Ana Sayfa Blog Sayfa 4920

Gökçeada zaten altın, madenine ihtiyacı yok! – Nuray Mestçi

Gökçeada’yı çeşitli yayın organlarında tanıtırken kullandığımız ifadeler, yaşadığımız bu toprakları ne kadar güzel anlatıyor değil mi? “Mavi ile yeşilin buluştuğu yer.” “Organik ada.” “Bereket tanrısı olarak adlandırılan Imbrasos’un bolluk diyarı olarak bilinen İmroz, bugünkü adıyla Gökçeada.” “Doğal su kaynakları açısından Ege’nin en zengin adası.”

Tüm bu ifadeler bize Türkiye’nin güzel ve de özel coğrafyasında yaşadığımızı anlatıyor değil mi? Üstelik tüm bu ifadeler de doğru değil mi?

Hemen cevap vereyim, doğru.

Peki biz Gökçeada’da yaşayanlar olarak adamızın kıymetini biliyor muyuz? Büyük oranda bilmiyoruz. Dünyanın dengesinin bozulduğu, suyunun, havasının, toprağının kirlendiği bir gerçek. Çevre felaketleri öylesine etkili ki artık iklimi değiştiriyor ve hatta tropik iklimlerde görülen hortum, sel gibi felaketler gelip yurdumuza da çöreklenmiş bulunuyor.

Anakaradan uzakta bir adada yaşadığımız için pek çok olumsuzluktan sıyırdığımızı zannederken meğer müthiş bir felaket gelmiş kapımıza dayanmış.

Uzun süredir Gökçeada’da maden araştırmaları yapıldığını biliyor ve huzursuz oluyorduk. Sonunda yetkililer baklayı ağızlarından çıkardı ve de Marmaros bölgesinde verimli bir altın yatağı bulduklarını açıkladılar ve hatta bu açıklamaya yılbaşından sonra altının çıkarılması için ihale açılacağını da eklediler.

Belki içimizden bazıları madenin çıkarılmasıyla birlikte adada yaz-kış kalabalık olacağını otel, pansiyon ve restoranlarının yılın on iki ayı iş yapacağından bu durumdan memnun olabilirler ancak fena halde yanılıyorlar.

Bu ada organik ada olarak tanıtılıyor ve de her geçen gün turizm kapasitesi yükseliyor. İyi tarım ve turizm çevreyi kirletmeyen ve de düzenli olarak bölgede yaşayanlara gelir sağlayan iki önemli sektör ve de bu iki sektör de adamızda muhteşem işler başarıyor.

Nefes aldığımız hava temizliğini koruyor, pek çok bölge çölleşirken biz ihtiyacımız olan yağışı alıyor ve de mükemmel meyve ve sebzeler yetiştiriyoruz. Toprağımız temiz kalıyor. Bugün biz ve daha sonra da gelecek nesiller adamızda sağlıklı ve mutlu yaşama olanağına sahip.

Peki ya ilerisi? Artık geleceğimiz büyük bir tehlike altında. Lütfen günlük kazançlar için geleceğimizi karartmayalım. Tüm gücümüzle adamızda bulunan altının siyanürle çıkarılmasına karşı duralım.

Bu anlattıklarımı yeterli bulmayanlar hemen şu soruyu sorabilir, neden karşı çıkalım? Dilim döndüğü, bilgim yettiğince açıklamaya çalışayım. Yaptığım araştırmalardan anladığım kadarıyla altın, kömür gibi damarlar halinde toprağın altında uzanmıyor.

Altın ağırlıklı olarak kayaların içinde gözle dahi görülemeyecek kadar küçük miktarlarda bulunuyor.

Eğer bir ton kayanın içinde bir gram altın varsa, o altının çıkarılmasına ekonomik olarak uygun gözüyle bakılıyor. Yani bir ton kayayı bulunduğu yerden çıkarıyorsunuz sonra onu çeşitli işlemlerden geçiriyorsunuz ve de bir gram altın elde ediyorsunuz.

