Ana Sayfa Blog Sayfa 4780

FBI’dan kayıp ajan için 1 milyon dolar ödül

0

Amerika Birleşik Devletleri’nde Federal Soruşturma Bürosu FBI, beş yıldır kayıp olan ve en son İran’da görülen eski FBI ajanı Robert Levinson’un bulunması için 1 milyon dolar ödül koydu.

Amerikalı yetkililer Robert Levinson’un güney batı Asya’da olduğuna inanıyor. FBI’dan yapılan açıklamada da, 2010 yılında Levinson’u elinde tutan kişilerin FBI ajanının sağ olduğunu gösteren bir video kaydını ailesine gönderdiklerini belirtti.

Yaklaşık 20 yıl FBI için çalışan Robert Levinson, kaybolduğunda İran Körfezi’nde bir adada özel dedektif olarak çalışıyordu.

Eski ajanın bulunmasına yardımcı olacak bilgilere karşılık 1 milyon dolar ödül verileceğini açıklayan FBI Başkanı Robert Mueller, “FBI’dan emekli olsa da Robert her zaman bu ailenin bir üyesi olarak kalacaktır” dedi.

Robert Levinson’un İran’ın özel birlikleri, Devrim Muhafızları’nın elinde olduğu yolundaki haberleri Tahran yönetimi kesin bir dille reddetti.

İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi de, ‘insanî gerekçelerle’ Robert Levinson’un bulunması için ellerinden gelen yardımı yapacaklarını söyledi.

Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri bakanı Hillary Clinton, Robert Levinson’un bulunmasının ülkesinin en büyük önceliklerinden birisi olduğunu söyledi ve bu yönde kendilerine yardım eden tüm müttefiklerine teşekkür etti.

Eski FBI ajanının bulunması için konulan ödülle birlikte Federal Soruşturma Bürosu, kayıp ajanla ilgili bilgisi olanların ortaya çıkması için bir halkla ilişkiler kampanyası da düzenleyecek.

(BBC)

Serhat Balcı bronz madalya kazandı

0

Sırbistan’ın başkenti Belgrad’daki 59. Avrupa Güreş Şampiyonası’nda 96 kiloda Serhat Balcı, bronz madalya kazandı.

Şampiyonanın ilk gün akşam seansında bronz madalya mücadelesi veren Balcı, Azeri rakibi Navruz Temrezov’u 2-1 yenerek Avrupa 3’üncüsü oldu.

Balcı böylece, Türkiye’ye şampiyonadaki ilk madalyasını kazandırmış oldu.

Ekolojik toplumda doğal eksiksizlik hali – Fethi Suvari

Ortadoğu aydınlanmasına ve halkların baharına kadın devrimi damgasını vurmalıdır. Burada kadın geçmişinin tüm zenginlikleri barınmaktadır. Kadın tarihinin, doğal ve demokratik toplumlarda tarih bilincinin olmadığı da doğru değildir. Bilakis bu tarih esasen hakikat ve ahlak tarihidir de: Lakin yaygın bir bilinç ve inanç olması sağlanamamıştır. Oysa kadın ve bu toplumların başka tür bir tarih bilinci var. Sadece bu tarihin temelinde iktidar ve uygarlık değil de “yaşam” bulunmaktadır. Ve öncelik verdiği diğer önemli bir şey ise, evreni insanlık dramının bir paydaşı, bir bileşeni haline getirmektir. Ve bunu da eşzamanlı kılmaktır.

Bu nedenle kadına ve doğal topluma dayalı hakikat yasaları, Mezopotamya’da ve Ortadoğu’daki uygarlıklardan farklı olup, bu ilk yaşanmışlıklarda saklıdır. Yine burada yasa ve hakikat evrensel bütünlüğe duyulan inancın da ifadesidir. Hakikat ve onun görüngülerine verilen önem, birçok uygarlık tarihçisini ve araştırmacısını yanıltmıştır. Oysa bu toplumlarda, söylenildiği gibi salt bir yanılsama söz konusu değildir. Tam tersine her şey göründüğü gibidir. Mesela, burada hakikati cinsiyetle ifade etmek önemlidir. Ama önyargılı araştırmacılar ve tarihçiler bunu yanılsama olarak kabul edegelmişler. Bilinçli ve köklü bir saptırmadır. Yanlıştır. Eğer cinsiyet olmasaydı hiçbir şey “gerçek” ve “canlı” olmazdı.

Tao’ya göre de “doğa eskilsizlik” halini şöyle ifade eder: “Mükemmel varlık aynı zaman da erkek ve dişidir. Ama beyler, doğalarının dişi yanlarını ihmal ediyorlardı. Ve böylece bir dengesizliğe yol açıyorlardı. Yang hakim olursa saldırganlık ortaya çıkıyordu. Bunun tipik özellikleri baskı, bencillik, dogmatizm, güç, ün ve şeref elde etme çabası ve yönetme arzusudur. Ying (dişi) olmadan yang (erkek) olmaz, olamaz, çünkü erkek yan tek başına dünyayı mutsuzluğa sürükler, kendini de yıkıma götürür.

