Ana Sayfa Blog Sayfa 5022

Sultanlar Avrupa Üçüncüsü

Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda evsahibi ülkelerden İtalya’yı, 21-25, 25-15, 27-25, 19-25 ve 10-15’lik setlerle 3-2 yenen Filenin Sultanları, Avrupa üçüncüsü oldu.

İtalya ile Sırbistan’ın ortaklaşa düzenlediği şampiyonanın son gününde, (B) Grubu ikincisi olarak play-off turunda İspanya’yı, çeyrek finalde Rusya’yı rahat geçen (A) Milli Takım, yarı finalde turnuvanın bir diğer evsahibi takımı Sırbistan’a yenilince üçüncülük-dördüncülük maçında, daha önce grup müsabakasında 3-2 yendiği İtalya ile karşılaştı.

Karşılaşmanın ilk seti çekişmeli başlarken, etkili smaçları sayesinde Türkiye ilk teknik molayı 8-6 önde geçti. Servisi oyuna sokmada zaman zaman sıkıntı yaşayan milliler, bu nedenle rakibi karşısında farkı açamadı ancak ikinci teknik molaya da 16-14 önde girmesini bildi. Son bölüme 20-18 üstün giren (A) Milli Takım’da Neslihan’ın etkili oyunu seti, Ay yıldızlılara 25-21’lik skorla getirdi.

Filenin Sultanları, ikinci sete Eda’nın etkili oyunuyla başlamasına karşın savunmadaki basit hatalar nedeniyle ilk teknik molayı 8-5 geride kapattı. Karşılaşmanın başında hücumda gösterdiği etkinliği kaybeden Ay-yıldızlılar, ikinci teknik molada da rakibi İtalya’nın farkı açmasına izin verdi: 16-10. Setin son bölümüne 21-13 geride giren (A) Milli Takım iyice oyundan düştü ve seti 25-15 kaybetti. Bu sonuçla İtalya, maçta durumu 1-1’e getirdi.

Maçın üçüncü setine ikinci sete göre hücumda daha toparlanmış bir şekilde başlayan ”Filenin Sultanları”, ilk teknik molayı 8-6 önde tamamladı. Neslihan’ın etkili servislerine, Eda ve Neriman’ın smaçları eklenince skor ikinci teknik molada Türkiye lehine gelişti: 16-13. Setin bölümüne 20-16 önde giren Türkiye, peşpeşe gelen hatalar sonucu seti rakibine 27-25 kaybetti.

(A) Milli Takım, dördüncü sete daha istekli bir şekilde başladı ve ilk teknik molayı 8-6 önde geçti. Molanın ardından oyundaki hakimiyetini savunmadaki direnciyle arttıran kırmızı-beyazlılar, ikinci teknik molayı da 16-10 üstün tamamladı. Son bölüme aradaki farkı koruyarak 20-13 önde giren milliler, İtalya’nın da oyundan düşmesiyle seti, 25-19 kazandı. Bu sonuçla maçta durum 2-2’ye geldi ve karşılaşmanın galibini belirlemek üzere tie-break setine  gidildi.

Çekişmeli geçen tie-break setinde, hırslı oyunuyla İtalya’yı bunaltan ”Filenin Sultanları” ilk bölümü 8-5 üstün tamamladı. Karşılaşmanın son bölümünde, İtalya’nın üzerindeki hakimiyetini kabul ettiren (A) Milli Takım seti, karşılaşmayı da 3-2 kazandı ve şampiyonada Avrupa üçüncüsü olmayı başardı. Son Avrupa şampiyonunu yenen ”Filenin Sultanları”nda karşılaşma sonrası büyük sevinç yaşandı.

 

Bu kavganın Türkü Kürdü kaldı mı? – Bejan Matur

Güneşin altında söylenmemiş söz yok sahiden. Gazetedeki son yazımı 4 ay önce yazmışım. 28 Mayıs tarihinde ‘benim adıma öldürme’ demişim. Benim adıma operasyon yapma, benim adıma dağda elinde silahla dolaşma.

 

O satırların üzerinden koca bir yaz geçti. Ocağına ateş düşenler için çok daha zor geçen yaz bitti. Şimdi sonbahar. Artık başka bir iklimin eşiğindeyiz. Ama bu eşikte duyacağımız bir başkalık yok. Adına savaş demesek de savaş acımasızlığında yaşanan kayıplar devam ediyor.

Kayıplara dur diyecek, elini taşın altına sürecek birileri aranıyor çaresizce. Kürtlere çağrı yapılıyor. ‘Bu gidişe siz dur diyebilirsiniz’ deniyor.

Benimse çok samimi duygum şu; bu savaşın Kürt’ü, Türk’ü yok artık. Mevcut kavga günden güne karanlığa çekilerek kimliği sahiplenmenin ‘mağruriyetini’ yok etti. Yaşanan kayıplardan gurur duyacak, acı çekmeyecek bir tek Kürt olduğuna inanmıyorum artık.

Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Kürt kadınlarının tülbentlerinden söz etti. Kadınlara savaşı durdurun çağrısı yaptı. Ama Başbakan’ın görmekte zorlandığı bir şey var; en kanlı kavgalarda bile barışı samimiyetle isteyenlerin duracağı bir ara alan hep vardır. Masumiyetini koruyan, kiri olmayan. Bu çatışmada ne yazık ki o alan eritildi. Kayıplardan samimiyetle acı duyan Kürtlerin itidal çağrısı yapacağı zemin örselendi.

Yazmadığım dönemde neden yazmadığımı soranlara pek çok sebep sıraladım. Ama okura da gecikmiş bir açıklama borcum olduğunu biliyorum. Doğrusu bu süre zarfında elim kaleme gitmedi. Bunda hazırlamakta olduğum kitaba ayırmam gereken zaman etkili oldu muhakkak. Ama daha derindeki sebep şu an yaşananları çaresizlikle sezmemdi. Geri çekilme isteğim, söylenecek her sözün, edilecek her sitemin, yazılacak her satırın aslında yazıldığını düşünmemle ilgiliydi.

