ABD’de İsrail yanlısı gruplar, Oakland Çocuk Müzesi’nde Gazze Şeridi’nden çocukların resimlerinden oluşacak serginin açılmasını engellediler.
Serginin planlanan açılışından 2 hafta önce 8 Eylül’de müzenin yönetim kurulu tarafından “Çocukların Gözünden Gazze” sergisinin iptal edildiği açıklandı. Yönetim kurulu serginin iptal edilmesinin nedenini müzenin kurucularının baskılarından kaynaklandığını belirtildi.
Sergi Berkeley merkezli Ortadoğu Çocukları İçin Birlik (MECA) adlı 23 yıldır Filistin, Irak ve Lübnanlı çocukların haklarını savunan bir dernekle işbirliği içerisinde hazırlanmıştı. Derneğin başkanı Barbara Lubin serginin iptal edilmesinden dolayı üzgün ve kızgın olduğunu ama şaşırmadığını söylüyor.
MECA bir karşı imza kampanyası başlatarak serginin engellenmesini protesto etti ve ayrıca sergi planlandığı tarihte büyük bir destekçi kalabalıkla beraber müzenin bahçesinde sergilenmeye başlandı. 24 Eylül Cumartesi günü müzenin bahçesinde yapılan açılışı destekleyen 500’ün üzerinde kişi çocukların resimlerini taşıyarak bir yürüyüş gerçekleştirdi ve çocukların ifade özgürlüğünü savundu.
Sergilenen resimler, 2008 – 2009 kışında İsrail’in Filistin’e yaptığı ve 300’den fazlası çocuk 1400 kişinin öldürüldüğü saldırıları yaşayan çocukların yaşadıkları travmayı atlatabilmeleri için yürütülen sanat yoluyla terapi projesi esnasında, çocuklar tarafından yapılmış.
MECA tarafından hazırlanan videoda MECA’nın yöneticilerinden Ziad Abbas: “ Biz buradayız, insanlar seslerini yükseltiyorlar. İnsanlar sergiye geliyorlar, çok güzel bir an. Filistin halkının ve çocukların susuturulmasına ve sansüre hayır! Biz adalet için buradayız” diye konuştu.
“Yeni Anayasa’ya Doğru Nefret Suçları” paneli Global Dialogue direktörü Nurcan Kaya’nın moderatörlüğünde, Anayasa Hukukçusu Yrd. Doç. Levent Korkut, hukukçu yazar Orhan Kemal Cengiz ve Anayasa Mahkemesi Eski Raportörü Doç. Osman Can’ın katılımı ile gerçekleşti.
Panelin açılış konuşmasını yapan Nurcan Kaya, parlamentonun yarın (1 Ekim) günü açılacağını ve yeni anayasanın meclis çalışmaları arasında önemli yer tutmasını umduklarını söyledi. Kaya, “Mevzuatın yenilenmesi ve insan hakları korumalarının pekiştirilmesi bağlamında yeni anayasa çok önemli. Türkiye nefret suçları açısından zengin bir ülke. Bu suçlar, kitlesel olarak da gerçekleşebiliyor. Türkiye’de ne yazık ki bir insanı sadece etnik kökeni, dini inancı ya da cinsel yönelimi nedeniyle öldürmek farklı bir mevzuata tabii değil. Oysa, Türkiye tarihi nefret suçları tarihi.” dedi.
Osman Can: Kağıdın üzerine “şeker” yazmak ile ağzımız tatlanmaz
Osman Can ise sorunların sadece yasal düzenlemeler ile çözülemeyeceğini belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Bir kağıdın üzerine şeker yazmak ile ağzımız tatlanmaz. Anayasa ve yasalar önemli ama yeterli değil. Bir ülkenin kültürel kodları, referansları ne ise, yasal mevzuatı da aşağıya yukarıya benzer olur. Nefret suçları için de bu böyle. Etnik neden, cinsiyet ya da cinsel yönelim gibi nedenler ile işlenen suçlar, kültürel temellerden kaynaklıyor. Çöken Osmanlı İmparatorluğu; etnik, dini, mezhepsel parçalanma. Bu bir travma ve ardından kurulan Cumhuriyet. Nefret suçlarını anımsayalım. Türkiye’nin kurucularına bakalım: Neredeyse tamamı, kurdukları cumhuriyetin toprakları dışında dünyaya gelmiş, sonrasında bu toprakları kaybetmiş insanlar. Yıkılan ülkeyi korumaya, dönüştürmeye çalışan bürokrat, asker, elit gruplar. Osmanlı’da orta sınıf yok. Korku, güvensizlik egemen. Gayrimüslimlere karşı aşırı güvensizlik, Batı’ya karşı yeniklik duygusu, hayranlık ve nefret bir arada. Araplar’a karşı nefret, dine karşı korku var.”
