Ana Sayfa Blog Sayfa 4804

Binler Hatay’da barış istedi

Hatay’da demokrasi güçleri tarafından başvurusu yapılan, fakat valilik tarafından yasaklanan eylem, halkın yoğun katılımıyla ‘barış mitingi’ne dönüştü.

Suriye’ye yönelik baskılara ve emperyalist müdahale çabasına karşı halkların kardeş olduğunu haykırmak ve barış istemek için eylem yapma kararı alan demokrasi güçlerine Hatay Valiliği engel olmaya çalışmıştı. Valilik, eylemi yasaklamış, tüm yerel basın eliyle baskı kurulmaya çalışılmış, radyolardan saat başı yapılan duyurular ile, televizyonlardan yapılan haberler ile mitinge katılım düşük tutulmak istenmişti.

Ancak bölge halkı, tüm baskılara karşı bugün (19 Şubat) sokağa çıktı. “Ortadoğu’ya ve Suriye’ye Emperyalist Müdahaleye Son” eylemi, 3 bin kişinin üzerinde katılım ile mitinge dönüştü. 3 binin üzerinde kişi, Doğuş Okulları önünde buluşarak kent merkezine yürüdü. Miting, Ulus (Künefeciler) Meydanı’nda yapıldı.

Kurumlar adına ortak basın açıklamasını okuyan Eğitim-Sen Şube Başkanı Ayhan Erkal, Ortadoğu coğrafyasına yapılan emperyalist müdahalelere karşı halkların kardeşliği için mücadele ettiklerini belirtti. Ortadoğu’da gelişen halk hareketlerinin emperyalizm tarafından manipüle edilmeye çalışıldığını belirten Erkal, bu müdahalenin yanı başlarında olan Suriye’ye de yansıdığını belirtti.

Erkal açıklamasının devamında Antakya kentinin Suriye’de gelişen olaylardan siyasi ve ekonomik olarak etkilendiğine dikkat çekti. Demokrasi ve devrim mücadelesi veren güçler olarak bu tarihsel dönemeçte devletler düzleminde taraf almadıklarını ezilen halklardan yana taraf aldıklarını söyleyen Erkal, valiliğin yasağını ve Mersin’de KESK yürüyüşüne yapılan polis müdahalesini protesto etti.

(sendika.org)

Rüküş, israfkâr ve görgüsüz – İhsan Bilgin

Evet, kentlere ve özellikle de İstanbul’a yatırım yapılıp yapılmaması, ekonomik ve sosyal hareketliliğin hem göstergesidir, yani sonucudur, hem de sebeplerinden biri. Bulunduğumuz tarihsel anda hem bazı yatırımcılar, hem de AK Parti’de siyaset yapmayı kariyer hedefi haline getirmiş “Erman hoca” misali “hoca” olan, sözdeduayen, kimi kentle ilgili meslek sahipleri, İstanbul’a mutlaka büyük ve sansasyonel proje gerektiğini empoze ederek başbakanı ve belediye başkanını yanıltıyorlar. Bu yanıltmayı da “vizyon” gibi bazı sözcüklerin ardına saklayarak yaptıklarından, olabileceğinden daha cazip bir paket içinde sunmuş oluyorlar.

‘Vizyoner’ projeye gerek var mı?

Marmaray/ metro… köprü, kanal vs..

Oysa iki nedenle bugünkü Türkiye’nin, İstanbul’un ve siyasi iktidarın “vizyon” adı altında paketlenmiş büyük yatırımlara ihtiyacı yok:

1. Türkiye bu dönemde zaten tarihindeki en hareketli ekonomik ve siyasal dönemlerinden birini yaşıyor; işte giderek efsaneleştirilen ekonomik büyüme trendleri, işte ilk defa artık çözülmenin eşiğine gelinmiş vesayet rejimi sorunları, işte nihai adım bir türlü atılamasa da Kürt sorunu konusundaki önceden hayal bile edilemeyecek kıpırdanmalar.

2. Hem İstanbul’un hem de siyasi iktidarın “vizyon” sözcüğü ile paketlenmiş büyük, rüküş, israfkâr ve görgüsüz projelere ihtiyacının olmamasının ikinci nedeni, bu dönemde zaten Asya ve Avrupa yakasının demiryolu ağlarını birbirine bağlayacak olan Marmaray projesiyle -belki Konstantin’den beri- tarihinin en büyük ve dönüştürücü projesine kavuşmanın eşiğinde olmasıdır. Bırakınız Kanal gibi mimari ve kent planlama olarak israftan; dolayısıyla görgüsüzlükten başka bir anlama gelme şansı olmayan ve doğayı taklit etmek gibi tarihte de emsali olmayan Zihni Sinir projelerini; Boğaz Köprüsü gibi yakın tarihe damgasını vurmuş Demirel ve Özal gibi politikacıların da iştahını kabartmış büyük yatırım ve eser verme heveslerini bile manasız hale getirmektedir. Evet, Marmaray ve aracılığıyla 100 yıllık gecikmeyle İstanbul’un demiryolu ağını kapatacak, dolayısıyla metrosunu tamamlayacak bir projeye imza atacak bir başbakanın ve belediye başkanının ne kanala ne köprüye ne de Taksim’e ihtiyacı var. Çünkü zaten bunların hepsinden misliyle önemli bir projeyi, İstanbul’un makroformunu yeniden şekillendirecek ve şehri herkes tarafından kolayca ulaşılabilir kılacak bir hamleyi gerçekleştirmenin eşiğindeler. Her yeni arayış eldeki tarih değiştirici, eşik atlatıcı projenin önemini azaltmakta, inisiyatörlerinin ona sahip çıkmadığı izlenimi vermekte, İstanbul’un kadim tarihinin en önemli projesi gölgelenmiş olmaktadır.