Söylenmesi gereken her şey söylenmiş, edilmesi gereken her sitem edilmişti çünkü. Çatışmayı devam ettiren tarafların argümanlarının artık klişeye dönüştüğü, ölümlerin kanıksandığı şu günlerde, yeni şeyler söyleyecek birileri çıksa ve muktedirlere şunu hatırlatsa keşke; eleştirinin içeriden yükselmesi her zaman beklenen, olması gerekendir. Ama eleştirinin içeriden yükselebilmesi için asgari bir zemin gerekir. Asgari bir ahlak gerekir. Ahlakını kaybetmiş bir kavgaya ahlak hatırlatmak beyhude değil mi?

Bu tarz çatışmaların özelliğidir hep; barışı çağıranların durabileceği gizli de olsa bir alan varlığını korur. Yaz başında katıldığımız DPI (Democratic Progress Institue) konferansında İrlanda sorununda çözümün mimarı olan Jonathan Powell bisiklet teorisiyle açıklamıştı durumu. Pedal çevirmenin önemine vurgu yaparak, ‘pedal çevirmeyi bıraktığınız an bisiklet düşer’ demişti.

Ama Türkiye’de özellikle bu son yaşananlardan sonra sanki pedal çevirenler çözüme doğru değil, başka bir bilinmezliğe doğru çeviriyorlar pedalları. Kendileri de ufuktaki ihtimali tam seçemiyor gibiler. Yoksa iş neden bu kadar çığırından çıksın? Bu kadar kirlensin ve belirsiz hale gelsin. Bunları söylerken yanılma payımın olmasını o kadar içten diliyorum ki.

ESNEMEYEN POZİSYONLAR

Tabii işin bu raddeye gelmesinde tarafların pozisyon ısrarı etkili oldu. Bulundukları pozisyonu kutsallaştırıp, tek adım ilerlemek, yer değiştirmek konusunda çekimser davranmaları bu sonucu yarattı. Ama daha da vahimi, gizli de olsa devam eden diyaloğun etik çerçevesi zedelendi. Hal böyleyken ortada duranların itidal çağrısı anlamını yitirdi. Belki de o sebeple özellikle milliyetçi muhafazakâr basında çıkan ‘Kürt aydınları nerede, neden ses vermiyorlar?’ beklentisi naif olmanın ötesine geçemiyor. Çünkü yapılan çağrıların gerçek hayatta bir karşılığı yok. İnsan yaşatmanın siyaset kabul edildiği ülkelerde karşılığını bulan söz, Türkiye gibi gücün ve güçlünün etkin olduğu yerlerde ağırlığını koruyamıyor. Çünkü sözü söyleyenin aidiyet kurduğu cenahla ilişkisi, söylenen sözden daha önemli hale geliyor. Türkiye solunda sıklıkla görülen sözün kıymetsizliği bu durumun ciddi bir kanıtı. Barış kelimesini dilinden düşürmeyen beyaz Türk solcularının, savaş çığırtkanlığı kabul edin ki ikrah uyandırıyor.

Bütün bunları konuştuğum bir arkadaşım, Kürt sorununun ne kadar önemli olduğundan söz ederken o alanda kariyer yapanlara değinecek olduğunda, ‘İnsan hayatını ilgilendiren böyle kanlı bir sorunda kariyeri kim neden düşünür?’ diyecek oldum ve sonra sustum. Çünkü bazıları için sahiden kariyer sorunuydu. Yüzyılın son ve en büyük çatışmasında birileri pozisyon hesabı güdüyordu. Hepsinden ikrah ettim. Siyaset durmuş gibiydi. Dağdakiler hakkında gelen haberlerin parçalı ve eksik oluşu devam ederken, bir ses kaydı sızdı. Uzakta bir yerde, iyi yetiştiği belli olan genç bir istihbarat uzmanı, ‘terörist’ bildiği bir örgütün jargonunu kullanarak pazarlık etmeye çalışıyordu. ‘Sayın’ diyerek, ‘önderlik’ diyerek üstelik. Bunların hepsini anlamak mümkündü. Kapalı kapılar ardında kurulan dilin, seçilen kavramların ne kadar sahici olduğu değil, ne işe yaradığıdır önemli olan.

Sorunu o dil çözecekse, o dile destek vermemiz gerekirdi.

Ama tam da burada şu soruyu sormadan edemiyorum; madem bunlar yaşanıyor, madem kamuoyu önünde asıp kesenler aynı terminolojide buluşabiliyorlar biz neden hâlâ ölüyoruz? Neden öldürülüyoruz?

Bu soruyu sormaya hakkımız var. Ve bir cevap beklemeye. Muktedirlere, elinde silah taşıyan güç sahiplerine dönüp şunu söyleyebilmeliyiz: Gizli kapılar ardında devam eden görüşmelerinizin ahengini, ısrarını hayatlarımızda hissetmemiz için daha ne kadar öleceğiz? Daha ne kadar öldürüleceğiz? Kana ne vakit doyacaksınız? Güç, iktidar mücadelesinin sizin açınızdan tahammül edilebilir, kabul edilebilir seviyeye gelmesini öncelik saydığınız belli. Ya insanınız, ya toplumunuz? Onlara yaşattığınız acılar? O yaraları elde ettiğiniz güçle sarabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Sarılabilir mi? O kadar derin açılmış yaralar kapanabilir mi?

Ama işte güneşin altında söylenmemiş söz yok sahiden. Edilmesi gereken bütün sitemler, yapılması gereken bütün çağrılar yapıldı. Şimdi PKK’nın giderek çığırından çıkan şiddeti karşısında hayrete düşüp ‘katliamlar ne kötü be birader’ edasıyla konuşmanın artık bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Başından itibaren varlığını şiddet üzerine kurmuş bir örgütün, kendi varlığını tehlikede gördüğü anda şiddetini pervazsızca yükseltmesi, örgüt teorilerini bilenleri nasıl şaşırtmıyorsa bizleri de şaşırtmamalı.

