Ana Sayfa Blog Sayfa 4793

E-ticarette rekor yılı

Alman Ulusal Uzaktan Satış Derneği’nin raporuna göre, e-ticaret ve postayla sipariş alanında faaliyet gösteren şirketler 2011’de güçlü bir büyüme kaydetti. Özellikle internet üzerinden satışlarda artış yaşandı.

Alman Ulusal Uzaktan Satış Derneği’nin açıkladığı rapor, Almanların 2011 yılında internet üzerinden sipariş edilen mallara daha önce hiç olmadığı kadar çok para harcadığını ortaya koydu.

Online ticaretin geçen yıl yüzde 18.5’luk artışla 21.7 milyar euroluk hacme ulaştığı bildirildi. Böylece geçen yıl 20 milyar euro barajı ilk kez aşılmış oldu.

Alman e-ticaret ve postayla sipariş branşı, 2011 yılında toplam 34 milyar euroluk satış hasılatı elde etti. Bu, bir önceki yıla göre, yüzde 12.2’lik artış anlamına geliyor. Uzaktan satışların, toplam ticaret içindeki payı yüzde 8,2’yi buldu. Özellikle giysi ve moda ürünleri, en fazla satılan ürünler oldu.

Dernek yöneticisi Christoph Wenk-Fischer, gazetecilere yaptığı açıklamada, Euro Bölgesi’nin borç krizinde bulunduğu bir dönemde aslında satışlarda böyle bir artış beklemediklerini ifade etti.

Büyüme beklentisi sürüyor

Dernek, 2012 yılında da e-ticaret ve postayla sipariş alanında daha fazla büyüme beklediklerini ve 36.5 milyar euroluk ciro beklediklerini açıkladı.

Hamburg merkezli derneğe göre, online satışlardaki artış internet içerikli akıllı telefon ve tablet bilgisayarların kullanımındaki artışla alakalı. Ancak e-ticaretteki hızlı büyümeye karşın, postayla siparişin demode olması beklenmiyor.

(DW)

Bu direnci kimse kıramaz – Yıldırım Türker

Vicdani retçi Halil Savda’yı yine tutukladılar. Bu kez Doğubeyazıt Kapalı Cezaevi’ne attılar.
Suçu aynı: Halkı askerlikten soğutmak.
Son olarak 1 Ağustos 2006’da İstanbul’da İsrail Konsolosluğu önünde yaptığı basın açıklamasında soğutmuş halkını askerlikten.
Bu konuşma nedeniyle çarptırıldığı beş ay hapis cezası kesinleşince, geçen hafta bir sabah kaldığı otelden alınıp götürülmüş.
Halil, büyük suçu işlediği gün İsrail’in Lübnan’ı işgaline tepki amacıyla yapılan basın açıklamasında İsrailli vicdani retçiler Itzik Shabbat ve Amir Paster’e destek vermişti.
Halil Savda, askere gitmemek için 1996 yılından beri direniyor.
Hem de bir adım geri çekilmeden… Bilmeyenlere, kendisiyle yeni tanışanlara kısa bir hayat hikâyesi kendi ağzından:
“1974 Şırnak/Cizre Kocapınar Köyü doğumluyum. İlkokul okudum. 1993 yılında 1 ay Cizre ve Şırnak nezaretlerinde gözaltında kaldım. O zaman yoğun işkenceler yapıldı. PKK’ye yardım yataklık suçundan Diyarbakır DGM’de ceza aldım. 1996 yılının başında tahliye oldum. 1996 mayısında askere gittim. Manisa Batıkışla’da. Dağıtımdan sonra gitmedim. 1997 yılının kasım ayında Mersin’de PKK’ye üye olmam dolayısıyla gözaltına alındım. Adana DGM’de 15 yıl ceza aldım. Yeni TCK ile tahliye edildim. Tahliye edildiğim 18.11.2004 tarihinde askeri firar olmam nedeniyle Antep Şehit Kamil Jandarma Karakolu’na kelepçeli götürüldüm. Orada 6 gün tek başıma nezarethanede tutuldum. Yatak yoktu. Bir bank, 4-5 askeri battaniye vardı. İçeride ailemle defalarca görüşme istemime rağmen izin verilmedi. 25.11.2004 tarihinde Tekirdağ’a götürüldüm. Ertesi gün firar suçundan dolayı Çorlu/Tekirdağ Askeri Savcılığı’na götürüldüm. Savcılıkta vicdanen ve inanç bakımından askerlik yapabilecek durumda olmadığımı söyledim. Orada çok kısa konuştum. Ondan sonra 8. Mekanize Piyade Tugayı Disiplin Cezaevi’nde 8 gün kaldım. Tecrit odasında tutuldum. Tek battaniyeli, bir askeri battaniye uzunluğunda bir yer. Sonra götürüldüğüm Beşiktepe Kışlası’nda vicdani retçi olduğumu açıkladım. Yine Tugay Komutanlığı’na yazdığım bir dilekçe oldu. Orada:
1) 1993 yılında gözaltına alındığımda gördüğüm işkencelerden ötürü vicdanen askerlik yapamayacağımı,
2) Ordunun ve askeriyenin benim hümanist, özgürlükçü düşüncelerimle ve yaşam tarzımla bağdaşmadığını belirttim.