Aksaray, Dolmabahçe, Tahtakale Ve… Taksim…

Ve en sonunda da Taksim; tıpkı Boğaz’a köprü gibi Taksim de kalıcı iktidarların müdahale etmekten kendilerini alamadıkları bir yer olmuştur. Bunda herhalde çokmerkezli bir metropol olan İstanbul’un en önemli merkezi olmasının payı büyüktür; farklı sınıfların, kimliklerin, kuşakların, altkültürlerin karşılaşma, “görme ve görülme” mekânıdır Taksim. Dolayısıyla kozmopolitlik için örnek gösterilecek ilk yerdir. Metropollerdeki tecrit yaşama biçimlerinin ve alışkanlıklarının başlıca küresel konulardan ve sorunlardan biri olduğu bir dünyada herkesi herkesle karşılaştıran bir yer olarak Taksim’in, aynı zamanda da bir trafik kavşağı olması, tek önemli özelliği değildir. Bu saptamalar Taksim projesinin başlıca meşruiyet zeminini (trafik yerine yaya!) kaydırmakta ve geçerliliğini ortadan kaldırmaktadır. Meydanda zaten her türlü sosyal sınıf ve tabakadan, kuşaktan, etnik gruptan ve semtten insanlar ve gruplar bulunmaktadır. İstanbul’da bayramöncelerinin Eminönü ve Tahtakale’sinden başka böyle bir yer de yoktur. Dolayısıyla Eminönü-Tahtakale ile birlikte İstanbul’un yayalaştırılmak ve yaya çekmek üzere müdahale edilebilecek en son iki yerinden biridir Taksim. Bu nedenlerle bugün Taksim’in orta yerinde durulup çevreye bakıldığında esas hareketliliğin 5-10 belediye otobüsüyle 20-30 sarı taksiden ziyade, caddelere de taşmış yaya sirkülasyonundan kaynaklanması ve araçların caddelerdeki yaya sirkülasyonunu kesintiye uğratır pozisyonda kalmaları da tesadüf değildir.

Gelelim yeni projeye ve onun muhtemel sonuçlarına; iddia edilenin aksine asıl projeden sonra zaten büyük oranda yaya sirkülasyonu ile dolu olan İstanbul’un bu en büyük boşluğu, trafik tarafından kalıcı bir biçimde işgal edilmiş olacaktır. Trafik, sadece seyir halindeki araçların toplamı demek değildir. Kentlerde trafik uğruna kaybedilmiş alanlar varsa bunların büyük bölümünü, beceriksizlik ve sakarlıkla kente serpiştirilen trafik akışı için yapılmış inşaatların ve dev altyapıların oluşturduğu aşikârdır, yoksa sabah ve akşam arka arkaya dizilmiş araçlar değil. Ne de olsa araçlar geçicidir gelir -geçerler (adı üstünde: otomobil) ama trafik için yapılmış inşaatlar kalıcıdır, gece -gündüz, yaz -kış kıpırdamadan dururlar (adı üstünde gayrımenkul). Gözümüzün önüne İstanbul- Ankara otoyolunun Hereke, Darıca gibi yerleşim alanları ile kesişme noktalarını getirelim. Buraları yaşanmaz kılan trafik, arka arkaya dizilmiş araçlar mıdır, yoksa bunların üzerinden geçmesi için yapılmış viyadükler mi? Aynı şey Kâğıthane vadisindeki viyadükler için de geçerlidir. Günümüz kentlerinde viyadüklerden ve dalışçıkış tünellerinden daha hacimli kütle bulunmamaktadır. Öyle ki tek başlarına bu viyadük ve kavşak çözümleri, Baden-Baden gibi sevimli bir Ortaçağ kentini dev bir otoyol kavşağının yan tesislerine dönüştürüp cehenneme çevirebilmektedir. Bu viyadük ve kavşak çözümlerinin Los Angeles gibi bazı yığılma bölgeleri için çözüm olabildiklerini de unutmamak gerekir tabii. Ama bu çözümler yığılmanın değil de kentleşmenin sözkonusu olduğu yerler için her zaman sorun oluştururlar. Öyle ki, Boston gibi Amerika’nın en makul ölçekli kentlerinden birinin limanı ile yönetim merkezi bile denize teğet geçen bir dalış -çıkış tüneli ve viyadük tarafından darmadağın edilebilmekte ve bütün şehri ayağa kaldıracak bir huzursuzluğun kaynağı olabilmektedir. Bir an için Valide Camii’nin yanındaki (Pertevniyal Lisesi’nin altı) Aksaray kavşağının 1970’ler öncesini getirelim gözümüzün önüne; ve kavşağın ortasındaki dairesel çim refüjün çevresine dizilmiş birkaç 1950 model damalı taksi ile Bakırköy minibüsünü. Bir de şimdiki viyadüğü düşünelim. Değer miydi bu taksileri ve minibüsleri kent peyzajından silmek uğruna bu viyadüğe katlanmaya? O kadar uzaklara ve gerilere gitmeye gerek de yok. Dolmabahçe Stadı ile Dolmabahçe Sarayı arasındaki kavşağın bir şimdiki halini bir de İstanbul’un genel trafik akışı bakımından son derece faydalı olan tünellerden önceki halini sırayla getirelim gözümüzün önüne. Hangisinde trafik o alanı daha çok işgal ediyor? Tünellerin genel faydası bir yana; değer miydi araçları görünmez kılmak uğruna şehrin o kıymetli noktasındaki dalış ve çıkış tünellerine katlanmaya? Hangisi daha trafik odaklı, eskisi mi yenisi mi? Hangisi daha hesaplı? Hangisi daha efektif?

