Ana Sayfa Blog Sayfa 4845

‘Bunun adı; sansür ve adam kayırma’

Aralarında Semih Kaplanoğlu, Zeki Demirkubuz, Tuncel Kurtiz, Ümit Ünal, Taylan Biraderler gibi birçok ismin bulunduğu 82 sinemacı, ortak bir bildiri yayınlayarak, bakanlığın ağırlıklı olarak ‘gişe’ ve ‘aile filmlerine’ destek vereceği açıklamasına tepki gösterdi.

Sinema Genel Müdürü Mesut Cem Erkul’un, sinemaya verilecek desteklerin ağırlıklı olarak ‘gişe’ ve ‘aile filmlerine’ yönelik olacağını açıklaması üzerine sinemacılar bir bildiri yayınladı:

”Yeni yıla Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürü Mesut Cem Erkul’un açıklamaları ile başladık. Sn. Erkul’un “Kültür ve Turizm Bakanlığınca, Türk filmlerini destekleme konusunda yeni bir mekanizma oluşturularak gişe yapan filmlerin yanı sıra, tüm aile bireylerinin birlikte izleyebileceği, genel izleyiciye hitap eden yapımların teşvik edilmesini” de içeren açıklamalarını şaşkınlıkla takip ettik. Öncelikle, Sinema Genel Müdürlüğü’nün Ticaret ya da Sanayi değil hâlâ Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bünyesinde olduğunu hatırlatmak isteriz. Kültürel, sanatsal ürünler hiçbir zaman kâr / zarar hesabı ile değerlendirilmemelidir.

Sinemamız son on yıldır istikrarlı bir yükseliş içindedir: Filmlerin kalitesinin artmasının yanı sıra, sinemamız büyük festivallerde kendisine daha fazla yer bulmakta ve ödüller kazanmaktadır. Birçok önemli festivalde son dönem Türkiye sineması gösterimleri yapılmakta, ülke sinemamız her geçen gün güçlenmektedir. Tüm bunlar yurtdışında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın milyonlarca lira harcayarak yapabileceği tanıtımdan çok daha kuvvetli ve kalıcı bir tanıtıma olanak sağlamaktadır. Bu başarı ancak sanatçının özgürlüğü ve ortaya çıkan yapımların özgünlüğüyle açıklanabilir. Sinemayı özgür bir sanat olarak görenler için bu durum son derece açıktır. Bunun anlamını kavrayamayanlarsa bu başarıyı yok saymakta ve sanat sinemasını âtıl hale getirmek için kendi lobilerini sürdürmektedir. Sinema Genel Müdürlüğü’nün en önemli görevi sinemamızdaki bu yükselişi sürdürmek için gerekli çabaları göstermek olmalıdır.

Bu yükselişte şüphesiz Sinema Genel Müdürlüğü’nün (eski adıyla Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün) sinema filmlerinin yapımına verdiği desteklerin önemli bir katkısı olmuştur. Sinemayı bir sanat dalı olarak gören biz sinemacılar artık bu desteklerin daha profesyonelce ve yeni ihtiyaçlar da gözetilerek düzenlenip genişletilmesi taraftarıyken Genel Müdürümüzün yaptığı tespit ve tanımlar bizi endişeye sevk etmiştir. Sinemamızı temsil eden en üst düzeydeki bürokratlardan olan Sinema Genel Müdürümüzün yaptığı açıklamadan bir bölümü paylaşmak isteriz: ”Eskiden kahramanlık filmlerine, tarihi Türk filmlerine gidilir, çıkıldığı zaman onun etkisinde kalınırdı. Bir Malkoçoğlu vesaire etkilerdi… Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da engellilerin, Türk ailesinin yapısını güçlendirici eserlerin ortaya çıkmasında çok istekli… Kültür ve Turizm Bakanlığı Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu, bilindiği gibi filmleri değerlendiriyor. Bu teşvik mekanizmasını genel izleyiciye 100, 7-­‐13 yaş arasına 85, 13-­‐18 yaş arasına 75 olarak oranlarsak ticari olarak da teşvik etmek mümkün olabilir. Bu yöntemi de deneyeceğiz.”

Son on yıldır Türkiye sinemasını uluslararası festivallerde temsil eden filmlere bakıldığında bu açıklamanın neye karşılık geldiğini sorgulamak gerektiğini düşünüyoruz. Bu bakış açısıyla yaklaşılsaydı son yıllarda uluslararası başarılar kazanan filmlerin birçoğu desteklenemezdi. Kurgulanmaya çalışılan bu teorik zeminin hem sanatın tümünde ve doğal olarak sinemada tek bir karşılığı vardır; sansür ve adam kayırma. Sanatın doğasına, maddi koşullarla ve çerçevesi müphem Türk aile değerleriyle sınır çizmek kabul edilemez. Bu tanımlamalarda aslında filmlerin daha çekilmeden sansüre uğraması, belirli bir çizgideki sinemanın teşvik edilmesi, zaten kâr etme amacı taşıyan ticari yapımların bir daha ödüllendirilmesi gibi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın asli görevi olmayan birçok amaç güdüldüğü görülmektedir.

Biz aşağıda imzası olan sinemacılar olarak Sinema Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı ama bizim hiçbir haberimiz olmayan bu değişikliklerin bir an önce bizlerle paylaşılmasını talep ediyoruz. Sinemamızın sorunlarını bizzat muhatapları olan bizlerle tespit edip çözümlerin beraberce geliştirilmesi gerektiğine inanıyoruz. ”

Aliye Uçar, Aslı Ertürk, Aslı Filiz, Aslı Özge, Aydın Bağardı, Aziz Akal, Baran Seyhan, Belma Baş, Belmin Söylemez, Bingöl Elmas, Biket İlhan, Çayan Demirel, Çiğdem Vitrinel, Dersu Yavuz Altun, Derviş Zaim, Durul Taylan, Ebru Şeremetli, Emre Yeksan, Ender Yeşildağ, Enis Rıza, Funda Özyurt, Göktuğ Özgül, Hakkı Kurtuluş, Hasan Özgen, Haşmet Topaloğlu, Hikmet Yaşar Yenigün, Hüseyin Karabey, İlksen Başarır, İnan Temelkuran, Kutluğ Ataman, M. Caner Alper, Mahmut Fazıl Coşkun, Mecit Beştepe, Mehmet Binay, Mehmet Eryılmaz, Mehmet Güleryüz, Melik Saraçoğlu, Meral Okay, Metin Avdaç, Murat Düzgünoğlu, Murat Saraçoğlu, Mustafa Temiztas, Mustafa Ünlü, Nadir Öperli, Nalan Sakızlı, Nida Karabol, Nur Sürer, Orhan Eskisoy, Ozan Turgut, Ömer Tuncer, Ömür Atay, Önder Çakar, Özcan Alper, Özgür Candan, Özgür Doğan, Özkan Küçük, Pelin Esmer, Rüya Köksal, Selim Demirdelen, Selim Evci, Semih Dindar, Semih Kaplanoğlu, Seren Yüce, Serkan Acar, Sevilay Demirci, Seyfettin Tokmak, Seyfi Teoman, Seyhan Kaya, Şenay Ertorun, Tarık Tufan, Tolga Esmer, Tolga Örnek, Tuncel Kurtiz, Tülin Özen, Türker Korkmaz, Ümit Ünal, Veli Kahraman, Yağmur Taylan, Yamaç Okur, Yasin Ali Türkeri, Yeşim Ustaoğlu, Zeki Demirkubuz.