Yine Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) imza attığını, AİHS’nin 9. maddesinin vicdani ret hakkını tanıdığını, ancak Türkiye’nin bunu iç hukukuna almadığını, bunun da AİHS’ni ihlal olduğunu, bana AİHS’nin ilgili sözleşmesine uygun bir muamelenin yapılmasını istedim.”
Halil Savda, kendisiyle söyleşi yapıp yayımladığı için hakkında 21 yıl hapis cezası istenen gazeteci Birgül Özbarış’a destek için yapılan bir basın toplantısında da açıkça, lafı hiç dolandırmadan devletinin yüzüne çarpıyordu: “Halkı askerlikten soğutmak hayırlı bir iş. Hayırlı olmayan şey, halkı askerliğe ısıtmaktır. Toplumsal barış için ve bu ülkeye barışın tesis edilmesi için halk askerden ve askerlikten soğumalı, soğutulmalı.”
21 Aralık 2006’da çıkarıldığı ilk duruşmada da asla boynu bükük değildi. Vicdani ret açıklamasında bulunmuş bütün yoldaşları gibi… Ülke gibi, Tarhan gibi, Bal gibi… Ve diğer her biri gibi… Utanç verici 318. maddeye karşı, derdini anlamayanlara haykırıyordu:
“Askeri savcının hakkımda verdiği firar iddiası doğru değildir. Firar suçlamasını kabul etmiyorum. Ben firar etmedim, kaçmadım. Ben sivilim, asker değilim. Asker olmayı kabul etmiyorum. Bu gerçeğe rağmen bana halen asker muamelesi yapılıyor. Bu, uluslararası sözleşmelere, evrensel hukuka ve özgür iradeye bir saldırıdır. Israrla ‘sen askersin’ dayatması bir zulümdür. Bütün bu gerçekler ortada iken, askeri savcının firar suçlaması ve mahkemenizce yargılanmam, Türk demokrasisinin ve yargısının bir utancıdır. Ben psikiyatri tedavisini kabul etmiyorum. Doktorlarla da özel görüşmeyeceğim. Mahkeme tarafından böyle karar verilse de doktorun hiçbir sorusuna cevap vermeyeceğim.”

İkinci duruşmada da bir şey değişmeyecekti. Çorlu 5’inci Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, Halil Savda’nın askerliğe elverişli olup olmadığının tespiti için psikolojik ve fizyolojik adli rapor talebinde ısrarcıydı. Savda da muayene olmayı reddettiğini yineledi.
Ama biliyorsunuz, daha o zamanlar askeri vesayetten kurtulamamıştık, sevgili okur. Polis, jandarma ve adli tıp burnumuzu sürtebilmek için her şeyi yapabiliyordu o karanlık günlerde.
Nitekim 17 Ocak 2007 günü koğuşuna giren askeri inzibatlar, Savda’yı doktora götürmek istediklerini bildirdi.
Savda, “Karara itirazım var. Ben psikolojik olarak kontrolden geçmeyi reddediyorum. Ben vicdanen askerlik yapmak istemiyorum. Ben sakat ya da hasta değilim. Çürüğe ayrılmak istemiyorum. Bir vicdani retçi olarak askerlik yapmayı reddediyorum, bu nedenle beni doktora götürmenizi istemiyorum” diye karşılık verdi. Askeri inzibatlar üzerine çullandı ve Halil’i sürükleyerek hastaneye götürdüler.
Ah bu kirli memleketin kirli jandarmasını, kirli yargısını, kirli tıp adamlarını eğitmek tabii ki ona kalmıştı.
Savda hastanede kendisini muayene etmek isteyen doktorları, “Tıp etiği açısından yaptığınız doğru değildir. Beni iradem dışında muayene edemezsiniz” sözleriyle uyarıyordu. Oradaki doktorlar, besbelli etiği kendilerini asla bağlamayacak milli düşman belliyordu. Halil’i zor kullanarak muayene ettiler. Sonra mahkeme tutuksuz yargılanması kararı alınca Tekirdağ Beşiktepe 8. Mekanize Tugayı’na gönderildi, disiplin koğuşunda işkence gördü. Avukatlarına ulaşamadı. 5 gün açlık grevi yaptı. Çıplak taş üstünde hücrelerde yatırıldı. Ağır dayak yedi.
6 ay sonra serbest bırakıldı. Sonra, 2008’de tekrar tutuklandı. Çünkü vicdani retçiler arasına yeni katılan, yıllar boyu işkence görmeyi göze alarak bu direnişe güç veren yoldaşlarını desteklemek için meydanlardaydı. “Herkes bebek doğar” diyordu.
Ne korkunç bir felsefi önerme, değil mi?
Şimdi 2006’daki bir konuşması yüzünden bir kez daha hapishanede.
Bu memlekette siyasetin ve genel olarak hayatın askeri vesayetten kurtarılmışlığına şükredip bizim gibi münafıklara sövenlere sormak gerekmez mi?
İki paşanın tutuklanmasıyla militarizmin beline kazma vurulabiliyor mu?
318 gibi bir madde hâlâ duruyorken “Askere gitmeyin” dediği için ve yalnız bunun için bir insan daha hapiste çürütülüyorken, nasıl bir sivil tepki göstereceksiniz?
Bu devlet, vicdani ret hakkını kabul etmek zorunda. Daha fazla can yakmadan. Çünkü sonu gelmeyecek hiç kimsenin askeri olmamak için her şeyi göze alanların. Çünkü onlar biliyor.

