Ana Sayfa Blog Sayfa 4779

Kantin eylemine polis baskını

İddiaya göre, okul kantinindeki fiyatları protesto eden öğrenciler, evlerinden yetirdikleri yiyecekleri yemek istedi. Ancak, okul müdürü polislerle sınıfı basıp yiyecekler toplatıldı. Protestocu bir öğrencinin okuldan ayrılması istendi.

Bianet’ten Ekin Karaca’nın haberine göre, İstanbul İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi’nde öğrenciler, pazartesi gününden itibaren kantinde uygulanan yüksek fiyat politikasını ve kantinde satılan yiyeceklerin lezzetsiz oluşunu protesto etmek amacıyla kantin boykotuna başladılar.  Boykota katılanlardan Lise Anarşist Faaliyet (LAF) üyesi lise 3 öğrencisi A.Y, bugün okula sivil polislerin geldiğini ve evlerinden getirdikleri yiyecekleri yemelerinin engellendiğini söyledi.

“Sınıfa polis getirdiler”

A.Y, yaptığı açıklamada, pazartesi günü okul kantinindeki kötü yiyecekler ve yüksek fiyatlar nedeniyle bildiri dağıttıklarını söyledi. Ardından bugün için boykot kararı aldıklarını ifade eden A.Y, on dakikalık ders arasında sınıfta bulunan sıraları birleştirerek, evden getirdikleri peynir, zeytin, ekmek gibi yiyecekleri ortaya koyup hep birlikte yemeye başladıklarını belirtti. A.Y. daha sonra yaşananları şöyle anlattı: “O sırada okul müdürü, üç öğretmen ve üç sivil polis sınıfa girerek yaptığımız şeyin yasak olduğunu ve yiyecekleri derhal toplamamızı istediler. Bunun üstüne ben karşı çıktım ve kendi yemeklerimizi yemenin yasak olamayacağını, okul yönetimi tarafından sınıfa polislerin sokulmasının ise sadece tehdit amaçlı olduğunu söyledim. Bunun üstüne sınıftaki diğer öğrenciler başka sınıflara gönderildi ve ben tek başıma kaldım. Sonra beni çıkartıp müdürün odasına götürürlerken birkaç polis daha geldi.”

“Okuldan almazsanız polise veririz”

A.Y, bu eylemi tek başına organize etmediğini, tüm sınıfın hatta okuldaki öğrencilerin de çok büyük bölümünün destek verdiğini söyledi. Sınıfta polislere ve müdüre karşı çıktığı için tüm olayı kendi üstüne kaldığını ifade eden A.Y, ailesinin okula çağrıldığını belirtti. A.Y. şöyle devam etti: “Öğlene doğru annem ve babam okula geldi. Okul yönetimi, ailem okula gelince beni okuldan almalarını istedi. Müdür, okuldan alınmamam durumunda beni polislere vereceğini söyleyerek tehdit etti. Ailem de düşüneceklerini söyledi.Ben okuldan ayrılmak istemiyorum. Yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Ailem de bu açıdan arkamda duruyor.”

8 Mart Kadınlar Günü – Pınar Bilir

Birçok yazıda okuyabileceğiniz gibi günün ilk önce tarihsel önemini belirtmekle başlayayım.

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York eyaletinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları  için greve başlar. Ancak polisle müdahalesi ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesinin ardından fabrikada çıkan yangında, kurulan barikatı aşmak kaçmaya engel olduğundan 129 kişi yanarak can verir. Yanarak ölen kişilerin çoğu ise kadındır.

Almanya Sosyal Demokrat Partisi üyelerinden Clara Zetkin, 27-29 Ağustos  1910 tarihinde yapılan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart 1857’de ölen kadın işçileri anmak için “Kadınlar Günü” adıyla her yıl bir gün düzenlenmesi önerisini getirdi ve oybirliğiyle kabul edildi. 3.Uluslarararası Kadın Konferansı’nda 1921 tarihinde bu anma gününün 8 Mart olarak belirlenmesine karar verildi.  Sonraki yıllarda  kadınların farklı statülerde karşılaştıkları sorunlarında dile getirildiği bir gün olarak “kutlanmaya” devam ediliyor.