(NTV)

Gözlemciler bir ay daha Suriye’de

0

Arap Birliği yetkilileri, dışişleri bakanları komitesinin Suriye’deki gözlemcilerin görev süresinin bir ay daha uzatılmasını tavsiye ettiğini açıkladı.

Yetkililere göre Suriye kriziyle ilgilenen komite tavsiye kararını 22 üyeli Arap Birliği’nin Kahire’deki toplantısı sırasında aldı. Halen Suriye’de görev yapan 165 gözlemciye daha fazla zaman tanınmanın yansıra sayılarının arttırılması da bekleniyor.

Muhalif Suriye Ulusal Konseyi, Arap Birliği’nden gözlemcileri çekmesini ve krizi BM Güvenlik Konseyine havale etmesini istiyor. Muhalif eylemciler Suriye hükümetini gözlemcileri aldatmak ve askeri operasyonlara devam için kamuflaj olarak kullanmakla suçluyor.

İngiltere’deki Suriye İnsan Hakları Gözlem örgütünden Rami Abdül-Rahman hükümet kuvvetlerinin Şam’ın banliyölerinden Douma’da bir cenaze töreni sırasında isyancılarla çatıştığını bildirdi. Çatışmada dört kişinin öldüğü haber veriliyor.

Bu arada Suriye resmi haber ajansı SANA Şam’ın dışında bir Tuğgeneral ile iki subayın göreve giderken silahlı bir grup tarafından öldürüldüğünü bildirdi.

BM, Suriye’de şiddet olaylarında bugüne kadar 5,400 kişinin hayatını kaybettiğini tahmin ediyor. Şam hükümeti ise 2 bin asker ve polisin öldürüldüğünü önesürüyor.

Murdoch’tan Sabah ve ATV’ye 1 milyar dolar

Medya devi Rupert Murdoch’ın sahibi olduğu News Corp. satışa çıkarılan Sabah Gazetesi ve ATV televizyonu için 1 milyar doları gözden çıkardı. Murdoch’un Sabah ve ATV’ye talip olduğunu grubun kendi gazetesi Wall Street Journal (WSJ) yazdı.

ABD’li medya devinin Çalık Holding bünyesindeki ATV televizyonu ve Sabah Gazetesi’ni almak için harekete geçtiği, şirketin geçen hafta satış için yetkilendirilen Goldman Sachs’tan ön teklif süresini uzatmasını istediği belirtildi.

SÜRE UZATILDI
Hürriyet gazetesinin haberine göre, Goldman Sachs’ın bu istek üzerine geçen hafta çarşamba günü dolması gereken ön teklif süresini önümüzdeki haftaya kadar uzattığı iddia edildi. WSJ’nin News Corp.’a yakın kaynaklara dayandırarak yayınladığı haberde, Türkiye’nin en hızlı büyüyen ekonomilerden biri olduğu belirtilerek, Sabah-ATV’nin satışıyla News Corp.’un yanı sıra ABD’li medya devi Time Warner ve özel yatırım şirketi TPG Capital’in de yakından ilgilendiği kaydedildi.

ÇALIK TMSF’DEN SATIN ALDI
ATV ve Sabah’ın 700 milyon ile 1 milyar dolar arasında bir piyasa değerine sahip olduğu belirtilen haberde, News Corp’un iki kuruluşu da almak için 1 milyar doların üzerinde bir teklifi gözden çıkarabileceği kaydedildi. Çalık Grubu’nun enerji sektöründeki faaliyetleri hatırlatılarak, grubun Sabah ve ATV’yi 2008 yılında 1.25 milyar dolara Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu’ndan (TMSF) satın aldığı vurgulandı.

Haberde ayrıca Çalık Holding’in CEO’su Berat Albayrak’ın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olduğu belirtilirken, haberin yayınlandığı Wall Street Journal gazetesinin de News Corp’un bir parçası olduğu kaydedildi.

(NTV)

Musa Anter’in kitaplarına toplatma kararı

Silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Kürt şair ve yazar Musa Anter’in kitaplarına yasak getirildi.

Aram Yayınları’ndan çıkan, aralarında Musa Anter’in eserlerinin de yer aldığı 3’ü Kürtçe 10 kitap hakkında “Basın yayın yolu ile örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla soruşturma başlatıldı.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, silahlı saldırı sonucu 1992 yılında yaşamını yitiren Kürt şair Musa Anter’in oğlu Dicle Anter, tepkisini, “Savcılık bize ‘ölmüş bir adamın kitaplarını neden basıyorsunuz’ diye sorular yöneltti. Bize susun, konuşmayın, görmeyin demek istiyorlar. Aydınları susturuyorlar” sözleriyle dile getirdi.

Musa Anter’in kitaplarının 15 yıldır tüm kitapçı raflarında bulunduğunu anlatan Dicle Anter şunları söyledi: “En son babamın bir kitabı 1962 yılında yasaklanmıştı. Hatta o dönem cezaevindeki bir arkadaş bu kitabı okumak istemiş ancak yasaklı olduğu gerekçesiyle kendisine izin verilmemişti. Daha sonra yasak kalkmıştı. Şimdi görüyoruz ki 50 yıl öncesindeki yasakçı anlayış devam ediyor. Bilindiği gibi Tansu Çiller döneminde bir üçgen vardı: Devlet, mafya, çete diye… Şimdi bu üçgen, hükümet, ordu ve yargı şekline dönüştü. Bu üçgenin içinde bizler ne yapacağımızı bilmiyoruz. Hrant Dink davasında verilen kararlar da ortada. Her şey birbirine girmiş durumda. Kaos ortamı var.”