KURBAN SADECE SİVİLLER Mİ?

Elbette sonu gelmeyen ölüm haberlerinin yürek burkan acısı insana lanet okutuyor. Ama burada bir aymazlık görmüyor musunuz? Ölümler asker ya da PKK’dan olduğu zaman ses çıkarmayan pek çok kişi, ölen kişilerin sivil olmasını sorun ediyor. Ölümleri meşru görülen kişilerin 3-5 ay öncesinde sivil olduğu kolayca unutulabiliyor. Böyle bakınca zihinlerine üniforma geçirmiş köşecilerin, ölüm karşısındaki timsah gözyaşları insana güveni bile sarsıyor.

Çaresizlikle, kamuoyuna yön veren kalemlerin daha samimi davranmasını bekliyor insan; PKK gibi halk desteğine yaslanan bir örgütün meşru alana çekilmesinin şartları en azından cesaretle dillendirilsin istiyor. PKK gibi bir yanı meşru taleplere dayanan, ezilmiş geniş halk kitlelerini etkileyen, diğer yandan bu geniş halk kitlesine referansla eylem yapan, şiddet kullanan bir yapının makul tek bir birimi dahi olsa, onunla bağlantıyı korumanın önemi gözden kaçırılmamalı. PKK’yı doğru okuyanların, kavrayanların, terör uzmanlarının başından itibaren söylediği de bu ayrıma dayanıyor zaten; böylesi bir örgütün normalleşmesi için kazanılması gereken yanıyla müzakere edilmeli. Kazanılabilecek yan, meşru taleplere dayanan kısmıdır. Her iki özelliğini birleştirmek, güvenlik eksenli bir yaklaşımı gösterir ki, Türkiye’nin geçmişten bugüne kullandığı yöntem aynıydı. Bu toptancı yaklaşımın Türkiye’yi çığırından çıkan bir gidişe savurduğunu görmek artık zor değil.

Çünkü sadece ‘terör örgütü’ tanımıyla hareket ettiğinizde, yok etmek üzere tavır alıyorsunuz. Birden fazla boyutu olan kitlesel bir hareketin lokomotifi gibi algıladığınızda ondaki uzlaşma dinamiği ile ilişkilenme şansı edinirsiniz. Sızan MİT-PKK görüşmelerinin hedefi de herhalde buydu.

Umalım ki kör topal da olsa müzakere süreci devam etsin. Ve bir an önce şiddetin durmasını sağlayacak etkisi hissedilebilsin. Bunu dert edinip sorgulamak, daha ne kadar öleceğimizi sormaktan daha az önemsiz değil çünkü.

Bejan Matur- Zaman

Doğa siyasetçilerin malı değildir – Pelin Cengiz

Geçen hafta dünyanın çeşitli yerlerinden çevre hareketleri üç önemli kazanım elde etti. Brezilya’da dünya genelinde çeşitli protestolara neden olan Belo Monte Barajı’nın bölgedeki yerli halkın Amazon’un kolu olan Xingu Nehri’ndeki balıkçılık faaliyetlerine zarar vereceği gerekçesiyle mahkeme, projeyi durdurma kararı verdi. Brezilya hükümeti, 11 milyar dolarlık proje hakkındaki kararı temyize götürecek. Belo Monte Barajı’nın, dünyadaki üçüncü büyük hidroelektrik santrali olması planlanıyordu. Dünyanın dört bir yanından çevreciler ve yerli halk, barajın bölgedeki doğal hayatı yok edeceği ve su altında kalacak bölgede yaşayan 40 bin kişiyi evlerinden edeceğini savunuyor. Süreç zorlu ancak mücadele devam ediyor. Benzer bir olay yine bir Latin Amerika ülkesi olan Bolivya’da yaşandı. Bolivya’da hükümetin Amazon ormanlarından geçmesi planlanan otoyol projesine karşı bir aydan uzun süredir devam eden gösteriler üzerine Devlet Başkanı Evo Morales, projeyi askıya almak zorunda kaldı. Bolivya’nın büyük kentlerindeki onbinlerce kişi Morales’e karşı gösterilere katıldı. Anayasasına tabiat ana hakları koyan, çevre haklarını evrensel bir beyanname haline getiren, ormanların, doğanın ve yerli halkların satılık olmadığı vurgusu yapan Morales, şimdi ciddi bir ikilem içinde. Polisin protestoculara sert müdahalesi üzerine operasyona karşı çıkan Bolivya Savunma Bakanı Cecilia Chacon istifa etti. Muhalefetin polisin müdahalesine yönelik sert eleştirileri İçişleri Bakanı Sacha Llorenti’nin de istifasına yol açmıştı. Bir diğer çevre hareketi ise Mynmar’dan. Devlet Başkanı Thein Sein, tartışmalara yol açan Myitsona Barajı’nın yapımının askıya aldı. Sein, açıklamasında, Çin’in destek verdiği ve 3,6 milyar dolar maliyeti olan Myitsona Barajı inşaatının, halkın ve milletvekillerinin istekleriyle ters düştüğünü söyledi. Myitsona Barajı’nın Singapur kadar bir alanı sular altına bırakacağı iddiası var. Myanmarlı muhalif lider Aung San Suu Kyi de, ülkenin en büyük nehri Irrawaddy üzerindeki projenin yeniden gözden geçirilmesi için uğraşan azınlık grupları ve çevrecilere destek veriyor. Çevreciler ve azınlık grupları, barajın köylüleri yerinden edeceğini ve önemli gıda kaynağı çevreyi altüst edeceğini ileri sürüyor.