Ben günümüzde , birçok anma gününün , sosyal hak ve hukuk mücadelesinin içinin boşaltıldığı gibi bugünün de içinin boşaltıldığını düşünüyorum. Kadınlar günü aslen bir anma günü ve ezilen pek çok sınıfın anma gününde olduğu gibi bir de cinselliği ön plana çıkarılarak kadının bir arkadaki adım olarak görülmesine isyan mücadelesinin dile getirildiği bir gün olarak anılması taraftarıyım, kadınlar günü olarak kutlanmasının değil. Tıpkı anneler günü, sevgililer günü gibi reklam panolarına malzeme olacak pankartlar asılarak “kadınlar gününüzü kutlarım” şeklindeki reklam içerikli cümlelerin çok daha ötesinde bir gün. Mücadele sürecinde cinsiyetinden dolayı ezilen bir sınıfın ortak sorunlarını ortak bir dille getirmesinin ötesinde bir gün değil. Yani bu günde kadınlara çiçek vererek, kadınlara hediye alarak bence kavramın içeriğini boşaltıp tam da sınıfları oluşturan kapitalist sistemi beslemiş oluyoruz.

Ötesinde de bu bir kadın mücadelesi değil sadece. Bizler erkek ve kadın olarak birlikte varız. Mücadele sadece erkeklerle değil, mücadele aynı zamanda annelerimizle de.  Evet bizleri koruyup kolluyorlar ama bildiğimizin ötesinde evde ki güçlü karar verici de onlar. Ve bu kararlar maalesef ki ülkemizin Doğusu ile Batısı arasındaki eğitim eşitsizliğinden dolayı daha çok Doğu, Güneydoğu Anadolu bölgelerinde gördüğümüz töre cinayetlerinin bir sebebi de yaşanan bu durumu yazgıları olarak gören kadınlar olabiliyor. Fiziksel yetersizlik, eğitim yetersizliği, hayatın Batı’da yaşayanlara göre daha zor olduğu bu bölgelerde kadınları gelenek ve görenekler karşısında daha aciz bırakıyor.

Birçok erkeğin düşündüğü gibi bir feminist hareket değil bu. Ki feminizmin en güzel tanımı Bell Hooks’un  “Feminizm Herkes İçindir” kitabında yapılmıştır. Kavram içeriği boşaltılmazsa ve kadınlar da “kadın,bayan,hanım” kavramlarını tartışmayı bırakırsa, aslında “feminizm”in cinsiyetler arası eşitlikten bahsettiğini anlayabiliriz. Kadınlar üzerindeki fiziksel ve psikolojik baskıların çoğunun erkekler üzerinde de uygulandığını düşünmek en doğrusu. Toplumun erkeği erkek olduğu için sürekli güçlü görme isteği kadar hastalıklı bir fikirde kadının kadın olduğu için ya eşit haklardan yararlanamaması ya da kadın olduğu için pozitif ayrımcılık tanınması. Eskiden abimle futbol maçı yaparken benim 2 puan önden başlamam gibi, yani pozitif ayrımcılık, sen zaten hayata 1-0 yenik başladığın için sana 1 puan avantaj veriyoruz demek.

Kadın olmak, erkek olmak,lezbiyen olmak, transeksüel olmak, cinsel tercihi ne olursa olsun “insan” olarak hayatta var olmak güzel. Bu kavramlar bir üstünlük ya da eziklik değil. Önemli olan birbirimize saygıyı yitirmeden, insan varlığımızla eşit olarak yaşayabilmek.

 

 

Pınar Bilir

twitter.com/#!/pnar_bilir

Tek tip insan yetiştirmek – Oya Baydar

28 Şubat tartışmalarıyla ilk ve ortaöğretime getirilmeye çalışılan yeni düzen tartışmaları rastlantısal olarak mı yoksa bilerek, hesaplanarak mı eş zamanlı başlatıldı, doğrusu merak ediyorum. Başbakan ve AKP kadrolarının, bir de televizyonlarda boy gösteren bir kısım prof., bölüm başkanı, hatta rektör ünvanlı iktidar yandaşlarının konuya yaklaşımları, 28 Şubat’ın on beşinci yıldönümünde, darbecilerin “1000 yıl sürecek” diyerek posta koydukları eğitim, toplum ve insan mühendisliği projesinin rövanşının alındığı izlenimi bırakıyor.

