Ana Sayfa Blog Sayfa 4805

Sinekoloji İzmir’de sürüyor

Ekoloji Kolektifi tarafından düzenlenen Sinekoloji Film Günleri İzmir’de Şubat ayında da sürüyor. Bu ay 20 ve 27 Şubat’ta 854 sokak No:33 Konak – İzmir adresindeki Çağdaş Hukukçular Derneği’nde yapılacak olan gösterimlerin teması gıda egemenliği. Neron’un Konukları ve Gıdanın Geleceği ise gösterilecek filmler.

Sinekoloji Film Günleri’nde 20 Şubat Pazartesi günü Nero’s Guests (Neron’un konukları),  27 Şubat Pazartesi günü ise
The Future of Food (Gıdanın Geleceği) filmleri gösterilecek.

Filmlerin künyeleri ve kısa tanıtımları ise şöyle:

Nero’s Guests/ Neron’un Konukları
Yönetmen: Deepa Bahtia
Hindistan / 2009 /56’/Türkçe Altyazılı

Neron'un Konukları

“Neron geceleri ışık olsun diye mahkûmları yakardı. Konukları ise yanında durup seyrederdi.” Günümüzde ise Hintli elitler, ülkelerini kasıp kavuran sosyal adaletsizliği görmek dahi istemiyor. Son 10 yılda Hindistan’da yaklaşık 200.000 çiftçi artan yoksulluk nedeniyle intihar etti. Ancak, tüm bu olup bitenler ana akım medyada pek de yer almadı. Film, Hindu gazetesinin Kırsal Haberler Editörü P. Sainath’ı izliyor ve hükümeti harekete geçirmek için ulusal gündemi değiştirme çabalarını ekrana yaşıyor. Neoliberalizmin ikiyüzlülüğü hakkında göz açıcı bir belgesel.

 

Future of Food /Gıdanın Geleceği
Yönetmen: Deborah Koons Garcia
Kanada / 2004 /88’/ Türkçe Altyazılı

Gıdanın Geleceği

Amerikanın tarlalarında ve yemek tabaklarında bir devrim gerçekleşiyor – yediklerimizin doğasını dönüştüren bir devrim. Gıdanın Geleceği, son on yılda amerikan market raflarını dolduran etiketsiz patentlenmiş, genetik mühendislik eseri besinlerin arkasındaki rahatsız edici gerçeğin derinlikli bir irdelemesini sunuyor. Film, Kanada Saskatchewan çayırlarından, Meksika’nın Oaxaca tarlalarına kadar yaşamları ve yaşam alanları bu yeni teknolojiden olumsuz etkilenen çiftçilerin sesini duyuruyor. Sağlık üzerindeki etkiler ve hükümet politikaları ve küreselleşmenin baskısı, birçok insanın genetiği dönüştürülmüş organizmaların besin kaynaklarımızın arasına girmesine karşı neden alarma geçtiğini açıklamaktadır.

Adres : Çağdaş Hukukçular Derneği
854 sokak No:33 Konak – İzmir
İrtibat : 0555 711 49 87
İletişim: [email protected]

(Yeşil Gazete)

Hâkim mesleklere karşı “İşsizlik Hakkı”

Ivan Illich (1926-2002)

Yeni İnsan Yayınevi tarafından başlatılan Ivan Illich Kitaplığı’nın* ikinci kitabı olan İşsizlik Hakkı, geçtiğimiz aylarda piyasaya çıktı. İşsizlik Hakkı’nın özelliği, Ivan Illich’in yıllar sonra Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı olması.

Yirminci yüzyılın en radikal düşünürlerinden biri olan Ivan Illich 2002’de aramızdan ayrılmıştı. Ölümünden sonra iyiden iyiye unutulan Illich’in Türkçeye çevrilen eserleri genellikle erken dönem kitaplarıdır ve hepsi de seksenlerin ortasından itibaren on yıl içinde yayımlanmıştır. Yeni İnsan Yayınevi’nin H2O’nun yeni baskısını yapmasından ve ardından İşsizlik Hakkı’nı yayınlamasından sonra Ivan Illich’e yönelik ilgide tekrar bir artış görülüyor.

Okulsuz Toplum, Şenlikli Toplum, Sağlığın Gaspı, H2O, Enerji ve Eşitlik, Tüketim Köleliği ve Gender’ın ardından Illich’in Türkçe’deki yeni kitabı olan İşsizlik Hakkı’nın yayımlanması, düşünürün takipçileri açısından önemli. Yayınevi, seriye Illich’in daha önce Türkçe’de yayımlanmamış diğer kitaplarıyla devam edecek.