Dünyadan çevre hareketi manzaraları böyleyken, biz de hemen her yerden gelen HES mücadelesi verenlere uygulanan şiddet manzaraları ve yıldırma operasyonları var.
Ülkenin verimli topraklarına, akarsularına, derelerine, ormanlarına, SİT alanlarına saldırılar var. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi HES’lere karşı mücadelenin insanların yaşadıkları yerler konusunda söz söyleme haklarıyla ilgili olduğunu her zaman hatırlamak gerekiyor. HES başta olmak üzere çeşitli alanlarda çevre hareketi yürüten grupların yasal, hukuksal ve demokratik mücadelelerle aldıkları yargı kararları, bilimsel raporlar ve yaşananlar görmezden geliniyor, bunun zaten doğrudan doğruya bir demokrasi mücadelesi olduğu idrak edilemiyor.
Bu gerçeği görmezlikten gelmekten ne zaman vazgeçeceksiniz? Tüm niyetleri yaşadıkları yeri korumak olan o yörelerin insanlarını, jandarmayla, polisle, şirket çalışanlarıyla karşı karşıya getirmenin kötü bir şey olduğunu ne zaman göreceksiniz? Hopa başta olmak üzere, Gerze, Solaklı ve Tortum ve daha pek çok bölgede yaşananlar bu sürecin beraberinde getirdiği gerilimin en açık göstergelerinden biri.
Türkiye’de türüne hiç rastlamadığımız bir istifa haberi de vardı geçen hafta. AKP’den iki dönemdir belediye başkanı seçilen Tortum İlçesi’ne bağlı Bağbaşı Belediyesi Başkanı Karabey Eroğlu, HES’lere tepki için partisinden istifa etti. HES mücadelesi bir yerel yöneticiyi, bir belediye başkanını istifaya kadar götüren bir mücadele haline geldi. Bu anlayana, kendine ders çıkarana büyük bir mesajdır. Yaşanan en yakın gerçekten örnek verirsek, Rize’de yaşanan sel felaketlerinin Rize’deki HES’lerle ilgisini göremediğimiz sürece, Türkiye, giderek daha fazla bir doğal felaketler cehennemine doğru evrilecek. Çünkü, doğayı sadece afet olduğunda ve katledilmek istendiğinde konuşuyoruz, korumaktan, kollamaktan hiç bahsetmiyoruz…
Bir gün bir yerde başınıza bir doğa felaketi gelirse, doğayı suçlamayın. Aklınıza doğanın bir sebep sonuç ilişkisiyle varolduğu gelsin, doğayı kalkınma odaklı, para kazanmanın bir aracı olarak kullananlar gelsin, HES’ler gelsin, siyanürle altın arayanlar gelsin, kömürlü termik santraller kuranlar gelsin, nükleer santraller kurmak isteyenler gelsin, yanlış hesaplanarak yapılmış otoyollar gelsin.
Pelin Cengiz – Taraf

 

[Röportaj] Haber sunucusu susarsa ne olur?

Bimeras  tarafından bu yıl beşincisi düzenlenen iDANS Uluslararası Çağdaş Dans ve Performans Festivali ilk haftasonu dünyaca ünlü dans ve tiyatro topluluklarıyla çarpıcı bir başlangıç yapıyor. 2 Ekim Pazar (bugün) ve 3 Ekim Pazartesi akşamı Portekizli yazar, yönetmen ve aktör Tiago Rodrigues’in Mundo Perfeito topluluğu ile geliştirdiği medya incelemesi If A Window Would Open (“Bir pencere açılsaydı”) festivalin kaçırılmaması gerekenleri arasında öne çıkıyor. Video ve müzik etkileşimli İngilizce performans, Türkçe özet üstyazı ile 20:30’da garajistanbul’da sahnelenecek.

“If a  window would open”

Ülke çapında bir dil krizi nelere sebebiyet verir? Ağzımızdan çıkanlarla söylediklerimiz birbirini tutmamaya başlarsa? Sessizlik salgını herkesi ele geçirirse? Bunu duyuran haber sunucusu da salgına kapılırsa? Mundo Perfeito ekibi anahaber bültenlerinin gerçeklik montajından yeni olaylar yaratıyor. Hem de bunu akşam haberlerine konu ederek!

Medyanın gerçekliği şekillendirip kurgu sunma özelliğinden beslenen eser, halihazırda sunulmuş olana yeniden müdahale ederek alternatif bir gerçeklik yaratıyor. Borges-vari bir şekilde bilimkurgu tonuyla hicvin birleştirilmesiyle ortaya incelikli olduğu kadar sözünü esirgemeyen bir medya incelemesi çıkıyor. Bunun yanı sıra, performansın katmanları açıldıkça eleştirilenin yalnızca medya değil, dilin kullanımı ve insanoğlunun sözle keyfî ilişkisi olduğu gözler önüne seriliyor. Konuşmanın bir hastalık gibi ele alındığı If A Window Would Open’da, bir ihtimal olarak sessizlik ve susmanın etiği araştırılıyor. Medya çalışanlarının hem çaresizlikleri hem de sorumlulukları ele alınırken, kişisel ve özel olanın ezilip gitmediği bir dünyanin imkanı sorgulanıyor.

16 Ekim’de Alternatif Medya Şenliği düzenleyecek olan Yeşil Gazete olarak, okurlarımız için Tiago Rodrigues’e medya konusunda bir kaç soru yönelttik.

1. Hoşgeldiniz. Bize kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?

Ben Portekizli bir tiyatrocuyum. Oyunculuk, yazarlık ve yönetmenlik yapıyorum. Birkaç yıl, Belçikalı tg STAN şirketi ile çalıştıktan sonra Lizbon’ da kendi şirketimi kurdum. Adı Mundo Porfeito. Birçok Portekizli ve yabancı sanatçıyla işbirliği halinde çalışmalar yapıyoruz ve aynı zamanda yeni  yazımlara yatırım yapıyoruz.  Şirketimdeki çalışmalara paralel olarak, sinema ve televizyonda oynamaya ve yazmaya devam ettim. Çalıştığım takımın diğer elemanları ve oyuncularıyla her zaman diyalog halinde olmama rağmen, kendi eserlerimi yazmaya ve yönetmeye başladım. “If a window would open” bu çalışmamın yeni bölümündeki ilk performans.