Öncelikle tonlarca kayayı bulunduğu yerden çıkarıyor ve de bölgedeki coğrafi yapıyı altüst ediyorsunuz. Tepeleriniz yok oluyor, çevreniz tamamıyla değişiyor. Daha sonra çıkarılan bu bir tonluk kaya siyanür liçi denilen bir yönteme tabi tutuluyor ve de altın kayadan ayrılıyor, ardından da metale dönüştürülüyor. Çok basit bir hesapla 10 kilo altın elde edebilmek için 10.000 ton kayayı siyanür aracılığıyla eritmek gerekiyor. Varın bir kaç ton altın için kaç tepenin yok edileceğini de siz hesaplayın.

Elbette bu kayalar çıkarılmadan önce üzerindeki tonlarca tarım yapılabilecek verimli toprak da heba olacak. Bu kararı verenler acaba 35-40 santimetrelik tarım yapılabilecek verimli toprağın oluşumu için 20.000 yıl gerektiğinden haberdarlar mı?

Altın çıkarmak için tahrip edilen topraklarımız kaç bin ya da kaç milyon yılda eski haline gelecek?

Temiz su ve sağlıklı gıda dünyada altın değerinde kabul edilirken biz niçin altın elde etmek uğruna topraklarımızı, tarım ve hayvancılığımızı yok etmek zorunda bırakılıyoruz?

Niçin sağlığımızdan oluyoruz? Gencecik insanlar kanserden hayatını kaybettikten sonra tabutları altından yapılmış olsa kimin ne işine yarayacak. * İmza kampanyasına katılmak için tıklayın.

Nuray Mestçi – www.Bianet.org

Sol ve sosyal demokrasi nerede? – Fuat Keyman

1990’lı yıllar kara bulutların üzerimize çöktüğü, çok zor yıllardı. Toplum olarak hepimizin üzerine çok büyük bir ağırlık çökmüştü. İstikrarsızlık, kriz, endişe, umutsuzluk ve güvensizlik toplumsal yaşamımızda kol geziyordu. Bir tarafta devlet ile PKK arasında düşük yoğunluklu savaş, faili meçhul cinayetler, hapisler, hukukun ve özgürlüklerin askıya alınması vardı. Diğer tarafta ise bankaların içinin boşaltılması, mafyalaşma, yolsuzluklar, rüşvet, depremler, ekonomik krizler, zayıf koalisyon hükümetleri ve postmodern darbeler, Türkiye’yi çok ciddi bir istikrarsızlık, şiddet ve kriz sarmalına sokmuştu. 2001 ekonomik krizi ve 2002 seçimleriyle AK Parti’nin tek başına çoğunluk hükümeti kurması, 90’lı yılların bitimini ve Türkiye’de istikrar ve reform sürecini başlattı. Darbe girişimlerine, parti kapatma davalarına, kabul edilemez siyasi cinayetlere ve toplumsal kutuplaşmalara rağmen, 2000’li yıllar toplumun özellikle ekonomik istikrar temelinde tercihini her seçimde AK Parti üzerinde kullandığı, böylece de AK Parti’nin sürekli gücünü artırarak egemen parti konumuna geldiği yıllar oldu.