İşte Taksim’i de bekleyen sonuç: Aksaray ve Dolmabahçe için sorduğumuz karşılaştırmalı soruları 10-15 yıl sonra Taksim Meydanı için sorduğumuzda; dalış-çıkış tünelli, viyadüklü proje sonrası Taksim’i değil de bugünün sözde trafiğin işgaline uğramış Taksim fotoğraflarını tercih ediyor olacağımız şimdiden belli değil mi? Üstelik bu kez feda edeceğimiz sadece kent peyzajı olmayacak. Muhtemelen İstanbul’un en kozmopolit, canlı ve cazibeli alanını, tüm vaatkâr ilişkileri ve ötekiyle karşılaşma imkânlarıyla birlikte yitirmiş olacağız. Bir kez daha hep birlikte Taksim’in alacağı o dalış-çıkış tünelli, viyadüklü kasvetli peyzajı canlandıralım gözümüzde; gerçekten istiyor muyuz kozmopolitliğin üzerine dökülecek o, büyük ihtimalle öncülleri gibi beceriksizce inşa edilecek kütleleri? Değer mi? Üstelik de ne uğruna?..

Konu Taksim olunca ister istemez, 12 Eylül sonrası yönetimlerinin istikrarla sürdürdükleri burayı siyasal/ sosyal hareketliliklere kapatma kararlılığı ile Taksim’in sosyal bellekteki simgesel anlamlarını birarada akla getirince acaba diye düşünmeden edemiyor insan. Bütün bunlar kastedilmeyen sonuçlar değil de sonuçları bilinerek ve istenerek alınan kararlar mı? İktidarların bu kozmopolit bellekle sosyal hareketliliğin buluşması halinde olacaklara ilişkin bizler tarafından kestirilemeyen bir bilgileri ve sezgileri var da haberimiz olmadan birbirlerine mi aktarıyorlar? Birbirlerinden öğreniyor olabilirler, ama başkalarına kapalı oldukları belli. Yoksa mimarlık okullarının ve Mimarlar Odası’nın en gözde konularından olan bu meydana (örneğin Bilgi Üniversitesi Santral kampüsü mimarlık binası girişinde Bilgimimarlık atölyelerinde üretilmiş alternatif Taksim çalışmaları ve projeleri halen sergilenmeye devam edilmekte) göz göre göre bu ölçüde kaba -saba ve elleri titremeden davranmaları bu kadar da kolay olmazdı.

Tabii Taksim gibi şehrin en hareketli, cazip ve gözönünde alanı sözkonusu olduğunda konu viyadük ve dalış-çıkış tünelleriyle de kapanmıyor. Anti-mimari ve anti-kentsel her türlü ideoloji ve klişe saçılıveriyor ortalığa. Mimari olarak anlamlı olabilecek pek çok konu kuyrukta projelendirilmeyi ve kaynak ayrılma sırasını beklerken bu klişeler hemen somut projeye dönüşüveriyorlar. İşte 1940’ların sakarlığıyla ortalığı temizlemek uğruna alelacele yıkılıvermiş Taksim kışlasını yeniden-inşa etme projesi; tıpkı Gülhane Parkı’nın Topkapı Sarayı’nı şehirden tecrit etmesi gibi Yıldız ve Dolmabahçe saray komplekslerini şehirden tecrit etmek üzere bırakılmış Maçka Parkı boşluğunun çeperlerine bu tecriti iyice tahkim etmek üzere yerleştirilmiş Gümüşsuyu-Taksim-Taşkışla-Harbiye-Maçka kışlalar zincirinin parçası olan bu kışla – Topçu Kışlası, tıpkı diğerleri gibi gerçekten de iri cüssesi ve modüler kurgusuyla birçok farklı işlevi barındırabilecek bir kapasiteye sahiptir. Ancak tıpkı 40’larda yıkılmasının anlamsız ve faydasız olması gibi bugün replikasının yeniden-inşası da alternatif çözümlere oranla daha otomatiğe bağlanmış, yaratıcılığa ve mimarlığa uzak bir düşüncesizlik örneğidir. 1940’larda Berlin yeniden inşa edilerek ayağa kaldırılırken Topçu Kışlası yerle bir ediliyordu. 2010’larda ise Berlin müze adası üzerindeki “Neues Museum” döneminin en dikkat çeken girişimlerinden ve mimari projelerinden biri olarak David Chipperfield tarafından bütün meslek camiasının hayranlığını kazanacak bir zerafet ve incelikle restore edilirken; bunun yerine Topçu Kışlası için 90 sonrası Berlin’inin en çok eleştirilen projesi olan, yine müze adası üzerindeki 2. Dünya Savaşı’nda yıkılan şehir sarayının yenideninşası projesi model alınmış oluyordu. Şehir, yöneticiler tarafından mimariden ve aklıselim planlama pratiklerinden ısrarla kaçırılıyor. Restorasyonun ve yeniden kullanımın, mimarinin ve planlamanın konusu olacağı durumda bina yıkılıyor, tam da yeni bir yorumla inşa edilmesinin mimarinin ve planlamanın içinde kalacağı durumda tedavülden çıkmış inşaat tekniklerinin ve artizanal pratiklerin sırtına yüklenerek, önceki dönemin inşaatını yapmanın maliyetleri ve teknik zorlukları apaçık ortadayken her şey göze alınarak replikasının yeniden inşası yoluna gidiliyor; yine aynı soru: peki ne uğruna?