Osman Can, sözlerine şöyle devam etti: “Cumhuriyet böyle bir travmatik atmosferde, böyle bir sosyopsikoloji üzerine kurgulandı. Bu devlet nasıl bir toplum ve birey üretmek ister? Etnisist, tüm modern ulus devletler gibi. Efsane çerçevesinde bir toplum tasavvuru ve bu tasavvuru gerçekleştirecek bir devlet ve resmi ideoloji. İdealize edilmiş, laboratuvarda yaratılmak istenen mühendislik ürünü bir toplum; Türklük, aile, birey kimliği. Belli bir tarihsel misyonu olan bir devlet ve toplum.
1921 Anayasası Türkiye tarihinin gördüğü en çoğulcu anayasa, güzel bir metin ama o kadar. Hayata geçmedi. Daha sonraki tüm anayasalarda ırkçı, etnik merkeziyetçi referanslar ile kurumlar belirdi. Ayrıca militarist anayasalar haline geldiler.
Nefret suçlarını üreten işte bu sistem. Bu devlet yapılanması ve mantığı dururken, nefret suçlarını engellemek çok da mümkün değil. Yeni anayasa, paradigma değişikliği üretmeli. İnsanı, farklı kimlikleri, çoğulculuğu desteklemeli. İdeolojik olmamalı, çokkültürlülüğe vurgu yapmalı.”
Levent Korkut
Levent Korkut ise 1921 Anayasası’nın “sözde anayasa” sayılacağını söyleyerek, o metnin siyasi taviz verme gerektiği bir dönemde, savaş bitene dek, mümkün olan en geniş katılımı sağlamak için yazıldığını söyledi. Korkut: “Ancak savaş biter bitmez yapılan 1924 anayasası ve sonrasındakiler ise etnik milliyetçi, hatta ırkçıdır. Hitler ve Mussolini ile dönemin Cumhuriyet mantığını benzeşen kulvarlarda değerlendirmeli. Örneğin Mahmut Esat Bozkurt, Anadolu’nun Türkler’e ait olduğunu, diğerlerinin Türkler’e hizmet edeceğini, kölelik yapacağını söylemiştir. Bozkurt için din de, eğer Türklüğe hizmet ederse iyidir. Bu kişi Cumhuriyet’in ilk Adalet Bakanı’dır. Ankara Hukuk Fakültesi’nin kurucusudur; fakültenin açılış konuşmasını yapmıştır. Diyebiliriz ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk ve adalet anlayışının kurucusudur. Bozkurt soyadını kendisi almıştır. İlk kez Kemalizm kavramını, bir ideolojik çerçeve olarak kullanmıştır.” dedi.
Levent Korkut, “Nefret suçu bir suç , ancak diğerlerinden, ona neden olan motif ile ayrılıyor. Yasalar konusunda ise ben Osman’dan ayrılıyorum biraz. Bence mevzuat da çok önemli. Anayasadaki dil ve metin de çok önemli. Çünkü nefret suçları saiklerini anayasadan alıyor, anayasa yüzünden cezasız kalıyor ya da cezalar eksik kalıyor. Tanıdığım bir Yargıtay üyesi, her kararından önce anayasanın başlangıç kısmını okuduğunu söylemişti. Oysa, anayasanın başlangıç kısmı adeta nefret suçlarının işlenmesini teşvik eden bir metin. İlk yapılması gereken, bu kısmı yok etmek.
Ayrıca, anayasadaki ayrımcılık ve eşitlik kısmı önemli. Şu an 10. maddedeki temel sorun bazı ayrımcılık temellerinin yer almaması. Etnisiteden, cinsel yönelimden bahsetmiyor. Günümüzün anlayışına göreyse, var olan her türden ayrımcılık türleri yasalarda tek tek belirtilmeli. Yargıçların bunları direkt görebilmesi gerekir. O zaman, karşı çıkmak da kolay olmaz. Ayrıca, bazı kurumların anayasada olması önemli nefret suçları ile mücadele için. Nefret suçları, hem ceza hukukuna eklensin, hem de insan haklarını koruyucu kurumlar anayasal çerçevede güvence altına alınsın. İnsan hakları kurumlarının anayasada olması güçlerini pekiştirir. Asıl amacımız, gerçekleştikten sonra suçu cezalandırmak değil, önleyici tedbirlerin alınması. Burada, yargıçları yönlendiren hukuk sistemi ve anayasa önemlidir.” dedi.