Bir aşırılıktan başka aşırılığa

12 Eylül 2010 Anayasa Değişiklik Paketi Referandumu ve 12 Haziran 2011 seçimleri, AK Parti’nin sadece çoğunluk hükümeti gücünü değil, aynı zamanda egemen parti konumunu da tescilledi. 2010’ların büyük bir ihtimalle AK Parti’nin egemen parti konumuyla geçeceğini söyleyebiliriz. Seçim sonrası gelişmeler, bu yılların siyasi istikrarın çok ötesinde, siyasal gücün AK Parti’de ve Başbakan Erdoğan’da aşırı yoğunlaştığı, yönetimin aşırı merkezileştiği, sadece düzenleyici kurulların değil, aynı zamanda da, üniversitelerin, medyanın, işdünyasının ve düşünce kuruluşlarının eleştirel kabiliyetlerini bırakıp güçlü yönetimin etrafında konumlandıkları yıllar olabileceğini gösteriyor. 1990’lı yıllarda zayıf koalisyon hükümetleri temelinde yaşadığımız ağır yapıyı, 2010’lu yıllarda da, gücü çok yoğunlaşmış ve aşırı merkezileşmiş egemen parti altında yaşayabiliriz. Türkiye, 1990’lı yıllarda yaşadığı aşırı istikrarsızlıktan 2010’lu yıllarda aşırı istikrar ve güç yoğunlaşmasına doğru, dolayısıyla bir uçtan başka bir uca doğru savruluyor ve dengesini bir türlü bulamıyor.
Bu dengesizliğin iki temel nedeni var. Birincisi, 1990’lı yıllar gibi, 2010’lu yıllarda da demokrasi eksiği sorunu yaşama riskimiz yüksek. Son 20 yıl içinde, Türkiye’nin aşırı istikrarsızlıktan aşırı güç yoğunlaşmasına evrilmesinin ortak noktası, demokrasi eksiği sorunu. Dengesizlik demokrasi eksiğinden kaynaklanıyor. 1990’lı yıllar demokrasinin araçsallaştırıldığı ve içinin boşaltığı yıllardı. 2010’lu yıllar da demokrasinin, ekonomik istikrar adına, aşırı merkezileşme temelinde içinin boşaltıldığı yıllar olabilir. Bu nedenle, temel sorunumuz değişmiyor: Zayıf koalisyon hükümetleri zamanında da, aşırı güç yoğunlaşmasına sahip egemen parti zamanında da, demokrasi sorunumuz var. Kurumsal anlamda, siyasi kültür olarak, devlet-toplum ve toplum içi ilişkilerde demokrasiyi güçlendiremiyoruz, kasabanın tek oyunu yapamıyoruz. Demokrasinin güçlendirilmesi ve içselleştirilmesi sorununu çözemediğimiz sürece, dengesizlik yaşıyoruz. Kürt sorunundan yargıya, kurumsal kavgadan toplumsal kutuplaşmaya, depremden kadına karşı şiddette, birçok alanda yaşadığımız sorunların nedeni demokrasi eksiği. Ve bu sorunların çözümü de demokrasinin güçlendirilmesinde yatıyor.
İkinci nedense, Türkiye’de solun eksikliği, yokluğu ve kendisini geliştirememesi. 1990’lı yıllarda da, 2010’lu yıllarda da ya da zayıf koalisyonlar zamanlarında da, egemen parti- çoğunluk hükümeti zamanlarında da, Türkiye merkez sağ ve milliyetçi tonu yüksek hükümetler tarafından yönetildi ve yönetiliyor. Bu yıllarda, ne iktidar olarak ne de güçlü muhalefet olarak, sol ve sosyal demokrasi vardı. Aslında, Türkiye’de “aktör, değer, söylem ve siyasi vizyon düzeyinde bir sol ve merkez sol olmadığı” için, tüm bu dengesizlikler ve aşırı uçlara savrulmalar yaşanıyor. Demokrasiyi güçlendirecek ve siyasi denge yaratacak bir sol ve merkez sol yok. Böyle oluğu için, istikrasız Türkiye sorunu çözülemiyor. Sol için 1990’lardaki kısa süren ÖDP deneyiminden başka bir örneğimiz yok.