AKP kanadı, başbakanından bakanına, İmam Hatip Mezunları Derneği Başkanı’ndan rektörüne, getirilmeye çalışılan yeni düzenlemeyi tıpatıp aynı cümlelerle savunurken, yasa taslağını eleştirenlere de hep aynı soruyu yöneltiyorlar: “Ne yani; tek tip nesiller mi yetiştirmek istiyorsunuz?” Bu soruyla 4-4-4- formülünün eğitimi çeşitlendirdiğini, çocukları ve gençleri “yüz çiçek açsın” özgürlüğüne kavuşturacağını, tek tip kullar olmaktan kurtaracağını söylemeye çalışıyorlar. Çalışıyorlar diyorum, çünkü özellikle televizyon kanallarında boy gösteren 4-4-4 teorisyen veya savunucularının çok büyük çoğunluğu meramlarını pek anlatamıyorlar. Başbakanlarının laflarını tekrar etmeye çabalıyorlar ama onun belagatine sahip olmadıkları, savunmaya çalıştıkları görüşün doğruluğuna belki kendileri de pek inanmadıkları için yetersiz, zavallı, hatta cahilane sözlerden öteye geçemiyorlar.

Eğitim Planlaması Siyasetçilerin İşi Olamaz

Ülkemizde eğitimin en temel sorunlardan biri olduğunu kabul etmeyen yok. Devasa fırsat eşitsizliği bir yana, verilen eğitimin kalitesinin -düşük falan değil- yerlerde süründüğü tartışma götürmez biçimde, örnekleriyle ortada. Yerel ve uluslararası araştırmaların en cahil ve eğitimde geri ülkeler sıralamasında  hep en önlerdeyiz. Yukarda sözünü ettiğim ulemanın “Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür^dedirten hali; de’lerin da’ların ne zaman bitişik ne zaman ayrı yazılacağını bilen köşe yazarlarının bile nadirattan olduğu; ülkeler bazında, kişi başına kitap okuma endeksinin en alt sıralarında yer almamız, genel kültür eksikliğimiz, vb. herkesin malûmu. “Şubat ayı kaç yılda bir 29 çeker?” sorusuna çoğu genç yirmi iki kişiden sadece üçünün doğru cevap verebildiğini, onların da ikisi kadın üç yaşlı insan olduğunu televizyonda izlediğimde içim gerçekten burkulmuştu.

Bütün ideolojik önyargılardan, siyasal yatırım hesaplarından arınmış; ulusal, yerel, bölgesel ve uluslararası verilerden yararlanarak ortaya konacak ve de bütün kaynakların seferber edileceği bir eğitim düzenlemesine ihtiyacımız olduğu apaçık. Bu konudaki eksiklerimiz, yanlışlarımız, sorunlarımız o kadar büyük ve yaşamsal ki, siyasi yatırım hesaplarıyla yada ideolojik kavgalarla atılacak her yanlış adım bugünümüzü ve geleceğimizi, genç kuşakların kaderini, insanımızın gelişmesini belirleyecek, örseleyecek, karartacak. Zaten hiç iç açıcı, umut verici olmayan durum büsbütün kötüleşecek.

İktidarlar, partiler, siyasetler -ve de kimileri kabul etmek istemese de- devletler geçicidir. Omzu kalabalık yada sivil giyimli toplum mühendisi darbecilerin kurmaya çalıştıkları düzenler, kendi sandıkları gibi öyle 1000 yıl falan sürmez, günü gelir yıkılır. Öte yandan iktidarlar, partiler, siyasetler toplumu kendi ideolojik hatları ve tercihleri doğrultusunda biçimlendirmek isterler. Türkiye gibi toplumsal-ideolojik çelişkilerin derin ve çatışmalı olduğu yapılarda, siyasal ideolojik dayatmalar ve çatışmalar da keskin olur. 28 Şubat süreci ve şu günlerde tartışılan eğitime yeni düzen girişimleri bu çatışmanın su yüzüne yansımasıdır. Vahim olan şu ki, çatışma ve hesaplaşma, suça varan bir sorumsuzlukla Türkiye insanının geleceği üzerinden yürütülmektedir.