Ben de hep tekrarlıyorum:
Gün gelecek, insanlık tarihinin yeniden yazımında kahramanlıklarıyla göğsümüzü kabartanlar; arkalarına adsız şehitlerin dev gölgesini almış, savaşlarda kazandıkları madalyalarla göğüsleri süslü, omuzları apoletlerle ağırlaşmış muzafferler olmayacak. Tarihin şu insana dar gelen loş döneminde her şeyi göze alarak vicdani ret hakkını savunan; direnişleriyle insana ve vicdana selam yollayanlar olacak.

 

Yıldırım Türker – radikal

Özel Yetkili Mahkemeler adil yargılama hakkını ihlal ediyor – Ergin Cinmen

Yılmaz Karakoyunlu’nun “Üç Aliler Divanı” adlı roman/belgeselinin sonunda Atatürk, İstiklal Mahkemesi Başkanı Kel Ali’yi makamına çağırır ve şöyle der: Artık mahkemenizden beklenen misyon ortadan kalkmıştır. İstenenleri yerine getirdiniz. Teşekkürler.” Demesi üzerine Kel Ali “aman paşam daha yapacak çok işimiz var. Müsaade edin devam edelim.” Der. Atatürk ısrarlıdır. Yeteri kadar can yakılmıştır. Her türlü muhalefetin üzerinden yargı vasıtası ile silindir gibi geçilmiştir. Mahkeme bir kararla rejime muhalefet edenlerin çoğunun idamına karar vermiştir. İnfazlar şehrin muhtelif semtlerinde yapılır. Yargı araç olarak kullanılmış, siyasi ihtiyaç karşılanmıştır.

Şimdi bunu söylemenin ne yeri ne zamanı diyebilirsiniz. Kurtuluş savaşı yeni bitmiş, yeni bir devlet kurulmuş… Toplumların her altüst oluşunda böyle şeyler olabilir. 1927 tarihinde olan bitenin bu gün ne anlamı vardır?

Dediğiniz tabi ki doğru ama burası Türkiye. Bakın, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ne diyor: “ Özel yetkili mahkemelerin varlığı kalıcı değildir, geçicidir. Çünkü demokratik hukuk devletlerinde böylesi istisnai mahkemeler olmaz. İhtiyaç kalmadığı zaman mahkemelerin kaldırılmasını zaten Türkiye tartışmayacaktır bile. Gönül rahatlığıyla kaldıracaktır.” (27. Şubat.2012 Hürriyet.)

Oysa mahkemeler herhangi özel bir ihtiyaç için değil, ancak adalet dağıtma ihtiyacı için kurulabilir. Mahkemeler geneldir. Kişiye veya kişilere özel mahkeme olamaz. Belli bir suç tipi için mahkeme kurulamaz. Her suç için ayrı usule tabi mahkeme Olmaz. Suçtan sonra mahkeme kurulamaz.

Düşünce ve ifade özgürlüğünün ve hatta yaşam hakkının dahi hukuka uygun olmak kaydıyla olağanüstü durumlarda istisnaları vardır. Ancak iki hakkın istisnası yoktur. İşkenceye maruz kalmama hakkı ile adil yargılanma hakkının istisnası yoktur. Devletler bu iki hakkı her hal ve koşulda yurttaşlarına tanıyacaktır. Demokratik bir ülkede yaşıyorsak bu böyledir.

