama ve ifade etme sınırları içindedir” dese de mahkeme heyeti tutukluluğun devamına karar verdi.
Hiçbir şiddet eylemi yok. Bir pankart var ortada. Kaldı ki önceden izin almaksızın “silahsız ve saldırısız” protesto eylemi yapmak vatandaşın anayasal hakkı.
Ben susayım, özetleyerek aktaracağım mektubu aracılığıyla Berna Yılmaz anlatsın sizlere durumu…
Ne yana of çekeceğinize, hangi dağları yıkacağınıza siz karar verin!

“Merhaba Sayın Kanat Atkaya,
Öncelikle size ve orada çalışan herkese sevgi ve selamlarımı gönderiyorum.
1.5 yıl oldu tutuklanalı. Bu ülkede parasız eğitim istemenin bedeli yıllara varan tutsaklık oluyor.
Ferhat ve ben en başta kendi hakkımız, genelde de tüm öğrencilerin, ailelerin hakkını dile getirdiğimiz için 1.5 yıldır bedel ödüyoruz.
15 yılla yargılanıyoruz. Evet! Parasız eğitim istemenin bedeli 15 yıl.
Herkes duysun bilsin ki anayasada var olan bir hakkı yazmak kolay ama istemek suç!

Paralı eğitim yakıcı bir sorundur.
Asgari ücretin 655 TL olduğu ülkemizde halkımız ya çocuklarını okula göndermemeyi tercih ediyor ya da kıt kanaat geçinerek okula gönderiyor.
Annemiz babamız sırf biz okuyalım diye insanlık onuruna yakışmayan zor şartlar altında çalışıyor, okulun halılarını yıkıyor örneğin. Böyle bir ülkede parasız eğitim istemek suç değil haktır.
Mayıs ayında görülen üçüncü mahkememizde savcı bu talebi dile getirmenin kişinin hak ve özgürlüğü olduğunu söyleyerek beraatimizi istedi.
Yani savcı diyor ki ‘Sizi aylardır içerde tutarak bir suç işledik. Bu bir haktır, serbest bırakılmalısınız.’
Ama heyet kabul etmedi ve tutukluluğa devam kararı verdi. Mahkeme 6 Ekim 2011’e ertelendi.
Bu süre içerisinde hızla okuldan atıldık. Bize beraat isteyen savcı ise sürgün edildi.

6 Ekim 2011 tarihinde Beşiktaş 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde dördüncü kez hâkim karşısına çıkacağız.
Bu mahkemeye başta siz köşe yazarlarımızı, tüm aydınları, öğrencileri ve ailelerimizi çağırıyorum.
Bu hukuksuzluğa göz yummayalım. Hepimizi duyarlı olmaya, duyarlı olmanın ötesinde mahkemenin önüne gelerek sesimize ses olmaya çağırıyorum.
Bunu kendi hakkımız geleceğimiz için yapalım.
6 Ekim günü daha güçlü bir şekilde dile getirelim:
Parasız eğitim istemek suç değildir.
Sevgilerimle,
Berna Yılmaz.”

Kanat Atkaya- Hürriyet

Galatasaray Basketbol takımı Euroleague için gün sayıyor

0

Litvanya’da oynanacak Euroleague eleme maçları hafta sonu başlıyor. Galatasaray Cuma günü saat 18:00’de ilk rakibi PAOK ile karşılaşacak.

Sarı Kırmızılılar bu maçı kazanırsa Cumartesi 17.00’de Asvel Basket – BCM Gravelines eşleşmesinin galibiyle ikinci maçını oynayacak. Bu maçı da kazandığı takdirde 3. ve son maçını Pazar 19:00’da yapacak. Sarı kırmızılı ekip, Pazar günü KK Cibona Zagreb – Cholet Basket ile Lietuvos Rytas – KK Buducnost eşleşmelerinden gelecek takımla final mücadelesi verecek.
Galatasaray üç maçı kayıpsız geçmesi halinde bu sezon Turkish Airlines Euroleague’de 3 Türk takımı mücadele edecek.

Eleme maçları NtvSpor’dan naklen yayınlanacak.