İşsizlik Hakkı, düşünürün Türkiye’deki en ünlü kitaplarından biri olan Şenlikli Toplum’a şerh olarak yazılmış. Şenlikli Toplum sarsıcı endüstriyalizm eleştirisiyle farklı kuşaklardan yeşiller üzerinde büyük etki bırakmış bir kitaptır. Yeşil Gazete’nin logosundaki “şenlikli” sözcüğünün çıkış noktasının bile bu kitap olduğunu anımsamak ilginç olabilir. (Buradaki şenlikli sözcüğünün convivial gibi İngilizce’de de bu anlamda ilk kez Illich tarafından kullanılan bir sözcüğün güzel bulunmuş bir çevirisi olduğunu hatırlatmalıyım. Sözcük, endüstriyel araçlara ve kurumlara karşı canlı-yaşayan, doğaya ve topluluk yaşamına uygun ölçek ve biçimde, herkes tarafından paylaşılabilen araç ve kurumları anlatır.)

İşsizlik Hakkı, Şenlikli Toplum’daki endüstriyalizm eleştirisini köreltici mesleklerin ve uzmanlıkların eleştirisine doğru genişletiyor. Kitaba yazdığım sunuştan bir alıntı yapayım:

“Illich’in yapıtlarını yayınladığı ilk dönem olan 70’li yıllarda yazdığı kitapların aslında hep aynı izleği, ama farklı noktalardan yakalayıp takip ettiği söylenebilir. Okulsuz Toplum yayımlandığında öğretmenler, Sağlığın Gaspı yayımlandığında doktorlar kendilerini saldırıya uğramış hissetmişlerdi. İşsizlik Hakkı, modern toplumun en sağlam direklerini oluşturan bütün profesyonel mesleklerin sorgulandığı ve toplumsal rollerinin reddedildiği bir eserdir. Doktorlar ve öğretmenler, modern toplumun en yüksek yetkilerle donatılmış ve otoriteleri sorgulanamaz kılınmış meslek sahipleridir. Ama sadece bu mesleklere eklemek üzere hemen aklımıza gelebilecek eski profesyonel meslek sahipleri, yani örneğin avukatlar ve mühendisler değildir hakim konumda olanlar. Illich’in asıl işaret ettiği, hayata bir bütün olarak müdahale hakkına sahip kılınmış, bu hakları devlet tarafından garanti altına alınmış ve modern toplumda yaşayan insanların birer tüketici, seçmen, ya da hasta olarak davranışlarını biçimlendiren tüm meslek gruplarıdır. Bunların kimler olduğu hemen aklımıza gelebilir:  planlamacılar, yöneticiler, kamuoyu ve piyasa araştırmacıları, insan kaynakları uzmanları, vb… Sadece devletin değil, bireylerin (ama elbette ‘kendilerinin’ değil asıl başkalarının) ‘hak’ ve çıkarlarını savunmak üzere çalışan diğer meslek sahiplerini de birlikte düşünebilirsiniz: sendikacıları, tüketici hakları savunucularını, medya mensuplarını ve tüm diğer uzmanlaşmış elitleri…

İşsizlik Hakkı, bu mesleklerin öncelikli görevinin modern toplum yaşamının seçeneksiz, vazgeçilmez, arzu edilir ve hatta ‘doğal’ olduğunu bizlere göstermek olduğunu, bunu da mesleklerini icra ederken yaptıkları her sıradan hareketle yeniden kanıtladıklarını söylüyor. Bu meslekler toprakta bir şey yetiştirmezler, tezgah başında bir makine monte etmezler, daha doğrusu bütün bunları yapsalar bile hakim meslek olmalarının nedeni bu değildir. Bir doktor hastasını ameliyat ettiği için değil, hastasının ameliyata ihtiyaç duyacak profesyonel bir hasta haline gelmesini sağladığı için bir hakim meslek sahibidir. Sadece bilgisinden gelen otoritesini kullanarak değil, aslı olarak tüketim toplumunun üzerinde kurgulandığı bütün değerleri yeniden üreterek sistemin en önemli taşıyıcılarından biri haline gelir. (…)

Ama İşsizlik Hakkı sadece meslekler ve bu mesleklerin hakimiyeti üzerine bir kitap değil. Modern toplumu hakim meslek sahiplerinin kişisel çıkarlarının oyuncağı olmuş bir kukla sahnesi olarak gören komplocu bir bakış açısı Illich’in tarihsel bir anlayışla ördüğü çözümlemeye tamamen aykırıdır. Illich’e göre endüstriyel üretim kullanım değerinin toplumsallığını ortadan kaldırıp değersizleştirerek, toplumsal ilişkileri bütünüyle metalaştırmış ve piyasaya terk etmiştir. Illich’in bütün yapıtlarına bir tür “modern toplumun laneti” olarak sinmiş olan bu metalaştırma ve piyasa hakimiyeti, insanı insan olma durumunun en temel ve en basit gerçeklerinden koparır ve insan olma durumunun tarihsel ön şartlarıyla aramızdaki mesafeyi sonsuza dek açar. Modern insan artık el emeğinden, zahmetten ve toprakla temas etmekten uzaklaşmış, doğanın sadece güzellikleriyle ve estetik hazzıyla değil, zorlukları ve tehlikeleriyle olan doğrudan bağını da yitirmiş durumdadır. Modern toplumun yarattığı bu steril ortamı ve  ideal kafesi normalleştiren ve topluma tek seçenek olarak kabul ettiren de hakim mesleklerdir. Kalkınma da insanla doğa arasında yeniden kurgulanan bu yapay ilişkinin ve modern toplum içinde yaşama mecburiyetinin küreselleşmesi değil de nedir?”