Oysa Türkiye, özel mahkemeler diyarıdır. İstiklal Mahkemeleri, Örfi İdare Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri, Yassıada Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve şimdi de Geniş ve Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri.

Sorun yalnızca bu mahkemelerin diğer mahkemelere nazaran yetkilerinin geniş olmasından kaynaklanmamaktadır. Sorun, çoğunlukla siyasi suçlamalara bakarken ve yasaları yorumlarken kişi hak ve özgürlüklerini bir tarafa bırakmalarıdır. Oysa yargı makamı olarak göreviniz devleti değil hukuku korumaktır. Bu terazi tarihimizin her döneminde doğrudan ve bizzat hukuk adamlarının elleriyle sakatlanmıştır.

Yukarıda listesini vermiş olduğumuz mahkemelerin en ayırt edici özelliklerinden biri de yargısız infaz yapmalarıdır. Yargısız infaz yalnızca polis tarafından yapılmaz. Türkiye’de sanık ile hükümlü ayrımı bu mahkemelerde neredeyse kalmamıştır. Cezaevlerini dolduran insanların yarısı hükümlü değil tutukludur. Oysa sanık, belli bir suç şüphesi altında bulunan masum sayılan kişidir. Onun suçluluğu yargılamanın sonunda belli olacaktır. Eğer her yargılamayı tutuklu olarak sürdürürseniz, yargılamadan ceza çektirirsiniz ki bunun diğer bir adı da yargısız infaz olacaktır.

İşte sırf bu nedenledir ki, Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde adil yargılanma hakkını en fazla ihlal eden ülke haline getirilmiştir.

Yoksa, ileri demokrasi ile kastedilen “ihlalde ilerilik” mi idi?

 

 

Ergin Cinmen

TTB: Hepimiz Libyalıyız, hepimiz ücretsiz sağlık hizmeti istiyoruz

Türkiye’de tedavi gören Libyalılar için para istedikleri gerekçesiyle özel hastane sahiplerini tehdit eden Başbakan Erdoğan’a TTB’den yanıt geldi. TTB “Hepimiz Libyalıyız, hepimiz ücretsiz sağlık hizmeti istiyoruz” dedi.

Türkiye’de çeşitli hastanelerde tedavi gören ve sağlık çalışanlarının taciz edilmesi dahil birçok skandal olayla anılan Libyalılarla ilgili Başbakan Erdoğan geçtiğimiz gün bir açıklama yapmış ve bazı özel hastanelerin para talep etmesine kızgınlığını ifade etmişti. Erdoğan, söz konusu özel hastane sahiplerini “şu anda bunların üzerindeyiz, takipçisiyiz, ücretler tahsil edildiğine dair bilgiler aktarıldı” sözleri ile tehdit etmişti. Erdoğan’a TTB’den yanıt geldi. TTB “Başbakan özel hastanelerin sigortalılar da dahil bütün hastalar için ücretli olduğunu bilmemekte midir?” diye sordu.

TTB’nin Hepimiz Libyalıyız, hepimiz ücretsiz sağlık hizmeti istiyoruz! başlıklı açıklaması şöyle:

Basında şöyle yer aldı:

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan;

“Bugüne kadar Libya’daki yaralı ve hasta kardeşlerimizin Türkiye’deki tedavisiyle alakalı, devlet hastanelerinin herhangi bir ücret talebi olmadı. Fakat bazı özel hastanelerin, şu anda bunların üzerindeyiz, takipçisiyiz, ücretler tahsil edildiğine dair bilgiler aktarıldı. Bunu ‘insan hayatını fırsata dönüştürmek istemek’ olarak görüyorum. Bunu yapanların bu millete yakışır yanı olamaz, bizim idaremizde böyle bir faaliyet gösteremez” demiş.

Libya’da emperyalistlerce kışkırtılmış iç savaşta NATO saflarında yer alan askerler her ne kadar meslektaşlarımız ve diğer sağlık çalışanı arkadaşlarımız için (taciz, kural tanımama vb.) bir dizi sorunlara yol açıyorlarsa da sağlık hizmetlerinin herkes için her koşulda ücretsiz olarak verilmesi gerekliliğine katılıyoruz.

Ancak aşağıdaki soruların cevapları tarafımızdan merak edilmektedir:

1. “Libya’daki yaralı ve hasta kardeşlerimiz” Türkiye’deki hasta ve yaralı kardeşlerimizle eşit/aynı çerçevede sağlık hizmeti mi almaktadır?

2. Libyalı hastalar Genel Sağlık Sigortası güvencesinde olmadığına göre Başbakanlık güvencesinde midir?

3. Eğer başka bir düzenleme yok ise Başbakan özel hastanelerin sigortalılar da dahil bütün hastalar için ücretli olduğunu bilmemekte midir?

4. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın kendisi performanstan özel hastanelere kadar hemen bütün uygulamalarıyla zaten “sağlıktan kâr elde etmek” sistemi yani insan hayatını fırsata dönüştürme sistemi değil midir? Bu tablo Türkiye’yi “idare edenlere” ne kadar yakışmaktadır?

Türk Tabipler Birliği

ABD askerleri Malatya’da

ABD Avrupa Ordusu ve Yedinci Ordu Komutanı Korgeneral Mark Hertling, Türkiye’de bulunan radar savunma üssüne asker yerleştirmeye başladıklarını açıkladı. Böylece ilk kez resmi bir ağız kalkanın faaliyete geçtiğini de teyit etmiş oldu.

Hertling, Karadağ’ın başkenti Podgorica’da bulunan askeri üste Associated Press’e verdiği röportajda, “Askerlerimiz, Türkiye’nin güneyinde bulunan radar tesislerine yerleştirildi” diye konuştu.

Böylece ilk kez bir üst düzey ABD’li yetkili İran ile Türkiye arasında gerginliğe yol açan NATO savunma kalkanı radarının, birkaç haftadır faal durumda olduğunu teyit etmiş oldu.

Hertling, “Sadece karada bulunan hava savunma birimleriyle ilgili konuşabilirim. Ancak size şunu söyleyeyim: ABD Donanması ve Hava Kuvvetleri’yle sürekli koordinasyon halindeyiz ve bence füze savunması konusunda doğru yolda ilerliyoruz. Ordu açısından konuşursak planladığımız gibi ileriyoruz” dedi.

Malatya’nın Kürecik ilçesinde bulunan füze kalkanı, önümüzdeki 10 yılda Avrupa’nın çeşitli noktalarına yerleştirilecek diğer kara ve deniz radarlarından oluşacak füze savunma sisteminin temel unsuru.

ABD, füze kalkanının İran’dan gelecek tehdide karşı kurulduğunu söylüyor. Türkiye’deki radarın yanı sıra Romanya ve Polonya’da durdurucu füzeler, İspanya’nın Rota şehrinde ise savunma kapasitesine sahip dört balistik füze bulunuyor. Operasyonun merkezi ise Almanya’da.

“Yunan Halkını kurtarıcılarından kurtaralım!”

Badiou öncülüğündeki grup aydın Yunanistan için bir deklarasyon yayınlayarak Fransa’daki entelektüelleri Yunanistan halkı lehine ses çıkartmaya davet ettiler.

Her iki Yunan gencinden birisinin işsiz olduğu, 25.000 evsizin Atina sokaklarında gezdiği, nüfusun yüzde 30’unun fakirlik sınırının altında olduğu ve milyonlarca ailenin, açlık ya da soğuktan ölmesinler diye, çocuklarını bir başkasının bakımına vermek zorunda kaldığı, mülteciler ve yeni fakirlerin şehir çöplüklerinde çöpler için kapıştıkları bir anda, Yunanistan’ın “kurtarıcıları,” “Yunanistan yeterince çabalamadığı” bahanesiyle, verilmiş ölümcül dozu ikiye katlayan yeni bir yardım planı iteliyorlar. Bu plan, çalışma hakkını ortadan kaldırıp, fakirleri sefalete mahkum ederken, orta sınıfı da tam anlamıyla yok olmanın sınırlarına getiriyor.

Alacaklıları kurtarma harekâtı

Amaç Yunanistan’ı “kurtarmak” değil: Unvanını hak eden her ekonomist bu noktada hemfikir. Amaç, ülke ertelenmiş iflasa giderken, alacaklıları kurtarmak için zaman kazanmak.

Her şeyden önce amaç, Yunanistan’ı bir adım sonra Avrupa’nın genelinde sınırları genişletilecek toplumsal değişim için bir laboratuara dönüştürmek.

Yunanlıların sırtına bindirilen ise tüm kamusal hizmetler, okullar, hastaneler ve sağlık ocaklarının kaderlerine terk edileceği, sağlığın zenginlerin bir ayrıcalığına dönüşeceği, toplumun en korunmasız gruplarının planlı bir tasfiyeye ve çalışanların en uç düzeyde fakirlik ve belirsizliğe mahkum olacağı bir model.

Ama bu neo-liberal atağın sonuca ulaşması için sadece en temel demokratik hakları sağlayan bir rejim yerleştirilmesi gerekiyor.

Kurtarıcıların emirleri uyarınca tüm Avrupa’da teknokratik hükümetlerin, halk egemenliğini hiçe sayan bir biçimde, kendilerini yerleştirdiklerini görüyoruz.