Euroleague’a Fenerbahçe ve Anadolu Efes doğrudan katılım hakkı elde etmişlerdi.

‘Müsterih olun’, yargı değişmedi – Faruk Özsu

Radikal İki’deki kalem tecrübeleri yaklaşık altı yıla giren “Demokrat Yargıçlar Hareketi”nin ısrarla sürdürdüğü bir iddiası var: Türkiye’deki yargı sorununun, dünyada olduğu üzere, yargı-siyaset-ekonomi alanları arasındaki ilişkiden çok, taşraya dair bir sosyolojik temele sahip olduğu. Bizce, yargıya hakim olan taşra kültürünü fark etmeden edilen her kelâm anlamsızdır. Yargıçlardaki bu kültürel ortaklık, tüm ideolojik, etnik ve kültürel farklılıklarına rağmen, ortak bir refleks üretmelerini sağlıyor. İşte bu, ortalama yargıç tipi demek olan “hakim vasatı”dır.
Yargıçlar, taşranın yoksul ailelerinin çalışkan çocuklarıdır. Üniversite hayatı adına tek yaşadıkları, tuğla gibi kitaplarla geçirilen uykusuz geceler ve benzer çevreden gelen gençlerle kurulan cemaatik ilişkilerdir. Erken yaşta yargıç olurlar. Meslektaşı olan komşularıyla, köhne lojmanlara sıkışmış, dar ve izole bir cemaat olarak yaşarlar.
Jandarma komutanı, kaymakam, emniyet müdürü ve meslektaşlarından ibaret bir çevrede, sahte ve yüzeysel ilişkiler içinde sosyalleşirler. Toplumdan ve hayattan uzaklığının eksikliğini “devletine” daha sıkı sarılarak giderirler. Zihinlerinde, toplum ve birey değil, ekmek kapısı ve sığınağı olan devlet vardır. Onlar için tek doğru, “devlet” yani o anda devlet bildikleri “iktidar”ın doğrusudur. Bu nedenle de her ideolojik, etnik, kültürel farklılığı ve hatta “ortalama”dan ayrılığı tehdit sayarlar. Varlık ve kariyerleri, merkezin bir parmak şıklatmasına bağlı olduğundan sıradan bir memur kadar bile sahici bir muhteva üretemezler.
Kısaca Türk yargısı, “taşranın kültürel ve davranış kodlarına hapsolmuş, güce tapan, toplum ve birey düşmanı, antientelektüel, ortalamacı, ahlakçı, asosyal bir cemaattir”.

Vasatın adaleti
Bu tespitlerden sonra, “taşra sosyolojisi”nin, yargının içine akan reflekslerini daha kolay teşhis etme fırsatını yakalamış oluruz. Artık görünen, “ahlakçı, hak ve özgürlük karşıtı ve lûmpen” bir mekanizmadır zira. Ve de bir yargılamadan ziyade, bir “refleks”ten söz edilebilir ancak: “Tüm bir toplum kurnaz, fırsatçı ve düzenbazdır. Sürekli sorun çıkartır. Hakkı olmayan şeyleri ister. Hemi de ‘devleti’nden!”.
O halde, vatandaşın her talebi ivedilikle reddedilmeli ve bir şekilde derdest edilen herkes (ve “çevresi, çevresinin çevresi”) de mutlaka toplumdan ayıklanıp temizlenmelidir. Bu nedenle de normal bir yargı sisteminde “suçluluğu” sabit olanlar yanarken, bizde “masumiyetini” ispatlayamayanlar boylar kodesi. İknâ edilmesi gereken kişi ise, -isabeti sorun değil- “en hızlı” biçimde elindeki dosyayı bitirmeye çabalayan ve “kısa kes/kapa çeneni!” tarzıyla kesip biçen bir yargıçtır üstelik.
Tüm bunları, tecrübeyle ya da sezgisel olarak biliriz aslında. Peki neden, sadistçe davranan fanatik bir yargı sistemini düzeltmek yerine “bizden tarafta” olmasına çabalarız sadece? Neden, dürüst ve tarafsız bir yargı ihtiyacının toplumsal karşılığı yok?
Bence bu durumun iki nedeni var. Birincisi; kadim “güven duygusu” yokluğu. Eşine dostuna bile güvenmeyen bir halk, tarihsel hafızasında şiddetinden başka bir hatırası olmayan devletin atadığı ve o güce göbekten bağlı, kendini o devletin sopası sanan yargıçların dürüst ve tarafsız olabileceğine ihtimal vermiyor? Diğer neden ise daha karanlık bir yerlerde: “Hakikat ve hakkaniyet”le ilişkimizde. Dürüst bir ahlâk ve adalet duygusu tesis edemedik. Hep, “mağdur ve haklı” olanın biz olduğumuza inanıyoruz. İşimize yarayan ne ise, “gerçek ve doğru” da o oluyor. Dostlarımızı “gerçeği” söyleyenden değil, -her halükârda- “haklı bulandan” seçiyoruz. Ezcümle, bu kadim “güvensizlik” ve ilkel “gerçekle mesafemiz” nedeniyle adil ve tarafsız bir hakem değil, “bizden yana” olanını istiyoruz.