Kendine bakıp duran parlamaz
Kendini haklı gören sevilmez
Kendini beğenmiş kimse saygı duymaz.”

Henüz dengenin bozulmadığı doğal toplum ve daha sonraki demokratik toplumlarda, “insanlar hakaniyetle davranıyorlardı ve bunun adalet demek olduğunu biliyorlardı. Birbirleriyle iyi geçiniyorlardı ve bunun insanlık demek olduğunu biliyorlardı. Birbirlerine yardım ediyorlardı ve bunun yardımseverlik olduğunu biliyorlardı.” Ve bu yüzden insanlığı ve toplumları kuran büyük eylemlerinin izlerinin (kadın ve dolayısıyla doğal toplum tarihleri) olmadığı iddia edilir ve görmezlikten gelinir. Bahsedilse bile bir silik gölge gibi gösterilir.

Usta Laoste: “Tao (Yol) sanatı kayboldu, moral (ahlak) ve düzen bozuldu, çıkar ve kurnazlık hakim oldu, böylece büyük yalanlar oluştu, kan bağları koptu, o zamandan beri çocuklardan riayet istenir oldu. Üst sınıf Ying ile Yang arasındaki dengeyi bozdu, sadece erkeksi olana uyuldu. Ve halk arasında anarşi, şiddet, sömürü ve sefalet hakim oldu. Bu nedenle iktidar hırsı doğdu” diyor.

Lakin tarih sadece hırsların trajedisi değildir. Laosta Usta’nın belki de ihmal ettiği mücadeledir. Zira mücadele her zaman vardır. Bütün tehditler, felaketler ve tehlikeler yoluyla bize umut ve bize sıcak bir özgürlük esintisi de eşlik eder, bu mütemadiyen çok kısa bir süre için yüzeye ulaşır; teselli ve kederleri silen bir hafifleme getirir. Bu direnme ruhudur: Belki de halkların baharı budur.

Çuangtse (M.Ö 369-286), o Laoste’nin sadık öğrencisi de şöyle diyordu: “Başlangıçta, yeryüzü ve gökyüzü varoluşa geldiğinde şeyler arasında bozulmamış bir denge vardı. Sınırsız bir harmoni (uyum) hakimdi. Böylece doğanın henüz mükemmel olduğu günlerde insanların sakin hareketleri ve neşeli görünüşleri vardı. O zaman dağların üzerinde patikalar yoktu, su üzerinde sandallar ve köprüler yoktu. Bütün şeyler, hepsi doğal çevrelerinde yaratıldı, kuşlar ve hayvanlar çoğaldı, ağaçlar ve çalılar büyüdü. Böylece kuşlar ve memeli hayvanlar evcilleşti. Ve ağaca çıkıp saksağan yuvalarına bakılabildi. Çünkü doğanın mükemmel olduğu günlerde insanlar, kuşlar ve hayvanlar birlikte yaşıyordu ve bütün her şey birlikte büyük bir aile oluşturuyordu. Burada asillerle halk arasında bir fark olabilir miydi? Her şey aynı biçimde çıkarcılıktan uzaktı. Ve aynı biçimde hırstan uzak oldukları için hepsi de doğal bir eksiksizlik halinde bulunuyordu.” Ve eğer cinsiyetler arasında denge yoksa hiçbir şey “hakikatli” ve “ahlaklı” olamaz. Taşlar bile öyledir. İnsan eliyle üretilmiş ya da inşa edilmiş nesneler de öyledir.

Şimdi insanlık durumunun bir çıkmaza girdiği genel kabul görmektedir. Bu çıkmazın en büyük sorumluları doğal toplumu (ekolojik toplumu ve kadın bakış açısını) kötüleyen ve tarih dışı olduğunu savunanlardır. Mesela, John Miller (19. yüzyılın başlarında) doğal toplum insanını betimlerken şöyle diyordu: “Onun istekleri azdır. Ve koşullarıyla orantılıdır. En büyük amacı açlığını gidermek; iş ve faaliyetleri azami çabadan sonra, tembellik ve dinlenmenin tatlı rehavetinden zevk alabilmektir.” Tabii ki o zamanlar, insanlar karın tokluğuna günde 15-16 saat çalışıyorlardı daha fazla sömürü için. Ve J. Miller’in öfkelendiği ve “yaban” insanı dediği doğal toplum insanının köleleşmemesi ve iliklerine kadar sömürülmemesine duyduğu çılgın öfke idi.