Orhan Kemal Cengiz
Cengiz: Neredeyse gördüğüm tüm nefret cinayetlerinin arkasında derin devletin parmağı var
Orhan Kemal Cengiz, önceki konuşmacıların çizegeldiği kavramsal çerçeveye, yaşananlardan, işin pratik kısmından katkılar sundu. Malatya’da üç Hıristyan’ın, dört genç tarafından işkence ile, boğazları kesilerek öldürüldüğü davanın avukatlığını yapan Cengiz, “Malatya cinayeti, Rahip Santoro gibi basit bir şey gibi duruyordu ama aslında öyle değildi. Onun da hiç üzeri açılmadan kapanacağını umuyorlardı. Oysa biz bunu deştikçe arkasından bir hayalet kıpırdanmaya başladı. Bir avukat grubu ağı ile çalışmaya başladık. O zaman Ergenekon adı bilinmiyordu. Türk Gladiosu olarak adlandırılıyordu. Ben; Hrant Dink, Santoro ve Malatya cinayetleri bağlantılı, dedim. Sonra Akşam ve Taraf Gazeteleri’ne bir şema bırakılıyor. Şema, söylediğim ilişkiyi resmediyor ama Gladio’nun başında ben varım! İşte ben burada anladım ve korktum. İşin arkasında ‘Seni sinek gibi ezeriz’ diyen bir yapı, hayalet var. Sonra, Malatya yerel gazetelerinde tüm çalıştığımız avukat grubu ile ilgili bir sürü detay yayımlandı. Telefonlarımın dinlendiğini düşünüyorum. Bana birçok ihbar mektubu ulaştı . Birinde yine benim adım var, başprovokatör olarak. Bir diğerinde de benim öldürteceğim insanların listesi. Savcıya gittim, her şeyi verdim, koruma istedim. Ancak 4 yıl sonra Malatya Cumhuriyet Savcılığı iddianame hazırlıyor.
Orhan Kemal Cengiz, “Neden bunu anlattım: Biz bu Malatya ile uğraşmasaydık nefret suçu görünmez olurdu. Yerel basının, Malatya olayında inanılmaz katkısı var. Neredeyse tüm Ergenekon sanıkları o dönemlerde Malatya’da panel vermişler. Devlet eliyle organize ediliyor. Derin devlet de işin içinde, katilleri seçiyor, hedeflere yönetliyor; medya hem hedef gösteriyor, hem de araştırmaları yürütenleri bastırmaya çalışıyor. Neredeyse gördüğüm tüm nefret cinayetlerinin arkasında derin devletin parmağı var. Bence nefret suçlarına nefret söylemini de eklemek gerekir düzenlemelerde. Ben on on beş seneHırıstiyanlar’ın avukatlığını yaptım; bir tane vaka yok ki, öncesinde medyada bir kışkırtma yapılmış olmasın.
Ben bu yüzden azınlıkları hedef alan nefret söyleminin de cezalandırılmasını istiyorum. Yoksa söylemi engellemeden, sadece suçları cezalandırarak bunları engelleyemeyiz.” diyerek sözlerine son verdi.
Salondaki katılımcılardan Lambdaistanbul LGBT Derneği temsilcisi Öner Ceylan ise, “Yasalarda cinsel yönelim ile birlikte cinsiyet kimliği de mutlaka geçmeli. Batı’da gey ve lezbiyen mücadelesi daha güçlü kazanımlar elde ettiği için mevzuatlarında veya Türkiye’yi ilgilendiren metinlerde cinsel yönelim yer alıyor. Oysa Türkiye’de en çok nefret suçu cinsiyet kimliği nedeniyle işleniyor. Biz bu yüzden ayrımcılık karşıtı yasalarda cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği birlikte yer almalı istiyoruz” dedi. Cinsiyet kimliği, trans bireyleri ifade ediyor.
Toplantıyı, Sosyal Değişim Derneği ile Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi organize etti.
Bugün (1 Ekim) çeşitli siyasi parti, sendika ve kadın örgütlerinden kadınlar, İstanbul’da barış isteklerini tekrarlamak için Galatasaray Meydanı’ndan Taksim Tramvay Durağı’na yürüyecek.
Çatışma halinden en çok kadınların zarar gördüğünü belirten ve çağrı metinlerinde “Bu çatışmaların sürmesi kadına yönelik şiddeti daha da artıracak. AKP hükümetinin, Kürt sorununu bir demokrasi ve siyasi sorun olarak değil bir güvenlik ve asayiş sorunu olarak gören anlayışla yürürlüğe koyduğu militarist politikalar kadın düşmanıdır. Bu ülkenin batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine kadar her yerde aynı sorunları, aynı acıları, aynı şiddeti yaşayan biz kadınlar, şiddete ve ölümlere karşı yanyana gelirsek, el ele verirsek bu topraklarda barışı kurabiliriz” diyen kadınlar bugün 13.00’da Galatarsay Meydanı’nda buluşmaya bekliyor.