Yargı, yargıca bırakılamaz
Görüldüğü gibi, yargı problemi, -salt- mevzuat ve faille sınırlı değil, sosyo-kültürel ve siyasal temelleri olan köklü ve ciddi bir sorundur. Ancak ne yazık ki yargıya dair, bırakın demokratik, hak ve özgürlük temelli evrensel bir bilinci, orta halli bir yargı bilincini ne eskide gördük ne de yenisinde görüyoruz. İkisinin de buluşma zemini “hakim vasatı”. Yeniler, eskinin açtığı yoldan, bitmek bilmez bir iştahla ve koşar adım ilerliyor. Eskisi ise elinden kayıp giden iktidara ağıt yakmaktan vazgeçemedi. Nitekim yeni HSYK da yargıdaki sorunu “birbirinden farklı uygulamalar ve yavaşlık” olarak tespit etmiş ve Başsavcılarla “tek-tip satırla, daha hızlı kesim” (özel yetki usulü “kesip biçme”yi, genel mahkemelere teşmil etme) konulu toplantılar yapıyorlar. (Başsavcılar da hakimlere “tebliğ” edecek, bekliyoruz.)
Eskinin simgesi YARSAV ise yeni durumun analizini yapıp yepyeni gündemler belirlemek yerine eski ezberlerinde ısrar ediyor. Sorunu hâlâ siyaset (yani AKP) sanıyor. Haliyle çare de, “Bakan ve müsteşarın gitmesi ve yargının yargıya bırakılması” oluyor.
YARSAV’ın, Yargıtay ve eski HSYK “emin ellerde” iken serdettiği bu retoriğin bugünkü gayesini anlamak gerçekten güç. İnsanın sorası geliyor: -Yeni- HSYK’nın yarattığı mağduriyetlerin gerçek faili kim acaba? Hükümet mi (pirüpak oldukları iddiasında değilim elbette), yoksa yargı bürokrasisi mi? Peki yargıçların asıl çekindikleri ve ciddiye aldıkları, Adalet Bakanı, hatta Başbakan mıdır, yoksa bakanlık bürokratlığından gelen HSYK üyeleri mi?
Diğer yandan YARSAV, toplumsal ve siyasal temsilin olmadığı ve toplumsal denetimden uzak tek tip bir “kurum içi iktidarın” kaçınılmaz olarak oligarşi ve diktatörlük üreteceğini öğrenememiş olabilir mi? Hele de son bir yıllık yargısal pratiklere rağmen? “Siyaset gitsin, bizi bize bırakın” söyleminin yalnızca kurumlardaki “kurulu iktidarı” beslediği anlaşılamadı mı hâlâ? (İktidardaki koalisyon çatırdadığında, yeni HSYK’cılardan da duyacağız bu sözü, buraya yazıyorum.)
O halde gelin ciddiyetle sorunun adını koyalım: Türk yargısının asıl problemi, ilkel bir yargı kültürüne sahip olmasıdır. Bu yapıyı aynen -hatta eskiye rahmet- sürdüren ise mevcut siyasi aktörler değil, yargı bürokrasisidir. O nedenle de yapılacak olan, -sanıldığının aksine- siyaseti kovup yargıyı yargıçların eline teslim etmek değil, tüm çeşitliliğiyle siyaseti davet edip yargıyı kurum içi iktidarın elinden almaktır.
Ezcümle, “Demokrat Yargıçlar Hareketi”nin altı yıldır yaptığı esas çağrıları güncelliğini koruyor hâlâ: ‘Bütün iktidar halka.. Yargı dahil!’”

