Ana Sayfa Blog Sayfa 4919

ABD’nin 4. büyük havayolu şirketi battı

600 uçaklık filosuyla ABD’nin 4. büyük havayolu şirketi American Airlines, iflas etti. Yılda 85 milyon yolcu taşıyan şirkette, 88 bin 500 çalışıyor. İflas kararının nedeni 29,6 milyar dolarlık borcu ödeyememesi.

American Airlines, iflas koruma için mahkemeye başvururken, faturayı işçilerine çıkardı. Şirket, sendikalarla çalışanların ücretlerini düşürmek görüşeceğini açıkladı.

4.1 milyar dolarlık nakdinin bulunan şirket, bunu devam eden kısa dönemli yatırımlar ve borçların yeniden yapılandırılması için kullanacağını belirtiyor.

Sultanahmet’te silahlı saldırı: Saldırgan öldürüldü

İstanbul’da Topkapı Sarayı’nın önünde bir kişinin ateş etmesi sonucu 1’i asker 2 kişi yaralandı. Polis ekipleri ile zanlı arasında çatışmada saldırgan öldürüldü.

Topkapı Sarayı’na gelen akli dengesinin bozuk olduğu öne sürülen bir kişi, ateş açmaya başladı. Elinde pompalı tüfek, sırtında çanta olan zanlının üzerinde bir silah daha olduğu görüldü.

Saldırı sonucu bir asker ile bir özel güvenlik görevlisi yaralandı. Yaralılar çevredeki hastanelere kaldırıldı.

Görgü tanıkları, zanlının “Allahu Ekber” diyerek etrafa ateş açtığını ifade ettiler. Elinde pompalı tüfek bulunan zanlının hedefinin Topkapı Sarayı’nın önünde bekleyen askerler olduğu iddia ediliyor.

Olayın ardından bölgeye çok sayıda güvenlik gücü sevk edildi. Polis ekipleri, çevrede güvenlik önlemleri aldı, vatandaşları bölgeden uzaklaştırdı. Özel Harekat polisleri de Saray’ın çatısına çıktı.

Zanlı ile güvenlik güçleri arasında çatışma çıktı. Çatışma sürerken zanlının teslim olmayı kabul ettiği haberleri geldi. Silah seslerin kesilmesi “Saldırgan yakalandı” yorumlarına neden oldu. Ancak saldırgan, teslim olmaktan vazgeçerek tekrar ateş açmaya başladı. Bunun üzerine yeniden çatışma yaşandı. Çatışma bir saatten fazladır devam etti. Çatışma sonucunda saldırgan öldürüldü.

Görgü tanıklarının deri ceketli, kot pantalonlu ve top sakallı olduğunu söylediği zanlının, Suriyeli olduğu da öne sürülüyor.

(Ajanslar)

İklim değişikliğinin temelleri – Levent Kurnaz

Bilimcilerin dünyanın ikliminin değişmekte olduğu konusunda hiç bir şüphesi bulunmuyor. Bu bilginin temelinde bilimsel bir gerçeklik yatıyor. Dünya enerjisini güneşten görünür ışık cinsinde alır. Bu ışık dünyayı ısıtır ve ısınan her cisim gibi dünya da bu ısıyı kızılötesi ışıma olarak uzaya geri yayar. Sıcak her cismin kızılötesi yaydığını biliyoruz. Günlük hayatta bu konuda karşılaştığımız en bilinen örnek geçtiğimiz yıllarda yaşanan grip salgınları sırasında havaalanlarına koyulan ve insanların vücut sıcaklıklarını yaydıkları kızılötesi ışımadan ölçen kameralar. Yani kızılötesini “görebilen” bir kamera ile bir cismin sıcaklığını uzaktan ölçmek mümkün. Bizler gibi dünya da her an bir kızılötesi ışıma yapıyor. Bizim vücut sıcaklığımız nasıl 36,5 oC ise dünyanın ortalama sıcaklığı da yaklaşık 16 oC. Normalde biz vücut ısımızı nasıl çevreye yayıyorsak dünya da ısısını uzaya yaymaya çalışıyor. Biz eğer vücudumuzu kalın kumaşlardan yapılmış elbiselerle sardığımızda ısımız nasıl çevreye yayılmayacaksa, dünyanın atmosferi de kalınlaşacak olursa ısısı çevreye yayılamayacaktır.

Dünya atmosferi bir çok değişik gazdan oluşmuş durumda. Bu gazlardan oksijen ve azot güneşten gelen görünür ışığı da, dünyadan yayılan kızılötesi ışımayı da geçiriyor. Diğer  önemli gazlar karbondioksit ve metan ise güneş ışığını geçirseler de dünyadan yayılan kızılötesi ışımaya karşı geçirgen değiller. Yani dünyanın atmosferindeki oksijen ve azot miktarını arttırmak dünyanın atmosferini “kalınlaştırmıyor” ancak karbondioksit ve metan miktarını arttırmak dünyayı saran bir battaniye etkisi yaratarak dünyanın ısısının uzaya kaçmasına engel oluyor ve dünyayı ısıtıyor. Bu bilim dünyasınca uzun zamandır bilinen ve kabul edilen bir gerçeklik.