Illich, geçen yüzyılın en özgün ve en yaratıcı düşünürlerinden biriydi. Sadece tarihi değil, bugünü de anlamak isteyenler, küreselleşen endüstriyel kriz toplumunun en radikal eleştirmenini göz ardı etmemeli.

 

* Yeni İnsan’ın Ivan Illich Kitaplığı’nın dizi editörlüğünü ben yürütmeye çalışıyorum.

Ümit Şahin

https://twitter.com/#!/umitsahin

Bir Bebek Evi – Hazel Güney

Bir Bebek Evi'nin yeni çevirisi Jale Karabekir ve Feride Eralp'in çevirisiyle Agora Kitaplığı'ndan çıktı

Hepimiz hayaller kurarız. Umutların, gerçek dünyanın arkasında yaşanmışlıkların kol gezdiği bahçelerde, benliğimizi bulmaya çabalarız. Hor görülmek ve ikinci planda kalmak insan ruhunu zedeler. Gerçek sen olmaktan çıkartır ve bambaşka bir yerde, farklı bir insan bedeninin içine sokar. Oysa ki gerçekten kendin olmak bu değildir.  Beynimizin bir köşesine hapsettiğimiz farkındalık bir gün ortaya çıkarsa neler olur? Cesaret edemediğimiz duygular hep bizi sıkıştırırken, bir de üzerine içinde yaşadığımız dünyanın yalan olduğunu öğrenirsek ne hissederiz?  Herkesin içinde taşıdığı ama bakamadığı küçük bir cep saati vardır. Bir gün o saatin yelkovanı gitmeyi gösterdiğinde, hangimiz arkada bırakır tüm geçmişi?

İşte böyle bir oyun Nora Bir Bebek Evi. Ruhların sıkıştığı bir hayatta, kendi benliğinin oyuncak olduğu bir zamanda, tüm yaşanmışlıkların üzerine çizgi atmak ve bir kadın olarak “Ben varım” diyebilmek.  Nora ve kocası Helmer’le olan ilişkileri üzerinden, kadının konumunun tekrar gözden geçirildiği muhteşem bir oyun.

“Yeni bir evrenin yaratılışına katkısı olanların başında geldiğim söyleniyor. Bense, tam tersine, yaşadığımız çağın birçok nedenden ötürü ancak bir takım yeni şeyler doğurabilecek, sona ermiş bir çağ olarak nitelenebileceğine inanıyorum”  diyor  Nora’nın yazarı Henrik Ibsen. 1829-1906 yılları arasında yaşamış olan Norveçli yazar, kendi çağından günümüze yazın eleştirmenlerince modern tiyatronun öncüsü olarak nitelendirilir ve tiyatro sanatında devrim yarattığı kabul edilir.

Ibsen'in Bir Bebek Evi'nin 1890'da Moskova Sanat Tiyatrosu'ndaki sahnelenişinden

Ibsen, ataerkil dinin etkisindeki burjuva ahlakına ve 19. yüzyılda ortaya çıkan burjuva çekirdek ailenin feodal düzenin kalıntısı olan ataerkil yapısına, kadının eş ve anne olmanın dışında toplumsal bir rolü, kimliği olmamasına karşı çıkar. Ibsen’in ilk dört düzyazı oyunu olan Toplumun Direkleri, Bir Bebek Evi,  Hayaletler ve Bir Halk Düşmanı’nda toplumsal modernleşme sürecinde bireyin, ekonomik ve siyasal olarak ilerleyen ama düşünsel olarak bireyin gerisinde kalan toplumsal kurumlarla (aile, din ve cemaatle) çatışması, aynı zamanda kapitalist düzenin ve ataerkil ailenin özündeki yanlışları irdeler.

Bir Bebek Evi Ibsen’in ilk modernist oyunlarındandır. Çünkü oyun tiyatroyla gerçeklik arasındaki ayna ilişkisini ve geçişkenliği yansıtan öğeleri içerir; hem Helmer’in kişiliğinde ve Nora’nın başkaldırısında ahlakı yerer, hem de modernliğin en belirgin toplumsal göstergesi olan kadının özgürleşme, bireyleşme sürecini konu eder.