Gözlerimi açtığımda önce anlamıyorum nerede olduğumu. Horoz ötüyor yakında bir yerlerde. Gözlerim tavandaki yıllanmış kirişlere takılıyor. Doğru ya, bir çiftlikteyim.
Odayı paylaştığım arkadaşım da uyanıyor, hazırlanıp iniyoruz aşağı kata. Merdiven aralığında duran kutulardan elma seçiyoruz kendimize ve kahvaltı ediyoruz. İtalya’da küçük bir çiftlikte gün başlıyor.
Buraya gelmemi sağlayan WWOOF adındaki bir organizasyon sayesinde oldu. “Organik çiftliklerde dünya genelinde olanaklar” gibi bir anlama geliyor açılımı. WWOOF İngiltere’de 1971 yılında kurulmuş. Asıl amacı organik üreticilerle tüketicileri gönüllülük esasına göre bir araya getirmek ve bu sayede de insanlar arasındaki kopmuş bağları onarmak, insanlara farklı gezi alternatifleri sunmak ve üreticilere destek olmak. WWOOF prensiplerine göre, gönüllü olmak isteyen kişiler anlaştıkları çiftliklere gidip burada kalacak yer ve yemek karşılığı çiftlik faaliyetlerine yardımcı olmakla yükümlüler. Çiftlik sahipleri de gösterilen çalışma karşılığı gönüllü için gerekli yatak ve yemek olanaklarını sağlamak durumundalar. Şu anda birçok ülkenin kendi WWOOF organizasyonu kurulmuş durumda. Katılımcı olmak isteyen gönüllüler internet üzerinden kayıt olabiliyor ve çiftliklerle iletişime geçebiliyorlar.
Çiftliklerde yapacak iş çok. Kuzey Avrupa’da çavdar hasat ederken, Güney Avrupa’da bağ bozumuna katılabilirsiniz. Asya’ya uzanıp çay toplayıp, Güney Amerika’da mısırlara dokunabilirsiniz. Ama bunların hepsi organik çiftliklerde olacak! Aslında yapacaklarınız biraz size, biraz çiftliklere, biraz bölgeye, biraz da vizeye bağlı. Fakat olanaklar çok çeşitli ve WWOOF dünyanın her yerine yayılmış durumda. Kolaylıkla vize gerektirmeyen ülkelere de gidebilirsiniz.
Çiftliklerde kalmak insanın bir yörenin kültürünü daha iyi anlamasına yardımcı oluyor. Farklı yaşayış şekilleri, yemekler görüp deneyim kazanıyorsunuz. Üstelik bu sayede yabancı dilinizi de geliştirebiliyorsunuz. Öğrendiğiniz tarım bilgileri de cabası. Ben nasıl dünyayı gezerim diyorsanız çiftlikler size cevap veriyor.
WWOOF sistemi Buğday Derneği’nin desteğiyle Türkiye’ye de giriş yapmış durumda çoktandır. TaTuTa adı verilmiş oluşum sayesinde Türkiye’nin farklı bölgelerindeki organik çiftlklere ziyarete gidebilirsiniz ve organik tarım öğrenebilirsiniz. Yabancı dil sıkıntınız ve vize alma derdiniz varsa TaTuTa toprakta çalışma hayallerinizi fazlasıyla karşılayacak çiftlikler sunuyor. Eğer gönüllülüğe nereden başlarım diyorsanız sınırı geçmeden de bu işi yapabilirsiniz, hatta bence insanın bildiği yöreden, topraktan işe başlaması daha önemli.
Tabi WWOOF sadece iş karşılığı yemek anlamına gelmiyor. Bir çiftliğe adım attığınızda bambaşka renkler ve hikayeler karşılıyor sizi. Gittiğiniz çiftlikte dünyanın her yerinden gelmiş gönüllülere rastlayabiliyorsunuz. Herkesin ayrı bir gönül davası var toprak söz konusu olunca. Kimi restoranda şef, kimi aklı karışmış bir ziraat öğrencisi, kimi dünyayı doğa penceresinden tanımak isteyen bir gezgin, kimisi ise kendi kuracağı çiftliğe fikir arayan bir girişimci. Fakat herkesi bağlayan ortak nokta doğaya, toprağa gönül vermiş olmaları. Birbirinden farklı bir sürü insan aynı amaç için buluşuyor. Çiftlik sahiplerine gelince. Onlar da bu buluşmanın mimarı olarak haklı bir gurur taşıyorlar elbette.