İlk olarak 1896’da İsveçli bilimci Svante Arhenius bir tübün içine karbondioksit doldurup bu gazın kızılötesi ışınları geçirip geçirmediğine bakmış ve geçirmediğini gözlemlemiş. “Her geçen gün atmosfere daha fazla karbondioksit saldığımıza göre bunun dünya atmosferini ısıtması kaçınılmazdır” sonucana varmış. Başlangıçta sadece karbondioksitin dünyayı ısıtacağı anafikri üzerinde yoğunlaşan çalışmalar 1958’de Charles Keeling‘in Hawai’de toplamaya başladığı atmosferik karbondioksit verileriyle teorik fizik alanından uygulama alanına geçmiş oldu. 1958’den günümüze kadar aralıksız olarak toplanan bu veriler atmosferdeki karbondioksit miktarının dur durak bilmeden arttığını bize tartışmasız bir biçimde gösteriyor.

Endüstri devriminden önce 280 ppm (ppm = parts per milyon, havadaki milyon tane molekülden kaç tanesi) seviyesinde olan karbondioksit miktarı ciddi ölçümlerin yapılmaya başlandığı 1958’de 310 ppm seviyesine bugün ise 390 ppm’in üzerine çıkmış durumda. Bu noktada da bilimsel olarak tartışılan konu karbondioksit artışıyla dünyanın ısınıp ısınmadığı değil bu değişikliklere karşılık olarak ne kadar ısındığı ve gelecekteki artışla beraber ne kadar ısınacağıdır.

Bu sıcaklık artışını ve etkilerini endişeyle izleyen Birleşmiş Milletler’e bağlı iki kuruluş, Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) 1988’de ortaklaşa olarak İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli’ni (IPCC) kurdular. Bu panelin temel amacı iklim değişikliği konusundaki tüm bilimsel verileri inceleyerek insanlığı durum hakkında bilgilendirmek ve hükümetlere bu konuda öneriler sunmaktır. IPCC temelde dünyada iklim değişikliği konusunda çalışan tüm bilim insanlarını ve hükümet temsilcilerini kapsadığı için vardığı yargılar dünyanın bu konudaki genel fikrini hem bilim hem de toplum açısından yansıtmaktadır.

Alınan kararların tümü görüş birliği ile alındığı için neredeyse tüm yargılar en muhafazakar biçimde algılanmalıdır. Bu kararların başında IPCC’nin 2007 raporunda yer alan ana cümle gelmektedir: “Günümüzde yaşanmakta olan küresel iklim değişikliğinin sebebi  %90 ihtimalle insanların çeşitli işlemler sonucu çevreye yaydıkları sera gazlarıdır.” Burada önemli olan %90 sayısıdır. Bu %90 bir ortalama değildir, bu sayı herkesin üzerinde uzlaştığı minimum sayıdır, yani iklim değişikliğinin insan kaynaklı olmayabileceğini savunan bilim adamları bile kendi savlarının en iyi ihtimalle %10 doğru olabileceğini kabul etmişlerdir.

Bu noktada iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğu hususunda bilim açısından bir şüphe kalmamıştır. Ancak temelde yukarıda açıkladığım %90 sayısı gene de iklim değişikliğine inanmayanların elinde bir argüman olarak kullanılmaktadır. “Yani” diyorlar, “kesinlikle emin değilsiniz ve kesinlikle emin olmadığınız böyle bir konuda da devletlerin ve şirketlerin trilyon dolar mertebesine varan faturaları sırtlanmalarını bekliyorsunuz”. Aslında bu soruda haklılar, ama sorunun cevabı onların beklediği yönde gelmiyor. Evet, sadece %90 eminiz ki özellikle gelişmiş ülkelerin son yüzelli yılda atmosfere saldıkları sera gazları hızla iklimi değiştiriyor ve başta bu ülkeler olmak üzere tüm insanlık yakın zamanda bir şey yapmadığı takdirde bu problem tüm insanlığın geleceğini tehdit eden en önemli problem haline gelecektir. Dolayısıyla bir yanda tüm insanlığın yok olması ihtimali söz konusu ise diğer yanda bunu engellemek için harcanacak trilyon doların sözü olmaması gerekir diye düşünüyorum, ya da en azından bu konuda harekete geçmek için daha da emin olmayı beklememeliyiz. Daha da emin olmak için harcadığımız her dakika bizi çözüm yolunda biraz daha geriye götürüyor ve ödememiz gereken bedeli her an daha ağırlaştırıyor. Biz beklerken atmosfere eklenen her ppm karbondioksiti temizlemek için daha da fazla para harcanması gerekiyor. Doktor size “%90 ihtimalle kansersiniz ve hemen tedavi olmanız gerekiyor ancak tedavi oldukça pahalı” dese tedavi parasını vermek için doktorun emin olmasını bekler miydiniz?