2. İstanbullu dans severler için gösterinizden birkaç ipucu verebilir misiniz?

“If a window would open”, ilk kez 2010 yılında Alkantra Festival’de gösterildi. Gösteri kendi şirketleri ve kendi projeleri olan bir takım tarafından yaratıldı. Eğer performansın Cast’ına bakarsanız bu bir şekilde size Partekizde tiyatro yapan genç  jenerasyonun bir portresini sunabilir.  Performansta bir DJ ve dört oyuncu haber görüntülerini seslendiriyorlar ve bu görüntülerden  bize yani görüntüleri gerçek addeden tv izleyicilerine yeni ve kurgusal bir öykü öneriyorlar. Bu gösteri dilin dönüştürücü gücü hakkında bir performans.

3. Yen medya düzeni, sosyal ve alternatif medya hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’deki internet yasakları ve gazetecilerin tutuklu olmasından haberdar mısınız?

Ben kağıda dokunan ve parmakları mürekkeple kirlenen bir  “kağıt” kişisi olmama rağmen, aynı zamanda inanıyorum ki bir yurttaşın gerçeği anlamada tek yolu bir seçenek olarak ana akım medyadan (ağırlıkla tüm dünyada ekonomik çıkarlar tarafından belirlenen) öteye gitmek, daha fazla güvenilirlik ve kalite kazandıran sosyal ve alternatif medyaya girmektir.Türkiye’ deki internet sansüründen haberdarım. İfade özürlüğüne karşı yapılan her türlü saldırıya karşı çok duyarlıyım. Aslında, önümüzdeki haziran ayında Lizbon’ daki Alkantra Festivali’ nde ilk kez sunulacak olan eserlerimden biri, Portekiz’ de faşist rejimin 40 yıl boyunca uyguladığı tiyatro sansürünün arşivine dayanıyor.Bu arşiv son zamanlarda kamuyouna açıklandı. Şimdi, yalnızca hiç sahnelenmemiş olan sansürlü malzemeyi değil aynı zamanda, sansürcülerin kendileri tarafından yazılmış metinleri de içeren bir eser hazırlıyorum. Ben onların özgürlüğe karşı hareketlerini, toplumsal açıdan neyin önemli ya da “tehlikeli” olabileceğine dair bir ders olarak günümüz tiyatrosunda kullanmak istiyorum.

4. Ülkenizde çağdaş dans ve performans sanatının durumu nedir?

Bu zor bir soru. Portekiz sahne sanatlarında farklı kalite ve çeşitlilikte yeni bir nesil var.  Ben önümüzdeki birkaç yıl içinde, Portekiz’in, dans, tiyatro ve performans yaratımında özel bir ülke olduğunu ispat edecektir diye düşünüyorum. Ne yazık ki, hükümetler artık, siyasi politik kaygılar içerenlere ters durumda. Orada son yıllarda bir sürü bütçe kesintileri yapıldı, ancak yeni hükümet Kültür Bakanlığını bile söndürüldü. Ama Portekiz’de Alkantara gibi çağdaş gösteri sanatları için gerçekten güvenli bir liman olan tiyatro ve festivaller var, Teatro Maria Matos Culturgest veya Espaco Tempo. Portekiz’de küçük şeylerle doğaçlama yapmakta hayli iyiyiz. Bu Türkiye ile ortak bir durum. Küçük içeriklerle delezzetli bir çorba yapabilirsiniz. Öte yandan, iyi politikaların eksikliği ve küçük bir ülke olması sebebiyle sanatçılar daha fazla yurt dışında çalışmak durumunda kalması kaçınılmazdır. Bu da bizim göçebe genlerimizden gelen kanımız ki sanırım bu da Türkiye’yle ortak.

******

Tiago Rodrigues’in 2003’te kurduğu performans topluluğu Mundo Perfeito “Mükemmel dünya” anlamına geliyor ve isim topluluğun günümüze dair eleştirel bir yaşayışın ironisine ve geleceğe dair iyimser bir tavrın idealizmine işaret ediyor. 2003’den beri 15 oyun yaratan topluluk verimliliği kadar çeşitli uluslararası sanatçılarla işbirlikleriyle de dikkat çekiyor. If A Window Would Open Portekiz Yazarlar Birliği Yılın Oyunu Ödülü’ne aday gösterildi.

 

Röportaj: Ramazan Kaya, Yeşil Gazete – Sanat

İlgili haber;

İDANS başlıyor; festivalde neler var?

İzlem Vicdani Ret Özel Sayısı çıkardı

İnsan Hakları Ortak Platformu‘nun elektronik haber bülteni İzlem’in “AİHM’de Tarihi Karar” başlıklı vicdani ret özel sayısında, Bayatyan – Ermenistan kararı ve yorumları, kararın Türkiye’ye yansımalarını içeren çeşitli yazılar bulmak mümkün.

İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) elektronik haber bülteni İzlem, vicdani ret konusunda “AİHM’de Tarihi Karar” başlığıyla özel bir sayı yaptı.

İzlem, bu konuda özel sayı yapma nedenini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) şimdiye dek sessiz durduğu bir konuda adım atması ve yeni bir içtihat yaratarak askerlik hizmetini bağlı bulundukları din nedeniyle reddeden kişilerin, artık zorla askere gönderilmesinin önünü kesmesi olarak açıklıyor.

İHOP, Türkiye’nin en kısa zamanda vicdani ret hakkını tanımasını ve  şu anda özgürlüğünden yoksun bırakılan Barış Görmez ve İnan Süver’in bir an önce serbest bırakılmasını talep ediyor.