En azından İstanbul’un yegâne tasarlanmış modern kentsel peyzajı olan ve Taksim’in tamamına çeki-düzen vermek bakımından kışladan çok daha kullanışlı olabilecek Gezi Parkı’nın restorasyonu ve yeni bir yorumu için ayrılabilecek kaynağı, devri geçmiş, gazı kaçmış bir hayalet imgeyi taklit ederek diriltmek için kullanmak uğruna…

 

İhsan Bilgin – Taraf

 

 

oyalanmanın bilimi ve sanatı – Yenal Bilgici

Çok sevdiğim, bizim gazeteci milletine de (hele dergicilere) cuk oturduğunu düşündüğüm bir Yunan atasözü var: Hamur yoğurmak istemeyen beş gün un elermiş.
Akademisyenlere, yayınevi editörlerine, bitirme teziyle uğraşan öğrencilere de uyar.
İş elime yapıştı, deriz. Teslim tarihi geldikçe canımız sıkılır, tadımız kaçar. Teslim tarihi geçip gider; iş bitmez. Ama bu bizi oyalanmaktan alıkoyar mı? Hayır; birkaç bölüm daha dizi izleriz, bıraktığımız bir kitaba yeniden başlarız, önceden yarım bıraktığımız başka bir işe sarılırız. Bazen sadece boş boş pencereden dışarıya bakarız. Kafamızı topladığımızı düşünürüz. Bu bile daha anlamlı, daha heyecanlı gelir. Oyalanırız. İsim vermeyeceğim ama bunu sanata dönüştürenlerimiz var aramızda.
Ne var ki, elin oğlu “oyalanma”yı bilime dönüştürmüş, bir de üzerine Nobel alıyor. Oyalanmanın, ertelemenin, ağırdan almanın ya da geciktirmenin, dışarıda “procrastination” sözcüğü üzerinden epey popüler olduğunu biliyordum ama John Perry adında bir felsefe profesörünün “yapılandırılmış oyalanma” diye muzip bir kavramla çıktığından, epey de taraftar topladığından haberim yoktu.
Bir işin teslim tarihi, üzerimde ağır bir baskı kurmuşken ve çaresiz oyalanıyorken nihayet öğrendim.
Perry, daha 1996’da The Chronicle için “Nasıl Hem Oyalanıp Hem de İşlerimizi Bitirebiliriz?” başlıklı sağlam bir makale yazmış (şuradan okuyabilirsiniz.) Sonra da almış yürümüş. Ama Nobel komitesi seçim yapmak için epey oyalanmış olacak ki, ödülü Perry’ye ancak geçen yıl layık görmüş.
Tamam Nobel dediğim bir Ig Nobel. Hani en alışılmadık, en ıvır zıvır ama bir yandan da yaratıcı buluşlara, fikirlere giden, ABD merkezli ödül.O kadar olsun artık.
Aslında ben de ödülden verildiği tarihte yani 2011 Eylül’ünde haberdar oldum. Ama takdir edersiniz, yazana kadar biraz oyalanmam gerekiyordu.
Her neyse, ne diyor bize Perry? Anafikir şu: Her işi zamanında bitirebilirsiniz; üstelik dilediğiniz kadar oyalanabilirsiniz de. Teslim etmeniz gereken işin üzerine daha da önemli bir iş koymanız yeter.
Bundan sonrasını Perry’den özetleyerek aktarıyorum:
Oyalanan kişi “hiçbir şey yapmıyor” sayılmaz. Genelde bir işi bitirmemek adına, başka ıvır zıvır işleri de hallediyordur. Bahçesiyle ilgilenir, kalemlerini sivriltir, dahası, ilk fırsatta işlerini nasıl düzene sokacağı hakkında şemalar hazırlar.
Siz de böyleyseniz, ‘yapılandırılmış oyalanma’yı kullanabilirsiniz. Ama önce bir liste hazırlamanız gerekir. Görevlerinizi en önemliden en önemsizine doğru sıralayın. En üste çok mühim işler koyun ama altlarda da sizi tatmin edecek maddeler kalsın İşte, en mühim olanları yapmamak adına, o alttakileri yapacaksınız.
Oyalananlar genelde yanlış bir kanıya sahiptir. Ellerinde daha az iş olsa, oyalanmayıp hepsini bitireceklerini düşünürler. Sakın ha! Oyalanan kişinin zihni böyle işlemez. O az sayıdaki işlerin tümü, doğal olarak, önemlidir. Oyalanan kişi de yine oyalanacağından, onları da yapmaz. Bu yüzden hiçbir işini bitiremez.
Peki en üstteki iş nasıl halledilecek? Evet bu bir sorun, ama üstesinden gelinir. En tepeye teslim tarihi net görünenlerle (aslında net değildirler) çok önemli zannedilenleri (ama gerçekte abartılmışlardır) yazın. Neyse ki, hayat böyle işlerle dolu.
Bu noktada, kişi “iyi de, bu kendini kandırmak sayılmaz mı” diye sorabilir. Sorsun. Böylece hangi teslim tarihlerinin geçersiz, hangi işlerin de fazlaca büyütülmüş olduğunu görebilir. Hem oyalanan kişi, kendini kandırmak konusunda bir numaradır. Böylece bu özelliği de işe yaramış olur.
Evet, Perry’nin anlattıkları bunlar. Kullanıp kullanamayacağınızı siz düşünün. Bizdeki bir atasözünün çok etkili olduğunu unutmayın yine de; biliyorsunuz; “demir tavında dövülür.” Bana gelince… Bununla uğraşırken, daha önemli bir başka işimi halledememiş oldum ama hiç değilse bu uzun post’u yazdım.
Az şey mi?
Oyalanma teknikleri için buraya.
John Perry’nin blogu için buraya.
Yenal Bilgici – eskiusul.blogspot.com