İşte tam da bu yüzden, bir eğitim reformu çerçevesinde eğitimin her kademede uzun vadeli olarak planlanması hükümetlerin ve siyasetçilerin değil bağımsız uzmanların işi olmalıdır. Ortaya konan modeller toplumun bütün kesimlerince tartışılmalı, fikir üretilmeli, eleştirilmelidir. İktidardaki ve muhalefetteki siyasi partiler doğal olarak bu tartışmanın ve model üretiminin parçalarıdır ama sahipleri ve buyurganları değil. Yani eğitim, sivil veya asker muktedirlere, şu veya bu ideolojik hattın takipçisi siyasetçilere bırakılamayacak kadar ciddi ve hayati bir iştir.

Benim İdeolojim Seninkini Döver

28 Şubat; asker-sivil bürokrat seçkinlerin Cumhuriyet’in palazlandırdığı büyük sermaye ve onun medyası desteğinde gerçekleştirmeye çalıştıkları siyasi-ideolojik bir darbeydi. Laik Kemalist ideolojinin restorasyonu girişimiydi. Bu nedenle de ideolojik propaganda (psikolojik harekât) ve eğitim alanı darbeci- vesayetçi güçlerin ana hedefleri oldu. 28 Şubat zihniyetini güçlendirip yaşatacak nesiller yaratılmak isteniyordu. Zorunlu eğitimin, emir demiri keser misali alelacele sekiz yıla çıkarılmasının başlıca, hatta tek nedeni İmam Hatip okullarının önünü kesmek; bir yandan iktidara uzanacak kadar güç kazanan Müslüman kesimleri iktidardan silah tehdidiyle uzaklaştırırken öte yandan resmi ideolojiye bağlı tek tip insanlardan oluşan Kemalist nesiller yetiştirmekti. 28 Şubat’a kadarki bütün darbeler siyaset ağırlıklıyken post-modern darbe ideolojik ağırlıklıydı diyebiliriz.

Herkesin bildiğini birbirimizden saklamaya, karnımızdan konuşmaya gerek yok: 28 Şubat’ın on beşinci yılında tıpkı 28 Şubatçıların yaptığı gibi alelacele ve son derece hazırlıksız şekilde gündeme getirilen 4-4-4 eğitim düzenlemesi de ideolojik karşı darbeden ibarettir. Ana amacı; dinî eğitimin resmi yaşını çocukluğun ilk yıllarına (son değişikliklerle dokuz yaşına kadar) indirebilmek, ilk dört yıldan sonra İmam Hatiplere geçişi sağlayabilmektir. Gerisi gerçekten teferruattır, teferruat olduğu da komisyondaki yasanın maddelerinin savrukluğundan, her an nabza göre değiştirilmesinden, konunun uzmanlarının ve sivil toplumun itirazlarının şu veya bu şekilde bastırılmaya çalışılmasından, yasayı papağan misali savunanların en güçlü argümanlarının “tek tip insan” yetiştirilmesinden ibaret olmasından da anlaşılmaktadır. 28 Şubatçılar laik-Kemalist-ulusalcı nesiller yetiştirmek istiyorlardı, AKP iktidarı da Başbakan’ın bir süre önce açıkladığı ve kavgasını verdiği biçimde dindar-muhafazakâr nesiller yetiştirmek istiyor. Tabii ki konunun siyasal yatırım, psikolojik tatmin, intikam duygusu gibi yanları da var ama bunlar ikincil.

İster dinî ister uhrevî olsun, ideoloji ideolojidir. Her ideolojik güç (Komünizm dahil) iktidarını teminat altına alabilmek için kendi insanını, kendi nesillerini yaratmak ister. Bunun başlıca aracı da eğitimdir.

İster Kemalist, ister dindar, ister komünist, vb. olsun ideolojik eğitim kendi ideolojik modelinde tek tip insan yetiştirmeyi amaçlar. “Şöyle veya böyle nesiller yetiştirmek”ten söz ediliyorsa tek tip insan modeli gündemde demektir. Kuşkusuz bu nesil yetiştirme işi her zaman başarılı olmaz, fire verir. Kimileri ayrıksı kalır, muhalif olur, baş kaldırır. Rejim bunlarla mücadele eder ve başkaldıranı ezmeye çalışır. Yine de tek tipleştirme sanıldığı kadar başarılı olmaz. Örneğin AKP kadrolarının, Fethullah Hareketi mensuplarının Kemalist rejimin bağrından çıktıkları unutulmasın.