Yunanistan’ın geleceğine ipotek

Bu parlamenter sistem için bir dönüm noktası, artık “halkın temsilcileri” uzmanlar ve bankacılara açık çek veriyor ve sözde yürütme güçlerinden feragat ediyorlar – bir nevi bir parlamento darbesi ki aynı zamanda halkın protestolarına karşı da daha büyük bir cephanesi var.

Böylelikle, üyeler bir üçlü mekanizma (Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası ve IMF) tarafından dikte edilen ve çoğunluğun iradesine ters düşen kararı onayladıklarında, demokratik meşrutiyetten yoksun güç, ülkenin otuz, kırk yıllık geleceğini de ipotek altına almış oluyor.

Avrupa Birliği bir yandan Yunanistan’a yardım amaçlı bir tasarruf fonu oluşturmaya çalışıyor, ama fonun tek ve asıl amacı sadece borçların ödenmesine ilişkin.

Ülkenin gelirinin alacaklılara borçların ödenmesinde kullanılması “mutlak öncelik” ve eğer gerekirse, Avrupa Birliği tarafından işletilen hesaba aktarılmalı.

Anlaşma, bu çerçevede çıkarılacak her yeni senedin İngiltere kanunlarına tabi olduğuna, somut garantilerle desteklenmesine, yani Yunanistan’ın alacaklarının açmış olduğu davalara itiraz hakkını önceden elinden alarak çıkabilecek her türlü anlaşmazlığın Lüksemburg’daki mahkemelerce karara bağlanacağına ilişkin hükümler içeriyor.

Son olarak, özelleştirmenin bu üçlü mekanizma tarafından yönetilen bir fona bağlanması ve bu fonda da kamusal malların mülkiyet senetlerinin yer almasını öngörüyor.

Bu bir sınıf savaşı

Kısacası tüm bu olanlar, yaygın bir yağmanın kurumsal halinin güzel bir örneğini veren finansal kapitalizme bir örnek teşkil ediyor.

Alıcılar ve satıcılar masanın aynı tarafında oturduğu müddetçe, bu özelleştirme girişiminin alıcılar için bir ziyafete dönüşeceği şüphe götürmez.

Fakat şu ana kadar alınan tüm önlemler Yunanistan’ı dış borç batağının daha derinine sapladı. Fahiş kurlardan borç veren kurtarıcıların yardımıyla, tam anlamıyla bir serbest düşüşe geçen ekonomi sonucunda 2009 Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) yüzde 120’si kadar olan borç şu anda yüzde 170 seviyesine yaklaşıyor.

Muhtemelen bu kurtarma planları sürüsünün amacı – her defasında “son” olacağı söylenerek sunulan – Yunanistan’ın konumunu zayıflatmak. Öyle ki, yeniden yapılanmanın şartlarını sunma fırsatından mahrum bırakılarak alacaklılarının “felaket ya da tasarruf” şantajıyla onlara boyun eğmeye ve kontrolü onlara devretmeye zorlanmaktadır.

Borç probleminin sanal ve zorlama bir biçimde kötüleşmesi tüm topluma saldırmak için bir silah olarak kullanıldı.

Bu, askeri terimler kullanmamız için gerçekten uygun bir nokta: Finans sektörü, siyaset ve hakların aracılığıyla gerçekleşen bir savaş, toplumun tümüne açılmış bir sınıf savaşı. Ve finans sınıfının “düşman”ının elinden almayı umduğu ganimetler ise kamusal ödenekler ve demokratik haklar, fakat en sonunda gelip dayandığı nokta insani bir yaşam olanağının kendisi. Üretmeyen ya da azami kar stratejilerine göre çok az tüketenlerin hayatlarının korunmasına artık gerek yok.

Böylece, spekülasyon ve sonsuz, yıkıcı kurtarma paketleri arasında sıkışıp kalmış bir ülkenin zayıflığı, neo-liberal tutuculuğun gereklilikleriyle uyumlu, yeni bir toplumsal modelin sızdığı bir arka kapı oluyor.

Bu model tüm Avrupa için kararlaştırılmış durumda – ve orayla sınırlı kalacak gibi gözükmüyor. Gerçek mesele de bu ve bu yüzden de Yunan halkını savunmak soyut bir birlik ya da soyut bir insanlık fikrine indirgenemez. Çünkü Avrupa’da demokrasinin geleceği ve Avrupa halklarının kaderiyle oynanıyor. Her yerde “acı verici ama iyileştirici” tasarruf politikasının “acil gerekliliği” bize Yunanistan’ın kaderinden kaçmak için tek çare olarak gözümüze sokulurken, esasında bizi tam da benzer bir akıbetin ortasına sürükleyecek.

Ultra-liberal ırkçı retorik

Topluma karşı bu organize saldırılar ve demokrasinin son adalarının yıkımıyla karşı karşıyayken, yurttaşlarımızı, Fransız ve Avrupalı arkadaşlarımızı, seslerini yükseltmeye çağırıyoruz.