 

Faruk Özsu – Radikal 2

Libya’da İtalya elini çabuk tuttu!

Libya iç savaştan bu yana ilk kez petrol üretimine yeniden başladı.

İtalyan enerji devi Eni, Libya’da iç savaştan bu yana petrol üretimine ilk kez başladıklarını, 15 kuyudan petrol çıkardıklarını ve günde 31 bin 900 varil petrol ürettiklerini açıkladı.

Eni, petrol üretiminin Bingazi kentinin yaklaşık 300 kilometre güneyindeki Ebu-Ettifel petrol sahasında başladığını, Ebu-Ettifel ve Zuetina limanı arasındaki “petrol boru hattını doldurmak için gerekli hacme” ulaşmak için diğer petrol kuyularında da üretimin yakında başlayacağını bildirdi.

Petrol üretimi faaliyetinin, Eni ve Libya Ulusal Petrol Şirketi ortaklığı Mellitah Oil & Gas şirketi tarafından yürütüldüğü bildirildi.

İç savaştan önce Eni Libya’da günde 273 bin varil petrol üretiyordu.

Uzmanlara göre, Libya’nın savaş öncesi günlük 1,6 milyon varil petrol üretimine ulaşması bir yılı ya da daha uzun süreyi alabilir.

Libya, geçen yıl petrol ve doğalgaz ihracatından 40 milyar dolar gelir sağlamıştı.

Eni Üst Yöneticisi (CEO) Paolo Scaroni, Libya’nın “Yeşilakım” doğalgaz boru hattından İtalya’ya doğalgaz sevkıyatına yeniden başlamasına zemin hazırlamak için bu ay başında başkent Trablus’u ziyaret etmişti.

Scaroni, İtalya’ya doğalgaz sevkıyatının 15 Ekim’de yeniden başlayacağını açıklamıştı.

Şubat ayından bu yana faaliyet göstermeyen “Yeşilakım” doğalgaz boru hattıyla yılda 10 milyar metreküp doğalgaz taşınıyor.

İran, Rusya ve Çin NATO’ya karşı ‘ortak füze kalkanı’ kuruyor

Türkiye’ye kurulacak olan NATO radar sistemine büyük tepki gösteren İran’ın Rusya ve Çin’le “ortak füze sistemi” kurmak amacıyla “ciddi görüşmeler” yaptığı ileri sürüldü.

İranlı Kayhan gazetesinin gayri resmi kaynaklara dayanarak verdiği habere göre, İran, Rusya ve Çin arasında “ortak bir füze sistemi”nin kurulmasına ilişkin olarak “ciddi görüşmeler” yürütülüyor.

Görüşmelerin, söz konusu üç ülkenin, NATO’nun “füze kalkanı”na ilişkin kararında ABD’nin İran ve Kuzey Kore’nin nükleer kabiliyetlerine ilişkin ifade ettiği kaygılarının etkili olduğu kanısına varmaları üzerine gerçekleştiği belirtiliyor.

Öte yandan, Türkiye’nin erken uyarı radarına ev sahipliğini yapmayı kabul etmesinin ardından, ABD’nin yeni sistemin bazı unsurlarını Güney Kore ve Tayvan’a yerleştirmeyi planlamasının “Washington’un, iddia ettiği, İran ve Kuzey Kore kaynaklı tehdidi, Çin ve Rusya’yı hedeflemek için bahane olarak kullandığını” açıkça gösterdiği öne sürüldü.

Böylece İran, Rusya ve Çin’in “ciddi görüşmeler”e başlama zamanının geldiği kanısına vardığı belirtilen İran medyasında Rusya’nın NATO nezdindeki Daimi Temsilcisi Dimitri Rogozin’in, bu ayın sonunda İran’da yapacağı ziyaret sırasında ortak plana ilişkin “operasyonel görüşmeler” yapması beklentisi dile getirildi.