IPCC öncülüğünde 1992’de Rio de Janerio’da toplanan devlet temsilcileri United Nations Framework Convention on Climate Change (UNFCCC – Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Konvansiyonu) dediğimiz bir dizi karara imza attılar. Bu kararların en başında yukarıda açıkladığım “önlem prensibi” gelir. Bu prensibe göre, iklim değişikliğinin meydana getireceği zararlar konusunda kesin bir fikrimiz olmasa bile, gelecekteki bu zararların çok büyük olabilmesi nedeniyle bizim önlem almak için bu etkilerin kesinleşmesini beklemememiz gerekmektedir.

UNFCCC’nin önemli kararlarından bir diğeri, bu anlaşmaya taraf olan ülkelerin her sene bir defa bir araya gelerek alınan kararların gidişi konusunda görüşmeleri gereğidir. Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden bu yana ülkeler senede bir defa toplanmaktadırlar.  Bu toplantıların üçüncüsünün yapıldığı Kyoto’da alınan kararlar sonucu oluşan Kyoto Protokolü son on yılın iklim politikalarına damgasını vurdu. İklim değişikliğinin acilen önlenmesi gerektiğini düşünen gruplar iki sene önce Kopenhag‘da yapılan toplantıdan da Kyoto benzeri sonuçlar çıkması ummuşlardı, ancak gelişmiş ülkeler aralarında iklim değişikliğinin önlenmesi konusunda anlaşamadıkları için herhangi bir sonuca varılamadı. Geçen sene Cancun‘da yapılan toplantı da benzer şekilde başarısız oldu. Bu yılki toplantı ise şu günlerde Güney Afrika’nın Durban kentinde yapılmakta.

Aslında bu toplantılardan bir sonuç çıkabilmesi için geçen sene Cancun’da yapılan toplantıyla bu seneki toplantı arasında yapılmış olan daha küçük çaplı toplantılarda bir anlaşma zemini oluşturulması gerekiyordu. Durban toplantısında da bu anlaşma zemini geliştirilerek devlet başkanları arasında yapılacak bir anlaşmayla sonlanacaktı. Ancak gelişmiş ülkeler böyle bir anlaşma zemininin yakınından bile geçmedikleri için Durban toplantısı da bir sonuç getirmeyecek. Bu toplantıların sonuç getirebilmesi için iki temel şart var. Ya seçmenler gerek hükümetler gerekse de büyük şirketler üzerinde önemli bir baskı kurarak bir anlaşmayı zorlayacaklar, ya da önemli bir dizi felaket iklim değişikliği gerçeğini öylesine açık bir biçimde ortaya koyacak ki anlaşmaktan başka çözüm yolu kalmayacak. Ama bilim bize birinci yolu seçmemiz gerektiğini öğütlüyor, çünkü ikinci yola girmiş olmamız problemin artık geri döndürülemeyecek bir noktaya gelmiş olması demektir.

 

Levent Kurnaz

 

twitter.com/#!/leventkurnaz

Deron Williams veda etti

0

Beşiktaş Milangaz’ın NBA yıldızı Deron Williams, siyah-beyazlı taraftarlara veda etti. D-Will’in 8 numaralı forması da emekli edildi.

Sezon başında New Jersey Nets takımından NBA’deki lokavt bitene kadar Beşiktaş Milangaz’a transfer olan ve gösterdiği performansla kısa sürede taraftarların sevgisini kazanan Williams, takımının FIBA Eurochallenge Kupası B Grubu’nda Hollanda’nın ZZ Leiden takımıyla yapılan maçta, son kez taraftarların karşısına çıktı.

NBA’de lokavt sürecinin sona erecek olması nedeniyle önümüzdeki günlerde ABD’ye gitmesi beklenen yıldız oyuncu, ZZ Leiden karşısında forma giymezken, salona gelerek eski takım arkadaşlarını destekledi.

Beşiktaşlı taraftarlar da hem takımlarını, hem de Williams’ı veda gününde yalnız bırakmadılar ve salona gelerek, tribünleri doldurdular.

Yıldız oyuncunun salondaki son gününde Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören’in iki oğlu da protokol tribünden maçı takip etti.

”En büyük Beşiktaş”
Yıldız oyuncu, Akatlar Beşiktaş Milangaz Arena’da kendisi için düzenlenen törende duygulu anlar yaşadı.

Maç öncesi iki takım oyuncuları sahaya davet edilirken, en sonunda Deron Williams anons edildi. Williams, sahaya geldiği anda tüm taraftarlar ayağa kalkarak kendisini alkışladılar.