Yine L.H. Morgan da doğal toplum insanı için; “Yaban insanın zihinsel ve ahlaksal (moral) ölçekteki aşağı düzeyini, gelişmemişliğini, cahilliğini ve hayvani arzuları ve tutkuları tarafından ele geçirilmiş olduğunu” (1877) yazıyordu. Bunu da şuna bağlıyordu: “İlkelerin güçlü bir mülkiyet arzusundan, yani tüm diğer güdüler üzerinde üstünlüğü olan bir ‘tutku’dan yoksun olduğunu” ileri sürüyordu. Zira ona göre güçlü mülkiyet tutkusu uygarlığın başlangıcına işaret ediyordu. Ve günümüzde de Ortadoğu ve özellikle Mezopotamya’da ayakta kalan doğal toplum ve demokratik toplum yapılanmalarına ve bunlara dayalı olarak gelişen Aydınlanma’ya yönelik büyük bir saldırı yürütülmektedir. Görülmemiş bir kadın katliamı ve doğa tahribatı yaşanmaktadır. Model olarak yutturulmaya çalışılan ülkemizin hükümeti, aslında “Haine Kültürü”nü [Yedi yaşından yukarı kadınları katlederek ve erkeğe kul olan ve yeni dindar bir nesil yetiştirme…] yeniden hortlatarak ömrünü uzatmak istiyor. İnsan hasalarını daha önce de kuranlar olmuştu. Ama akıbetleri pek de iyi olmadı. Birçok kıymetli kadın yazarın, gazetecinin yazmasının engellenmesi ve en son olanlar, hükümetin kadın kıyımındaki bilinçli yaklaşımlarıdır. Gerçek yüzleridir.

Fethi Suvari – Özgür Gündem

İtaat ve yaratıcılık – Korhan Gümüş

Başbakan’ın İstanbul’un en güzel caddelerini, kalan son yeşil alanını yok edecek, kentin merkezini bir otoyol kavşağına çevirecek projedeki ısrarlı tutumu bana biraz askerlikteki durumu hatırlatıyor: Askerlikte herkes bilir, doğru da olsa, yanlış da olsa komutanlar kararlara mutlak itaat isterler. Asla verdikleri kararlardan geri adım atmazlar. Kararların tartışılması söz konusu bile olamaz.  İtiraz zaten hiç mümkün değildir. Çünkü askerlik gibi hiyerarşik örgütlenmede önemli olan kararların disiplin içinde uygulanmasıdır. Yoksa ortaya kaotik bir durum çıkar. Oysa ki hiyerarşik örgütlerde bile karar sürecinin başlangıcında daha esnek bir durum olabilir. Bir imkan olsa, diyelim komutanın ( kışla dışındaki bir yerde) yakınında bulunulsa, kararı değiştirme imkanı olabilir. Ancak kışlada söz konusu olan otoritenin tanınması meselesidir. Alternatiflerin tartışılması itaatsizlik olarak algılanır. Askerlik gibi hiyerarşik düzenlerde kararların tartışılması, farklı alternatiflerin, fikirlerin ortaya konması asla mümkün değildir.

Şimdi bir bakalım: Taksim’deki dalış tünelli kavşak projesi. Buna yalnızca bir “rant projesi” (ya da çıkar projesi) demek mümkün mü? Bu tür projeleri belirleyen şey yalnızca “rant” değil, daha çok kapalı ve otoriter işleyiştir.

Yöneticiler karar verirken başka türlü bir ilişki içinde olsalar, bu projeler de pek ala başka türlü olabilir. Projelerdeki ana mesele yöneticilerin nasıl bir katılım süreci öngördükleri ile ilgilidir. Yöneticilerin kararlarında kapalı ilişkiler rol oynuyor. Hiyerarşik sistemlerde kararlar sonuçta bir kişinin oluruna kalır. Bu durumda kararı kim verir, onayı alınan yönetici mi, yoksa bu kapalı sistemden istifade edenler mi? Belki bu tür işleyişlere bir ilişki biçimi olarak bakmak yerinde olur. Yöneticiler kendileri karar alıyormuş gibi gözükseler de bu işleyişin koşullandırması içindedirler.

Şimdi gelelim bu itaat sistemi ile yaratıcılık kavramının ilişkisine:

Başbakan muhtemelen “yaratıcılık” kavramını dünyevi konular için ağzına almaktan imtina etmiştir. Ancak burada bu çevrenin bu kavramı bizim çevreden farklı bir anlamda kullandığını düşünmemiz lazım, tam da aynı kaygılarla. Dinsel düşünce referanslı ilişkiler dünyasında yaratıcılık kelimesinin anlamının bizim kullandığımızdan farklı olduğu açık. Onlar tek yaratıcı Tanrı olduğuna göre, bu sıfatın insanlar için kullanılmasına karşılar. Bu duyarlılığı anlayabiliriz. Hatta aynı nedenlerle arkasındaki düşünce ile empati kurmakta zorlanmayabiliriz. Dini referanslı düşüncede “yaratıcılık” kavramı insani olanın dışına çıkarılır. İnsanüstü, metafizik bir alana, Tanrı katına taşınır. Bundaki amaç sembolik alandaki (iktidar) insanın kendisini Tanrı gibi görmesini, diktatörleşmesini engellemektir. Yaratıcılık kavramını dini referanslı düşünce sistemi içinde kullananlar, gene aynı nedenle onu Tanrı katına havale ediyorlar, insanlara böylesine bir nitelik atfetmedikleri için.