Rus Haber Ajansı RİA Novosti’ye göre, Rogozin’in Tahran’da “stratejik konuları” ele alacağına dikkat çeken İran haber ajansı Mehr, bu konudaki haberinde, “Askeri uzmanlar, İran, Rusya ve Çin’in uçak savar savunma sistemlerinin dizaynında büyük ilerleme katettikleri için füze kalkanı sistemini kurmanın onlar için zor bir görev olmayacağını düşünüyorlar” dedi.

(Ajanslar)

17 yaş altı Kadın Milli Futbol Takımı Avrupa Şampiyonası Elemelerinde

0

Sırbistan’da 29 Eylül-4 Ekim tarihlerinde düzenlenecek 17 Yaş Altı Kadınlar Avrupa Futbol Şampiyonası 1. tur 7. Grup’ta mücadele edecek Türk Milli Takımı’nın aday kadrosu Cumartesi günü İstanbul’da toplanacak.

Aday kadroya davet edilen oyuncular öğle saatlerinde Futbol Federasyonu’nun Beylerbeyi’ndeki tesislerinde biraraya gelecek.

Teknik direktörlüğünü Taygun Erdem’in yaptığı 17 Yaş Altı Kadın Milli Futbol Takımı’nın aday kadrosunda şu futbolcular bulunuyor:
Rukiye Kılıç (Adana İdmanyurdu), Meliha Sophie Ergen (Mainzer Turnverein von 1817-Almanya), Banu Büşra Başel (Bayer 04 Leverkusen-Almanya), Büşra Öztürk (Medical Park Antalyaspor), Esra Solmaz (Eskişehirspor), Eda Karataş, Esra Özkan (Marmara Üniversitesi), Cansu Kurşun (Zürih Frauen-İsviçre), Yaşam Göksu, Ümran Özev, Nesrin Sabancı (Konak Belediyespor), Kübra Aydın (Ovacık Gençlikspor), Beyza Kocatürk, Betül Öztürk (İzmit Belediyespor), Eda Duran, Fatma Barut, Kübra Berber, Hilal Başkol (Gölcükspor), Cansel Durmuş, Ebru Topçu (Karadeniz Ereğlispor).

Milli takım, grup karşılaşmalarındaki rakipleri  Sırbistan, Danimarka ve Yunanistan.

Toplam 40 takımın 10 grupta mücadele edeceği 17 Yaş Altı Kadınlar Avrupa Şampiyonası 1. tur eleme maçları sonunda, gruplarını birinci sırada tamamlayan ekipler ile tüm gruplar arasındaki en iyi 4 ikinci takım, ikinci tura çıkmaya hak kazanacak.

16 takımın mücadele edeceği ve gruplarında birinci olan takımların bir üst tura çıkacağı 2. tur maçlarına Hollanda ve Almanya direkt olarak katılacak.

Organizasyonun finalleri ise gelecek yıl ağustos ayında İsviçre’de düzenlenecek

‘Adressiz kurşun katildir’, ya adreslisi ? – Mustafa Tuncaelli

Gazeteci, yazar ve BDP milletvekili Altan Tan, Taraf Gazetesi’nde çıkan “Adressiz Kurşun Katildir” yazısında(*), Devlet’in ve AKP’nin dayattığı ve kendisinin “acısız asimilasyon” dediği “bireysel haklara evet, kolektif haklara hayır” yaklaşımını ve bazı Kürt siyasetçilerin önerdiği “topyekûn Devrimci Halk Savaşını başlatmak” düşüncelerini eleştirirken çözüm olarak, şunları önermektedir;

Bin yıldır birlikte yaşadıkları Türklerle demokratik bir Türkiye’de yine birlikte,ancak eşit ve adil ortak olarak yaşamak isteyen Kürtler İNSANİ olarak da, İSLAMİ olarak da, VİCDANİ olarak da taleplerinde haklıdırlar.

Yapılması gereken, bu haklılığı TBBM de dahil (belki de başta ) olmak üzere akla gelebilecek her zeminde tüm argümanları ortaya koymak; içte ve dışta bütün demokratik çevrelerle ittifakı kuvvetlendirmek ve ‘DEMOKRATİK HALK DİRENİŞİNİ’en güçlü bir şekilde örgütlemek olmalıdır.”