Gündüzleri çalışmakla, ter dökmekle geçen saatler akşam olunca yavaşlıyor. Ürün hasadı biterken kültür hasadı başlıyor yemek masası etrafında. Masada diller çarpışıyor, kahkahalar çınlıyor, çatallar bıçaklar tabakta dans ediyor. İtalya’dayım, masamız BM toplantısı gibi. İki İtalyan, bir Türk, bir Amerikalı ve iki İsrailli. Ama aslında farketmiyor kim olduğumuz, nereden geldiğimiz. Bizi buluşturan İtalya’da akşam yemeğini paylaşıyoruz. Bütün gün beraber çalıştık, şimdi beraber eğleniyoruz. İtalyanca “ellerinize sağlık” nasıl denir onu soruyorum, İsrailliler “her şey yolunda”demeyi öğretiyor, Amerikalı ise tercüme ediyor çiftlik sahiplerine. Uzun uzun kalıyoruz masada. Masanın arkasındaki televizyona bakmıyoruz bile, sesler ve görüntüler akıp gidiyor.Dünya karışmış, ülkelerimiz düşman kesilmiş bizim için farketmiyor. Politikacılar sinirle, hiddetle konuşuyorlar, kimin umrunda. Toprak için savaşmayı değil çalışmayı tercih ediyoruz biz. Akşam vakti elimizde kalan ise barış. Huzurla uyumaya gidiyoruz.
Penguen Dergisi’nde yayınlanan karikatürü nedeniyle Bahadır Baruter’in “Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” suçundan 1 yıla kadar hapis istemiyle yargılanılmasını istemiş İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı.
Olayın basın özgürlüğü tarafını bir kenara bırakalım. Ülkede basın özgürlüğü olmadığını bilmeyen kalmadı sanıyorum. Sosyalistler ve Kürtler durumun uzun süredir farkındalar zaten. Son zamanlarda Silivri’ye doldurulan gazeteciler ile korkutulan ve sindirilen AKP muhalifi medya kuruluşlarının da hala bir şüpheleri vardıysa, artık kalmamıştır umarım.
Baruter’in çizdiği karikatüründe Cumhuriyet’in Başsavcılığı’nı bir karikatüristi hapse göndermeyi talep edecek bir iddianame hazırlamasına iten suç nedir? Karikatüründeki cami sütununda “Allah yok, din yalan” yazması. Bu korkunç ‘suçu’ gören ‘bazı’ vatandaşlar ile Türkiye Diyanet ve Vakıf Görevlileri Sendikası’nın da ‘vatandaşlık görevlerini’ yaparak Savcılığı harekete geçirmesi.
Laik Türkiye’nin Savcısı’nın belliki basın ve ifade özgürlüğünü korumak gibi bir derdi yok. Derdi birilerinin dini değerlerini ‘aşağılamalara’ karşı korumak.
Peki ‘Allah yok, din yalan’ demek aşağılamak mıdır, yoksa kendi düşünce ve inanışını dile getirmekmidir?
Ben doğduğumdan beri her gün ve günde tam 5 kere bana ve benim gibi düşünenlere haksız olduğumuzu minare hoparlörlerinden bağıra bağıra söylemelerini benim inancımı aşağılamak olarak görürsem ne olacak? Seçimle gelmiş politikacıların her iki lafından birini kendi inandıkları hayali yaratanlarına bağlamaları, ülkenin tümünü ilgilendiren politikalarda kendi inanç sistemlerini dayatmalarını, her dini kutlamalarını gazeteler, televizyonlar, internet ve radyolardan boğazıma sokmalarını, Evrimi teori, yaratılışı sorgulanmaz gerçek olarak sunmalarını neden aşağılama olarak göremem?
2010 yılında Libya’nın diktatörü Kaddafi’nin ne amaca hizmet etmek için verdiği belli olan sözde Uluslararası İnsan hakları ödülünü alırken bu ülkenin Başbakanı aynen şöyle buyurmuştu:
“Kimsenin ifade özgürülüğünü kullanarak Müslümanların kutsal değerlerine saldırmaya hakkı yoktur.”
Başsavcılık almış mesajı belli. Ülkenin büyük bir bölümü de alıyor Erdoğan’ın bu tarz faşizan mesajlarını. O da farkında, o yüzden böyle konuşabiliyor.