Metin üzerinde araştırma yaparak ve farklı birçok İngilizce çeviriden yararlanarak Türkçe’ye kazandırılan Bir Bebek Evi, Agora Kitaplığı’ndan 2012 yılında çıktı.

“Yazıldığı günden itibaren hem feminist hem de sosyalist çevrelerde tartışma yaratmış bir oyun metnidir. Bir oyun karakteri olarak Nora da, kadın özgürleşme hareketinin bir sembolü olmuştur. Bu oyunun evrensel nitelikte olmasının bir sebebi de kuşkusuz erkek egemen sisteminin sorgulanmasının, eleştirilmesinin yanı sıra ‘namus, onur, şeref’ meselesini tartışmasıdır” diyor oyunun çevirmenleri Jale Karabekir ve Feride Eralp.

Oyunun  -özellikle kadın kahramanının-  yazıldığı günden bu yana sosyoloji, felsefe, psikoloji ve dramaturji açısından farklı şekilde ele alınması,  birçok sahnede farklı şekilde yorumlanması ve günümüzde de geçerliliğini koruması, bu oyunun tekrar okunması gerektiğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Eğer hâlâ okumadıysanız ya da yeni çevirisiyle tekrar okumak istiyorum diyorsanız…

Hazel Güney

[email protected]

Bu da dünyanın “sanal su haritası”

Dünyada kullanılan tatlı suyun yaklaşık %92’si tarımsal üretim için kullanılıyor. Elbette bu tarımsal üretim aynı zamanda sanayinin de hammaddesi. Ayrıca su sanayi üretiminde ve evlerde de kullanılıyor.

Sanal su ise küresel ticaretin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir kavram. Sanal su, tarımsal veya endüstriyel bir ürünün üretilmesi için harcanan, yani o üründe “gizli” olan su miktarı demek.

Su Ayak İzi sitesine göre bazı ürünlerdeki sanal su miktarları ve sanal su ticareti şöyle örneklenebilir:

– Bir kilo sığır etinin üretimi için 16 bin litre su gereklidir.

– Bir fincan kahvenin üretilmesi için 140 litre suya ihtiyacımız vardır.

– Çin’in su ayaz izi yaklaşık kişi başına yılda 700 m3’dür. Çinin su ayak izinin sadece yaklaşık % 7’si Çin’in dışarısından sağlanmaktadır.

– Japonya’nın su ayaz izi yaklaşık kişi başına yılda 1150m3’dür. Japonya’nın şu ayak izinin yaklaşık % 65’i Japonya’nın dışarısından sağlanmaktadır.

– ABD nin su ayaz izi yaklaşık kişi başına yılda 2500m3’dür.

Su Ayak İzi ile ilgili tanımlar ise şöyle yapılıyor:

Bir bireyin Su Ayak İzi: Bir birey tarafından tüketilen hizmet mal ve ürünlerin üretimi için kullanilan toplam temiz su kaynağı miktarıdır. Bu miktar hizmet mal ve ürünlerin “sanal su içeriklerini” tüketim miktarları ile çarpılmasından tahmin edilebilir.

Bir ülkenin Su Ayak İzi: Bir ulus tarafından tüketilen hizmet mal ve ürünlerin üretimi için kullanılan toplam temiz su kaynağı miktarıdır. Ulusal su ayak izi iki şekilde değerlendirilebilir. Aşağıdan yukarı doğru olan yaklaşımda tüketilen tüm hizmet ve malların miktarları, bu mal ve hizmetlerin “sanal su içeriklerinin” çarpımıyla bulunur. Aşağıdan yukarı doğru olan yaklaşımda ise bir ulusun su ayak izi, tüketilen tüm yerel su kaynakları miktarı ile sanal su ithalatının toplamından, sanal su ihracatının çıkarılmasıyla hesaplanır.

İç ve dış su ayak izi: Bir ülkenin toplam su ayak izi iki bölümden oluşmaktadır: bir kısım ülke içerisindeki kullanılan su miktarı (yerel su kaynakları), diğer bir kısım ise yurtdışındaki su kaynaklarının (ilgili sanal su içerikleri) ülke içerisinde kullanılmasından oluşur.

Bir ürünün su ayak izi: Bir ürünün su ayak izi (eşya, mal veya hizmet) o ürünün üretildiği asıl yerdeki ürünü oluşturmak için kullanılan toplam temiz su miktarıdır. Üretimin tüm aşamalarındaki toplam kullanılan su miktarını belirtmektedir. Bir ürünün su ayak izi o ürünün “sanal su içeriği” ile aynıdır.