Bu düşüncelerine aynen katılıyorum ve destekliyorum. Ama Devrimci Halk Savaşı tezini eleştirirken söylediği “Ayrıca ‘kurşun mutlaka adres sormalıdır” düşüncesini eleştiriyorum. Tan şöyle demektedir;

ADRES SORMAYAN KURŞUN KATİLDİR…Adres sormayan, soramayan her kurşun TERÖRİSTTİR. Kürtlerin en büyük güçleri mazlumiyetleri ve haklılıklarıdır. Mazlum zalimler gibi davranmaya başladığı an bütün gücünü kaybeder. Kamuoyu vicdanında kabul görmeyen, masum insanlara zarar veren her türlü eylem terör eylemidir.‘Savaşında’ ‘Barışın da’ bir hukuku olmalıdır. Bu konuda karar verici ve belirleyici olanların ‘bir’ defa değil; ‘bin’ defa düşünme mecburiyetleri vardır.

Ben de soruyorum? Ya Adreslisi? Yani kurşun adres sorarsa katil değil mi? Yani öldüreceği kişi belli ise, önceden tasarlanmış ise katil olmaktan çıkar mı? Ölen kişinin üzerinde üniforma olup olmaması çok mu önemli? Ölen kişi bir canlı, bir insan değil mi? Gerilla, askeri ve polisi hedef alıp öldürürse normal, sivilleri öldürürse mi yanlış? Bu açıdan bakarsak Devlet bombalarını atarken gerilla giysili olanlara gelirse normal, sivil halka gelirse mi yanlış?

Mazlum zalimler gibi davranmaya başladığı an bütün gücünü kaybeder. Kamuoyu vicdanında kabul görmeyen, masum insanlara zarar veren her türlü eylem terör eylemidir.

Doğrudur. Ama bugün kamuoyu vicdanı her türlü ölme ve öldürme eylemini reddetmektedir. Silahlı mücadeleyi değil, barışı istemektedir.

“Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” zihniyeti, Devlet için olduktan sonra her türlü şiddeti meşru gören bir zihniyettir. Bu paradigma ile büyük katliamlar yapılmış, yüzlerce kürt vatandaşımız katledilmiştir.

Özgürlük, Eşitlik ve Demokrasi için mücadele edenlerin zihniyeti böyle olmamalıdır. Hak ve Özgürlükler için mücadelede silah kullanımı, kurşunun adresli ya da adressizi seçenek olmaktan çıkarılmalıdır. Düğünlerde bile kutlama için havaya atılan kurşunlardan bir çok masum insanın hayatını kaybettiği bir ülkede “kurşunun adres sormasını” beklemek abestir. Siirt’te 6 kadının kurşunlanıp bombalanmasında oluğu gibi “Kurşun Adres Sormuyor”.

Hak ve özgürlük için mücadele ediyorsak ve mücadele devlet güçlerine karşı veriliyorsa başka bir yol yok mudur?

Vardır,  şiddete, silaha başvurmadan da verilebilecek mücadele yöntemleri vardır, yeter ki biz isteyelim.Özellikle dünyanın küçük bir köy haline geldiği günümüzde, her türlü iletişim araçlarıyla savaşların,başkaldırıların online izlenebildiği bir dönemde ve görece demokratik kanalların açık olduğu ülkemizde şiddetsiz çözüm imkanları vardır. Tan yazısında “DEMOKRATİK HALK DİRENİŞİ” ‘ni önermiştir, doğrudur ama adresli ya da adressiz kurşunu reddederek.

Hepimiz adresli de olsa, adressiz de olsa her türlü kurşuna, silaha, ölme ve öldürmeye karşı çıkmalıyız.

Yoksa ölen ya da öldürülen insanlardan sıçrayan kanın elinize, yüzünüze sıçramasını önleyemezsiniz, dökülen kanda sizin de sorumluluğunuz olur.

Yani siz de bir katil olursunuz!

Altan Tan’ın yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

 

Mustafa Tuncaelli
26/09/2011