ABD’li basketbolcu, taraftarlara ise Türkçe sözlerle veda etti. Türkçe ”Teşekkür ediyorum” diyen Deron Williams, konuşmasının devamında ”Taraftarları seviyorum. Beşiktaş’ı seviyorum. En büyük Beşiktaş” ifadelerini kullandı. Bu sözlere taraftarlar, coşkulu bir şekilde karşılık verdi.
Deron Williams veda etti – BASKETBOL – TBL

8 numaralı forması emekli edildi
Williams’ın Beşiktaş Milangaz’da giydiği 8 numaralı forma emekli edildi.

Siyah-beyazlı 8 numaralı formayla başarılı maçlar çıkaran, FIBA EuroChallenge Kupası’nda ürettiği 50 sayıyla kariyer rekoru kıran Deron Williams’ın forması, salonun tavanına asıldı.

Maç öncesi imza dağıttı
Deron Williams, maç öncesi siyah-beyazlı taraftarlara imza dağıttı.

Akatlar Beşiktaş Milangaz Arena’da gerçekleştirilen organizasyonda Williams, taraftarların formalarını, atkılarını ve maç biletlerini imzaladı.

Siyah-beyazlılar, imza gününe büyük ilgi gösterirken, bol bol Deron Williams formaları aldılar.

Bu arada, bazı taraftarların korsan ürün imzalatmaya çalışmalarına yetkililer izin vermedi.

Semih Erden de veda etti
Beşiktaş Milangaz’ın Deron Williams gibi NBA’den transfer ettiği Türk oyuncu Semih Erden de veda etti.

Sakatlığı nedeniyle takımının son maçlarında forma giymeyen Semih’in yanı sıra Deron Williams’a, Demirören Holding Üst Yöneticisi (CEO) Yağmur Şatana birer plaket verdi.

Taraftarlar tören sonrası iki oyuncudan üçlü çektirmelerini istedi. Taraftarların bu isteğini yerine getiren Williams ve Semih, çektirdikleri üçlünün ardından sahadan ayrıldılar. Deron Williams, Beşiktaş Milangaz’ın ZZ Leiden takımıyla yaptığı maçı protokol tribünün en önünden ailesiyle birlikte izlerken, Semih Erden ise hastalığı nedeniyle bugünkü mücadelede forma giymeyen Zoran Erceg ve yöneticilerle birlikte protokol tribününde maçı takip etti.

(eurosport)

Sınırsız Kıbrıs için sınır işgal edildi

Kıbrıs’ta, Küresel İşgal günü ilan edilen 15 Ekim 2011 tarihinde başlayan Ara Bölge’yi İşgal Et Hareketi (Occupy The Buffer Zone) “sınırın kaldırılması” talebiyle yayılıyor.

Yeni Düzen Gazetesi’nden Rahme Veziroğlu’nun haberine göre;

Kıbrıslı Rum ve Türk gençlerden oluşan Ara Bölge’yi İşgal Et Hareketi , önceleri her cumartesi saat 18.00’de olmak üzere sadece haftada bir yaptıkları eylemi, daha sonra her gece artan bir kalabalık ile yapmaya başladılar.  Eylem şuan kesintisiz olarak büyüyerek sürüyor.

Kurulan çadır bölgesinde, bağışlarla kurulmuş bir mutfak, çalışanların jeneratör yardımıyla kurdukları açık hava ofisleri bulunuyor. Akşamları canlı müzik, tartışmalar ve film gösterimleri gerçekleştiriliyor.

Birleşmiş Milletler yetkilileri ise durumdan rahatsızlıklarını açıkça belirtiyorlar. Göstericileri bölgeden uzaklaştırma yetkisi olmayan BM Güçleri, KKTC ve Rum polisine yönelik girişimde bulunarak, göstericilerin oradan uzaklaştırılması için harekete geçmelerini talep etti.

Gençler yaptıkları açıklamada, “Biz eşitsizlik dayatan sistemi reddediyoruz. Ayrılığı yaratan düzen ile adadaki farklı insan hakları ihlallerine de karşı bir duruşumuz var. Bu yüzden buradayız.” dedi . Askersiz bir Kıbrıs’ın barışı için bir araya geldiklerini kaydeden gençler, her iki lideri de barış için ortak zeminde buluşmaya çağırdı.

Gençler, daha önce her gün belirli bir saatte ara bölgede buluşup barış şarkıları söylediklerini ancak daha sonra aldıkları bir kararla her gün ara bölgede kalmaya başladıklarını belirtti.

Yaşam olmayan, tamamen ölü olarak empoze edilen ara bölgeyi yaşam alanına çevirdiklerini ifade eden gençler, amaçlarının, her iki taraftaki insanların iletişim kurup, ön yargılardan kurtulmalarını sağlamak olduğunu anlattılar, ara bölgeden geçen herkesi çay içmeye, müzik dinlemeye davet eden gençler, “Düşüncelerimize katılmıyorlarsa, bize bunun nedenlerini açıklasınlar. Bizi ‘www.occupybufferzone.info’ adresinden de bulabilirler, bilgi de edinebilirler” diye konuştular.