Hükümetin son dönemde “kültür ve sanat faaliyetlerine de el attığını” söyleyen Anter, Başbakan  Erdoğan’ın Kars’taki Mehmet Aksoy’un anıtı için “ucube” dediğini ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in sanatçılara yönelik “terörist” nitelendirmesi yaptığını anımsattı.

Anter, “Söz konusu durumun Taliban’ın yaptıklarından ne farkı var? Taliban da ülkesindeki sanat eserlerini yıktırmamış mıydı?” görüşünü dile getirdi.

(NTV)

KCK davasında Arapça savunma kabul edildi

KCK operasyonunda tutuklanan BDP eski yöneticisi Mashar Akman’ın talebi üzerine, savcılık ve mahkemede Arapça savunma yapması kabul edildi.

Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın KCK’ya yönelik sürdürdüğü soruşturma kapsamında Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadale Şube Müdürlüğü ekipleri, Kızıltepe İlçesi’nde önceki gün eş zamanlı operasyon düzenledi.

Operasyonda, BDP eski Kızıltepe İlçe Başkanı Gurbet Tekin, BDP’li yöneticiler Nurhan Özel, Cengiz Demirkıran, Mashar Akman, Çetin Yüksel ile Belediye Meclis üyeleri Hamdullah Bulut, Beşir Dal ve MEYA-DER Şube Başkanı Fettah Tekin, gözaltına alındı.

Polisteki soruşturmalarının ardından adliyeye sevk edilen şüpheliler, savcılıktaki ifadelerinin ardından tutuklanma talebiyle nöbetçi mahkemeye sevk edildi.

KÜRTÇE SAVUNMA İSTEĞİNE RET
Şüphelilerin savcılık ve mahkeme sorgusu sırasında Kızıltepe’nin eski BDP yöneticisi Mashar Akman, savunmasını ana dili olan Arapça yapmak istediğini söyledi. Akman’ın isteği kabul edilerek savunmasını Arapça yaptı.

Kürtçe savunma yapmak isteyen diğer şüphelilerin talebi ise reddedildi. Nöbetçi mahkemece tutuklanan 8 kişi Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’ne konuldu.

(Ajanslar)

‘Yürüyüş” davasında üç tahliye

Yürüyüş Dergisi ve Ozan Yayıncılık çalışanlarından 11 kişinin tutuklu yargılandığı davanın ilk duruşması 13 ay sonra Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Üç kişi tahliye oldu. Yürüyüş Dergisi’nin tutuklu bulunan 11 çalışanının yargılandığı davanın ilk duruşması 13 ay sonra Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Tutuklu yargılanan Gülsüm Yıldız, Nejla Can ve Mehmet Ali Uğurlu tahliye edildi. Mahkeme Abdullah Özgün, Hatice Rüken Kılıç, Remzi Uçucu, Halit Güdenoğlu, Naciye Yavuz, Kaan Ünsal, Musa Kurt ve Cihan Gün’ün ise tutukluluk hallerinin devamına karar verdi.

Duruşmayı izleyenler arasında Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD)  Genel Başkanı Ahmet Abakay da vardı.

Dergi çalışanları “terör örgütü propangandası” ve “terör örgütü üyesi ” olmakla suçlanıyor. İddianamede delil olarak ise “Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci” ve “Gazetecilerin Hakları ve Mesleki Sorunları” gibi yasal kitaplar ile Yürüyüş dergisinin 246. sayısında yer alan, “Hayata Dönüş” operasyonlarıyla ilgili haber ve fotoğraflar yer alıyor.

“Bize işkence yapanlarla aynı suçtan yargılanıyoruz”
Tutuklu sanıklardan Ozan Yayıncılıkta mizanpaj yaptığını belirten Cihan Gün, kendisine suç delili olarak Kuzgunlar ve Leşler kitabında parmak izinin çıkmasının gösterildiğini söyledi. “Bunlar basını susturma çabasıdır. Bugün hapishanelerde 100’den fazla gazeteci var. Engin Çeber’e, gözaltında yan odada işkence yapılırken ben de diğer odada dövülüyordum. Yürüyüş dergisi dağıtmak suç değildir. Demokratik bir haktır. 13 aydır tutukluyum ve tahliye edilmemi istiyorum” diye konuştu.

Yürüyüş Dergisi çalışanı Halit Güdenoğlu “Ozan yayıncılıkta bulunan kitaplarda parmak izimin çıktığı söyleniyor. Evet o kitaplara dokunmuş olabilirim. Suç mu bu? Bu basın özgürlüğüne saldırıdır. Muhalif sesleri susturmaktır” dedi.

Türkiye’de düşünce özgürlüğünün olmadığını dile getiren Naciye Yavuz, “Tutuklanmamın sebebi düşüncelerimdir. 8 Mart, 1 Mayıs, Güler Zere’nin cenaze törenine katılmak iddianamede suç olarak gösteriliyor. Ama suç olmamalı. Bu gösterilere birçok insan katılıyor”dedi. Ve ekledi ” 30 Ekim 2005’te düzenlenen bir etkinlikte konuşmacı olduğum söyleniyor; fakat ben o tarihte cezaevindeydim” dedi.

Ozan Yayınlığın sahibi Necla Can ise savunmasında şu ifadelere yer verdi: “Baskından sonra iş yerimin halini görmeliydiniz. Duvarlar bile yıkıktı. Bu nedenle emniyete şikayette bulundum. Hatta baskından 5 ay sonra gözaltına alındığımda bana ‘Bizi şikayet etmişsin’ dediler” dedi. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya ile o dönemde kendilerine işkence yapan insanlarla aynı suçtan yargılaklarını dile getiren Can, “Hrant Dink bizim gibi bir gazeteciydi. Ona sıkılan kurşun bizim ensemize de sıkılmıştır. Yıllardır kim devlete karşı durmuşsa ya işkence görmüş ya da öldürülmüştür”.

Ne olmuştu?
Haftalık Yürüyüş dergisinin İstanbul Şişli’de bulunan bürosu, 24 Aralık’ta sabaha karşı 04.00 sıralarında basıldı. Çevik kuvvet ekiplerinin helikopterle yaptığı baskında, derginin yayına hazırlandığı Ozan Yayıncılık’ın kapısı kirişlerinden söküldü.

Yürüyüş Dergisi ve Ozan Yayıncılık çalışanlarından toplam 15 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan 15 kişiden 11’i çıkarıldıkları mahkemede tutuklanarak Sincan F Tipi Cezaevi’ne gönderildi.