Platform, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yapılan, AİHM’in Osman Murat Ülke davasında verdiği kararının Türkiye tarafından uygulanmasına ilişkin son uyarsının da bir an evvel hükümet tarafından yaşama geçirilmesini istiyor.

İzlem Vicdani Ret Özel Sayısında AİHM’in vicdani ret bağlamında verdiği Bayatyan – Ermenistan davası kararının İHOP tarafından Türkçeye çevrilmiş özet hali mevcut. Mahkemenin eski üyelerinden Rıza Türmen ve vicdani ret üzerine çalışan öğretim üyesi Ertuğrul Cenk Gürcan kararla ilgili görüşlerinin yer aldığı sayıda, Dilan Mızrak‘ın vicdani ret kavramının kapsamını anlattığı yazısı var.

Avukat Hüsnü Öndül, Türk Ceza Kanunu’nun 318. maddesine değinerek, Türkiye’de vicdani reddini açıklayan kişilerle ilgili işletilen hukuki süreçleri anlattığı sayıda,  Türkiye’de vicdani ret hakkını kullanan ve bu nedenle işkence, özgürlüğünden yoksun bırakılma dahil olmak üzere ağır mağduriyetler yaşamış olan ve halen yaşamakta olan bazı vicdani retçilerin savunusunu yapan avukat Senem Doğanoğlu‘nun da görüşleri mevcut.

Son olarak Ankara Üniversitesi İnsan Hakları Merkezinden Yrd. Doç.Dr Kerem Altıparmak‘ın, AİHM’in Bayatyan kararının Türkiye’nin iç hukuku bakımından ne anlama geldiğine ilişkin yorumunu bu sayıda okumak mümkün.

* İzlem’in vicdani ret özel sayısına ulaşmak için tıklayınız.

(Bianet)

New York’ta eşitsizliği protesto: 700’ü aşkın gözaltı

ABD‘nin New York kentinde 700’ü aşkın gösterici, kent merkezini Brooklyn mahallesiyle bağlayan, Brooklyn Köprüsü‘nü trafiğe kapatınca polis tarafından gözaltına alındı.

Gözaltına alınanlar, iki haftadır kentin ünlü finans merkezi Wall Street‘te kamp kuran daha büyük bir grubun parçası.

Occupy Wall Street, türkçesiyle ‘Wall Street’i işgal edin’, adında geniş bir siyasi yepazeyi bir araya getiren harekete bağlı protestocular, ekonomik kriz, küresel ısınma, işsizlik ve sosyal eşitsizlik gibi sorunları protesto ediyor.

Protestoculardan bir kısmının uyarılara rağmen köprüye yönelmesi ve bir trafiği kapaması üzerine harekete geçen polis, 700’den fazla göstericiyi gözaltına aldı.

Özellikle büyük şirketlerin aç gözlülüğüne karşı olduklarını söyleyen protestocular, ABD halkının %99’unun haklarını en varlılı %1 karşısında korumaya çalıştıklarını kaydediyor.

Occupy Wall Street hareketi 20 bin kişiye yaptıkları çağrıda, kentin finans merkezi olan, aşağı Manhattan’ı 17 Eylül’de işgal edip, bir kaç ay orada kalmalarını istemişti

New York’ta cuma günü de iki bin kişi, Occupy Wall Street pankartı altında polis merkezine yürümüş ve protestolar sırasında polisin takındığı tavrı protesto etmişti.

Gösterilerine iki hafta önce başlayan protestoculardan 80 kadarı da 25 Eylül’de güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınmıştı.

(BBC)

Filenin Sultanlarından Sultaniyegah Sirto

0

Filenin Sultanları bir voleybol ziyafeti şeklinde geçen maçta Avrupa Şampiyonası’nın ev sahibi ekiplerinden Sırbistan’a 3 -2 yenilerek finale çıkma şansını değerlendiremedi.  Sultanlar voleyboldaki sultaniyegah makamını inanılmaz güzellikteki bir sultaniyegah sirto ile noktalandırdılar.

Sırbistanlı voleybolcular 8.000 taraftarının da desteğiyle maça çok hızlı başladı. İlk seti kısa ve farklı bir şekilde kazanmasını bildiler 10 – 25. 2. setin sonlarına doğru açılan ve rakibi ile arasında farkı hızla kapatan sultanlar 21 – 15’den beraberliğe kadar getirdikleri seti son sayılarda yaptıkları basit hatalar ve 24. sayıdaki kuşkulu hakem değerlendirmesinin de etkisi ile 22 – 25 kaybettiler.

2 – 0 geride olarak başladıkları 3. sette rakibinin arayı açmasına hiçbir sayıda izin vermeyen ve 2. molaya 16 – 15 önde giren filenin sultanları çok çekişmeli geçen 3. seti 25 – 23 almayı başardı. 4. sette bir önceki set gibi çok çekişmeli ve heyecanlı geçti. Filenin Sultanları bu sette çok fazla sayıda hatalı servis kullanmasına karşın seti 25 – 23 alarak maçı 2 – 2’ye getirdi.

Tie Break setinde ibre iki tarafada gitti gitti geldi. 12 – 11 önde iken bir bocalama devresi geçiren ve rakibine peşpeşe sayı imkanı veren Filenin Sultanları maçtan 3 – 2 mağlup ayrıldı. Şampiyonanın son gününde diğer yarı final mağlubu İtalya ile 3.lük maçı oynayacağız. Finalin adı ise Sırbistan – Almanya.

Djokovich de salondaydı

Tenis dünyasının 1 numarası Novak Djokovich‘de Sırp voleybolcuları destekleyenler arasındaydı. İlk 2 sette oldukça rahat görünen Djokovich maçın bundan sonraki bölümünde hayli sıkıntılı dakikalar yaşadı. Tie Break setinde gelen Sırbistan galibiyeti ile tüm salon ile birlikte coşkulu kutlamalara eşlik etti.