Oysa seküler dünyada “yaratıcılık” kavramı düşünce, fikir üretimi için kullanılır. Örneğin bir siyasetçinin, tasarımcının uğraşının bir temsil olduğunu göstermek için. Modern düşünce sistemi içinde “yaratıcılık” üretimin bir hakikat olmadığını, bir kurgu olduğunu ifade etmek için kullanılır. Bu çevrelerin yaratıcılık kelimesini kullandıklarında kastettikleri başka. Bundan insanüstü, metafizik bir gücü anlamıyorlar. Tam tersine insani bir yetiyi, insan zekasıyla ilişkili bir niteliği anlıyorlar. Bu işin bir yönü. Ama keşke anlaşmazlık bununla sınırlı olsa. Sorun dini açıdan duyarlı kesimin yaratıcılık kelimesinin taşıdığı metafizik anlamdan uzak durduklarını zannederken tam da içine düşmeleri.

Şimdi gelelim çözüme dair pratik sonuçlara:

Zannedersem bu durumun farkında olan Ağa Han Vakfı özellikle bu nedenle ağırlıkla böylesine bir koşullanma altında modernleşen (ve bu yüzden de modernleşme ile baş edemeyen) Müslüman toplulukların kültürel gelişmesini sağlamak için bu ihmal edilen düşünce geliştirme sürecini, yani kamusal alandaki mimari projeleri (ödüller, yarışmalar ve proje uygulamaları yoluyla) destekliyor. Çünkü bu ülkelerde kamusal alanlar genellikle kapalı uygulamaların hakimiyetinde. Bu ülkelerde halklar kapalı proje süreçlerine mahkum. Kamu yapılarının projelendirilmesi, restorasyonları yöneticilerin patronajı altında. Bu yüzden vakıf mimari alanı uluslararası planda profesyonel deneyimlere açarak büyük bir eksikliği gideriyor. Örneğin bugün Mısır’daki İskenderiye Kütüphanesi Akdeniz kentlerinin belki de en önemli çağdaş mimari yapısı. Kahire’deki Al-Azhar surlarının içindeki rekreasyon alanının yönetimi ve projelendirilmesi de öyle… Bu sıradışı proje örnekleri yönetimlerin kapalı uçlu uygulamalarına sahne olan bu kentlere hayat öpücüğü veriyor.

Türkiye’de son zamanlardaki kamu projelerinde fikir geliştirme ve katılım süreci ihmal ediliyor diyebiliriz. Proje hizmetleri kereste satın alır gibi ihale ile alınıyor. Yalnızca teknik bir iş gibi algılanan ve tartışmaya, yaratıcı enerjiye açılmayan mimarlıkta, şehir planlama kararlarında değil elbette, güvenlik, eğitim, çevre… aklınıza ne gelirse. Öyleyse bizim de bu önemli sorunu siyasetçilere değil de, Sayın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın AKM’de yaptığı gibi Sayın Güler Sabancı hanıma mı anlatmamız gerekiyor? Yoksa bundan bir ders mi çıkarmamız?

 

 

Korhan Gümüş

 

Zenofobi ya da yabancı korkusu – Tayfun Özkaya

Bir seminerde konuşmacı balıkçılık hakkında bir bildiri sunuyor. Birden eleştirdiği görüşü Greenpeace örgütünün de desteklediğini söylüyor. Başka bir açıklama da yapmıyor. Greenpeace’in adının geçmesi konuşmacıya inanmamız için yeterli kabul ediliyor. Bu davranışlar çok yaygın ve zenefobi olarak adlandırılabilir. Zenofobi yabancı korkusu veya nefreti anlamına geliyor. Sözcüğün kökeni Yunanca. Yabancı ve korku sözcüklerinden oluşuyor. Bu davranış ırkçılığa kadar uzanabilir. Ancak Türkiye’de kendini solda görenler arasında da kısmen yaygın. Şüphesiz her yabancı örgütü bağrımıza basmak zorunda değiliz. Amaçları itibariyle oldukça kamuflaj yapanlar da var. Ancak kategorik olarak yabancı olan her şeyi reddetme sağlıklı bir davranış değil. Hatırlayacaksınız Dalyan’da İztuzu’nda alman sermayedarlar bir otel inşaatı yapmak istiyorlardı. Durdurmak için Türkiye’deki çevre dostlarına desteğe gelenler arasında da almanlar ve çevre örgütleri vardı. Her iki kesimde de Türkler ve Almanlar. İşte gerçek bu.

İkinci Dünya Savaşına ve sonrasına kadar Zenofobi Avrupa halkları arasında da çok yaygındı. Şimdilerde bu duygu epeyce geriledi. Örneğin Almanlar ve Fransızlar yüzyıllarca birbirlerinden nefret ettiler ve savaştılar.