Tek tipleştirme konusunda bütün ideolojiler arasında en yamanı, en tavizsiz olanı dinî ideoloji ve dinî eğitimdir. Çünkü burada söz konusu olan insanın inanç dünyasıdır ki; dinî inanç sorgulamayı, eleştirmeyi, kendini tartışmayı reddeder. Aşılması, başkaldırılması, özgürleşilmesi, farklılaşılması en güç olan budur.

Kısaca, yapılmaya çalışılan eğitim düzenlemesine karşı çıkanları “Tek tip insan yetiştirmek mi istiyorsunuz?” diye susturmaya çalışanlar, aslında “Artık biz kendi tek tip insanımızı yetiştireceğiz” demektedirler. Amaçlanan budur ama, bu işin öyle kolay başarılamadığını eğitim ve nesil mühendisliğine soyunan yeni muktedirler de göreceklerdir. Başaracakları tek şey şu berbat eğitim sistemimizi biraz daha içinden çıkılmaz  hale sokmak olacaktır.

Eğitim; bütün siyasetler ve ideolojik dayatmalar dışında özgür, sorgulayıcı, eleştirici,  ezberciliğe papağanlığa prim tanımayan, otoriteye baş eğmeyen, herkesin hakkını kendi hakkı gibi koruyan, barışçı ve yaratıcı bireyler yetiştirmeyi hedeflerse “tek tipleştirme” ortadan kalkar. Özgür ve sorgulayıcı birey tek tipleşmeye karşı çıkacak, sürünün koyunu olmayı reddedecektir. İktidarlar bundan hiç hazzetmezler.

Çeşitlilik içinde üretici-yaratıcı birey insana ulaşabilmek öyle 4-4 veya 5-9 veya 10-20 formülleriyle ve Kemalist ideolojik dayatmanın yerine dinî-muhafazakâr dayatmayı geçirerek değil bütünsel bir zihniyet değişikliği ile mümkündür. Yoksa, milyarlarca liralık yatırımla öğrencilere dağıtılması planlanan tabletler, akıllı tahtalar, vb. yandaş sermayeye avanta kazançlar sağlamaktan öteye geçmez. Mesele tablette değil o tabletin içeriğindedir. Atatürk’ün gençliğe hitabesini de yükleyebilirsiniz tabletin hafızasına, Kur’andan ayet de, Komünist Manifesto da. Hepsini birden ve daha başkalarını da yükleyip özgürce tartışılmasını sağlayabiliyor musunuz? Çocukların, gençlerin kafalarındaki bütün tabuları yıkmaya; ne Müslüman ne Kemalist, ne olacağını kendisi seçebilecek özgür insanlar yetiştirmeye cesaretiniz var mı?  Varsa, işte o zaman eğitim reformunu tartışmaya başlayalım.

Oya Baydar – www.t24.com.tr

2. Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali 8 ilde

Yılmaz Güney Vakfı ve Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi (YÇKM) tarafından organize edilen 2. Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali kapsamında, 3-31 Mart tarihleri arasında 8 ilde çeşitli etkinlikler gerçekleştirilecek. İstanbul başta olmak üzere Ankara, Antalya, Diyarbakır, Eskişehir, Isparta, İzmir ve Tunceli’de gerçekleşecek festivalin programında film gösterimleri, sergi, panel ve sinema söyleşileri yer alıyor.

Festivale katılan kısa film ve belgesellerden oluşan seçkilerin gösterimi 3-4-10-11 Mart tarihlerinde Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi Sinema Salonu’nda, 23-29 Mart tarihlerinde ise Yeşilçam Sineması’nda yapılacak. Festival filmlerinin gösterimlerinin yanında, restore edilen Yılmaz Güney filmlerinden oluşan seçki de yine aynı tarihlerde Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi Sinema Salonu ve Yeşilçam Sineması’nda izleyicilerle buluşacak. Fotoğraf ve karikatür sergileri ise 10-25 Mart tarihleri arasında Beyoğlu Mephisto Kitabevi’nde takip ziyaret edilebilir.
Festivalin bu yıl ilk kez ev sahipliği yapacağı sinema sohbetleri 17-18 Mart tarihleri arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Fındıklı Yerleşkesi’nde, Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu’nda gerçekleşecek. Söyleşilerde sinema-emek ilişkisi, sinema-edebiyat ilişkisi, yeni ve alternatif oluşumlar gibi konuların yanı sıra Yılmaz Güney sineması çeşitli yönleriyle ele alınacak.