Uluslararası ticaret yoluyla ürünler alınıp satılırken aslında su da salınıp satılmış olur ve buna da sanal su ticareti denir. Su kaynakları sınırlı ülkeler, kendi ülkelerinde yetiştirmedikleri gıdalarla beslendikleri, ya da çok su gerektiren ülkeleri ithal ettikleri zaman sanal su ithalatçısı oluyorlar. Bazı ülkeler de tersine sanal su ihracatçısıdır.

Türkiye’nin hesaplanan su ayak izi miktarı kişi başına yılda 1615 m3. Yani Türkiye’de yıllık kişi başına tüketilen mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan temiz su kaynağı miktarı 1615 m3’dür.

Ayrıca Türkiye’nin yurtdışına düşen su ayak izi oranı % 15’dir. Yani Türkiye’nin su ayak izi miktarının % 15 i yurtdışından sağlanmaktadır.

Guardian gazetesinde geçen hafta yayımlanan harita dünyanın sanal su ticareti hacmini göteriyor. Haritada rengi kırmızı olan ülkeler sanal su ithalatçısı, yeşil olanlar ise sanal su ihraç eden ülkeler.

Son dönemin yeşil kitapları (6)

0

Düünya

Bir zamanlar bambaşka bir Dünya’da yaşıyorduk.

Masmavi denizleri, yemyeşil ovaları, berrak suları, verimli toprakları, derin ormanları, ulu dağları, bembeyaz buzullarıyla tertemiz bir gezegendi Dünya.

Tanıdığımız ve hayran olduğumuz o Dünya, şimdi o halde mi? Doğa kirleniyor, buzullar eriyor, havadan yağmur değil asit yağıyor, ormanlar yanıyor, her tarafı seller basıyor, insanlar daha çok açlık çekiyor. İklim değişimi diye bir olgu var ve Dünya’nın ısısı sürekli yükseliyor. Sanki burası bambaşka bir yer, bizim o güzel Dünyamızın kötü bir sureti. Yirmi yıl önce iklim değişimi konusundaki ilk uyarılardan biri olan The End of Nature’ı yazan Bill McKibben, bu farklı gezegene başka bir isim veriyor: Düünya (Eaarth). Elinizdeki kitapta önce bu yeni dünyanın özelliklerini tespit eden  McKibben, Düünya’yı yaşanır bir yer haline getirmek için yapmamız gerekenleri anlatıyor. Yazara göre gündelik  hayatımızı ve yaşam biçimimizi de içeren çok temel bir değişim yaratmalıyız. Üstelik hemen harekete geçmek  zorundayız.

McKibben’ın yirmi yıl önceki uyarısını pek dikkate almayan insanlık, umalım ki bu sefer bu küçük kitapta dile getirilen büyük önerilere kulak versin.

Düünya
Bill McKibben
İş Bankası Yayınları 2012
Çeviren: Emel Anıl

Vejetasyon Ekolojisi ve Araştırma Metodları

Doğal çevrenin Korunması devamı ve birim alandan daha fazla ürün alınması yani rasyonel sürdürülebilir bir tarım kalkınması ancak vejetasyon araştırmaları ile mümkün olmaktadır. Bu nedenle bugün dünyada birçok gelişmiş ülke bu amaca yönelik araştırma merkezleri kurmuştur. Bu araştırma laboratuvarları vejetasyon yapısına bağlı olarak çeşitli araştırma metodları geliştirmişlerdir. Kitapta genellikle bugün en çok kullanılan floristik ve istatistik metodları ülkemizden örnekler verilerek açıklanmaya çalışılmıştır.

Vejetasyon Ekolojisi ve Araştırma Metodları
Yıldırım Akman Osman Ketenoğlu Fatma Kurt
Palme Yayınevi
2011

Çocuklar İçin Her Yönüyle Çevre Kitabı

Giydiğimiz giysilerden yediğimiz yemeklere, bahçemizde yetiştirdiğimiz bitkilerden evimizde beslediğimiz hayvanlara sakladığımız eşyalardan attığımız çöplere kadar her şeyin yaşadığımız dünya üzerinde bir etkisi vardır. Bu nedenle, dünya ve kendimiz konusunda en iyiyi yapmak için en akılcı kararları almak önemlidir. Çocuklar İçin Her Yönüyle Çevre Kitabı ile dünyamızı koruyabilmek amacıyla her gün neler yapabileceğinizi keşfedeceksiniz. Ayrıca, yağmur ormanlarının bizim için neden önemli olduğunu, hayvanların soyunun nasıl tükendiği gibi çevremizle ilgili çevrecilerin anlatacağı bilgileri öğreneceksiniz.