(Birgün)

BDP’li Geylani: Hakkari’deki patlama, Şemdinli’nin devamıdır

BDP Genel Başkan Yardımcısı Hamit Geylani, Hakkari’deki patlamada yaralanan ve Devlet Hastanesi’nde yatan yaralıları ziyaret etti.

Bu patlamanın patlamanın, 2005 yılında Şemdinli İlçesi’nde Umut kitabevi önündeki patlamadan bir farkının olmadığını, hatta bu olayın Şemdinli’nin bir devamı olduğunu ileri sürdü.

Hakkari’de 3 gün önce meydana gelen ve 1 kişinin ölümüne, 28 kişinin de yaralanmasına neden olan patlama nedeniye Hakkari’ye gelen BDP Genel Başkan Yardımcısı Hamit Geylani, BDP Hakkari Milletvekili Esat Canan, Belediye Başkanı Fadıl Bedirhanoğlu ve BDP İl Başkanı Mehmet Sıdık Yıldırım ile birlikte Devlet Hastanesi’nde tedavi gören yaralıları ziyaret ederek geçmiş olsun dileğinde bulundu.

‘HAKKARİ’YE BİR KERE DAHA ZULÜM YAĞDI’
Daha sonra BDP Hakkari il binasına geçen Geylani ve beraberindekiler, burada bir basın toplantısı düzenledi. Geylani, patlamanın 2005 yılında Şemdinli ilçesinde meydana gelen olayla aynı olduğunu öne sürerek, şunları söyledi:

“Her zaman olduğu gibi Hakkari’ye bir kez daha zulüm yağdı. Bu ilk değildir. Benzeri hadiseleri çok yaşadık. Umarım bundan sonra yaşamayacağız. Fakat Hakkari halkı özgürlük, barış ve demokrasi mücadelesinde bugüne kadar taviz vermedi, durmadı ve durmayacak. Bu nedenle ödenen bütün bedellere rağmen Hakkari bir bütün olarak Kürt halkı ile birlikte ayaktadır. Sizleri kutluyoruz ve sizler sahipsiz değilsiniz. İşlenen bu cinayeti nefretle kınıyoruz, ayıplıyoruz. Bu ayıp, bu sistemin ayıbıdır.”

‘DİLERİZ SİSTEM AKLINI BAŞINA TOPLAR’
Şırnak’ın Uludere İlçesi’nin Irak sınır kesimine yönelik hava saldırısında 34 kişinin öldüğü olayı da hatırlatan BDP’li Geylani, şöyle devam etti:

“Dileriz sistem aklını başına toplar. Bir daha söyle bir ayıbı kendi yurttaşına reva görmez. Roboski (Ortasu) katliamının bir biçimini 2 gün önce Hakkari’de yaşadık. Roboski’yi (Ortasu) havadan bombaladılar ve 34 kardeşimizi katlettiler. Hakkari’yi de karadan yani şehrin tam kalbinden bombaladılar. Bu bombalamayla hedef sadece bir kişiyi öldürmek 10 kişiyi yaralamak değildi. Bu yüzleri aşan insanın canına kıyma hedefiydi. Üniversite öğrencisi Zeki Yeşil’i, beyaz karın üstünde katlettiler. Bu kontrol, bu cinayet zekice değildi. Çok aptalca idi. Çok aptalca bir senaryoydu. Bu senaryonun altında bu sistem kalacaktır. Onun için derin güçler, tıpkı Şemdinli olayında olduğu gibi suçüstü oldular. Şemdinli olayının canlı tanığı Milletvekilimiz Esat Canan’dı. Bu da onun bir 5 sene sonraki versiyonudur, yani fotokopisidir, bir biçimidir. Ama bu suçüstü yakalanan devletin derin güçleri er geç adalete yakalarını teslim edeceklerdir. Çünkü mazlumun ahı zalimin yanında hiçbir zaman kalmamıştır ve kalmayacaktır.”

Hastane çıkışında konuşan BDP Hakkari Milletvekili Esat Canan ise, olayda yaralandığı iddia edilen 3 polis memurunu da ziyaret etmek istediklerini ancak yaralıları hastanede bulamadıklarını söyledi.

(Ajanslar)

“Demokrasi Konferansı” gerçekleşti

Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin Kadir Has Üniversitesi Cibali Yerleşkesi’nde ortaklaşa düzenlediği ”Demokrasi Konferansı” yapıldı. Dört oturum halinde yaklaşık sekiz saat boyunca süren konferansa ilgi yüksekti.

Yeşiller ve EDP’nin ev sahipliğinde yapılan konferansın açılış konuşmalarını Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Yüksel Selek ve EDP Genel Başkanı Ferdan Ergut yaptılar. Selek, çevre ve ekoloji tahribatının uygulanan neoliberal politikalar nedeniyle her zamankinden yoğun olduğuna dikkat çekti. Ardından kürsüye gelen Ferdan Ergut da yeni dönemde hayatın her alanında hegamonya kurmuş olan bir Ak Parti ile karşı karşıya kalındığına dikkat çekti.

Bu kısa selamlamaların ardından ilk oturum “Adım adım otoriterleşme” başlığıyla Emel Kurma’nın moderatörlüğünde Ahmet İnsel, Aydın Engin ve Pınar Öğünç’ün konuşmalarıyla gerçekleşti.

Otoriterleşiyor muyuz, otoriter olmaktan çıkamıyor muyuz? sorusuyla konuşmasına başlayan Ahmet İnsel otoriter zihniyet ve refleksle de mücadele edilmesi gerektiğini söyledi. İnsel konuşmasına şöyle devam etti:

“Askeri vesayet otoriter iradeyi tesis eden kurucu fonksiyonlardan birisiydi. Ancak vesayeti tesis eden milli eğitim bakanlığı ve diyanet başkanlığının fonksiyonlarını görmezsek eksik bir tespit yapmış oluruz. Otoriteliği, ‘rakibini, varoluşuna karşı bir tehdit olarak algılamak’ şeklinde açıklayabiliriz. Maalesef bu otoriter zihniyete, 12 Eylül rejimi kadar, CHP ve AKP kadar, sol da sahiptir.

Türkiye’deki otoriter doz yükselmesini karikatürün terör suçları kapsamına alınabilmesinden ve açılan sayısız tazminat davalarından bile görebiliriz. Biat talep etmek, kendi iyisini başkasına dayatmak da bir çeşit otoriterliktir.