Ayrıntılı bilgi ve festival programı için: www.yilmazguneyksf.org

(altyazı.net)

 

Kabus sürüyor: Selek’e müebbet istemi

Mısır Çarşısı Davası’nda esas hakkındaki görüşünü açıklayan savcı, Sosyolog Pınar Selek ve diğer 2 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istedi.

Mısır Çarşısı’nda 7 kişinin öldüğü patlamayla ilgili Sosyolog Pınar Selek’in de aralarında bulunduğu 3 sanığın yargılanmasına devam edildi.

Özel yetkili İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada esas hakkındaki görüşünü açıklayan Savcı Mehmet Ali Uysal, Pınar Selek ve diğer sanıkların ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasını istedi.

Mahkemenin kararını bir sonraki duruşmada açıklaması bekleniyor.

Bu arada, sanıklardan Kadriye Sevgi Öget hakkında da yakalama kararı çıkarıldı.

14 yıldır devam eden davada, mahkeme, daha önce Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk hakkında beraat kararı vermiş, ancak bu karar Yargıtay tarafından bozulmuştu.

Mısır Çarşısı’nda, 9 Temmuz 1998’de meydana gelen patlamada 7 kişi ölmüş, 127 kişi de yaralanmıştı.

Polis copuyla kör oldu

Eğitim-Sen’in düzenlediği mitingde polisin coplu müdahalesi sonucu sağ gözü kör olan Ankara 2 No’lu Şube Başkanı öğretmen Dengiz Sönmez polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “kovuşturmaya yer olmadığı” kararını verdi.

Eğitim-Sen, 5 Haziran 2009 tarihinde toplusözleşme hakkı için Türkiye’nin dört bir yanından gelen eğitimcilerle birlikte Danıştay binası önünden Milli Eğitim Bakanlığı’na protesto yürüyüşü düzenledi. Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polis ekipleri yürüyüşe izin vermedi ve direnen eğitimcilere cop, tazyikli su ve gaz bombası ile müdahale etti. Eğitim-Sen Ankara 2 No’lu Şube Başkanı öğretmen Dengiz Sönmez, arbedede yere düşen arkadaşına yardım etmek isterken sağ gözüne cop darbesi aldı. Polisin kullandığı biber gazı da gözün daha fazla zedelenmesine neden oldu. Olaydan sonra ameliyata alınan Sönmez’in sağ gözünü yüzde 80 oranında kaybettiği ortaya çıktı.

‘Müdahale yasal’

Milli Eğitim Bakanlığı, görme engelini kanıtlayan hastane raporları üzerine Sönmez’i malulen emekli etti. Sönmez ve Eğitim-Sen yöneticileri Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekiplerin “kendilerine saldırdığı, bu saldırı esnasında yaralandıkları, ölçüsüz ve orantısız şiddet uyguladığı” gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Başsavcılığın 10 Şubat 2012 tarihinde aldığı kararda, “Emniyet görevlilerinin yasadışı gösteri ve yürüyüş yapmak üzere kendilerine gösterilen güzergâh dışında yürüyüş yapmak isteyen topluluğa müdahale etmek zorunda kaldığı” dile getirildi. Kararda, gözünü kaybeden Dengiz Sönmez’in de aralarında bulunduğu öğretmen sendikacılara yapılan müdahalenin “yasal sınırlar içerisinde kaldığı, ölçüsüz ve orantısız güç kullanılmadığı, güvenlik güçlerinin keyfi bir tutum ve davranış içine girmedikleri, yasaların kendilerine verdiği yetkileri kullandıkları” kaydedildi.

Radyasyonun gölgesinde yaşam

Japonya’da Fukuşima nükleer faciasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen radyasyon korkusu günlük yaşama eşlik ediyor.