Şampiyon Beşiktaş oldu!

0

Basketbolda 27. Türkiye Kupası sahibini buldu. Finalde Banvit’i 78-74’lük skorla geçen Beşiktaş, tarihindeki ilk Türkiye Kupası şampiyonluğunu elde etti.

Konya’da düzenlenen Spor Toto Türkiye Kupası’nın son gününde Banvit ile Beşiktaş Milangaz karşı karşıya geldi. Tarihlerinde Türkiye Kupası şampiyonluğu bulunmayan iki ekip arasında Banvit, Kalin Lucas eklemesinin ardından oynadığı akıcı basketbolla dikkat çekerken Beşiktaş ise “Deron Williams sonrası” dönemde ilk defa bu kadar uyumlu görünüyordu.

Tüm olumlu verilerin eşliğinde, maça boyalı alanda Pops Mensah-Bonsu’yu kullanarak başlayan siyah-beyazlılar, Banvit’in ön alandaki baskısını yüksek yüzdeli üçlük isabetiyle cezalandırarak Orhun Ene’yi henüz ilk çeyreğin yarısı sonlanmamışkan farklı arayışlara yönlendirdi. Bu sekansta Barış Ermiş ile Bajramovic’in 5-0/7-0’lık iki serisiyle yeniden oyuna ortak olan Banvit, ilk çeyreği 20-18 geride kapattı.

İkinci periyota Serkan Erdoğan’ın üçlükleriyle giren Bandırma ekibi, serisini önce 12-2’ye, ardından da 21-6’ya taşıyarak kontrolü eline geçirdi. Bu bölümde alan savunmasından vazgeçmeyen Ergin Ataman, karşılaşma öncesinde bahsettiği “Zorda kalırsak Kemp’i tercih edebiliriz” açıklamasını hatırlatarak üçleyen Hawkins’in yerine uzun süredir formasından uzak kalan Marcelus Kemp’i oyuna dahil etti. İlk yarının kalan bölümünde Serkan Erdoğan’dan skor üretmeye devam eden Banvit, Arroyo’yu da sadece iki sayıda tutunca devreyi 42-35 önde tamamladı.

Karşılaşmanın ikinci yarısında ise Beşiktaş fırtınası vardı. Barış Hersek’in üst üste basketleriyle yedi sayı gerideyken bir anda dört sayı öne geçen siyah-beyazlılar, 50’ye varan dış şut yüzdesi tutturduğu bu dilimde Banvit savunmasının direncini epey düşürdü. Üçüncü periyodun ilk beş dakikasında Orhun Ene’nin ekibine sadece üç sayı şansı tanıyan Beşiktaş, son çeyrek öncesi 58-57’lik üstünlüğü yakaladı.

Final periyodunda maç boyunca fazla kullanamadığı dört faullü Chuck Davis’ten yararlanmaya çalışan Banvit, serbest atışların önde olan tarafı belirlediği bu dilimde Lance Williams’ın iki kritik basketiyle ayakta kaldı. Hücumda problem yaşayan iki ekipte, savunmalar sertleşirken, penetrelerle etkili olan Beşiktaş 78-74’lük skorla kazanarak 27. Türkiye Kupası’nı müzesine götürdü.

200 araç 22 saattir mahsur

Afyonkarahisar-Ankara Karayolu’nun Emirdağ-Sivrihisar güzergahında gece yarısından itibaren tipi nedeniyle trafiğin tamamen kapandığı ve yaklaşık 200’den fazla aracın 22 saattir yolda mahsur kaldığı bildirildi.

Afyonkarahisar Valisi İrfan  Balkanlıoğlu, kar ve tipi nedeniyle dün akşam kapanan Afyonkarahisar-Ankara  karayolunda bazı araçların mahsur kaldığını ifade ederek, akaryakıtı biten  araçlar için bölgeye tankerle akaryakıt, vatandaşlar için de kumanya  gönderdiklerini bildirdi.

Vali Balkanlıoğlu,  dün yoğun kar yağışı  ve tipi nedeniyle Afyonkarahisar-Ankara karayolunun çift yönlü olarak ulaşıma  kapandığını, burada bazı araçların mahsur kaldığını söyledi.