Uzmanların ve politikacıların sözcükleri tekelleştirmelerine müsaade edemeyiz. Özellikle de Alman ve Fransız devlet yönetimlerinin Yunanistan’da özgür seçimleri yasaklanması talebine kayıtsız kalabilir miyiz?

Bir Avrupa halkının sistemli bir biçimde damgalanması ve itilip kakılması bir tepkiyi hak etmiyor mu?

Yunan halkına yapılan kurumsal suikasta karşı sesimizi yükseltmemek mümkün mü?

Toplumsal dayanışmayı yasaklayan bir sisteme geçiş için şiddetli dayatmaya karşı sessiz kalabilir miyiz?

Geri dönüşü olmayan bir noktadayız. Acilen, korku ve yanlış bilgilerle dolu ultra-liberal retoriği etkisizleştirmek için sayılar ve sözcükler savaşına girişmeliyiz. Sadece toplumda olanları gizlemeye yarayan sözde ahlak derslerinin maskesini hemen düşürmeliyiz.

Bir küresel bir krize, “Yunan özelliği” diyip, bir halkın sözde milli özelliği (mesela, tembellik ve sinsilik) diyerek bir krizin temel nedeni olarak öne süren ırkçı inadın da esasında ne anlama geldiğini, bir mit olduğunu acil bir biçimde ortaya çıkarmalıyız.

Bugün asıl önemli olan, gerçek ya da hayali özelliklerden ziyade ortak olanlar: bir halkın kaderinin, diğer halklarınkine nasıl etki edeceği.

“Ya toplumun yıkımı ya da iflas” (gerçekte ise, bugün gördüğümüz gibi, “hem toplumun hemen yıkımı hem de iflas”) seçeneklerinden kaçınmak için şimdiye kadar birçok teknik çözüm ortaya atıldı.

Başka bir Avrupa’nın nasıl inşa edilebileceğini düşünmek için her şey masaya yatırılmalı. Ama ilk olarak suçu görünür kılmalı, spekülatörler ve alacaklılar tarafından ve onlar için oluşturulmuş “kurtarma paketleri” yüzünden Yunan halkının içine düştüğü durumu günışığına çıkarmalıyız.

Tüm dünyayı kapsayan ve içinde internet ağında birlik girişimlerinin kaynaştığı, bir beraberlik ağı örülürken, Fransız entelektüelleri seslerini Yunanistan için çıkaracak son kişiler mi olacak?

Daha gecikmeden, makalelerin, basına müdahalelerimizin, tartışmaların, dilekçelerin, yürüyüşlerin sayısını katlayalım. Her girişime kapımız açık, her girişime acil olarak ihtiyacımız var.

Biz ise, bunu öneriyoruz: hemen, direnişteki Yunan halkıyla birlik olacak entelektüeller ve sanatçılardan oluşan bir Avrupa topluluğu oluşturalım.

Eğer bunu biz yapmazsak, kim yapacak?

Şimdi değilse, ne zaman?

İmzacılar: Daniel Alvara, Alain Badiou, Jean-Christophe Bailly, Etienne Balibar, Fernanda Bernardo, Barbara Cassin, Bruno Clément, Danielle Cohen-Levinas, Yannick Courtel, Claire Denis, Georges Didi-Huberman, Roberto Esposito, Francesca Isidori, Pierre-Philippe Jandin, Jérôme Lèbre, Jean-Clet Martin, Jean-Luc Nancy, Jacques Rancière, Judith Revel, Elisabeth Rigal, Jacob Rogozinski, Hugo Santiago, Beppe Sebaste, Michèle Sinapi, Enzo Traverso.

Çeviri: Ali Bolcakan, Nilüfer Akalın ve Can Semercioğlu

* Metnin orijinali için tıklayın.

(Bianet)

Wikileaks 5.5 milyon e-posta yayımlayacak

Küresel siber korsanlık grubu Anonymous tarafından Wikileaks’a ulaştırılan ABD merkezli istihbarat kuruluşu Stratfor’a ait 5.5 milyon e-postanın yayımlanacağı duyuruldu.

Wikileaks, kendisini ‘küresel, ekonomik, güvenlik ve jeopolitik konularda stratejik istihbarat sağlayan” bir kurum olarak tanımlayan Stratfor’un 300 bin üyesine ait olduğu ifade edilen e-postaları ortaklığı bulunan 25 basın organı aracılığıyla yayımlayacağını belirterek başlangıç olarak 167 e-mail’i kamuoyuna sundu. Türkiye ile ilgili belgelerin ise, 6 Mart’tan itibaren yayımlanması bekleniyor.