Bizler iki tür baskı altındayız. İlki küresel ölçekte yaşanan diğeri ise bu topraklara has bir otoriterleşme kıskacı…”

İnsel’den sonra gazeteci Aydın Engin de konuyu medya ve otoriterleşme bağlamında ele aldı. Eskiden 4. kuvvet olarak adlandırılan medyanın günümüzde ilk sırayı aldığını işaret eden Engin, tüm zihnimizin haber bombardımanlarıyla yönlendirildiğine ve medyanın otoriterleşmedeki rolüne dikkat çekti.

Sermaye ile AKP kol kola

Günlük 4,5 milyon civarında gazete satışı olduğunu ifade eden Aydın Engin bunun 4 milyonunun Ciner, Doğuş, Doğan ve Karamehmet gibi büyük sermayenin yayınları olduğunu söyledi. Aydın Engin, “ah şu AKP olmasa medya gerçekleri verecekti gibi bir hava yaratılması doğru değil” dedi.

Büyük sermayeye ait bir şirketlerin sebep olduğu doğa katliamlarının “reklam alınamaz” gerekçesiyle haber yapılmadığını söyleyen Engin, diğer bir yok saymanın da Kürtlere karşı yapıldığına dikkat çekti. Engin, buna örnek olarak da Uludere’de 34 sivilin katledildiğinin bir gece öncesinden bilinmesine rağmen medyanın haberi 12 saat sonra ancak verebilmesini gösterdi.

1915’e değinemedik bizi affedin

Aydın Engin katledilişinin 5. yılında Hrant Dink için yapılan buluşmaya katılımın arttırılması için medya ayağında çeşitli görüşmeler yaptıklarını söyledi. Bu görüşmelerde kendilerine ‘1915’de ne oldu’ sorusunu işlememelerinin rica edildiğini ve eğer 1915 konusu açılırsa yayına müdahale edilebileceğinin söylendiğini ifade eden Engin, “Hrant için yapılacak buluşmaya katılımı arttırmak için 1915’e değinemedik bizi af edin” dedi.

Medya için yarın Ak Parti gittiğinde sermaye gruplarının kalıcı olmasının önemli olduğuna işaret eden Aydın Engin sözlerini ”Medya ile AKP kol kola omuz omuzadır” diyerek sonlandırdı.

Öğrenci hareketi üzerindeki baskılar

İlk oturumun son konuşmasını yapan Pınar Öğünç, öğrenci hareketi üzerindeki baskılara dikkat çekti. Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi’nin verdiği rakkamlarla 500-600 öğrencinin aralarında KCK’dan Hopa’ya değişik davavalardan dolayı tutuklu olduğunu söyleyen Öğünç, anne-babaların artık adalet beklentilerini yitirdikleri için tek çıkar yol olarak bunu haber yapabilecek bir gazeteciye ulaşmayı gördüklerini ifade etti.

Öğrencilerin sadece adli kovuşturmalarla değil okullarındaki disiplin cezalarıyla da boğuşmak durumunda kaldığına dikkat çeken Öğünç bu öğrencilerin tamamının ortak noktasının muhalif, solcu veya Kürt olmaları olduğunu söyledi.

II. Oturum

Moderatörlüğünü Gençay Gürsoy’un yaptığı 2. oturumda konuşmacılar AP Yeşiller Grubu üyesi Helene Flautre ve BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak oldu.

İlk sözü alan Gültan Kışanak Türkiye’nin, 12 Eylül askeri müdahalesinin öncesinde ve sonrasında otoriter bir rejimin kurum ve kurallarıyla yaşayan bir topluma sahip olduğunu ifade ederek, ”Bu bir kutsal devlet anlayışıdır. Bu kutsal devlete karşı çıkmanın ihanetle eş değer olduğu bir siyaset anlayışı var. Vatandaş ve bütün toplumsal gruplar ötelenmiş durumda” dedi.

Ak Parti hükümetinin pervarsız uygulamalarına karşı artık tanınacak prim kalmadığını ifade eden Kışanak, çözümün tüm toplumsal muhalefet örgütlerinin birlikte mücadele etmesiyle yanyana ve eşitlik temelinde bulunabileceğini söyledi.

Aynı zamanda AB-Türkiye Karma Parlamenterler Komisyonu Eşbaşkanı olan Helene Flautre yaptığı konuşmada, demokratik bir toplumda en önemli şeyin vatandaşların adalet sistemine güvenmesi olduğunu ifade etti.

2004 yılında Türkiye ile ilgilenmeye başladığını söyleyen Flautre, o yıllarda sivil toplumun daha dinamik ve aktif olduğunu ancak o zamandan bu yana çok şeyin değiştiğini vurguladı. Avrupa’da da artan ‘terör’ endişesi nedeniyle yasalarda yapılan değişikliklerin çeşitli hak kayıplarına sebep olduğunu ifade eden Helene Flautre, Kürt meselesinin çözümünün de demokratikleşmenin kalbinde yatıyor olduğuna işaret etti.

III. Oturum

Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin’in moderatörlüğünde başlayan 3. oturumun konu başlığı “Demokratik talepler ve Devlet baskısı” olarak belirlenmişti. Funda Ekin, Mehmet Tarhan ve Yakup Okumuşoğlu’nun da konuşmacı olduğu oturumda ilk sözü Doç.Dr.Bülent Bilmez aldı.

Yüzleşme kavramı üzerinden toplumlar üzerindeki baskının kırılabileceğini ifade eden Bülent Bilmez elimizdeki ayna ile başkalarına değil kendimize bakmamız gerektiğini vurguladı.

AKP iktidarının hem liberal hem de muhafazakar yapısıyla ürettiği erkek egemen baskının kadınlara yüklediği zorluklara dikkat çeken Avukat Funda Ekin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın değişik konularda sözü dönüp dolaştırıp 3 çocuk noktasına getirmesinin toplumsal hayatta kadına verilen rolün nasıl bir şey olduğunu gösterdiğini vurguladı.

Ekin, RTÜK’ün eşcinsel karakterlere ahlak gerekçesiyle doğrudan müdahale ettiğini ancak televizyonlarda kadının ikincil olduğu ve şiddete maruz kaldığı sahnelere karşı bir uyarıda bulunulmadığını ifade etti.

Kadın örgütlerinin ‘yakın ilişki’ formülüne, AKP’nin gayrı meşru ilişki olacağı gerekçesiyle CHP’nin de imam nikahını yaygınlaştıracağı endişesiyle karşı çıktığını söyleyen Funda Ekin, iktidarın ve muhalefetin erkek egemenlik söz konusu olduğunda ortak hareket etmesine dikkat çekti.