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3 Re 3 de Ra, Cimbom geliyor Avrupa

0

Ve Galatasaray, Litvanya’daki Euroleague eleme maçlarının 2.sinde Fransa’nın Asvel takımını da geçerek finale kaldı. Galatasaray 93 – Asvel 83. Finaldeki rakip ise evsahibi Lietuvos Rytas. Final karşılasması bu akşam 19:00’da oynanacak, karşılaşma Ntvspor’dan naklen yayınlanacak. Temsilcimiz Lietuvos Rytas’ı geçmesi durumunda Euroleague’de 2011 – 2012 sezonunda mücadele edecek 3. Türkiye takımı olacak. Anadolu Efes ve Fenerbahçe, Euroleague’e katılacak diğer ekiplerimiz.

Galatasaray – Asvel maçının saatinin 17:00 olarak açıklanması ancak 20:00’de başlaması sporseverlerin tepkilerine yol açtı. Bu değişikliğin eleme maçlarının oynandığı Litvanya’nın Lietuvos Rytas takımına daha fazla dinlenme imkanı sağlaması için yapıldığı gelen duyumlar arasında. Lietuvos Rytas – KK Cibona maçı daha önce  açıklanan programda 20:00’de, Galatasaray – Asvel maçı ise 17:00’de başlayacaktı. Fakat Rytas iddiları doğrularcasına maçını daha önce oynadı ve KK Cibona’yı 88 – 71 maplup etti.

Galatasarat – Asvel karşılaşmasının ilk devresi başabaş bir mücadeleye sahne oldu. Maçın başında öne geçen Asvel daha sonra bu üstünlüğünü koruyamadı. Devreyi Galatasaray, 52 – 51 önde kapatmasını bildi.

Karşılaşmanın ikinci devresine hızlı başlayan Galatasaray etkili oyunu ile üstünlüğünü sürdürdü. Sert savunmasıyla farkı açmaya devam eden Sarı kırmızılılar periyotta beşinci dakika geride kalırken Darius’un basketiyle 56-63 üstünlüğü elde etti. Periyodun son bölümlerinde Asvel Basket farkı kapatsa da Galatasaray rakibinin öne geçmesine izin vermedi ve final periyoduna 66-69 önde girdi.

Final periyoduna 5-0’lık seri ile başlayan sarı kırmızılılar rakibi karşısında skoru 66-74’e getirdi. Sert savunmasıyla rakibini durduran hücumda da yüzdeli oynayan Galatasaray maçta son 4 dakikaya 76-84 üstün girdi. Jaka Lakovic’in basketleriyle skor avantajını koruyan sarı kırmızılı ekip son 2 dakikaya 80-87 öne girdi. Farkı devam ettiren Galatasaray maçtan da 83-93’lük skorla galip ayrıldı.

“Parasız eğitim istemek suç değildir”

14 Mart 2010′da Abdi İpekçi Salonu’ndaki “Roman Çalıştayı”nda “Parasız Eğitim İstiyoruz Alacağız/Gençlik Federasyonu” yazılı pankart açtıkları için tutuklanan ve 20 aydır cezaevinde tutulan üniversite öğrencileri Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’in yeni duruşması 6 Ekim’de Beşiktaş Adliyesi’inde yapılacak. Yılmaz ve Tüzer“Örgüt üyeliği” suçlamasıyla 15 yıla varan hapis istemiyle yargılanacak. Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’inden bir mektup gönderen Berna Yılmaz paralı eğitime karşı olan herkesin duruşmada kendilerine destek vermesini istedi.

Yılmaz mektubunda şunları söylüyor:

Bu ülkede parasız eğitim istemenin bedeli yıllara varan tutsaklık oluyor. Ferhat ve ben, en başta kendi hakkımızı, genelde de tüm öğrencilerin, ailelerin hakkını dile getirdiğimiz için 1,5 yıldır bedel ödüyoruz. 15 yılla yargılanıyoruz. Evet, parasız eğitim istemenin bedeli 15 yıl. Herkes duysun, bilsin ki; anayasada var olan bir hakkı yazmak kolay, istemek suç! İşte Ferhat ve ben bu ülkede, bu hakkı’ dile getirdiğimiz için suçlu ilan ediliyoruz…

Paralı eğitim, yakıcı bir sorundur. Çünkü asgari ücretin 655 TL olduğu ülkemizde, halkımız ya çocuklarını okula göndermeyi tercih ediyor ya da kıt kanaat geçinerek okutabiliyor. Annemiz, babamız; sırf biz okuyalım diye insanlık onuruna yakışmayan işlerde, zor şartlar altında çalışıyor. Okulun halılarını yıkıyor örneğin. Hem de canını ortaya koyarak, sakat kalmayı göze alarak. Böyle bir ülkede parasız eğitim istemek suç değil bir haktır.

Mayıs ayında görülen 3. mahkememizde savcı; bu talebi dile getirmenin, kişi hak ve özgürlüğü olduğu söyleyerek beraatımızı istedi. Yani savcı diyor ki; ‘sizi aylardır içeride tutarak bir suç işledik. Bu bir haktır, serbest bırakılmasınız.’ Ama heyet kabul etmeyerek, tutukluluğa devam kararı verdi. Mahkeme 5 ay sonraya, 6 Ekim 2011’e ertelendi. Bu süre içersinde hızla Ferhat ve ben okuldan atıldık. Bize beraat kararı veren savcı ise sürgün edildi. Hukuksuzluğun biri bitiyor, diğeri başlıyor ve biz tüm bunların ortasında ısrarla ‘parasız eğitim’ talebini dile getirerek, binlerce öğrencinin umudu olmaya devam ediyoruz.