Eylem aktivistlerinden Rahme Veziroğlu’nun Yeni Düzen Gazetesinde eylemi anlattığı yazısı:

Ara Bölge’de Sivil İşgal

Direniş, ne yazık ki Kıbrıs’ta akıllara savaş anılarından başka bir görüntü getirmeyen, hiçbir şekilde başarıyla ilişkilendiril(e)meyen ve çoklukla zaman kaybı olarak nitelendirilen bir kavramdır. Mevcut kolektif ümitsizliğin temelinde yatan da direnişin gücüne, halkın iradesine olan inancın yitirilmesidir. Özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinde son 50 yıldan beri gerek doğrudan şiddet kullanımıyla gerekse farklı baskı politikalarıyla sindirilmiş olmak kuzey halkının direnişe dolayısıyla değişime olan inancını yitirmesine neden olmuş, hatta zamanla bu inançsızlık daha da kronikleşerek insanları değişimden korkar hale getirmiştir. Bu sosyal psikolojik sendrom bugün Kıbrıs’taki protesto anlayışını da şekillendirmektedir. Birkaç yaratıcı grup haricinde, politik hareketlillik geçici reaksiyonlarla sınırlı tutulmakta, bu reaksiyonlar da karşı durulan unsurların kökenine değil yan etkilerine yönelik kalmaktadır. Bu durum da döngüsel olarak problemlerin ve nihayetinde kolekif ümitsizliğin devamlılığına neden olmaktadır.

İşte tam da bu nedenle 15 Ekim 2011’den beridir Lefkoşa Ara Bölge’de (Lokmacı) devam etmekte olan “sivil işgal” hareketi incelenmeye değerdir. Çünkü bu hareket, adamızda yaşanan problemleri sistematik bir bakış açısıyla değerlendirerek, bu problemlerin özüne inmeyi hedeflemektedir. Öncelikle bu hareketin içeriği, başlangıç hikayesi ve tekniğiyle ilgili bilgi vermekte fayda vardır.

Bilindiği üzere, dünyada son bir yıldır esen değişim rüzgarları, ülke ülke gezerek farklı isimlerle devrim başlığı altında hikayeleştirilmektedir. Özellikle Arap ülkelerinde yaşanan değişim süreçlerine dış güçlerin müdahalesi nedeniyle bu dönüşümlerin ne kadar devrim olarak görülebileceği ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bu yazı açısından vurgulanması gereken değişimin halk ayaklanmaları yoluyla tetiklenmiş olmasıdır. Bunun en yakın örneği de medyada da sıklıkla bahsi geçen Occupy Wall Street (Wall Street’i işgal et) hareketidir. Genel hatlarıyla bu hareket kapitalist sistemin yarattığı eşitsiz düzene, diğer bir deyişle, kapitalizmin çok küçük bir azınlığa lüks bir yaşam sağlama uğruna toplumun ve özellikle ABD söz konusu olduğunda tüm dünya halklarının yaşam standartlarının kabul edilebilir düzeyin altına iten yapısına karşı bir duruş sergilemeyi amaçlamaktadır. Kapitalist sistem yalnızca ABD sınırları içinde yapılaşmış olmadığı için, farklı yerlerde de bu sivil işgal hareketinin ortaya çıkması sürpriz değildir. 15 Ekim 2011 tarihi de dünyanın dört bir yanında global işgal günü ilan edilmiş, yüzden fazla ülkede gösteriler düzenlenmişti. İşte Kıbrıs’ta 6 haftadır devam etmekte olan Occupy The Buffer Zone (Ara Bölge’yi İşgal Et) hareketinin başlangıcı da bu tarihe denk düşmektedir. Fakat bu hareketi diğer örneklerinden ayıran bir özelliği vardır. Dünyadaki örnekler genellikle kapitalist sistemin ekonomik açmazlarına karşı bir duruş sergilerken, Kıbrıs örneği bu sistemin ideolojik yapısının o veya bu şekilde neden olduğu toplumsal bölünmeyi de kapsama almaktadır. Bu açıdan bakıldığında hiyerarşiye ve dikotomilere (ikici) dayalı güç ilişkilerinin semptomları olan, milliyetçilik, ırkçılık, ayrımcılık, şiddet, materyalizm vs. gibi sorunların hepsi grup içinde tartışılmakta ve bu sorunlarla mücadele için yaratıcı stratejiler ortaya konmaya çalışılmaktadır. Çünkü tüm bu konular tek başlarına ele alındıklarında dahi oldukça kompleks olsalar da hepsinin kökeni ve dolayısıyla verilecek mücadelenin hedefi de aynıdır. Bu da eşitsizlik dayatan sistemdir. Bu nedenle Lefkoşa Ara Bölge sivil işgal hareketi Kıbrıs’taki mevcut duruma insan hakları çerçevesinden bakarak, Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Rum, azınlık, göçmen, kadın, erkek olup olmadıkları fark etmeden, adada yaşayan herkes için daha eşit, daha adil bir geleceği hedeflemektedir.