Sol ve merkez sol

Nerede sol, nerede merkez sol? Bu sorulara yanıt vermemiz gerekiyor. Niye Türkiye savrulurken, sol ve merkez sol da savruluyor ve küçülüyor? Türkiye, bazı araştırmacıların söylediği gibi, solu, merkez solu olmayan ve olmayacak bir toplum mu? Ortadoğu’da, Arap coğrafyasında, Amerika’da, Avrupa’da, kitleler değişim ve dönüşüm taleplerini güçlü bir şekilde seslendirirken, Türkiye’de niye böyle bir hareketlenme görmüyoruz? Niye sol ve sosyal demokrasi dönüşüme, demokrasiye dönük bir toplumsal hareketlenmeyi sağlayamıyor? Sol ve sosyal demokrasi, istikrar adına aşırı güç yoğunlaşmasına karşı, sadece endişe-korku ekseninde mi hareket edecek? Ayşe Kadıoğlu’nun (Radikal 2, 20.11.2011), çok önemli saptamasıyla, sadece endişe ile korkunun iç içeliğini tanımlayan “angst” konumunda mı kalacak sol ve sosyal demokrasi? Kendisinden demokrasiyi güçlendirmesini ve AK Parti’ye denge olmasını bekledimiz sol ve sosyal demokrasi, sadece endişe ve korkuya, yani “angst”e rehin olmuşsa, esas bu durumdan endişe duymamız gerekmiyor mu? Zaten öyle olduğu için de, bugün ne AK Parti’ye, ne PKK şiddetine, ne merkezileşmeye ne de dünyadaki değişimlere doğru ve tutarlı tavır alabilen bir sol ve sosyal demokrasi var. AK Parti güçlendikçe, sol ve sosyal demokrasi, kendisini yenilemek yerine, aksine giderek savruluyor. Tam da, kendisinin güçlü, yaratıcı ve dönüştürücü olmasına çok gerek duyduğumuz bir zamanda.
Eğer, “Türkiye’de sosyolojik, kültürel ve siyasi nedenlerle, hiçbir zaman güçlü bir sol ve sosyal demokrasi olamaz” tezini kabul etmiyorsak, ki etmemeliyiz, Türkiye’de solun ve sosyal demokrasinin nasıl güçleneceği ve AK Parti’ye alternatif olabileceği tartışmasını başlatmalıyız. Dünyanın değişimini ve Türkiye’nin dönüşümünü doğru okuyan, işe önce özeleştiriyle başlayan, geçmişinden kurtulmuş, uzun vadeli düşünen ve çalışan bir sol ve sosyal demokrasi acilen gerekli.

Fuat Keyman – Radikal 2

Çine’deki saldırı hepimize yapılmıştır

Çine Doğa Severler ve Koruma Derneği’ne yapılan saldırı bir açıklama ve yaygın katılım ile protesto edildi. Açıklama ve katılanlar şu şekilde:

ÇİNE’DEKİ ÇEVRE DERNEĞİNE YAPILAN SALDIRIYI KINIYORUZ

BİRİMİZE YAPILMIŞ SALDIRI HEPİMİZE YAPILMIŞTIR
EGEÇEP Bileşenlerinden Çine Doğa Severler ve Koruma Derneği, açılışının yapıldığı ilk gününde saldırıya uğradı. Çok sayıda siyasi parti temsilcisi, dernek ve örgütün katılımı ile gerçekleştirilen açılış törenin bitmesinin hemen ardından, kalabalığın dağılmasından sonra derneğe gelen kişiler hakaretler eşliğinde dernekte bulunanlara saldırdı. Saldırıyı gerçekleştiren ve silahlı oldukları belirtilen saldırganların üçünün de belediyede çalıştıkları ve CHP üyesi oldukları belirtilirken, silahlı olan saldırganlardan İlker Ünal’ın 12 yıl Çine belediyesi eski başkanı, şimdi CHP Aydın milletvekili Osman Aydın’ın şoförlüğünü yaptığı öğrenildi. Yaklaşık 10 aydır yaşam alanları ve geçim kaynaklarında RES istemediklerini belirten köylüler, eski belediye başkanı ve şimdiki CHP milletvekili Osman Aydın’ın ortak olduğu RES şirketinin çalışmalarına karşı direniyorlardı.Derneğin eşyalarını ve camlarını kıran, afişleri yırtan üç kişi, dernek başkanı ve iki kişiyi de darp etti. Çine’de özellikle İbrahim Kavağı köylüleri, meralarına yapılmak istenen rüzgâr santrallerine (RES) karşı direniyorlar. Geçtiğimiz aylarda da jandarma köylülerin direnişine jop ve biber gazı ile müdahale etmişti. Gözaltıların ardından biri kadın iki köylü tutuklanarak yaklaşık 1 ay cezaevinde kalmışlardı. Saldırıya uğrayan dernek yöneticileri saldırıdan eski belediye başkanı CHP Aydın Milletvekili Osman Aydın’ın sorumlu olduğunu düşündüklerini söylüyorlar. RES şirketine ve bölgelerindeki vahşi madencilikle doğanın katledilmesine karşı direndiklerini söyleyen dernek başkanı Süleyman Yıldız, bu saldırıya rağmen mücadeleye devam edeceklerini dile getiriyor. Günler, “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” günleridir. Birimize yapılmış saldırı hepimize yapılmıştır. Dün Bergama’da, Dikili’de, Karadeniz’de, Niğde Ulukışla’da ve diğer çevre direniş alanlarına saldırdılar; bugün Çine’dedir. Ama bu böyle gitmeyecek, direnişlerimizi kırmaya güçleri yetmeyecek. Direnirken birleşeceğiz, birlikte direneceğiz. Mücadelemiz yaşam kazanıncaya dek sürecektir. Çine’deki köylüler de diğer direnişçiler gibi yalnız değildirler. Olayı tertipleyen ve gerçekleştirenleri kınıyor ve Çine köylülerinin, yaşam alanlarıyla geçim alanlarına yapılmasını istemedikleri RES yatırımından vazgeçilinceye kadar mücadeleye devam edeceğimizi haykırıyoruz.