Bu ülkede bir komedyen çıkıp da, Erdoğan’ın çok beğendiği Amerikan laiklik modelinde yapılabildiği gibi, dinler, tanrı ve yaratılış ile dalga geçtiği için hapse atılmaya çalışılmadığı, hatta dövülmediği veya öldürülmediği gün konuşalım laikliği ve özgürlükleri. Belli ki bunların sisteminde laiklik tanrıya inananları korumak için var, inanmayanları değil.
Erdoğan ve yoldaşlarının özgürlük talepleri sadece kendileri gibi düşünen Sünni Müslümanlar için. Yoksa onların özgürlük ile hiç alakaları ve kendilerinden başkalarına da hiç tahamülleri yok. İnandıkları din zaten bunun en büyük kanıtı; kadını, genci, eşcinseli sürekli baskı altına alan bir inanistan hangi özgürlüğü bekleyebilirsiniz ki?
İran, insan hakları savunucusu Nergis Muhammedi’yi 11 yıla mahkûm etti. Ülkedeki seçim sistemini eleştiren ve çocuk idamlarının durdurulmasını savunan Muhammedi, kararı temyize götürecek.
İran mahkemelerine göre Muhammedi’nin suçları “sisteme karşı propaganda yapmak” ve “ülkenin güvenliğini bozacak hedefleri olan” bir gruba üye olmak.
Uluslararası Af Örgütü’nün (AI) açıklamalarına göre İran Devrim Mahkemesi, Nergis Muhammedi’nin barışçıl eylemlerini “yalanlardan ibaret” olarak görüyor. Ayrıca Devrim Mahkemesi’ne göre Muhammedi’nin asıl amacı ülkenin itibarını zedelemek.
“Ben yalnızca bir insan hakları aktivistiyim”
Muhammedi, İran’ın yaptığı nükleer araştırmalar yüzünden bozulan dış politika ilişkilerini düzeltmeyi amaçlayan Ulusal Barış Konseyi’nin de kurucularından ve 2009’da Alexander Langer ödülüne layık görüldü.
2010’da gözaltına alındıktan ve Tahran’daki Evin cezaevine konduktan sonra sağlık durumu bozulan Muhammedi’nin 2009’da da pasaportuna el konmuştu.
Muhammedi, İngiliz The Guardian gazetesine yaptığı açıklamada “Ben politikanın içerisinde değilim, yalnızca bir insan hakları aktivistiyim” dedi.
Muhammedi’nin yanı sıra, CHRD‘nin kurucularından Abdülfetih Sultani ve Muhammed Seyfzade de merkezin kurucusu oldukları için şu an tutuklu bulunuyor. Şiva Nazar Ahari de yine İran’da hapiste tutulan insan hakları eylemcilerinden.
Yunanistan’da memurların gösterileri sürüyor. Troykayla Yunan hükümeti arasında yapılacak görüşmeleri bloke etmek için göstericiler perşembe gününün ardından bir kez daha çeşitli bakanlık binalarını griş çıkışlara kapadı.
Kredi anlaşmasının sürdürülmesi öncesinde gelinen noktayı uluslararası müfettişler denetleyecek. Daha önce Yunan hükümetinin AB istatistik kurumu Eurostats’ı yanıltıcı bilgiler verdiği ortaya çıkmıştı.
Yunan Hükümeti imzalanan uluslararası anlaşma çerçevesinde uluslararası troykaya üzerine düşeni yaptığını gösterip yeni bir 8 milyar euroluk kredi diliminin serbest bırakılmasını sağlamaya çalışacak. Troykanın bir ayağı Uluslararası Para Fonu (IMF) biri Avrupa Birliği Acil Kurtarma Fonu ve bir diğeri de Avrupa Merkez Bankası.
Danimarka‘da yağlı yiyeceklerden daha fazla vergi alınmasını öngören yasa, yarından itibaren yürürlüğe giriyor.
Yasaya göre yağlı yiyecekler, diğer yiyeceklere oranla birkaç kron daha pahalı olacak. Obezitenin önüne geçmek isteyen Danimarka hükümeti bu nedenle hazırlanan yasayı yürürlüğe koyuyor. Yeni vergi uyarınca yağ içeren yiyeceklerin yanı sıra, tereyağı ya da margarin daha önceki fiyatlarına göre 5 ile 16 Danimarka kronu daha fazlaya satılacak. Bu arada İsveç’teki Karolinska Üniversitesi’nden Prof. Claude Marcus, Danimarka’da yarın yürürlüğe girecek yağlı yiyeceklere getirilen ek verginin İsveç’te de yürürlüğe konmasını istedi. Prof. Marcus, önümüzdeki yıllarda sebze ve meyvenin zamlanacağını bildirerek, bunun yanında yağlı, şekerli yiyecekler ve içeceklerin ucuzlayacağına dikkati çekti.