‘Gettolarımızdan çıkıp mücadeleyi ortaklaştıralım’

Bir sonraki konuşmacı LGBT hareketinden vicdani redci Mehmet Tarhan oldu. Tarhan, gettolaşmanın bugün sadece LGBT bireyler için değil demokratım diyen her insan için bir tehlike olduğunu ifade etti.

Tarhan sözlerini şöyle sürdürdü: “Bizler ufak şeylerle bir demokratikleşme yaşanıyor sanırken etrafımıza örülen duvarı çok geç fark ettik. Kimlik olarak, Alevilerden sadece Alevi olması, Kürtlerden sadece Kürt olması, kadınlardan sadece kadın olması, çevrecilerden sadece çevreci olması veya eşcinsellerden sadece eşcinsel olması isteniyor. Bizim bu kendi gettolarımızdan da çıkıp mücadeleyi ortaklaştırmamız gerekiyor.”

Üçüncü oturumun son sözünü alan Yakup Okumuşoğlu enerjinin özel sektöre açılması ile başlayan yağmaya karşı açılan yeni mücadele alanları ve bu noktada karşılaşılan hukuksal süreçler hakkında konuştu. Okumuşoğlu, genellikle köylülerin hukuki olarak ‘yaşam hakkı’ üzerinden bir direniş gösterdiği noktalarda sermayenin de ‘çalışma hürriyeti’ ile buna cevap vermeye çalıştığına dikkat çekti.

IV. Oturum

Moderatörlüğünü Prof.Dr.Erol Katırcıoğlu’nun yaptığı ‘Adalet ve Yenilenme Arayışı’ başlıklı son oturumun konuşmacıları Prof.Dr.Sibel İnceoğlu, Garo Paylan, Meral Daniş Beştaş ve Bekir Ağırdır oldu.

Sibel İnceoğlu’nun yargı ve savcıların çalışma yönetemleri üzerine yaptığı sunumdan sonra söz alan BDP Eşbaşkan Yardımcısı Avukat Meral Daniş Beştaş AKP’nin otoriter yüzünü muhalif olan herkesi örgüt üyesi olarak görerek gösterdiğini ifade etti. Beştaş ‘adalet duygumuzu tesis edebilmemiz için toplumsal muhalefet güçlerinin bir direniş örebilmesi gerekmektedir’ dedi.

Bir sonraki konuşmacı olan Garo Paylan da devlet içindeki kavganın tarafı olan eski ve yeni derin devletin ortaklaştığı belkide yegane konunun Ermeniler olmasına vurgu yaptı. 1996 yılında kamusal alanda ilk defa Hrant Dink’in çıkıp ‘o anlattığınız öyle değil’ dediği zaman derin bir sessizliğin bozulmuş olduğunu ifade eden Paylan, “5 yıl sonra Hrant Dink cinayetinin üstünü örtebileceklerini düşündüler ancak buna izin vermeyeceğimizi 2 gün önce bütün demokrasi güçleriyle birlikte gösterdik” dedi.

Konferansın son sözünü alan Araştırmacı Bekir Ağırdır çeşitli verilerle toplumda adalet kavramına karşı derin bir güven problemi yaşandığını vurguladı. İktidara muhalefeti de kapsayacak şekilde doğrudan düzene muhalefet edecek bir hareketin başarı kazanabileceğini ifade eden Ağırdır’ın konuşmasından sonra konferans sona erdi.

(Turnusol)

Kar sessizliği bu gece – Leyla İpekçi

Sessizliği yitirdiğinden beri, geceyi de yitirdin. Ne zamandır sadece zulmü örten karanlık demek senin için geceler.

Kendi sesinden kaçtığın ve durmaksızın konuştuğun bütün gündüzlerin uzantısı.

Peki ama ne zamandır karanlık bu şehir böyle? Bu memleket? Devlet? Hep böyle miydi? Bir şeyler değişiyor sanmıştın. Gecenin karanlığa bürünüşündeki, sessizliğindeki hikmetleri okumaya başlamıştık hep birlikte. Gecenin aydınlığını keşfetmeye başlamıştık. Adalet duygumuz zedelendikçe, hakkını veremedikçe hakikatin; bir bir karardı yine geceler. Günaha örtü oldu.

Masaldan, ninniden, dualardan, mışıltılı çocuk uykularından uzağız şimdi. Kanı, kusmuğu, irini, balgamı görmemek için, haksızlığı, adaletsizliği unutmak için sığınıyoruz artık geceye. Sadece bir sığınak.

Ne geçmişi barındırıyor içinde, ne hayallerimizi. Gece, bizi uyuşturuyor. Gece seni uyuşturuyor. Adalet beklentimiz gaflet uykusunda, nefsani rüyalarla, kâbuslara dolanıyor her seferinde.

Ne uzayıp kısalan gecelerin secde ve kıyamı ilgilendiriyor seni. Ne gündüzle olan iç içeliği gecenin. Karanlığın hikmetleri de açmıyor sana artık kendini. Öylesine yalnız, tekil, somutsun işte. İç içe geçen ne varsa, dağılmış. Ne varsa birbirini tamamlayan, birbirinin zıddı olmuş, azalmış.

Cisimlerden çekilmiş renkleri dahi görmüyorsun hiçbir şeyin üzerinde. Şeylerin kimyası bozulmuş, simyası demeliydim asıl… Unutuşun uzun uykusunda, akşamın ucundayız, sen, ben, hepimiz ısrarla. Kendimizi unutmanın beşiğinde.

Kemik düzeni sürdükçe hukuk düzenine giden yollar uzuyor kendiliğinden. Bir o yana devriliyoruz, bir bu. 70 yaşındaki analar, evladımın kemiğini bulmadan ölmeyeyim diye yakarıyorlar geceleyin Allah’a. Kimse işitmiyor.

Ne içindesin bu karanlığın, ne tam olarak gözünü alıştırabiliyorsun. Gece, tüm esrarını öldürmüş bizim mahkeme salonlarında yankılanmayan sesimizde. Ruh, içeri kaçmış. Kendine sımsıkı kilitlenmiş, bedeninden sıyrılmakta adeta zorlanıyor uykuya düştüğünde sen. Çıkıp yükselmekte zorlanıyor.

Harap olmuş kelimelerinle, nefsini kamçılayan rüyalar arasındasın hep. Bitap… Boğazına kılçık gibi batmış harfler, heceler. Yastığa koydun başını çoktan ama yine dinlenememişsin bak… Ne kalkıp karanlığı dinleyebiliyor, ne yatıp sadık rüyalara dalabiliyorsun.