AÇIKLAMAYI DESTEKLEYEN KURUMLAR:

EGEÇEP (Ege Çevre ve Kültür Platformu)

Tüm Üretici Köylüler Sendikası (Tüm Köy Sen)

Karadeniz İsyandadır Platformu

Doğal Yaşam Derneği

Gülder, Güzelbahçe Çevre Dayanışma Derneği

Ege 78’liler Dayanışma ve Demokrasi Derneği

Erzin Termik Santral Karşıtı Çevre Platformu

Ekoloji Kolektifi

Alevi Bektaşi Federasyonu Yönetim  Kurulu

Ege Su Platformu

Yeşiller Partisi İzmir İl Örgütü

Emek Partisi İzmir İl Örgütü

Eşitlik Ve Demokrasi Partisi İzmir İl Örgütü

Yadem, Yağcılar Demircili Çevre Derneği

İçaçep, İç Anadolu Çevre Platformu

Yeşil Ve Sol

Supolitik Çalışma Grubu

Kirazlı Ekolojik Yaşam Derneği

Doğa-Der (Bursa)

Aka-Der (İstanbul)

Eskişehir Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği

Red Fotoğraf

Çiftçi Sen

Çanakkale Çevre Platformu

YÖK Başkanı ODTÜ’ye giremedi

Ankara‘da dün sabah saatlerinde ODTÜ‘ye gelen YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan öğrenciler tarafından protesto edildi.

Özcan, öğrencilerin protestosu ile karşılaşınca  makam aracına binerek ODTÜ’den ayrıldı.

Makam aracına tekme atmaya çalışan öğrencileri Özcan’ın korumaları engelledi. Özcan’ın protesto eden öğrenciler arasında bulunan bir kişi yaşananları cep telefonuyla saniye saniye görüntüledi.

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan dün ODTÜ’ye geldi. Özcan’ın geldiğini tesadüf eseri gören ve kampüste bulunan bazı öğrenciler Özcan’ı yanına gitti. Öğrenciler Özcan’a ünversitede kendilerini görmek istemediklerini söyledi.

Özcan, öğrencilerin protestosu karşısında geri dönmek zorunda kaldı. Özcan, makam aracına döndüğü sırada öğrencilerin protestolarına devam etti. Protesto eden öğrencilerinden bazıları Özcan makam aracına bindiği sırada aracı tekemeleye çalıştı. Özcan’ın korumaları öğrencileri engelledi.  ODTÜ’de yaşananları protesto eden öğrenciler arasında bulunan bir kişi tarafından cep telefonuyla saniye saniye görüntülendi.