Çocuklar İçin Her Yönüyle Çevre Kitabı
Sheri Amsel
Arkadaş Yayınevi, 2012
Çeviren: Can Sevinç

(Yeşil Gazete Kitap)

[Yeşil Sahaf] Temiz Çevre, Temiz Toplum

Geçen ay üniversitenin kütüphanesinde eskimiş, ince bir kitap dikkatimi çekti. Temiz Çevre-Temiz Toplum başlığıyla 1994 yılında yayınlanmış olan bu kitap, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 5 Haziran 1994’te düzenlenen 2. Çevre Kurultayı’ndaki tebliğlerin derlenmesiyle oluşturulmuş. Termik santral bacası arka fonlu ve yeşil renkli kapakta Deniz Baykal üzerindeki yeşil tişört ile poz vermiş. Tişörtün üzerinde çevreci bir mesaj/slogan var ama tam okunmuyor. Arka kapakta 5-6-7 Haziran 1994’te yapılan Yeşil Yürüyüş’ün güzergahı veriliyor. Silivri-Çorlu-Tekirdağ-Çanakkale-Biga ve Bandırma.
Deniz Baykal imzalı önsözde CHP’nin 80 yılında kapatıldıktan 12 yıl sonra 1992’de yeniden açıldığı ve değişim partisi olarak çağdaş toplumların önemli olgusu sayılan çevreci oluşumları, tüketici örgütlerini, kadın hareketini değerlendirmekte gecikmediğini vurgulanıyor. CHP, Haziran 1993’te İzmit’te 1. Çevre Kurultayı’nı toplamış. İlk yeşil yürüyüş ise Sapanca Gölü’nden başlayarak Marmara ve Ege bölgelerinden geçerek Gökova Körfezi’nde, Ören termik santralinde son bulmuş. Nedenini tam kestirmek olanaklı değil ama Anadolu’daki çevre problemleri, CHP’nin bu etkinliklerinin çerçevesi dışında kalmış gözüküyor. Sanayileşmiş bölgelerdeki çevre sorunlarının ön plana çıkması ve muhtemelen bu bölgelerdeki belediye başkanlarının SHP-CHPli olması, kurultayların ve yürüyüşlerin Marmara ve Ege bölgelerinde yoğunlaşmasını açıklayabilir. Kurultay’da bilim adamları, meslek odası temsilcileri, belediye başkanları çevre sorunlarını ele alıp çözüm önerilerini sunmuşlar. Çevreci sivil toplum örgütlerinin eksikliği hissediliyor. Kitapta değinilen bazı konular çevre koruma tarihi açısından önem arzediyor.
Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü’nün o dönemki Müdürü Prof.Dr. Kriton Curi, CHP milletvekili Kemal Anadol hazırladığı ilk Türkiye çevre haritasından söz açıyor: “Türk çevreciliğinin bir temel taşıdır, Türk çevreciliği için korkunç bir görevdir, bir faydadır ve birçok şeyleri gösterebilecek bir belgedir.”
İstanbul Elektrik Mühendisleri Odası eski başkanı Ünal Erdoğan’ın sözleri sanki dün yazılmış gibi: “Son 150 yılda dünya atmosferinde karbondioksit yoğunluğu %25 seviyelerinde arttı. Dünya, en sıcak 8 yılını son 10 yılda yaşıyor. 1 ila 3 derece sıcaklık artışının dünyayı nasıl bir felakete götüreceğini tahmin bile etmek mümkün değil”.
İTÜ Mimarık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlaması Bölümünden Prof.Dr. Hande Süher’in tanıklıkları önemli. Süher, 1963-1968 yıllarında Birinci Kalkınma Planı döneminde görev almış. İlk kalkınma planının üç temel bileşenini sanayileşme, kentleşme ve tarımsal modernleşme olarak açıklıyor. Kendisi çevrede büyük kayıplar olduğunu görerek 1968 yılında Mimarlık Dergisi’ne yazarak konuya eğiliyor. 2. ve 3. planlarda CHP’nin çevreyle politik hedeflerinden ötürü çevre unsurun ilk defa planda yer aldığını ve çevrenin 4.bileşen olarak planlamaya girdiğini belirtiyor. Ayrıca 1979’da Baykal’ın Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı olduğu dönemde İTÜ’de bakanlıkça desteklenen bir “Güneş Enerjisini Kullanabilme Sempozyumu” düzenlendiğini ama uygulamaya geçilmediğini anlatıyor.
Kurultay Deniz Baykal’ın konuşmasıyla kapanmış. Baykal, 5 Haziran 1993’te parti olarak ilk çevre yürüyüşünü gerçekleştirerk çevre konusunun Türkiye siyasal gündeminde hak ettiği yeri alışına bir katkı sunduklarını ve kamuoyundan büyük bir ilgi gördüklerini söylüyor ve ekliyor: “Çevre Konusu marjinal siyaset olmaktan çıkıyor. Çevre sorunları, çevre politikaları, çevre yaklaşımı ile siyaset arasında konusal bir kesişimin varlığını görüyoruz. Çevre konusu sosyal demokrat siyasete uyan, yakışan bir konudur. Muhafazakar siyaset, çevre konusudu ele alacak, çözecek araçlarla yeterince donatılmış değildir, çevre sorunlarını önemseyen duyarlılıkları yeterince geliştirilmiş değildir.” (sf:114)
Barış Gencer Baykan

Son Dakika: Erzik aday olmayacak!