Bu oluşumu özel kılan bir başka faktör de adanın her iki tarafında yaşayan farklı görüşlerden bireylerin bu mücadelede bir arada yer almalarıdır. Bu nokta iki-toplumlu etkinlik enflasyonu düşünüldüğünde pek de çarpıcı duyulmasa da, özünde bu etkinliklerin ötesine giden, birkaç saat biraraya gelerek beraberce bir hobiyle ilgilenip, geri kalanında herkesin normal hayatına döndüğü bir “biraraya geliş” yerine kolektif bilincin doğal bir şekilde geliştiği bir yaşam alanından söz edildiği unutulmamalıdır. Bir hobi yerine bir ideal etrafında biraraya gelen, bu biraraya gelişin beraberinde getirdiği zorlukların üstesinden beraberce gelindiği, bunun için birlik olunduğu, birlikte yemek yapılan, ateş için odun aranılan, tartışmalarda ayrı düşülürse ortak zemine ulaşmanın deneyimlendiği, hatta bazılarının geceleri kendilerini ayıran ara bölgede beraberce uyuyup, uyandıkları bir gerçeklik senaryosu.

Merak edenler için bu sivil işgal hareketinin başladığından günümüze değin çizdiği resme bir bakmak gerekirse:  19 Kasım’dan beridir yola kurulan çadırlar, eylemcilerin ve sempatizanların bağışlarıyla kurulmuş bir mutfak, serbest çalışanların jeneratör yardımıyla kurdukları açık hava ofisleri (kimilerinin ‘itham’ ettiği gibi bu grubun bir avuç amaçsız hippi olmadığını göstermek amacıyla her birinin dahil olduğu önemli toplumsal projelerle ilgili bilgilerin paylaşıldığı), gelip geçen turistlerin ilgili güneş düşmeye başlarkenden ortada yakılan ateş, gelip geçenlerin de katkılarıyla hayallerin, kızgınlıkların yazılar ve çizimlerde donatıldığı duvarlar, ara sıra kontrole gelen BM askerleri, akşamları canlı müzik, derin tartışmalar, bazen bilgilendirci/ilham verici film gösterimleri, farklı yaş gruplarından farklı insanların birbirini tanımaya çalıştığı sıcak, yeniden diriltilmiş bir ara bölge… Ve her geçen gün artarak daha organize bir hareketin altını çizen, yaratıcı, Kıbrıs için yepyeni, ümit vaadeden planlar…

Bu hareketi diğer tüm sivil işgallerden ayrı bir noktaya koyan özgünlüğünün dünya medyasının da ilgisini çekmekte olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Bir hafta önce El Cezire iki aktivisti canlı yayında konuk ederek, 40 dakika boyunca hareketin içeriği ve genel olarak Kıbrıs’ı tartışan “The Stream” isimli bir program yaptı. Bunun yanında geçtiğimiz hafta Fransız medyasından bir grup da röportaj talebinde bulunarak hareketin özgünlüğünü dile getirdi. Yerli medyanın giderek artan ilgisi de grubun giderek büyümesine yardımcı olmaktadır.

Sonuç olarak Ara Bölge işgal hareketinin, ümitsizliği içinde pasifleşen Kıbrıs halklarına taptaze bir soluk getirme iddiasını taşıdığını söylemek abartı olmaz. Elbette yazının başında bahsedildiği gibi, direniş algısının silik oluşu, eylem grubunun direncini kırmaya yönelik “boşuna uğraşmayın, hiçbir şey değişmez  bu memlekette” söylemlerinin sıklıkla duyulmasına yol açmakla birlikte, unutulmamalıdır ki şimdiden grup içinde oluşmaya başlayan kolektif bilinç, kültürel normların dayattığının aksine farklı gruplardan insanların kararlılıkla ortaya koymakta olduğu irade, hareketin bilinçlenme ve bilinçlendirmeye yaptığı vurgu ve çözümün tabandan geleceği inancıyla yapısal bir değişim talep eden anlayış her ne olursa olsun uzun vadede bir fark yaratacaktır. Nihayetinde değişim, sabır, kararlılık ve dayanışma gerektirir ve böyle bir gayenin de rahatsızlıkların yalnızca sözel biçimde dile getirildiği, yaratıcı çözümler üretilmediği ve ümitsizliğin beyinleri felç ettiği bir ortamda oluşamayacağı da aşikardır.

Sivil işgal hareketi ile ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak için www.occupybufferzone.info adresi ziyaret edilebilir.

İklim Değişikliği Aktivist Okulu’nun programı açıklandı

Yeşiller Partisi Ankara İl Örgütü, 3-4 Aralık günü İklim Değişikliği Aktivist Okulu düzenliyor. Yeşiller Partisi İklim Değişikliği ve Enerji Çalışma Grubu‘nun katkılarıyla düzenlenecek olan okulda, iklim değişikliği ve aktivistlik her alanıyla konuşulacak.

