Yeşeriyorum

İtaat ve yaratıcılık – Korhan Gümüş

0

Başbakan’ın İstanbul’un en güzel caddelerini, kalan son yeşil alanını yok edecek, kentin merkezini bir otoyol kavşağına çevirecek projedeki ısrarlı tutumu bana biraz askerlikteki durumu hatırlatıyor: Askerlikte herkes bilir, doğru da olsa, yanlış da olsa komutanlar kararlara mutlak itaat isterler. Asla verdikleri kararlardan geri adım atmazlar. Kararların tartışılması söz konusu bile olamaz.  İtiraz zaten hiç mümkün değildir. Çünkü askerlik gibi hiyerarşik örgütlenmede önemli olan kararların disiplin içinde uygulanmasıdır. Yoksa ortaya kaotik bir durum çıkar. Oysa ki hiyerarşik örgütlerde bile karar sürecinin başlangıcında daha esnek bir durum olabilir. Bir imkan olsa, diyelim komutanın ( kışla dışındaki bir yerde) yakınında bulunulsa, kararı değiştirme imkanı olabilir. Ancak kışlada söz konusu olan otoritenin tanınması meselesidir. Alternatiflerin tartışılması itaatsizlik olarak algılanır. Askerlik gibi hiyerarşik düzenlerde kararların tartışılması, farklı alternatiflerin, fikirlerin ortaya konması asla mümkün değildir.

Şimdi bir bakalım: Taksim’deki dalış tünelli kavşak projesi. Buna yalnızca bir “rant projesi” (ya da çıkar projesi) demek mümkün mü? Bu tür projeleri belirleyen şey yalnızca “rant” değil, daha çok kapalı ve otoriter işleyiştir.

Yöneticiler karar verirken başka türlü bir ilişki içinde olsalar, bu projeler de pek ala başka türlü olabilir. Projelerdeki ana mesele yöneticilerin nasıl bir katılım süreci öngördükleri ile ilgilidir. Yöneticilerin kararlarında kapalı ilişkiler rol oynuyor. Hiyerarşik sistemlerde kararlar sonuçta bir kişinin oluruna kalır. Bu durumda kararı kim verir, onayı alınan yönetici mi, yoksa bu kapalı sistemden istifade edenler mi? Belki bu tür işleyişlere bir ilişki biçimi olarak bakmak yerinde olur. Yöneticiler kendileri karar alıyormuş gibi gözükseler de bu işleyişin koşullandırması içindedirler.

Şimdi gelelim bu itaat sistemi ile yaratıcılık kavramının ilişkisine:

Başbakan muhtemelen “yaratıcılık” kavramını dünyevi konular için ağzına almaktan imtina etmiştir. Ancak burada bu çevrenin bu kavramı bizim çevreden farklı bir anlamda kullandığını düşünmemiz lazım, tam da aynı kaygılarla. Dinsel düşünce referanslı ilişkiler dünyasında yaratıcılık kelimesinin anlamının bizim kullandığımızdan farklı olduğu açık. Onlar tek yaratıcı Tanrı olduğuna göre, bu sıfatın insanlar için kullanılmasına karşılar. Bu duyarlılığı anlayabiliriz. Hatta aynı nedenlerle arkasındaki düşünce ile empati kurmakta zorlanmayabiliriz. Dini referanslı düşüncede “yaratıcılık” kavramı insani olanın dışına çıkarılır. İnsanüstü, metafizik bir alana, Tanrı katına taşınır. Bundaki amaç sembolik alandaki (iktidar) insanın kendisini Tanrı gibi görmesini, diktatörleşmesini engellemektir. Yaratıcılık kavramını dini referanslı düşünce sistemi içinde kullananlar, gene aynı nedenle onu Tanrı katına havale ediyorlar, insanlara böylesine bir nitelik atfetmedikleri için.

Oysa seküler dünyada “yaratıcılık” kavramı düşünce, fikir üretimi için kullanılır. Örneğin bir siyasetçinin, tasarımcının uğraşının bir temsil olduğunu göstermek için. Modern düşünce sistemi içinde “yaratıcılık” üretimin bir hakikat olmadığını, bir kurgu olduğunu ifade etmek için kullanılır. Bu çevrelerin yaratıcılık kelimesini kullandıklarında kastettikleri başka. Bundan insanüstü, metafizik bir gücü anlamıyorlar. Tam tersine insani bir yetiyi, insan zekasıyla ilişkili bir niteliği anlıyorlar. Bu işin bir yönü. Ama keşke anlaşmazlık bununla sınırlı olsa. Sorun dini açıdan duyarlı kesimin yaratıcılık kelimesinin taşıdığı metafizik anlamdan uzak durduklarını zannederken tam da içine düşmeleri.

Şimdi gelelim çözüme dair pratik sonuçlara:

Zannedersem bu durumun farkında olan Ağa Han Vakfı özellikle bu nedenle ağırlıkla böylesine bir koşullanma altında modernleşen (ve bu yüzden de modernleşme ile baş edemeyen) Müslüman toplulukların kültürel gelişmesini sağlamak için bu ihmal edilen düşünce geliştirme sürecini, yani kamusal alandaki mimari projeleri (ödüller, yarışmalar ve proje uygulamaları yoluyla) destekliyor. Çünkü bu ülkelerde kamusal alanlar genellikle kapalı uygulamaların hakimiyetinde. Bu ülkelerde halklar kapalı proje süreçlerine mahkum. Kamu yapılarının projelendirilmesi, restorasyonları yöneticilerin patronajı altında. Bu yüzden vakıf mimari alanı uluslararası planda profesyonel deneyimlere açarak büyük bir eksikliği gideriyor. Örneğin bugün Mısır’daki İskenderiye Kütüphanesi Akdeniz kentlerinin belki de en önemli çağdaş mimari yapısı. Kahire’deki Al-Azhar surlarının içindeki rekreasyon alanının yönetimi ve projelendirilmesi de öyle… Bu sıradışı proje örnekleri yönetimlerin kapalı uçlu uygulamalarına sahne olan bu kentlere hayat öpücüğü veriyor.

Türkiye’de son zamanlardaki kamu projelerinde fikir geliştirme ve katılım süreci ihmal ediliyor diyebiliriz. Proje hizmetleri kereste satın alır gibi ihale ile alınıyor. Yalnızca teknik bir iş gibi algılanan ve tartışmaya, yaratıcı enerjiye açılmayan mimarlıkta, şehir planlama kararlarında değil elbette, güvenlik, eğitim, çevre… aklınıza ne gelirse. Öyleyse bizim de bu önemli sorunu siyasetçilere değil de, Sayın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın AKM’de yaptığı gibi Sayın Güler Sabancı hanıma mı anlatmamız gerekiyor? Yoksa bundan bir ders mi çıkarmamız?

 

 

Korhan Gümüş

 

Kategori: Yeşeriyorum

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.