6 Ekim 2011’de Beşiktaş 10. Ağır Ceza mahkemesinde 4. kez hâkim karşısına çıkacağız. Bu mahkemede başta siz köşe yazarlarımız, tüm aydınları, öğrencileri ve ailelerimizi çağırıyorum. Gelin, hep birlikte haykıralı; ‘Parasız Eğitim istemek suç değil, haktır. ‘Bu hukuksuzluğa göz yummayalım. Hepinizi duyarlı olmaya, duyarlı olmanın ötesinde, mahkemenin önüne gelerek sesimize ses olmaya çağırıyorum. Bunu kendi hakkımız, geleceğimiz için yapalım.

6 Ekim günü daha güçlü bir şekilde dile getirelim; ‘Parasız Eğitim İstemek Suç Değildir.’”

Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’in Mahkemesi
Yer: Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemesi
Tarih: 6 Ekim 2011 Perşembe
Saat: 12.00

Bugün Dünya Yaşlılar Günü

0

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1982’de “Dünya Yaşlılar Asamblesi” için Viyana’da toplanarak Yaşlılık İlkeleri‘ni saptadı. Kurul, Nisan 2002’de de Madrid’de bir araya gelerek Uluslararası Eylem Planı’nı hazırladı.

Türkiye’de 2007 yılında Yaşlanma Ulusal Komitesi tarafından, Uluslararası Eylem Planı esas alınarak, içinde Türkiye’nin profili ve demografik yapısı, yaşlı nüfusun durumu ve gelişimine ilişkin analizlerin yer aldığı bir rapor hazırladı.

Türkiye de Yaşlıların Durumu ve Yaşlanma Ulusal Eylem Planı” nda yer alan eylemlerin uygulamaya dönüştürülebilmesi için, yaşlıların sorunlarının büyüklüğü ve aciliyeti göz önünde bulundurularak, “öncelikle uygulanması gerekenler”in stratejik bir planlamayla belirlenmesi gerekiyor.Yaşlılık İlkeleri şöyle:Bağımsızlık* Beslenme, barınma,giyim gibi temel gereksinimlerini karşılamak ve sağlık bakımından yararlanmak için yeterli gelire sahip olmalıdır.* Sayılan gereksinimlerini karşılayabilmeleri için ailelerinden ve toplumun her kesiminden destek almalıdır

BM’lerce tanımlanan

Yaşlı bireyler;

Gereksinimlerini karşılama konusunda kendi kendilerine yardımcı olabilmeleri yönünde desteklenmelidir.

* Gelir getirici bir işte çalışabilmeli ya da toplumdaki diğer gelir getirici faaliyetlerden yararlanmalıdır.

* Emeklilik yaşının belirlenmesi ve emeklilik koşullarının tanımlanmasında söz sahibi olmalıdır.

* Yaşlarına,yeteneklerine uygun eğitim ve öğretim programlarına sahip olmalıdır.

* Bireysel tercihlerine uygun, güvenli bir çevrede yaşamalıdır.

* Yaşadıkları çevre aynı zamanda onlara kapasitelerini geliştirebilecek fırsatlar sunmalıdır.

* Mümkün olduğunca uzun süre kendi evlerinde ya da aile ortamında yaşamalıdır.

Katılım

Yaşlı bireyler;

* Toplumla ilişkilerini sürdürmelidir.

* Refah düzeylerini doğrudan etkileyecek politikaların hazırlanması ve uygulanması aşamalarına aktif bir biçimde katılımda bulunmalıdır.

* Bilgi ve becerilerini genç kuşaklar ile paylaşmalıdır.

* Topluma hizmet etmek için çeşitli fırsatlar geliştirebilmelidir.

* Kendi ilgi ve yeteneklerine uygun etkinliklerine gönüllü olarak katılımda bulunmalı ve hizmet edebilmelidir.

Bakım

Yaşlı bireyler;

* Aile ve toplum tarafından desteklenmeli, ihtiyacı olanlara uygun bakım hizmetleri verilmelidir.

* Her toplumun kültürel değerler sistemine uygun bir biçimde korunmalı ve gözetilmelidir.

* Asgari düzeyde fiziksel, zihinsel ve ruhsal iyiliği kazandıracak ve sürdürecek sağlık bakımına sahip olmalıdır.

* Yaşamlarını kendi başlarına sürdürebilecekleri, gereksinim duyduklarında korunabilecekleri ve bakılabilecekleri çeşitli sosyal hizmetlere ve yasal düzenlemelere sahip olmalıdır.

* İnsana yakışır ve güvenli bir ortamda, sosyal ve zihinsel yönden desteklenecekleri, kendilerini geliştirebilecekleri, koruma ve rehabilitasyon hizmeti alabilecekleri, uygun kurumsal bakım modellerinden yararlanmalıdır.

* Bir huzurevi ya da rehabilitasyon merkezinde yaşamaları durumunda; ihtiyaçları, inançları, haysiyetleri, özel yaşamları, bakımları ve yaşam biçimleri hakkında kendi kararlarını vermeleri konularında tam olarak saygı görmelidir. İnsan haklarından ve temel özgürlüklerinden tam olarak yararlanmalıdır.

Kendini gerçekleştirme

Yaşlı bireyler;

* Bireysel potansiyellerini (yetenek ve becerilerini) tam olarak gerçekleştirebilecek fırsatlar yaratmalı, var olan uygulamalardan yararlanmalıdır.

* Toplumun eğitim ve kültür etkenliklerine aktif olarak katılabilmelidir.

İtibar

Yaşlı bireyler;

* İtibar görmeli ve güven içerisinde yaşamalıdır.

* Sömürüden, fiziksel ya da zihinsel istismardan uzak tutulmalıdır.

* Hizmetlerden yararlanırken; yaş,cinsiyet,ırk,etkin köken,özür durumu ya da diğer konumları nedeniyle bir ayırım görmemelidir.

* Gelir durumları belirleyici bir unsur olmamalı, gelir düzeyinden bağımsız olarak gereksinimleri karşılanacak şekilde uygun hizmetlerden yararlanmalıdır.

(Bianet)