IMF, Dünya Bankası ve bunlarla benzer politikaları güden binlerce kuruluş hem Türkiye hem de başka ülkelerdeki halklar için zararlı politikalar sürdürüyorlar. Bu kesin. Ama bunları göstererek “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” düşüncesiyle hareket etmek de son derece yanlış.

Geçenlerde süt konusunda bir yazıyı bir tartışma listesine göndermiştim. Yazıma yanıt veren bir kişi eleştiri yerine “Tayfun bey sanırım Greenpeace taraftarı” demiş. Bu kadarcık bir şey söylemek yetebiliyor. Greenpeace’dan iki tanıdığım var. Ancak Greenpeace’in süt konusundaki bir rapor veya açıklamasını hiç görmedim. Süt konusunda düşüncelerimi oluştururken bu örgütün bir etkisi olmadı. Bu örgütün bir defosu varsa bize de söylesinler, biz de öğrenelim. Greenpeace’ın hiçbir şirketten destek almama ilkesi olduğunu öğrendim. Bu kuruluştan tanıdığım bir arkadaş, yıllar önce bir petrol şirketinin ortaklar genel kurulunda konuşabilmek için bir hissenin bir Greenpeace üyesi tarafından satın alındığını ve işi bittikten sonra satıldığını duyduğunu söyledi.

Büyük sermaye zenofobiden de yararlanıyor. Altın konusunda da eleştirel yaklaşanlar alman vakıflarının ajanlığı ile suçlanmıştı. Aslında alman şirketlerinin altın üretilmemesi için değil, siyanür üreticisi olmaları nedeniyle üretilmesi için güçlü çıkarları vardır. Güya almanlar altın fiyatlarının düşmemesi için Türkiye’de altın üretimini baltalıyorlarmış. “Neden en büyük altın üreticisi ve stok sahibi Amerikan şirketleri Türkiye’ye gelip altın üretmek istiyorlar?” sorusuna cevap yok tabii. “Dünya altın üretiminde binde bir bile payı olamayan Türkiye’deki altın üretiminin, nasıl olacak da dünya fiyatlarını düşüreceği” sorusunu zenofobi mağdurları bir türlü düşünemiyorlardı. Üstelik Türkiye’de altın üretmek için ilk şirketin Alman şirketleri tarafından kurulduğunu ve Bergama’daki ilk şirketin kurucuları arasında da alman şirketleri olduğunu biliyoruz. Zenofobi bir hastalıktır, kendimizi koruyalım.

 

 

Tayfun Özkaya

 

İzlanda kullanacak para birimi arıyor

Dünyanın kendi para birimini kullanan en küçük ülkesi olan İzlanda’da halk Kanada Doları’na geçilmesini istiyor. Hükümetin tercihi Euro’dan yana.

İzlanda, ekonomik istikrara kavuşmak için, kendi para birimi kronayı bırakıp, Kanada Doları’na geçmeyi düşünüyor.

Son yapılan kamuoyu anketlerine göre, İzlanda halkının yüzde 70’i kronayı bırakmak istiyor. Bunun en büyük sebebi AB karşıtlığının artıyor olması.

Hükümet, kronanın yerine Euro’ya geçmeyi değerlendiriyor. Ancak halkın kronayı bırakıp yerine en çok kullanmak istediği para biriminin ise Kanada Doları olması dikkat çekiyor.

İzlanda Sosyal ve Ekonomik Çalışmalar Araştırma Merkezi Ekonomisti Heidar Gudjonsson,, İzlanda ve Kanada’nın birçok benzer yönünün olduğunu vurguluyor. Gudjonsson, her iki ülkenin de kuzey kutup dairesinde olduğuna dikkat çekiyor. Gudjonsson, diğer benzerlikleri ise, ihracata dayalı ekonomi ve doğal kaynaklar olarak sıralıyor.

Kanada’nın İzlanda Büyükelçisi Alan Bones, cumartesi günü yapacağı bir konuşmada, Kanada’nın, İzlanda’nın Kanada Doları’na geçmesi hakkında görüşmeye hazır olduğunu söylemeyi planlıyordu. Ancak Kanada Dışişleri Bakanlığı, İzlanda’nın iç işlerine karışmış olmamak için Bones’un konuşmasını iptal etti.

NİYE KRONADAN VAZGEÇİYORLAR?
İzlanda’nın kronayı terk etmeyi düşünmesinin birçok sebebi var. Hükümet, 2008’de getirilen sermaye kontrollerinin rafa kalmasının ardından enflasyon ve faizlerde aşırı oynaklık yaşanmasından korkuyor. Öyle ki, 2001- 2007 döneminde yaklaşık yüzde 90 değerlenen İzlanda Kronası, 2008 krizinden sonra yüzde 92 değer kaybetmişti.