Elektrik Mühendisleri Odası Genel Merkezi toplantı salonunda düzenlenecek olan aktivist okulunun programı ise şu şekilde:

PROGRAM

3 Aralık 2011 Cumartesi

10:00 – 10:30 – Açılış ve Tanışma

10:30 – 12:30 – İklim Değişikliğinin Bilimsel Arka Planı – Prof. Dr. Levent Kurnaz (Boğaziçi Üniversitesi)

12:30 – 13:15 – ÖĞLE ARASI

13:15 – 13:30 – Kısa film: Uyan, kafayı ye, harekete geç (Leo Murray)

13:30 – 14:45 – İklim değişimi, Dünyada Su, İnsan ve Adalet Gökçen Özdemir (Ankara Yeşilleri)

14:45 – 16:15 – Kyoto’dan Durban’a Uluslararası İklim Politikaları – Mahir Ilgaz (Yeşiller Partisi, Açık Radyo)

16:15 – 16:30 – ARA

16:30 – 17:30 – Ulaşım Politikaları ve İklim Değişikliği – Gülnur Öztaş (Yeşiller Partisi)

4 Aralık 2011 Pazar

10:00 – 11:30 – İklim Değişikliğinde Son Durum – Dr. Ümit Şahin (Yeşiller Partisi)

11:30 – 13:00 – Enerji Politikaları, Kaynaklar ve İklim Değişikliği – Arif Künar (EMO)

13:00 – 13:30 – ÖĞLE ARASI

13:30 – 13:45 – Kısa film (animasyon) – Şeylerin hikayesi (Louis Fox)

13:45 – 14:45 – Tarım Politikaları ve İklim Değişikliği – Dr. Ümit Şahin (Yeşiller Partisi)

14:45 – 16:00 – Aktivist Olmak Ne Demek ve İklim Aktivizmi – Alidost Numan (Yeşiller Partisi)

16:00 – 16:30 – Genel Değerlendirme

Katılım için: [email protected] e-posta adresinden veya 05354101433 numaralı telefondan irtibata geçerek kayıt olmaları gerekmekte.

Elektrik Mühendisleri Odası Genel Merkezi: IHLAMUR SOKAK NO:10 KIZILAY/ANKARA (Ankara Sanat Tiyatrosu Karşısı)

Finansbank’ta 500 kişi işten çıkarıldı

0

Finansbank ‘Bizce mümkün’ sözünü sadece reklamlarında uygulamıyor. Banka son bir hafta içinde yaklaşık 500 çalışanını işten attı.

Finansbank, son birkaç hafta içerisinde yaklaşık 500 çalışanını işten çıkardı.

Konuya ilişkin DİSK’e bağlı Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası (Bank-Sen) Genel Yönetim Kurulu’ndan yapılan yazılı açıklamada, bankanın, krizi bahane ederek çalışma hakkını gasp ettiği belirtildi. Bank-Sen, “Örgütsüz emekçi sınıflar ağzıyla kuş tutsa; çalıştıkları kuruluşlar zarar etse de, kar açıklasa da kaderleri bu sistemde değişmiyor; işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik yani insanoğluna layık olmayan bütün çalışma ve yaşam biçimleri” dedi.

Finansbank’ın reklamlarında “Bizce Mümkün” denildiğine dikkat çeken sendika, son bir hafta içinde yaklaşık 500 çalışana telefon edilerek “yarın işe gelmeyecekleri”nin bildirildiğini, bazılarının da “tekrar iş bulamayacakları” tehditleriyle istifaya zorlandığını kaydetti. Bank-Sen, Finansbank’ın bu şekilde çalışanların yasal hakları olan “işsizlik tazminatları”nı almasını hukusuz bir biçimde engellediğini kaydetti.

Sendika, “Finansbank’ın çalışma hakkını gasp operasyonu evrensel yasa ve değerlere aykırı, çalışanların emeğine dönük bir saldırıdır” dedi.

Sendika, şirketin kar oranlarına ilişkin şu bilgileri verdi: “Finansbank’ın yüzde 77.22 hissesini elinde bulunduran ana ortak National Bank Of Greece’in 2010’un ilk çeyreğinde 114 milyon euro seviyesinde olan banka net karı, Ocak-Mart 2011 sürecinde 157 milyon euroya yükseldi. Bu kar düzeyinde en büyük pay 151 milyon Euro ile Finansbank’a ait. Finansbank, bir yıl içinde 33 yeni şube açarak şube sayısını 519’a (yüzde 6.79); buna rağmen personel sayısını sadece 149 kişi (yüzde 1.35) arttırarak 11.221’de tutmuş durumda. Yunanistan’daki bankacılık sistemini güçlendirmek için karda en yüksek paya sahip çalışanların yüzlercesinin işsizliğe, kalanların ise çok çalışmaya mahkum edilmeleri gerekiyor.”

Bank-Sen, Finansbank’ın işten çıkarmalardan vazgeçmesini, atılanların geri alınmasını istedi.