Türkiye Futbol Federasyonu, yine beklenmedik bir anda, beklenmedik bir karara imza atarak, kendi deyimleriyle, “Türk futbolunun kapıları kadın ve çocuklara açtı.” Tabii ki hemen medyada da yankı buldu bu durum ve benzer ifadelerle haberlere çıktı alınan karar. Peki bu kararı birazcık kazımaya çalışırsak, altından daha farklı görüntüler çıkar mı?
Sanki çıkacak gibi. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor. Türkiye’de, sosyal hayatın bir parçası olan futbol maçlarına zaten kadınlar ve çocuklar gidiyor. Gidebiliyor. Şimdiye kadar sadece erkeklerden oluşan tribünler varmış da; bu karar ile futbol kadınlarla çocuklarla buluşturuluyormuş gibi yapmaya gerek yok. Eğer amaç daha fazla açmaksa tribünleri; saat 19.00’da, 20.00’de oynanan, kadın tuvaletlerinin olmadığı, sağlıklı en ufak yiyeceğin olmadığı, sağlıklı girişin çok zor, sağlıklı çıkışın ise imkansız olduğu maçlara bir son verin öncelikle. Açıklamada önemle üzerinde durulan “Futbolumuzun içinde bulunduğu süreçte; futbolumuzun geleceğine katkıda bulunmak, bu güzel oyuna olan ilgiyi artırmak, şiddet ve düzensizliği önlemek, çirkin ve kötü tezahürata engel olmak ve ailelerin rahatlıkla izleyebileceği müsabaka ortamı oluşturmak” hedefleri işte o zaman mümkün olur. Yoksa bu durumda olmaz. Bir pazar günü, saat 16.00’da oynanan, şenlik gibi bir maç ile saat 19.00’da oynanan eve dönüşün 22.00’yi bulduğu bir maçın sonuçları aynı olamaz.
Sonra meselenin esasına gelelim. Temmuz ayında patlayan şike skandalı ve sonrasında yaşadığımız “kararsızlık en iyi karardır” geçiştirmesiyle birlikte, futbol ile taraftarı arasında kurulan ilişki yara almıştı. Digiturk’u kurtarma çabaları, bu yara almadan futbolun ekonomisini nasıl sıyırabiliriz çalışmasının bir sonucuydu. Fakat maçlar başlayınca başka bir gerçek ortaya çıktı. Tribünler boş! İnönü Stadı boş, Türk Telekom boş, Beşiktaş ile karşılaşan Bursaspor’un tribünleri bile boş. Futbol ve taraftar arasında olan ilişki kopmuş. Kimse sahada oynanana değer vermiyor.
İşte alınan bu karar, bunun gizlenmeye çalışılmasının bir sonucudur. Federasyon’un kararındaki prensiplere bakalım.
“Kadınların ve 16 yaşın altındaki futbolseverlerin bilet bedelleri, sezon sonuna kadar Türkiye Futbol Federasyonu tarafından karşılanarak kulüplere ödenecek.” Yani, aslında Federasyon’un, bilet alıp dağıtması söz konusu. Kulüplere, boş tribünler karşılığında aktarılan bir kaynak ve taraftar var. Bu böyle ama asıl daha önemli bir nokta var. Kadınlara ve çocuklara ayırılan yerler kontenjanlı. Yani tüm tribünler değil. (Zaten o zaman ceza oluyor galiba. Bu futbolu güzelleştirmek için yapılan bir hareket. Kadının ve çocuğun azı karar, çoğu zarar demek istemiş sanırım Federasyon.) Bu bilgiyi hiçbir haberde bulamıyorsunuz. Örneğin, 46 bin kadın ve çocuğu girdiği 55 bin kişilik Fenerbahçe tribünlerine ücretsiz girebilecek kadın ve çocuk sayısı 531! Bu rakam, Beşiktaş’ta 1000-1500, Galatasaray’da 1940, Trabzonspor’da 3000. Kısaca yaratılan havanın karşılığı da yok aslında.
Sonuç olarak, yine meselenin asıl kaynağına dokunmadan makyajlayarak sorunu çözmeye çalışıyor Federasyon. Fenerbahçe ile Manisaspor’un oynadığı karşılaşmadan sonra çok az itiraz gelecektir bu karara ama bu karar bir şeyi çözmez. Neden tribünler boş; neden kötü seyirci, iyi seyirciyi kovuyor; neden insanların oynanan oyuna inancı kalmadı gibi soruları sormadan yapılacak her şey eksik kalacaktır. Bir de, maden oyun böyle güzel oyun olacak, bu karara Play-Off’u almamak nedendir?