Atletico Madrid 5 eksikle çalıştı

0

UEFA Avrupa Ligi’nde Beşiktaş’ın rakibi olan Atletico Madrid, hazırlıklarını sürdürdü.

İspanyol ekibi, teknik direktör Diego Simeone yönetimindeki idmana sakatlıkları bulunan Arda Turan, Diego, Antonio ve Silvio salonda çalışırken, eşi doğum yapan Tiago ise izin alarak Portekiz’e gitti.

İspanyol basınının yoğun ilgi gösterdiği antrenmanı, şu anda hiçbir takım çalıştırmayan İspanyol teknik direktörler Manuel Preciado ve Onessimo Sanchez de izledi.

Öte yandan Atletico Madrid’i takip eden İspanyol gazeteciler, Beşiktaş maçıyla ilgili yaptıkları değerlendirmelerde, ilk maçın önemine dikkat çektiler.

Tele Madrid televizyonu muhabiri Julio Cabos, ”Atletico ligde normal ama sevdiği bu turnuvada favori. Atletico, bu turnuvada sahasında oynadığı maçlarda Rennes’i ve Udinese’yi farklı yendi. Beşiktaş maçına da aynı hedefle çıkacaktır. Turu Türkiye’ye bırakırsa çok zorlanır” dedi.

Marca gazetesinden Jose İgnacio Perez, ”Eşit bir eşleşme gibi gözükse de Atletico daha favori, daha güçlü, daha kaliteli. Beşiktaş’ın da önemli bir gücü var, o yüzden bu turun kilit maçı perşembe günü oynanacak” derken, As gazetesinden Sandra del Estal da ”İspanya’dan bakıldığında Simeone ile çok heyecanlanmış bir Atletico var. Takımdan memnunlar. Rövanşa rahat gitmek için ilk maç çok önemli. Çok büyük favori değil. Beşiktaş da çok formda bir döneminde gelmiyor” değerlendirmesinde bulundu.

İspanyol gazeteciler, Arda Turan hakkında ise, ”Arda büyük bir futbolcu ama ondan daha çok şey bekleniyor. Takımın yıldızlarından biri. Guti, Arda için ‘Türk liginin en iyisi demişti’. O yüzden Arda’dan daha çok şey bekleniyor. İyi maçları kötülerden daha çok oldu ama henüz kendini gösteremedi. Diğer taraftan İspanyol futboluna, Atletico’ya ve taraftarına hemen uyum sağladı” şeklinde konuştu.

BEŞİKTAŞ MADRID’E GİTTİ
Perşembe günü İspanya La Liga takımlarından Atletico Madrid ile karşılaşacak olan Beşiktaş, Madrid’e geldi.

Türk Hava Yolları’na ait özel bir uçakla başkent Madrid’e gelen siyah-beyazlı kafileyi, Barajas Havaalanı’nda Türk ve İspanyol basın mensupları karşıladı. Beşiktaş’ta özellikle Simao ve Quaresma İspanyol gazeteciler tarafından büyük ilgi görürken, her iki futbolcu da yöneltilen soruları yanıtsız bıraktı.

Siyah-beyazlı kafile, polisler eşliğinde otobüse binerek kalacakları otele gitti.

Beşiktaş, yarın TSİ 20.00’de maçın oynanacağı Vicente Calderon Stadı’nda antrenman yapacak. Teknik direktör Carlos Carvalhal ile bir futbolcu ise antrenmandan 30 dakika önce düzenlenecek basın toplantısına katılacak.

Atletico Madrid ise maç öncesi son çalışmasını yarın TSİ 12.30’da yine maçın oynanacağı statta yapacak.

“Hayvan hakları bilinci galip gelmeli”

Paris Sirki, Yeryüzüne Özgürlük Derneği tarafından protesto edildi. Güray Tezcan, sirk seyircilerin bilinçli olmasının neden önemli olduğunu bianet’ten Işıl Cinmen’e anlattı, “Hayvan hakları bilinci, hayvanseverlik anlayışına galip gelmeli” dedi.

Artık birçok Avrupa ülkesinde canlı hayvan kullanan sirklere karşı ciddi protestolar yapılıyor. Bolivya ve İngiltere gibi pek çok ülkede de vahşi hayvan kullanan sirkler yasaklandı.

Belli ki yeni dünyanın sirkleri, hayvansız olacak. Çocuklar, hayvanları doğal ortamlarında, gezilerde ya da televizyonda, sinemada tanıyacak.

Çünkü biz neşe içinde sirklerdeki gösterileri izlerken, perdenin arkasında olanlar çok farklı.

Hayvanların şaşkınlık içinde izlediğimiz hareketleri yapmayı öğrenmek için nasıl bir bedel ödediğini hiç düşünmemiş olanların ya da görmediği için önemsemeyenlerin Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden öğrenecekleri var.