Söz konusu yolun 30-40 kilometre kadar trafiğe tamamen kapandığını ifade  eden Balkanlıoğlu, “Bölgeye akaryakıtı biten araçlar için tankerle akaryakıt ve  vatandaşlar için kumanya gönderdik. Bölgede mahsur kalan vatandaşları mağdur  etmemek için elimizden gelen çabayı gösterdik. Çok feci fırtına nedeniyle yol  hala kapalı, ancak bir saate kadar ulaşıma açılabilir” diye konuştu.

Emirdağ-Eskişehir karayolunun ulaşıma açıldığını, Afyonkarahisar-Emirdağ  karayolundaki araçların kurtarıldığını bildiren Balkanlığı oğlu, “Bütün araçlar  kurtarılıyor” dedi. Vali Balkanlıoğlu, yolların bir saate kadar açılması için  çalışmaların sürdüğünü belirtti.

Galler Açık’ta yarı finalistler belli oldu

0

Galler Açık’ın beşinci gününde oynanılan çeyrek final mücadeleleri sonucu yarı finale çıkan isimler belli oldu.

Sabah seansında, günün en çok beklenen karşılaşmasında Ronnie O’Sullivan, genç rakibi Judd Trump’ı 5-3 ile geçip yarı finale adını yazdıran ilk isim olmuştu. O’Sullivan’ın rakibinin belirleneceği maçta ise halihazırda dünya sıralamasının zirvesindeki ismi Mark Selby ile turnuvanın geçen seneki finalisti Stephen Maguire karşı karşıya geldi. En son Şanghay Masters’da şampiyonluk yaşayan Selby, kötü başlayıp zaman zaman da zorlandığı maçı 5-3 kazanmasını bildi ve yarı finalde Ronnie O’Sullivan’ın rakibi oldu.

Aynı zamanda çok iyi arkadaş da olan iki İngiliz oyuncunun, Shaun Murphy ve Mark Allen’ın karşı karşıya geldiği maç ise beklenildiği gibi oldukça heyecanlı geçti. Seans arasına 3-1 önde giden Murphy, dönüşte bu avantajını koruyamadı ve Allen arka arkaya üç frame birden kazandı. Maçı karar frame’ine götürmeyi başaran Murphy, son framede de hata yapmayan taraf oldu ve maçı 5-4 kazanarak yarı finale çıkmayı başardı.

Karar frame’i ile sonuçlanan bir diğer çeyrek final mücadelesi ise Çinli Ding Junhui ve İngiliz Stephen Lee arasındaydı. Seyircilerin olumsuz davranışları yüzünden oldukça gergin bir havada geçen mücadelenin son frame’inde, Lee’nin dikkatsizlik sonucu yaptığı hataları iyi değerlendiren Junhui, maçı 5-4 kazandı yarı final biletini alan son isim oldu.

En iyi 11 frame üzerinden oynanılacak yari final mücadelelerini Eurosport ekranlarından takip edebilirsiniz.

İki Türkiye filmine ödül

Berlin Film Festivali‘nde iki Türkiye filmi ödüle layık görüldü. Reis Çelik’in yazıp yönettiği “Lal Gece” gençlik filmi kategorisinde ödüle layık görülürken, Emin Alper de ‘Tepenin Ardı‘ filmiyle Caligari ödülünü aldı

Sürmekte olan Berlin Film Festivali’nde iki Türkiye filmi ödül aldı.

Reis Çelik’in yazıp yönettiği ve İlyas Salman’ın başrolde yer aldığı “Lal Gece” “Jenerasyon 14 artı” jürisinin seçtiği gençlik filmleri kategorisinde en iyi film seçilerek “Kristal Ayı” ödülüne layık görüldü.

Berlin’de ödül alan bir diğer Türkiye filmiyse Emir Alper’in çektiği “Tepenin Ardı” yapımı oldu.

Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlenen 62. Berlin Film Festivalinin forum bölümünde yönetmenliği Emin Alper’in yaptığı ”Tepenin Ardı” filmi, ”Caligari” ödülüne layık görüldü.

Berlin Filmhaus’ta düzenlenen törende, Emin Alper ödülünü jüri başkanı Rüdiger Suchsland’ın elinden aldı.

Jürinin Turkiye’den çağdaş bir western filmi olarak nitelediği film, törenin ardından bir kez daha seyirciyle buluştu.

Emin Alper, gazetecilere yaptığı açıklamada, ünlü yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın da aynı ödülü 14 yıl önce aldığını hatırlatarak, ”Ben her yıl ödülü kimin aldığını takip ederdim. Ödül aldığım için onur duydum, mutlu oldum. Tüm ekibime ve eşime desteklerinden ötürü teşekkür ederim” dedi.

Türkiye-Yunanistan yapımı filmde Tamer Levent, Reha Özcan ve Mehmet Özgür rol alıyor.

İlk uzun metrajlı filmi ‘Tepenin Ardı’ ile 62. Berlin Film Festivali’ne katılan Yönetmen Emin Alper, “Berlinale’yi hayal ediyorduk” dedi.