Yanardağın etrafındaki köyler boşaltılıyor

0

Ekvador hükümeti Tungurahua Yanardağı‘nın çevresindeki köylerin boşaltılmasını istedi.

Yetkililer, And dağlarının eteklerinde tarımla uğraşan 700 nüfuslu 4 köyün sakinlerinden, yanardağ faaliyetinin artması üzerine bölgeyi terk etmelerini istedi.

Ekvador’un başkenti Quito’nun 135 kilometre güneydoğusunda, nüfus yoğunluğu az bir bölgede yer alan 5023 metre yüksekliğindeki Tungurahua yanardağında 1999 yılından beri volkanik faaliyet gözleniyor.

(Ajanslar)

Mehmet Eymür gözaltında

Eski MİT Daire Başkanı Mehmet Eymür, Ankara’da yürütülen faili meçhuller soruşturması kapsamında gözaltına alındı.

Eski Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür İstanbul’da gözaltına alındı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen faili meçhul cinayetlerle ilgili soruşturma kapsamında evinde gözaltına alınan Eymür’ün Ankara’ya gönderileceği ifade edildi.

Eski Özel Harekatçı Ayhan Çarkın‘ın itiraflarıyla başlatılan soruşturma kapsamında Özel Harekat Dairesi Eski Başkanvekili İbrahim Şahin ile eski Özel Harekatçı Ercan Ersoy tutuklanmıştı.

Susurluk’ta ortaya çıkan çete-mafya-siyaset ilişkilerinde kilit bir isim olan Eymür, 12 Eylül askeri darbesi döneminde de MİT’in önemli görevlilerindendi.

12 Eylül askeri darbesini gerçekleştiren kuvvet komutanlarına yönelik soruşturma devam ederken, Savcı Mustafa Bilgili de darbe döneminde işlenen işkence suçlarına yönelik soruşturmayı yürütüyordu.

İşkence gördüğü gerekçesiyle dönemin yetkililerinin cezalandırılmasının talep edildiği 600’ün üstünde dilekçede, Eymür’ün yanı sıra Eski Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Vecdi Gönül, Mehmet Ağar ve Hayri Kozakçıoğlu‘nun da adı geçiyordu.

(Bianet)

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde olaylı seçim

0

Afrika’nın en büyük ülkelerinden Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde, seçmenler yeni cumhurbaşkanını ve 500 milletvekilini seçmek üzere sandık başına gitti.

Seçim kampanyasının son günlerinde meydana gelen şiddet olaylarından sonra oy verme işleminin de olaylı geçmesi bekleniyordu. Ancak Katanga eyaleti başkenti Lumumbaşi’nin merkezinde 3 kişinin ölümüne yol açan silahlı çatışma dışında ülkede kayda değer olaylar çıkmadığı görüldü.

Cumhurbaşkanı Joseph Kabila’nın yeniden aynı göreve seçilme olasılığı yüksek. Kabila’nın karşısında 10 aday daha bulunuyor. 500 sandalyeli meclis için ise 18 bin kişinin aday olduğu belirtiliyor.

Afrika’nın en kanlı iç savaşına sahne olan ve halen bir çok yöresinde asayişin tam olarak sağlanamadığı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde bir önceki seçim 2006 yılında düzenlenmişti. Ancak 5 yıl önceki seçim uluslararası topluluk tarafından organize edilmişti. Başka bir deyişle bu seçim, Kongo yönetiminin kendi düzenlediği ilk seçim oldu.

(en)

Uzayda 220 bilim insanı gücünde

ABD’nin Ulusal Havacılık-Uzay Dairesi (NASA), bir gezegende görev alacak en ileri düzeyde robotu Atlas V 541 roketi ile Florida eyaleti Cape Canaveral üssünden Mars’a gönderdi.