İstanbul Beylikdüzü’nde kurulan Paris Sirki, Yeryüzüne Özgürlük Derneği üyeleri ve diğer hayvan hakları savunucularından oluşan yaklaşık 30 kişilik bir grup tarafından protesto edildi. Eylemciler hayvanlı sirklere son verilmesini istedi ve kamuoyunu hayvanlı sirkleri boykot etmeye çağırdı.

Grup sirki ziyarete gelenler için iki farklı broşür hazırlamıştı. Biri çocuklar için, diğeri ise veliler için. Broşürlerde, vahşi hayvanların nasıl kafeslere kapatıldığı ve turlar sırasında ne gibi sağlık sorunları yaşadıkları anlatıldı.

Sevgiyle eğitilen bir maymun robot gibi davranır mı?

Yeryüzüne Özgürlük Derneği'nin protestosundan

Gösterilerde ödülle eğitilirmiş gibi gösterilen hayvanların perde arkasındaki durumlarının ne olduğunu,  bu konuda çocuklara nasıl ulaşılabilineceğini Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden Güray Tezcan bianet’e anlattı.

Tezcan özetle şunu düşünmemizi istiyor: Bir kaplan kendiliğinden iki ayak üzerinde dakikalarca bekler mi? Ya da sevgiyle eğitilen bir maymun robot gibi davranabilir mi?

“Sirklerde hayvanın eğitimi, şiddetin bir biçimini içerir. Dövmek yoksa alttan ayaklarına elektrik vermek, bunlar yoksa çivili sopalar veya aç bırakma vardır. Elbette seyircinin önünde sert cezalar uygulanmaz. Mesele ilk eğitimlerde, özellikle de hayvanlar yavru iken neler yapıldığında…”

Çocuklar, protestodan çok etkilenmiş

Tezcan ideal bir sirk olamayacağı görüşünde. “Sıfır işkence ile eğitim olduğunu varsayalım ki böyle bir şeye rast gelmedik- hayvanların tırlarla ülkeden ülkeye taşınması bile zaten kendi başına işkencedir.”

Yaptıkları protesto, en çok çocukları etkilemiş.

Doğrudan çocuklara seslenen ilk sirk broşürünü yapan Yeryüzüne Özgürlük Derneği,  eylemde çocuklara bol bol broşür vermiş.

“Reklambozum da denebilir o broşürümüze. Çizgifilm kahramanları ile bezeli ve ön sayfada yalnızca soruyor: “Çocuklar, sirk hayvanlarının nasıl eğitildiğini biliyor musunuz?”

Çocuklar arka sayfayı çevirdiklerinde çok da şiddet içermeyen ama hayvanlara sirk için neler yapıldığını anlatan resimler ve kısa cümlelerle karşılaşmışlar.

Pek çok çocuk broşürü aldıktan sonra sesli okumuş, kimi girmek istememiş. Bir tanesi ise şok olmuş. Anne, babasının kolundan çekiştirerek “İşkence ile eğitiliyorlarmış!” diye defalarca bağırmış.

Hayvanlara verdiğimiz zararları, daha doğrusu hayvanlar üzerinde kurduğumuz köle-efendi ilişkisinin çocuklara nasıl anlatılacağı hayvan hakları savunucuları arasında hep tartışılan bir konu olmuştur.

“Türcülük, çocukluktan ekiliyor”

Tezcan, “Kimisi bizim broşür gibi daha yumuşak görsellerle ifade etmekten kimisi ise onlardan gerçeği sakınmamak adına şiddet görsellerini de göstermekten yanadır” diyor.

“Anlayacağınız üzere, şu konuda hemfikiriz: Türcülük, çocukluktan ekiliyor. Çocuklara hayvan sevgisi aşılamaktan daha etkilisi, onların kendi başlarına varlıklar olduğunu anlatabilmek ve onların da bizler gibi hakları olduğunu ifade edebilmektir.”

Tezcan, hayvansız sirkleri destekliyor. Hayvansız sirklerin, insan emeği ve yeteneğinin varacağı en ileri noktaları sergilediğinin altını çiziyor.

Hayvan sevgisi değil hak bilinci

Altını çizdiği şu fark çok önemli: “Hayvan hakları bilinci, hayvanseverlik anlayışına galip gelmeli.”

Türcülük kavramının, ırkçılık ve cinsiyetçiliğe eş bir faşizm biçimi olduğunu düşünüyor. Ve etkiyi genişletmek  için daha fazla kişiye, daha fazla bilince ve daha fazla köprü eyleme ihtiyaç olduğunu belirtiyor.

“Daha fazla insanın toplantılarımıza ve eylemlerimize gelmesi de bize hem insan gücü hem yaratıcılık kazandırır. Buna da ihtiyacımız var.”

Bugün 15:00’te Boğaziçi’nde

Hayvan hakları ve türcülük kavramları ile bir sunu izlemek ve görüş alışverişinde bulunmak isteyenler 7 Mart saat 15:00’te Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi Ayhan Şahenk Salonu’na gidebilir.