(Emek Dünyası)

Server Tanilli hayatını kaybetti

Türkiye’de düşün dünyasının önde gelen isimlerinden, sosyolog, siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu, Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Prof. Server Tanilli hayatını kaybetti.

Prof. Tanilli, bir süre önce vücudundeki enfeksiyon ve ateşlenmelere bağlı oluşan yaralar nedeniyle ameliyat geçirmişti.

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ali Sirmen, Tanilli’yi ”bir aydın, bir edebiyat meraklısı ve bir bilimadamı” olarak niteledi.

Sirmen, Tanilli’nin ayrıca yılmaz bir mücadeleci olduğunu belirterek, ”Toplumcu yanı her zaman önde gelirdi ve uğradığı büyük saldırı dahi onu hayatta büyük bir mücadeleci olmaktan alıkoymamıştı” dedi.

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyeliği görevini yürüten Tanilli, 7 Nisan 1978’de uğradığı silahlı saldırı sonucu felç geçirip sakat kalmıştı.

Tanilli 1980’den sonra Fransa’ya gitti ve 2000 yılına kadar bu ülkede Strasbourg Üniversitesi’nde akademik çalışmalar yaptı.

2000’de Türkiye’ye geri dönüp Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başlayan Tanilli 2006’da ”Sertel Demokrasi Ödülü”ne değer görüldü. Tanilli’nin çok sayıda eserlerinden bazıları, ”Uygarlık Tarihi, Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş, Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Candide ya da İyimserlik, Yaratıcı Aklın Sentezi: Felsefeye Giriş, Değişimin Diyalektiği ve Devrim, Dünyayı Değiştiren On Yıl, Fransız Devriminden Portreler ve Din ve Politika.”

Tahran’da İngiliz Büyükelçiliği’ne baskın

İran‘da bir gup öğrencinin Tahran’da bulunan İngiltere Büyükelçiliği‘ne baskın düzenlediği bildirildi. Elçilik binasındaki İngiliz bayrağını indirdikten sonra yakan öğrencilerin elçilik önüne İran bayrağı çektiği belirtildi.

İran’ın başkenti Tahran’da düzenlenen İngiltere karşıtı gösteriler sırasında bir grup İranlı öğrenci, İngiliz Büyükelçilik binasına baskın düzenledi. Öğrencilerin elçilik binasının önündeki İngiliz bayrağını indirip, İran bayrağını çektiği bildirildi.

Bayrağı indiren öğrencilerin sloganlarla İngiltere bayrağını yaktığı ve elçilik binasını taş yağmuruna tuttuğu belirtildi. Protestocularun elçilik binasının içine girerek burada bulunan çeşitli evrak benzeri dökumanları elçilik penceresinden attığı bildirildi.

İran, pazar günü İngiltere’yle diplomatik ilişkilerinin seviyesini düşürme kararı almıştı. İran meclisinin kabul ettiği tasarıya göre, İngiltere ile ekonomik ve ticari ilişkiler en düşük seviyeye indirilecek ve İngiltere’nin Tahran büyükelçisi iki hafta içinde sınır dışı edilecekti.

Meclis’teki görüşmeler sırasında bir milletvekili, 1979’de Amerikan büyükelçiliğinin işgal edilmesini hatırlatarak, öfkeli İranlıların İngiltere Büyükelçiliği’ni basabileceğini savunmuştu.

Tahran yönetiminin ilişkilerin seviyesini düşürme kararının Londra’nın tüm İngiliz finansal kurumlarına, İranlı kuruluşlarla çalışma yasağı getirmesine tepki olarak alındığı belirtiliyor.

(NTV)

Modacı Westwood’dan küresel ısınmaya 1 milyon sterlin

İngiliz modacı Vivienne Westwood küresel ısınmayla mücadele için 1 milyon sterlinlik bağışta bulundu.

İngiliz moda tasarımcısı Vivienne Westwood, küresel ısınmayla mücadelede ekvator ormanlarını kurtarmak için yürütülen bir kampanyaya 1 milyon sterlin (yaklaşık 2,86 milyon TL) bağışlamaya karar verdi.

Ünlü modacının şirketinden yapılan açıklamada, sivil toplum kuruluşu Cool Earth‘e yapılacak bağışın, Dünya Bankası tarafından bu alanda gerekli harcamalar için taahhüt edilen fonun hala yüzde 90’ının serbest bırakılmaması yüzünden ortaya çıkan başarısızlığı kapatmayı amaçladığı belirtildi.

Kate Moss gibi İngiliz modasının diğer önemli isimleri tarafından desteklenen bu kampanyanın 18 ay sürmesi ve ormanların yok olmasının durdurulması için somut ve etkili imkanlar bulunduğunu ortaya koyması bekleniyor.

Kampanyanın başlatılmasından bu yana Cool Earth adlı sivil toplum kuruluşunun bir milyon hassas ormanı korumaya ve yerel STK’larla çalışmaya yetecek 1,75 milyon sterlin topladığı belirtildi.

(Ajanslar)