Curiosity (Merak)” robotu, Kızıl Gezegen’in yaşamın gelişimine uygun geçmişi olup olmadığını belirleyecek. Mars toprağına, 570 milyon km yol katettikten sonra 6 Ağustos 2012’de konacak Curiosity, diğer adıyla “Mars Science Laboratory (MSL)” için NASA uzmanları, Güneş Sistemi’nin bir başka gezegenine şimdiye kadar gönderdikleri en kapasiteli robot olduğunun altını çiziyor.

İnsanoğlunun yaklaşık yarım yüzyıldır Kızıl Gezegen’e gönderdiği 43 uzay aracından üçte ikisinin başarısız olmasından ötürü, önce Mars’ın “lanetini” yenmesi gereken 900 kilo ağırlığında ve daha önce gönderilen Spirit (Cin) ve Opportunity’den (Fırsat) 2,5 kez daha uzun ve 5 kat daha ağır tekerlekli robot, Kızıl Gezegen’e yeni geliştirilen sistem sayesinde dev bir kabloyla iniş yapacak.

Mars’ın atmosferinin ilk tabakalarına girdikten sonra paraşütlerini açıp kapsülden ayrılacak Curiosity’yi toprağa bu yeni geliştirilen vinç sistemi indirecek. Radyoaktif plütonyumun parçalanması sonucu açığa çıkan sıcaklıkla çalışan robotun, Kızıl Gezegen’de bir Mars yılı (687 Dünya günü) geçirmesi ve sıcaklığın sıfırın altında 90 ve 0 santigrat derece arasında değiştiği dev Gale kraterine inerek burayı incelemesi öngörülüyor. Bilim insanları, 150 kilometre genişliğindeki dev kraterde bulunan yüksek dağın, aralıksız esen Mars rüzgarının zaman içinde burayı doldurarak şekillendirmesiyle oluştuğunu düşünüyor.

Taşıdığı 10 bilimsel cihazla, kaya parçalarının kimyasal tahlilini yapacak Curiosity, indiği Gale kraterinde yaşam için organik unsurlar bulunup bulunmadığını inceleyecek.

Yüksek çözünürlüklü kamerası ve 7 metre mesafeden hedefini inceleyebilen lazer sistemine sahip altı tekerlekli robotun, kayanın içini 6 santimetre delme kapasiteli 2,1 metre uzunluğunda eklemli bir kolu da bulunuyor. Toplanan numuneler incelenmek üzere robotun içindeki iki laboratuvardan birine iletilecek. Proje değeri 2,5 milyar dolar olan Curiosity’nin bir de meteoroloji istasyonu bulunuyor.

Nasa uzmanları, Mars’a Curiosity’yi kondurmanın, bu gezegene sanal olarak 220’den fazla bilim insanı göndermek gibi olduğunu belirterek, “Hayallerimizin makinası” diyor ve beklentilerini dile getiriyorlar. Curiosity, Mars’ta 2004’ten beri keşiflerini sürdüren Opportunity ile yörüngeden faaliyetlerini devam ettiren Mars Reconnaissance Orbiter (MRO) ile Avrupa Uzay Kurumu’nun Mars Express uzay araçlarına katılmış olacak. Bilim insanları, mali kısıntı nedeniyle ABD’nin bunun ardından başka uzay aracını Kızıl Gezegen’e göndermeyeceği endişesini taşıyor. Kızıl Gezegen’e 1971’de ilk uzay aracını indirmeyi başaran eski Sovyetler Birliği’nin uzay aracı sadece 15 saniye çalışırken, son altı başarılı uçuşuyla Mars programları içinde en başarılı konumda bulunan ABD’nin programları, Mars yüzeyini şimdiye dek keşfeden tek insansız seyahatler özelliğini taşıyor. Rusya’nın 9 Kasım’da Mars’un uydusu Phobos’a gönderdiği uzay aracı da başarısız olmuş, Dünya’nın yörüngesini terk edememişti.

(Ajanslar)

Molotofkokteyli artık silah

Van’da 4 molotofkokteyli ve havai fişekle yakalanan iki sanığa “terör örgütüne silah sağlama” suçundan 12.5’ar yıl hapis cezası verildi.