Anonymous, geçtiğimiz yılın sonlarında düzenlediği siber saldırıda, birçok bağlantı ve kredi kartı bilgilerinin yanı sıra, çok sayıda e-maile ulaştığını açıklamış ve bu bilgilerin yayımlanması için çalışacaklarını belirtmişti.

Twitter’da Anonymous ile bağlantılı olan @AnonymousIRC adlı hesabın sahibi, bu sabah attığı mesajlarda en son WikiLeaks sızıntısının kaynağı olduğunu öne sürdü. @AnonymousIRC mesajında, “Size bu e-mailleri açıklama sözü verdik ve nihayetinde bunu yaptık. Beş milyon (5,000,000) e-mail istediğiniz zaman sizin” dedi.

WikiLeaks’ten yapılan açıklamada Stratfor maillerinde kendilerine yönelik çalışmalarında yer aldığını belirterek, “Elimize geçen materyal, ABD hükümetininin Jualian Assange saldırıları ve Stratfor’un bizi devirmeye çalıştığına yönelik öenmli bilgiler ortaya koydu” ifadelerine yer verildi.

Stratfor, WikiLeaks sızıntısı hakkında bir açıklama yapmazken, WikiLeaks’in ise bugün Londra’daki Frontline Club’da birkaç basın ortağıyla basına açıklama yapması bekleniyor.

Ufuk Sarıca yerine Ilias Zouros

0

THY Euroleague’de çeyrek final şansını kaybeden Anadolu Efes, başantrenör Ufuk Sarıca ile yollarını ayrıdı. Anadolu Efes, Ufuk Sarıca’dan boşalan başantrenörlüğe Yunanistan Milli Takımı’nın antrenörü Ilias Zouros getirildi.

THY Euroleague’de çeyrek final şansını kaybeden Anadolu Efes, başantrenör Ufuk Sarıca ile yollarını ayrıdı. Anadolu Efes, Ufuk Sarıca’dan boşalan başantrenörlüğe Yunanistan Milli Takımı’nın antrenörü Ilias Zouros getirildi.

Sarıca, konu ile ilgili olarak, “Çok uzun yıllar oyuncu ve antrenör olarak severek çalıştığımı kulübümdeki baş antrenörlük görevimi karşılıklı anlaşarak bırakma kararı almış bulunmaktayım. Sezonun geri kalan kısmının başarılı geçmesini temenni eder, birlikte çalıştığım antrenör, idareci ve oyuncularımla emekleri için teşekkür ederim” dedi.

Anadolu Efes Genel Menajeri Engin Özerhun ise, “Alınan sonuçlar maalesef bizi bu noktaya getirdi. Ufuk Sarıca bünyemizde kalarak Anadolu Efes Spor Kulübü’ne katkıda bulunmaya devam edecek. Sarıca’nın yerine sezon sonuna kadar Yunanistan Milli Takım Antrenörü Ilias Zouros görev yapacak” şeklinde açıklama yaptı.

Lacivert beyazlıların yeni teknik patronu Ilias Zouros sırası ile Olympiacos, Sagesse Beirut, Peristeri, Aris, Paris-Levallois Basket, Panellinios ve Zalgiris Kaunas takımında görev yaptı.

Zouros geçtiğimiz Eylül ayında Litvanya’da düzenlenen 2011 Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda Yunanistan ile altıncılığı elde etti.

2009-10 sezonunda Panellinios’u Eurocup’ta Final Four’a çıkaran Yunan teknik adam Eurocup’ta “Yılın coachu” seçildi.

Zalgiris ile 2001’de Litvanya Ligi ve Litvanya Kupası şampiyonluğu bulunan Ilias Zouros, 2004’te Sagesse Beirut ile FIBA Asya şampiyonluğuna ve Lübnan şampiyonluğuna ulaştı.

Trompet virtüözü Maurice Andre öldü

Dünyanın önde gelen Trompet virtüözlerinden Maurice Andre, 78 yaşında hayata veda etti. Fransa’nın güneybatısındaki Bayonne şehrinde bir hastanede ölen Andre, 2004’te müziğe ara vermişti. Barok tarzında icra ettiği eserleriyle bilinen Fransız sanatçının 300’den fazla kaydı bulunuyordu.

FARC son rehineleri de serbest bırakıyor

0

Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC), 14 yıldır rehin tuttuğu 10 güvenlik görevlisini serbest bırakacağını bildirdi. Ülkede faaliyet gösteren en büyük gerilla örgütünün internet sitesinden yapılan açıklamada, “FARC bundan sonra isyancı eylemleri finanse etmek için adam kaçırma yönteminden vazgeçecek” denildi. Örgüt 2008’den beri kademeli olarak elindeki tutsakları serbest bırakıyor.