Filmi zor şartlarda çektiklerini söyleyen Alper, “Film bir aile dramıyla başlıyor, daha sonra farklı bir filme dönüşüyor. Klasik anlamda bir aile dramı çok doğru olmaz, biraz matafonik biraz da Türkiye siyasetine yönelimlerde bulunan bir tür gerilimli bir hikayeye dönüşüyor. Tabii ki Berlinale dünyanın en büyük 2-3 festivalinden biri, ulaşılması zor bir yer, hayalimizde olan bir yerdi. Biz iyi bir film yapacağımızı düşünüyorduk. Festival şansımız var diye de düşündük. Berlinale ile başlamamız çok iyi oldu. Filmin çıkışı, benim çocukluğuma dair küçük bir hikayeden kaynaklanıyor. Filmi çektiğim yerler, büyüdüğüm yerler, çocukluğumdan ilham aldım. Filmi çok düşük bir bütçe ile gerçekleştirdik, sadece Kültür Bakanlığı’ndan aldığımız fonla çektik, bu da bir film çekmek için yeterli değil. Türkiye’de başka kaynak bulmak zor. Televizyonlar ilgi göstermiyor, filmi üç haftada çektik” diye konuştu.

“DÜNYA FESTİVALLERİNDE SEYİRCİ BULMA İHTİMALİNİ ARTTIRACAK“

28’nci kez verilen Caligari Ödülü’nün sahibi ‘Tepenin Ardı’, sadece Türk siyasetine değil, aynı zamanda ataerkil tüm toplumların yapı bozukluklarına yönelik eleştiriler içeriyor. Ailesiyle ve çevresiyle yaşadığı sorunlarla yüzleşmek yerine, tüm sorunların sorumlusu ilan edilebilecek bir düşman, bir günah keçisi yaratan maço erkek kültürünün trajedisini anlatan filmde Tamer Levent, Reha Özcan, Mehmet Özgür, Berk Hakman, Banu Fotocan ve Furkan Berk Kıran rol alıyor. Yönetmen Emin Alper, bu önemli ödüle rağmen, Türkiye’de gişelerin önünde kuyrukların oluşmayacağından emin. Türkiye’de bu tip filmlere giden insan sayısının sınırlı olduğunu kaydeden yönetmen, „Türkiye’de seyirci sayısını arttırmaktansa bizim festival şansımızı, dünya festivallerinde seyirci bulma ihtimalini daha çok arttıracağı için önemli bu ödül.“ diyor.

(Demokrat Haber)

Peru’da halk selden kaçıyor

Peru’da etkili olan şiddetli yağışların meydana getirdiği sel suları yaşamı felç etti.

Özellikle ülkenin güneyinde barajları yıkan sular nedeniyle, binlerce kişi eşyalarını almadan evlerini terk ederken yüksek kesimlere ulaşmaya çalışıyor.

Şimdiye kadar 15 kişinin hayatını kaybettiği bildirilirken, 30 bin kişinin selden etkilendiği tahmin ediliyor.

Bisiklet üzerinde sanat, ya da safi “Danny Macaskill”

Foto: Deadline Press Camp; Picture Agency

26 yaşında. İskoçyalı. Sanatçı.

Kendisini tanıyanlar, ya da bu yazı vesilesiyle adını duyup yaptıklarını izleyecek olanlar Macaskill için “sanatçı” tanımlamasına karşı çıkabilir, muhtemeldir.

Bu noktada iki ihtimal var. Ya “sanat nedir, ne değildir?” minvalinde bir tartışmaya girer ve tüm kozlarımızı koyarız masaya, ya da ben işin kolayına kaçıp “Abi, beni heyecanlandıran, ruhumu cinsi ve doğrultusu ne olursa olsun bi’ takım duygulara doğru savuran, estetik algımı gıdıklayan şeye sanat diyorum; bunu icra edene de sanatçı” der geçerim.

Gecenin bu saatinde başka bir dehşetengiz sanatçı topluluğu olarak gördüğüm Sigur Ros’un dostça tokatlayarak huzurla gülümseten kuzey şarkıları eşliğinde klavye başında oturuyor ve bu yazıyı yazıyorsam, ikinci olasılığı seçmişliğimdendir.

Başa dönelim.

Danny Macaskill, nam-ı diğer “Danny Megaskill” bir bisikletçi. 12 yıldır bisiklet tepesinde ve Türkçe’ye “düşmeden binmece” ya da olarak çevrilebilecek “trials bike” yapıyor. Bisikletin özgürlüğün dışa vurumunun en güzel nesnelerinden olduğu zaten bariz de, düşmeden binmecede bu durum daha da bi’ ayyuka çıkıyor sanki. Danny Macaskill de bu düşmeden binicilerin en bilinenlerinden; hem de ününü de gerçekten hak edenlerden.

Gerçek anlamda ünlü olması yukarıdaki videosundan sonra gerçekleşti. Youtube’da 30 milyona yakın izlenme sayısına sahip bu kısa klibin Danny’nin ev arkadaşı tarafından çekilmiş olması da ayrı bir ilginç nokta, bence.

İnsanları kendine bu denli hayran bırakan Danny’nin sürüş becerisi kadar söz konusu videonun insana hayatın ta kendisine dair bir şeyler anlatması, en azından hatırlatmasıydı, sanırım.

Bir nevi yol hikayesiydi onunki, internet çağının masalcılığına uygun olarak anlatılan. Doğanın ve özellikle pastoral görüntülerin kullanımındaki (bence) sadelik mesajına ayrıca dikkat çekesim var, bu noktada.