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı için adı geçen Şenes Erzik, başkanlığa aday olmayacak.

Erzik’in kararını değiştirenin UEFA ve FIFA’dan gelen telkinler olduğu bilgiler arasında.

Ayrıntılar geliyor…

“NATO üyeliğinden çıkılsın”

Türkiye’nin NATO’ya üye oluşunun 60. yılı sebebiyle Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu bir açıklama yaparak “Türkiye’nin üyeliğinin 60.yılında artık yeter!” dedi.

Açıklama şu şekilde:

18 Şubat 2012 Türkiye’nin NATO’ya üye olmasının 60. yılı. Sevinmeli ve kutlamalı mıyız bu üyeliği? Elbette hayır, çünkü NATO, 60 yıl sonra bugün ne Türkiye’yi ve ne de dünyayı daha güvenli bir yer yapmamıştır.
4 Nisan 1949′da kurulan NATO, bir saldırganlık organizasyonu olarak, o günden bugüne, tırmandırılarak sürdürülen askeri güce dayalı bir sistemin ve askerileşmenin (militarizm) simgesi bir kuruluştur.
Sosyalist Sisteme karşı kurulan NATO, Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra kendini dağıtmamış, aksine güçlendirmek için stratejik değişime gitmiştir. Kendine 1999 Washington Zirvesi’nde ‘terörizmle mücadeleyi’, 2006 Riga Zirvesi’nde ‘enerji hatlarının güvenliğini’ görev biçen NATO, 2010 Lizbon Zirvesi’nde açıkladığı Yeni Konsepti ile de Rusya’yı da içine alan Amerika-Avrupa-Avrasya üzerinden ‘Yeni Batı Ekseni’ oluşturarak Çin’i hedefe koymuştur.
Türkiye 1952 de NATO’ya üye olmadan önce, daha 1950 yılında Kore’ye asker göndererek “Pakt’a bağlılığını” göstermek zorunda kalmıştır. Kore Savaşı hem NATO’nun hem de Türkiye’nin anlaşma maddelerinde yer alan “savunma bölgesi” ve “meşru müdafaa” ilkelerinin ilk ihlali, ilk alan dışı, ülke dışı müdahalesi olmuştur.
Bu tek örnek olarak da kalmamıştır. Kuruluşundan bu yana NATO, kuruluş tanımlarının tersine, sürekli alan dışı etkinlik yapan saldırgan kuruluş olmuştur. 1958 Lübnan, 1990 Körfez Krizi, 1998-1999 Kosova, 2001’den itibaren Afganistan ve 2011 Libya müdahaleleri bunlara örnektir.
NATO’nun saldırgan bir askeri örgüt olmasının yanı sıra politik hedef ve stratejileri de olan emperyal bir oluşum olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünya askeri harcamalarının 1.5 trilyon dolara ulaştığı günümüzde, bu bütçe içinde  %70 payı olan NATO bir  savaş mekanizmasıdır.
Biz savaş karşıtları olarak, “60 Yıl yeter!  NATO üyeliğinden çıkılsın!
NATO dağıtılsın” diyoruz, çünkü,
1.    NATO savaş demektir.
2.    NATO ABD, silah ve enerji şirketleri için genişlemektedir. NATO silah tacirlerinin birliğidir.
3.    NATO, bağlı ülkeler için derin devlet, askeri darbe demektir.
4.    NATO hukuk tanımamazlıktır.
5.    ‘Füze Kalkanı’ gibi yeni oyuncakları ile NATO dehşet dengesini yeniden hortlatmıştır.
6.     NATO nükleer tehlike demektir ve nükleer yıkım kaynağıdır.
7.    NATO üyesi olmayan ülkelerin kaynaklarına göz koymuş bir saldırgan güçtür.
8.    NATO, müdahale ettiği ülkelerde sivil halkın katilidir.
9.    NATO yaşamı ve çevreyi tehdit eden bir örgüttür. Askeri üsler, askeri manevralar, tatbikatlar, yeni silahların denenmesi yaşanılan çevreyi çöplüğe dönüştürmektedir.
10.    NATO var oluş nedenini, kimliğini kaybetmiş bir oluşumdur. ABD ve diğer egemen güçlerin dünya politikalarını düzenleyen, yoksul ve korumasız ülkelerin üzerinde baskı aracı olan bir örgüttür.
11.    NATO kendini ‘küresel jandarma’ olarak görmektedir.
Özellikle Türkiye örneğinde yaşadığımız gibi, NATO’nun militarizminin aşama aşama demokratik kurumlara, oradan da gündelik hayatımıza girmesi ve toplumsal olarak normalleştirilmesi ile dünyada ‘vatandaş orduları’ yaratılmaktadır. NATO, bağlı ülkelerde sivilleşmeyi güçleştirmektedir.
Özgür, barış içinde ve adil bir dünya için NATO’ya ihtiyacımız yok.
NATO’YA HAYIR, SAVAŞA HAYIR!

Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu adına
Nilüfer Uğur Dalay

Çanakkale’de yat limanı protestosu

Çanakkale merkezindeki Barbaros Mahallesi’nde bulunan 600 yat kapasiteli yat limanı için dün ÇED toplantısı yapıldı. ÇED toplantısı öncesinde Çanakkale Çevre Platformu tarafından yat limanına karşı eylem gerçekleştirildi.

Çanakkale’nin gündeminde yer alan ve Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası tarafından yapılması planlanan Yat Limanı Projesi için bilgilendirme toplantısı yapıldı. Projenin masaya yatırıldığı toplantının yapılacağı Mehmet Akif Ersoy Toplantı Salonu önünde bir araya gelen Çanakkale Çevre Platformu üyeleri, Yat Limanı Projesi için yer seçimine karşı çıkarak toplantıyı protesto etti. Platform üyeleri, yat limanına karşı olmadıklarını, belirlenen yerin yanlışlığına dikkat çektiler.

Denizin, proje alanındaki dolguyu on yıllar boyunca kendine kattığını hatırlatan platform üyeleri, dolgunun ön plana çıkarılmasının yanlışlığını işaret etti. Projenin yıllardır çaba sarf edilen ‘Kordon Sahil Yolu’ projesini böleceğini söyleyen çevreciler, yat limanının yapılması halinde dalga, akıntı, rüzgar koşullarının değişeceğinin, her yıl 200’den fazla sörfçünün kullandığı alanın zarar göreceğinin altını çizdiler.

Platform üyeleri, “Doğal çevreyi kullanan kent insanları, sürdürülebilir bir kent yaşamı ve sürdürülebilir bir kültür için doğal kaynakları kendilerini yenilemelerine fırsat veren, doğal çevreyi koruyan bir gelişme felsefesinin sahibi olmalıdır. Bu anlamda söz konusu yat limanı projesine baktığımızda çok küçük bir azınlığın çıkarlarına hizmet edecek bir proje olduğu açıkça görülecektir” sözlerini sarf etti.

‘Siz kimsiniz?’
Çanakkale Çevre Platformu üyeleri açıklamalarının ardından toplantıya katılarak yat limanı için belirlenen yerin yanlış olduğunu bildirdi. Toplantıya katılan Eğitim-Sen üyeleri, akademisyenler, Kent Konseyi yöneticileri, tarihçiler ve avukatlar da projeye karşı çıktıklarını söylediler.

Projeye toplumun farklı kesimlerini temsil eden kişilerden tepkilerin gelmesi üzerine söz alan ve işadamı olduğunu söyleyen Kemal Karakaş ise projenin amacını gözler önüne serdi. Karakaş, “Biz 10 adam değil, 5500 üyesi olan bir kurumuz. Siz kim oluyorsunuz?” sözlerini sarf etti. Karakaş’ın sözlerinin ardından projeye karşı çıkanlar protestolar eşliğinde salonu terk etti.

(Sendika.Org)

Hiddink’in takımı resmen belli oldu

0

Bir dönem Türkiye’de milli takım hocası olarak görev yapan Guus Hiddink’in yeni adresi belli oldu. Tecrübeli çalıştırıcının Rusya Ligi ekiplerinden Anzhi ile anlaştı.

Türkiye macerası mutlu bitmeyen ve daha Ay-yıldızlı ekibi çalıştırırken adı sürekli Chelsea ile anılan Hollandalı çalıştırıcının, Rusya Ligi’nin kadrosunda Eto’o, Roberto Carlos ve Zhirkov gibi yıldızları barındıran ekibi Anzhi ile anlaştı. Gelen haberlere göre Hollandalı teknik adam Rus ekibi ile 18 aylık bir sözleşme imzalayacak ve yıllık alacağı maaş yaklaşık 10 milyon avro olacak.

Anzhi’nin resmi internet sitesinden resmen duyurduğu Hiddink için kulüp, “Guus Hiddink’e hoş geldin diyor, işlerinde başarılar diliyoruz” dedi.

Açıklamalarda Hiddink’in uzun süredir yönetimle görüştüğü ve bu fırsatı sağladıkları için kulübe teşekkür ettiği vurgulandı.