Yortanlı Barajı’nın suları altına gömülen 2000 yıllık antik sağlık yurdu Alilanoi ile ilgili davalar devam ediyor. Bugün İzmir İdare Mahkemesi’nden görülen davada, davanın artık alenen işlenen bir insanlık suçunun örtbas edilmesi davasına dönüştüğüne vurgu yapıldı.
İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu (KTVKK) Allianoi’nin kumla örtülerek ‘korunması’ kararının iptali ile ilgili dava da antik sağlık yurdu Allianoi’yi yok oluşa götüren süreç bir kez daha gözler önüne serildi. Allianoi’nin gelecek kuşaklara bırakılması gereken bir kültür varlığı olduğu gerekçesi ile Yortanlı Barajı’nın suları altında kalmasını önlemeye dönük verilen hukuki mücadeleyi yürüten hukukçular, antik kentin artık sular altında kaldığına dikkat çekerek, davanın şu saatten sonra hukukun da gömülüp gömülmemesi şekline dönüştüğünü belirttiler.
DEVLET KORUMALIYDI, YOK ETTİ!
Avukat Hilal Küey, 1968 yılında bölgede yapımı planlanan Yortanlı barajı ve sonrasında Allianoi’nin ortaya çıkarılması sürecini anlattığı konuşmasında, antik kentin bulunmasının ardından 1. Derece SİT kararı verilmesine rağmen, barajla ilgili çalışmaların durmadığına dikkat çekti. Kazanılan tüm davalara ve devam eden hukuki sürece rağmen antik kentin sulara gömüldüğünü aktaran Küey, devam eden davaların en azından hukuka saygının yeniden oluşmasına bir katkısı olacağını söyledi. Av. Yelda Kullap, koruma kurulu kararlarına rağmen antik kentin sulara gömülmesinde sorumluluğu bulunan kamu görevlileri ile ilgili suç duyurusunda bulunduklarını kaydederek, İzmir Cumhuriyet savcılığına gelen dosyada, kamu görevlileri ile ilgili yargılama izni beklediklerini söyledi. Allinoi ile ilgili hukuki sürecin kendisinde duygusal boşluklar yarattığını aktaran Kullap, “2001 yılından beri yargı kararı antik kenti korumaya dönük karar verirken, idare bu kararları yok edecek yeni bir karar alıyor. Bir yurttaş olarak devletin koruması gereken bir kültür varlığını yok etmesini anlamakta zorlanıyorum” diye konuştu.
Avukat Arif Ali Cangı, antik kentin gömülmesinden aylar önce KTVKK yetkilileri ile DSİ ve Kültür Bakanlığı yetkilileri arasında yapılan bir toplantının tutanaklarını açıkladığı konuşmasında, Müzeler Genel Müdür yardımcısının KTVKK koruma kurullarına emir verir nitelikteki diyaloglarını aktardı. Allianoi’nin çok hızlı bir şekilde gömüldüğünü, hatta bir Roma Kilisesinin gömülmeyip unutularak olduğu gibi sular altında bırakıldığını kaydeden Cangı, bilirkişi incelemesi ile yapılan hukuksuzluğun belirlendiğine, Allianoi’nin bu şekilde korunmasının olanaksızlığına dikkat çektiğini dile getirdi. Cangı, İdare Allianoi’yi değil barajı korumak için çabaladı. Daha barajın yeri ile ilgili dava sürüyor. Ortada büyük bir suç var. Yapılmaya çalışılan bu suçun örtbas edilmesi çabasıdır. Burada mahkeme davanın reddine karar verirse kültür varlıklarımızı artık kimse koruyamaz” diye konuştu.
“HEPSİNİ KORUYAMAYIZ”
Bergama Müze Müdürü Adnan Sarıoğlu, 2000 yıl önce dere yatağına yapılan Allianoi’nin korunmasının mümkün olmadığını ileri sürerek, “Derenin alüvyonları geçmişte olduğu gibi yeniden burayı dolduracaktı. Biz her türlü koruma önlemini alarak, kaplıcayı ilk haline döndürdük. Burası zaten geniş bir kent yerleşim alanı değil. Buna benzer Anadolu’da yüzlerce yer var. Keban barajının altında yüzlerce höyük kaldı. Barajı yapmayıp onları korumaya kalksak imkanlarımız buna elvermezdi” dedi. İdarenin avukatı ise yapılan işlemlerin hukuka uygun olduğunu savundu. EGEÇEP ve Allianoi Girişim Grubu üyelerinin de izlediği dava kara için ileri bir tarihe ertelendi.