Danny bir bisiklet tamircisinde çalışırken biniyordu bisiklete, yukarıdaki videoyla ünlü olduktan sonra işini bırakıp zamanının tamamını bisiklet tepesinde geçirmeye başladı.

Hayatının büyük bölümünü ayakları üstünde değil de bisiklet tepesinde geçirmeyen birisinden beklenemez zaten tahminimce, Danny’nin yapmaya kadir oldukları.

Danny’nin fizik kurallarını zorlamak da değil, kafasına göre eğip büktüğünü söylemeye gerek yok sanırım. Hala da büyük bir beğeni ve estetik bir zevkle izlediğim Jackie Chan filmlerindeki o şahane dövüş sahnelerine benzetiyorum ben bazen, videolarında izlediklerimi. Bu filmlerde de kahramanımız Jackie Chan etrafındaki her objeyi ve aralarındaki her türlü ilişkiyi müthiş bir kareografi ve haylaz bir mizahla kullanırdı. Masaya vurur, bilmemne düşer, bi’ şeyler havalanır falan…

Danny Macaskill bu süreçte bir çok kısa video çekti, Volkswagen’in reklam filminde oynadı hatta. Yine düşmeden sürmece yaptığı iki video ise ününü katladı, yeteneğinin eşsiz olduğunun bir nevi kanıtı oldu.

Sözü fazla uzattığımızı da düşündüğümden, bu iki enfes videoyu da paylaşarak bitireyim diyorum bu yazıyı.

Ama dur, şunu da yazmazsam rahat etmeyecek içim: “Emin değilim Danny. Varlığın ve yaptıkların, hayatının en azından bir kısmında bisiklet üzerinde fazlasıyla mesai geçirmiş biri olan beni ‘kalk ve pedalla!’ diye dürtüklüyor mu yoksa bir nevi ‘abi yapılmışı var işte, üzerine ne konabilir ki?’ diyerek bisikletten soğutuyor mu, emin olamıyorum bir türlü.

Müthiş bir yol hikayesi daha

Sanayi Devrimi’ni hiç böyle düşünmemiştim, ki adam haklı sanırım

Bu defa gerçekten son: “Adam düşmesini biliyor abi!”

Kırsal Kalkınmada Alternatif ve Yeni Yaklaşımlar

İnsanın içinde makalesi yayınlanmış bir kitap hakkında değerlendirme/inceleme yazısı kaleme alması ne kadar etik ve doğru, emin değilim.

Ama Yeşil Gazete’nin Kitap Eki olunca söz konusu olan, akan sular duruyor.

“Kırsal Kalkınmada Alternatif ve Yeni Yaklaşımlar”, Diyarbakır merkezli bir sivil toplum örgütü olan “Kalkınma Merkezi Derneği” tarafından Ocak 2012’de basıldı. Bu, kırsal kalkınma alanında G.Doğu’da son derece güzel ve bütüncül çalışmaları olan Kalkınma Merkezi’nin dördüncü yayını.

Murat Öztürk, M. Tahir Dadak ve Joost Jongerden editörlüğünde hazırlanan kitaba duyulan ihtiyacı “Editörün Notu” bölümündeki şu alıntı gayet iyi özetliyor :

“Dünyanın bir çok ülkesinde kırsal alanlara yönelik kalkınma politikaları hayata geçirilmektedir. Kırsal alandaki toplulukların gelişmesine yönelik yapılan planlamalar veya gerçekleştirilen uygulamalar bir çok farklı yaklaşımı içermektedir. Özellikle son yıllarda kırsal alanlarda uygulanan klasik politikaların handikapları ve bu çalışmaların yararlanıcı gruplar üzerinde kimi zaman oluşan olumsuz etkileri de olabilmekte ve olumsuzlukları bertaraf etmek amacıyla farklı arayışlar gündeme gelmektedir. Klasik kalkınma yaklaşımlarına alternatif olarak niteleyebileceğimiz, insan ve çevrenin korunmasını odağına alan bu yaklaşımlara ilişkin bir bütünlük sağlamanın güç olmasına rağmen çeşitli arayışlar, uygulamalar gerçekleştirilmekte ve bunların sonuçları da tartışılmaktadır.”

Kitap, kırsal kalkınmanın farklı alanlarında çalışan Türkiyeli ve yabancı dokuz yazarın makalelerinden oluşuyor. Bu konular toplumsal cinsiyetten kadın emeğine, bütünlükçü arazi kullanım ve sürdürülebilirlik kavramından gıda üretim ve tüketim dağılım ve ağlarına, neo-liberal politikalarla yoksulluk bağlantısından “köylülük” kavramına kadar geniş bir perspektife yayılıyor.

Kitabın diğer bir ilginç özelliği de Kürtçe ve Türkçe basılmış olması: Türkçe makaleler ve bunların Kürtçe çevirisi üst üste konarak aynı ciltte basılmış.

Benim de “Kalkındıran Sürdürülebilirlik Yolunda: Bütünlükçü Mera Yönetimi” adlı makalemle yer alma şansına eriştiğim kitaba Kalkınma Merkezi Derneği’yle ya da Heinrich Böll Stiftung Vakfı‘yla iletişime geçilerek ücretsiz olarak temin edilebilir. Aynı zamanda Kalkınma Merkezi’nin web sitesinde pdf formatında indirilebilir.