Dışarıda kötü kılıklı cümleler, korunan suçlular, suç örgütleri. Tahtında daha derinlere oturmuş azmettiriciler… Zulmün karanlığı onları da örtüyor. Keşfetmekten kaçtığın ne varsa, o senin dünyan işte. Bir tersinden dünya!

Evet, kendini bilmeyen bir dünyadır bu ne zamandır. Katiller niçin öldürdüğünü, maktuller niçin öldüklerini bilmiyor. Senin elinde doğan bebekler yine senin elinde son nefeslerini veriyor. Zalim mazlum olarak görünüyor, hak ise batıl olarak.

Zulmün karanlığını göremeyen gözler, gecenin kanalığında günah örtmek için yarışıyor. Ruhunu içine hapsetmiş, ellerini semaya kaldıramayan, dua edemeyen bir dünya.

Kaçarak sığındığın, gözlerini görev duygusuyla kapatıp, gaflet uykularına daldığın bir korunak demiştim senin için gece. Sadece bu. Bir sığıntısın. Geceye mahkûm. Gece mahkûmu… Dünya, sonsuzluğun gündüzlerinde gitgide daralıyor, daralıyor. Sen yitip gidiyorsun yine. Kendi gürültülerinde…

Derken kar kaplıyor ortalığı bir anda. Çok kısa bir sürede. Doğa bambaşka bir biçime bürünüyor. Pencerenin ardında akıp giden gece, sana beyaz bir imkân ile açıyor yeniden kendini. Umulmadık bir vaat. Bir hediye.

Melekut âlemini, sema ehlini işaret ediyor sana. Bir yığın başka şeyleri. Görünmeyen ama izlenebilen tecellileri… Karanlığın derinliklerinden bir mucize gibi dökülen kar taneleri temizleyip nurlandırıyor geceyi. Seni arındırıyor en büyük patırtılarından. Bizi arındırıyor, temizliyor, geceyi duruluyor beyazlığıyla.

Ah diyorsun, demek umut böyle bir şey. Şer’deki hayrı görebilmek için, gecenin örttüklerine bir daha bakmalısın. Çünkü kar da, tıpkı gece gibi neyi örtüyorsa, onu aynı zamanda işaret ediyor.

Kar da sessiz, tıpkı gece gibi. Kendimizi, Rabb’imizi, insanlığımızı bilmeye başlamak için bir imkân, unutuşun uzun uykusundan kalkış. Yıllar önce yazmıştın: “Kar sessizliği bu gece. Yalın her şey. Köküm derinlerde.”

Memleketin yıkık dökük hafızasını mazlumların mermer boşluğu açılmış adalet beklentisiyle yeniden onarmalıyız, kendini bilmenin, birbirimizi bilmenin zevkine ermeliyiz. Biraz da kar olalım o halde. Yeniden gece olalım biraz. Ve memleketin bütün hantallaşmış karanlık gölgelerini temizleyelim artık elbirliğiyle. Zulmün kökünü temizleyip, adaletin cansuyu olalım.

İftira ve haksızlığa uğrayanların, devletinden adalet bekleyenlerin, insanlığından utanmadan yaşamaya uğraşanların sevinci duyulsun yeniden. Kar sessizliği bu gece, yalın her şey, evet. Kökümüz derinlerde…

 

İlgili yazı zaman gazetesinden alıntılanmıştır.

Leyla İpekçi

twitter.com/Leyla_Ipekci

 

Riyanın Allah’ı – Ümit Kıvanç

Geçen akşam televizyon izlerken içim parçalandı. Birkaç gündür zaten hep çok üzülüyorum. Hrant da sağ olsaydı eminim çok üzülürdü. Üçüncü döneminde yüzde elli oy alıp iktidar olmuş bir partinin en tepesindeki muktedir insanlar, koskoca cumhurbaşkanı, delikanlı başbakan, partinin erdem sorumlusu, akıl-fikir sorumluları, beş senedir cinayet davası adı altında süfli bir müsamereyi sürdüren, sonunda bu işe yaraşır bir karar veren hâkim, anlı şanlı savcı, “Türk adaleti”nin yetkilileri, hepsi ne kadar perişan oldular. Hrant konusunda mütemadiyen üzülen Cumhurbaşkanı’nın sükûneti, Başbakan’ın sağlığı, hâkimin savcının hukuk fakültesi diploması, hepsi risk altında. Fakat iktidar yanlısı basının temsilcilerinin hali hepsinden beter. Bir tarafta namus, bir tarafta takım taraftarlığı. Aziz Yıldırım’ın gerçekte ne olduğunu bilen Fenerlilerden bile zor durumdalar. Şike yapılmadı, bütün bunlar olmadı, desen olmaz, fakat “renkleri” savunmadan da olmaz; ne yaparsın…

Muhterem okurlar, size gerekirse beş dakika içinde kanıtlama taahhüdünde bulunarak ifade etmek isterim ki, Hrant Dink suikastı davasıyla ilgili olarak, geride bıraktığımız beş yıl içerisinde, devletin tepesinden aşağısına, suçlu olmayan kimse yoktur.

Hükümet, yapması gereken hemen hiçbir şeyi yapmamıştır. Özel ekipler görevlendirebilir, Hrant’ın hedef haline getirilmesi ve katledilmesi sürecine katkıda bulunmuş görevlilerini idarî tedbirlerle cezalandırabilirdi. Yapmadı. Resmî görevlilerin cinayete katılımını ortaya çıkaracak soruşturmalar açtırabilirdi, açtırmadı. Kendi müfettişlerinin raporlarını hiçe saydı. Göz göre göre, katille birlikte kahramanlık pozları çektiren jandarma ve polisleri bile cezalandırmadı. Hükümetin Hrant Dink davası konusundaki sorumluluğu tartışılırken çoğu kez atlanıyor: Cinayetin yolunu açmış, daha sonra delil yok etmiş, karartmış görevlilerin hepsi, hükümetin emrindeki memurlardır. Hükümet isteseydi hepsini kovuşturtabilir, soruşturtabilirdi. Görevden alabilirdi. Yapmadı. Bu kadar basit: yap-ma-dı. Valiler, bölge idare mahkemeleri, savcılar… görevlileri korumak için seferber oldular ve mutlak koruma sağladılar; kimseye bir şey olmadı.