Sonuçta, hayvan hakları konusunda dünyada bir bilinç oluşmasının tarihi de çok eski değil. 1960’ların sonundan itibaren sesler yükseldi.

Tezcan, “Yavaş ve geç de olsa biz de nasibimizi alıyoruz” diyor. ” Eskiye göre daha bilinçli bireyler kazandı Türkiye.”

Hayvanlar ve hayvan hakları konusunda biraz daha fazla düşünmek isteyenlere iki önerisi var. Bir belgesel: Earthlings ve Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Hayvan Özgürleşmesi kitabı.

Sivas sanıklarına AKP koruması

CHP’nin, Sivas katliamı sanıklarının, zamanaşımına uğraraması için verdiği yasa önerisinin, doğrudan TBMM Genel Kurul gündemine alınması önerisi, AKP oylarıyla reddedildi.

CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun imzasıyla hazırlanan ve Sivas davası sanıklarının zamanaşımından yararlanmamasını düzenleyen yasa önerisi komisyonlarda ve genel kurulda yaklaşık 2.5 aydır görüştürülemeyince, CHP; genel kurulda “doğrudan gündeme alınması”nı önerdi.

Yasa önerisinin doğrudan gündeme alınması önerisiyle ilgili söz alan Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, birçok Avrupa ülkesinde işkence kötü muamele ve Sivas katliamı gibi suçların “insanlık suçu” olarak görüldüğü için zamanaşımına girmediğine işaret etti. Türkiye’de de bunun örneğinin 12 Eylül darbesi sonrasında işkence ve kötü muamele mağduruyla ilgili bir davada yaşandığını ifade eden Tarhan, mahkemenin “işkence ve kötü muamele suçlarının” zamanaşımına uğramayacağına hükmettiğini ifade etti. Türkiye’nin hukuk sisteminin AB hukukuyla “uyumlu” olduğunu belirten Tarhan, “Ama asıl insanlık vicdanıyla uyumlu. Toplum hafızasında yer eden, onulmaz yaralar açan öyle suçlar vardır ki, örneğin, ensest gibi, bu suçlarda mağdurlar, olayın failleriyle ancak yetişkin olunca mücadele gücü buluyor. Ama heyhat zamanaşımına uğramış oluyor” dedi. Pozantı cezaevindeki çocukların durumuna da dikkat çeken Tarhan, “Peki bu çocuklara yapılanların zamanaşımı ile örtülmeyeceklerinin garantisi var mı?” sorusunu yöneltti. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Sivas katliamı davasının sanıklarının zamanaşımına uğrayacağından yakındığına da dikkat çeken Tarhan sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kültür Bakanı, ‘geç gelen adalet adalet değildir, adalet yavaş işliyor’ diyor. Ben sayısını unuttum, kaçıncı yargı reformunu yapıyorsunuz, maden bu kadaryakınıyorsunuz, neden zamanaşımını kaldırmıyorsunuz. Bu zamanışımının süresi 20 yıl değil mi? Bu sürenin yarısı AKP’nin devri iktidarında geçmedi mi? Hizbullah canileri hokus pokusla yok edilirken nerelerdeydiniz? Hizbullahçılar kaçırılamayacak diye şeref sözü veren sizler değil miydiniz?”

Tarhan’ın konuşmasının ardından, yasa önerisinin doğrudan TBMM Genel Kurul gündemine alınması AKP oylarıyla reddedildi.

Çiçek: Komisyon gündeminde

TBMM Başkanı Cemil Çiçek ise CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Sivas sanıklarının zamanaşımına uğramaması için verdikleri yasa önerisinin Meclis Başkanlığı tarafından işleme konulmadığı açıklamaları üzerine yazılı açıklama yaptı. CHP’nin yasa önerisinin 20 aralık 2011 itibariyle esas komisyon olan Adalet Komisyonu’na ve tali komisyon olarak İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na sevkedildiğini belirten Çiçek, “Dolayısıyla şu an bu kanun teklifi ilgili komisyonların gündemindedir” açıklaması yaptı.

Aris’te futbolcular greve gitti

0

Yunanistan Birinci Futbol Ligi takımlarından Aris’te, kendilerine ödeme yapılmamasını protesto eden futbolcular 48 saatlik grev başlattı.

Kulübün açıklamasında, futbolcuların dün antrenmana çıkmadıkları belirtildi.

Kulüp sözcüsü Giannis Kontis, kulübün radyosuna yaptığı açıklamada, maddi zorluklarla mücadele ettiklerini ve sorunun çözülmesi için uğraştıklarını kaydetti. Kontis, oyunculardan anlayış beklediklerini ifade etti.

Futbolcular ise, kendilerine ödeme yapılmaması halinde eylemlerine yarın da devam edeceklerini söylediler.

Ligde geçen hafta AEK’yı 1-0 yenen Aris, son 7 maçında mağlup olmadı. Aris 23. hafta sonunda 16 takımlı ligde 7. sırada bulunuyor.