Özel Yetkili Van Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği, tKCK soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla hakkında dinleme kararı bulunan Kadir C. ile 9 Şubat 2010 tarihinde başka bir dosyanın şüphelisi Yunus İ. ile yaptığı telefon görüşmeleri teknik takibe takıldı.

Kadir C’nin dinlenen telefonunda, ”Yanımda tatlı falan getireyim mi?” dediği, Yunus İ’nin de ”He valla getir” dediği kayıtlara girdi.

Aynı saatlerde, başka bir soruşturmanın şüphelisi olan Cengiz T’nin Yunus İ. ile yaptığı görüşmede, ”Merhaba Yunus, bizim meyve sularını yaptık, güzel oldu yani hoş bir tat verdi iki tane de sana bırakmışız ha”, Yunus İ’nin de, ”Tamam bende de iki tane var” şeklinde cevap vermesi üzerine Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri harekete geçti.

Kadir C. ve Hakan Z. isimli iki şüpheli 4 adet molotofkokteyli, 16’lı havai fişek ve rampası ile yanıcı madde dolu şişelerle birlikte yakalandı.

PKK’nın eylem çağrıları üzerine, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasını protesto etmek amacıyla düzenlenecek eylemlerde kullanılmak üzere hazırlandığı belirlenen molotofkokteylleriyle yakalanan sanıklar hakkında, Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan, ”silahlı terör örgütü üyesi olmak ve silahlı terör örgütüne silah sağlama suçu”ndan açılan dava karara bağlandı.

Yaklaşık 1 yıldır süren yargılama sonunda mahkeme, Hakan Z. İle Kadir C’ye ”terör örgütüne silah sağlama” suçundan 12 yıl 6’şar ay hapis cezası verdi.

(Ajanslar)

Bilirkişi: Balyoz’da flash belleğe müdahele var

Balyoz Planı’ davasında emekli alblay Hakan Büyük‘ün evinde ele geçirilen flash belleğe ilişkin Boğaziçi Üniversitesi’nce hazırlanan bilirkişi raporunda, “belgelere elle müdahalede bulunulduğu” belirtildi.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Balyoz Davasının görülmesine bugün de devam ediliyor. “Balyoz Planı” soruşturması kapsamında kabul edilen üçüncü iddianamenin delilleri arasında bulunan ve emekli albay Hakan Büyük’ün Eskişehir’deki evinden çıktığı iddia edilen belgelerle ilgili de bilirkişi raporunu hazırladı.

“Emekli albay Hakan Büyük’ün evinde ele geçtiği iddia edilen belgelere elle müdahalede bulunulmuş”. Bu sonuca varan bilirkişi raporu Boğaziçi Üniversitesi’ne ait.

Emekli albay Hakan Büyük, Eskişehir’deki evinde yapılan aramalarda Balyoz Darbe Planı soruşturmasıyla ilgili belge ve bilgiler ele geçirildiği iddiasıyla, 29 Nisan’da tutuklanmıştı.

Darbe planlarının yer aldığı iddia edilen o flah disk ile ilgili Boğaziçi Üniversitesi tarafından bilirkişi raporu hazırlandı ve “Bilirkişi Raporları Analizi isimli doküman oluşturulmuştur. Bu doküman incelendiğinde, söz konusu dijital verilere elle müdahalede bulunulmuş olduğu sonucuna varılmıştır” denildi.

Bilirkişi raporunda, “Söz konusu dijital doküman delil bütünlüğü ve sağlığını kaybetmiştir. Örneğin, “Bilvanis Çiftliği Eskişehir Ek-A’da yer alan dosyanın dijitalinin oluşturulması ve son kayıt tarihleri hiç bir şekilde 2005 yılından önce, yani 2003 yılında oluşturulmuş olamaz” görüşüne yer verildi.

Emekli albay Hakan Büyük’ün avukatları bu bilirkişi raporuyla, müvekkillerinin serbest bırakılmasını talep etti.

(NTV)