Televizyonda Star’ın genel yayın yönetmeni Mustafa Karaalioğlu, “canım, neden yapmasın, niye korusun, bu işi yapanlar Ergenekoncu, e, onlar hükümetin de düşmanı değil mi?” türünden –aslında mantıksız olmayan– argümanlarla, buna itiraz ediyordu. Evet, bu mantıksız görünüyor. Fakat bu bir olgudur. Klasik Türk problematiğine geliyoruz: Olay olmuş mudur, olmamış mıdır? İyi midir kötü müdür, değil. Olmuş mudur, olmamış mıdır? Basbayağı olmuştur. Niye debeleniyorsunuz? Olduğunu kabul etmekten başlayın, sonra hep beraber kafa yoralım, niye yapmaları gerekirken, mantıklısı buyken yapmadılar, diye.

Cinayetin hemen ertesinde “Bu örgüt işi değil” açıklaması yapan, cinayete katılan ekibi ortaya çıkarabilecek kamera kayıtları alınıp mahkemeden ve kamuoyundan kaçırılırken (“Silindi” dediler) görev başında olan İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ı bu hükümet alıp vali yaptı. Bu da bir Ergenekon komplosu mudur?

İstanbul Valisi, Hrant’ın çağrılıp tehdit edildiği makamın amiridir. AKP onu alıp milletvekili yaptı. Muammer Güler’i milletvekili yapmak, Hrant’ın katlinden ötürü vicdanı sızlayan herkese hakaret etmek, nispet ve nanik yapmak anlamına gelir. Cemil Çiçek’in Meclis Başkanı yapılması kadar abes ve küstahça bir meydan okumadır. Bu hükümet bunu niye yaptı? Muammer Bey aday gösterilmese Mardin’den milletvekili mi çıkaramayacaklardı? Mustafa Bey ve sizinle aynı programda Hrant Dink cinayeti davasının ulaştığı skandal vaziyetten hükümeti kurtarmak için bin dereden sular getiren Fehmi Koru Bey, acaba bu soruya herhangi bir cevabınız var mı?

Bombalama eylemi sanığı Erhan Tuncel dosyadan çıkartılıp, yani yasadışı olarak kurtarılıp, böylece –kusura bakmayın, tabiri budur– kucağa oturtulup polis muhbiri yapılırken Trabzon Emniyet Müdürü, Hrant öldürüldüğünde koskoca Emniyet İstihbarat Daire Başkanı olan, mahkemelerin sağlıklı bilgiye ulaşmasını engellemede bariz rol oynayan Ramazan Akyürek’e hiçbir şekilde dokunulmadı, hiçbir şey sorulmadı, edilmedi. Trabzon Emniyet’inde bu olayı aydınlatmada işe yarayabilecek telefon kayıtları yok edildi. Kimseye bir şey sorulmadı.

Bunların hiçbiri, hiçbir savcı veya hâkim tarafından doğru dürüst soruşturulmadı, araştırılmadı, kamu görevlilerinin soruşturulması ve yargılanması her aşamada engellendi. Bu mevzularda hükümetin yapabileceği hiç mi bir şey yoktu? Boşversenize…

Trabzon Jandarma’sının cinayet henüz işlenmeden, kullanılacak silahı bilmesi de mi üstüne gidilecek bir ayrıntı değildi? Muhteşem hükümet, şahane savcılar, hâkimler, bir cevabınız var mı? Sizin var mı Mustafa Bey, Fehmi Bey?

İşini doğru dürüst yapacak bir savcı için, aydınlatılması, cevap bulunması gereken onlarca soru ve sorun var bu işte. Aynı şekilde, samimi bir hükümetin yapabileceği onlarca işlem, alabileceği onlarca tedbir. Hiçbirini almadılar. Şaibelileri ödüllendirdiler.

Mustafa Karaalioğlu çırpınıyor: İyi ama, niye böyle yapsınlar, niye işlerine gelsin bu? Soru doğru. İyi de, sen gazetecisin, sana mı kaldı bu soruyu suratımıza dayayıp hükümeti temize çıkarmaya çalışmak? Sen olguyu ortaya koy, bizimle birlikte, işinize gelmediği halde niye cinayete karışan devlet görevlileri tayfasını korudunuz, diye sor. Bize tenezzül edip cevap vermeyen, sadece bu defa azarlamadığı için şükran borçlu olduğumuz Başbakan, belki kendi saflarından birileri sordu diye cevap verebilir, senin de memlekete bir hizmetin olur, di mi?

Aslında belki de hepsini şöyle bir deneye davet etmeli: haydi bakalım, hanginiz delikanlı, gelsin kendini “Türk adaleti”ne emanet etsin! Kim buna cesaret edebilir?

Ha, belki CHP’liler falan… Türk adaleti şahaneydi, AKP kendi HSYK’sını kurdu da mahvetti ya! Emine Ülker Tarhan’ın derin devleti “hedef gösterdiği”ne de şahit olduk, gözümüz açık gitmez. CHP’nin bu işin aydınlatılmasından ödü patlamıyor olabilir mi acaba, Emine Hanım’ın cüretkâr çıkışına bakarsak? Neyse boşverelim, yarın unuturlar nasıl olsa.

Ve şu hayati soru: Acaba mahkemenin bir sanığı unutmuş olması kime kapak olmuştur? Sizce? Sakın “Türk adaleti”ne olmasın?

Her neyse, tekrarlayayım muhterem okurlar: savcının, hâkimin, hükümetin (idare) beş sene boyunca görevlerini yapmadığını, aksine, cinayetin aydınlatılmasını önlemek için polisle yoğun işbirliği halinde azami gayret gösterdiğini kanıtlamak çok kolay. İyi niyetli, dürüst ve becerikli bir savcı ekibinin, sanırım en çok on beş gününü alır bu. İsterlerse, ilk elde sormaları gereken bütün soruları kendilerine bizzat takdim edebiliriz.

Velhâsıl, henüz amirlerini ve komutanlarını bilmediğimiz pek çok asker ve polisin (belki MGK üyelerine kadar uzanan devlet görevlilerinin) Hrant’ın öldürülmesinden, birçok savcı, yargıç, vali, emniyet müdürü, polis, jandarma ve bakanın da cinayetin örtbas edilmesinden yargılanması gerekiyor. Maalesef çıplak hakikat budur. Bunu gözümüzün içine baka baka inkâr eden ve kıvırtan insanların kendilerinde bir “Allah” mefhumu bulunduğunu iddia etmesi ise riyanın Allah’ıdır.

http://taraf.com.tr/

 

İlgili yazı Ümit Kıvanç’ın facebook sayfasından alıntılanmıştır.

 

 

Ümit Kıvanç