Japonya, tarihinin en büyük afetinin yaralarını sarmaya çalışıyor. Bir yıl önce 11 Mart’ta 9 büyüklüğünde bir depremle sarsılan ülke, ardından gelen tsunami ve nükleer facianın kabusunu yaşadı. Yüksekliği kırk metreye ulaşan tsunami dalgaları, Fukuşima nükleer tesisinde çekirdek erimesiyle sonuçlanan bir yıkıma yol açmış, dünya Çernobil sonrasının en büyük nükleer faciasına tanıklık etmişti.

Bu üçlü faciada 20 binden fazla insan yaşamını yitirdi, ya da kendilerinden bir daha haber alınamadı. Yarım milyon insan evsiz kaldı, 80 binden fazla kişi hâlâ geçici konutlarda yaşıyor. Ve radyasyon hâlâ günlük yaşama eşlik ediyor. Nükleer faciadan en çok etkilenen Kanto bölgesinde değerler büyük ölçüde normale dönmüş olmasına rağmen Japon kamu televizyonu NHK hâlâ hergün bölge için ölçülen radyasyon değerlerini bildiriyor. Japonların belleğinde nükleer tehlike günlük yaşamın bir parçası.

İki çocuk annesi bir Japon kadın şunları söylüyor: “Gerçi üzülüyorum ama Fukuşima bölgesinden gelen sebzeyi almamaya çalışıyorum. Bunun dışında bilinçli olarak sağlığa zararlı maddelerin vücutta birikmesini önleyecek şifalı bitki ve gıdalara yöneliyorum.”

Gözler ölçüm sonuçlarında

Balık ya da pirinçte radyasyon ölçüldüğüne dair haberler tüketicileri de daha dikkatli olmaya zorluyor. Son aylarda artık bu tür haberler gelmese de, bu endişeleri dindirmeye yetmiyor.

Uluslararası çevre örgütü Yerkürenin Dostları’ndan (Friends of the Earth) Akiko Yoşida, resmi makamların numune ölçümlerini genişlettiğini, büyük süpermarketlerin de kendi ölçümlerini yaptığını belirtiyor ve ekliyor: “Bazı süpermarketler ölçüm sonuçlarını yayımlıyor da. Bunu çok iyi ve önemli buluyorum. Böylece insanlar kendileri seçebiliyor.”

Fukuşima gibi başkent Tokyo ve Yokohama’da da, insanların yanlarında götürdükleri yiyecek ya da kendi ektikleri sebzeyi radyasyon ölçümüne götürebildikleri özel merkezler bulunuyor. Japon hükümeti geçen yıl sonunda sınır değerlerini katılaştırarak AB değerlerinin de altına çekmiş, ancak tahliyeler için sınır değeri yılda 20 milisievertte bırakmıştı. Japon çevre kuruluşları bu nedenle en azından çocukların geçici tahliyesine olanak tanınmasını talep ediyor.

Nükleer facia sonrasında Fukuşima’yı terk etmek zorunda kalanların çoğu geri döndü. Facianın yaşandığı Fukuşima nükleer santraline kırk kilometre uzaklıktaki Iitate kentinden tahliye edilip sonra evine dönen Hiromo Sato şunları söylüyor: “Bizler de, Fukuşima kentinde yaşayanlar da tabii ki bölgede yetişen ürünleri satın alıyoruz. Dükkanlarda kısmen radyasyon ölçüm sonuçlarını gösteren tabelalar var. Bilgi alıyoruz ve bu durum karşısında rahat olmaya çalışıyoruz.”

Radyasyon kirliliğine karşı savaş

Iitate kentinde radyasyondan arıtma çalışmaları henüz başlamadı. Facia sonrası girişe yasaklı bölge ilan edilen Minami-Soma ya da Kavauçi’de ise çalışmalar devam ediyor. Çalışmalar radyasyon kirliliğini önemli ölçüde düşürse de, çok zaman alıyor. Geniş alanlarda radyasyonlu toprak tabakasının kazınması ve binaların tamamen radyasyondan arındırılması gerekiyor.

Kavauçi Belediye Başkanı buna rağmen hemşehrilerine ‘geri dönün’ çağrısında bulundu: Çocuklu aileler bu çağrıya uymaya pek niyetli değil. Daha yaşlılar ise çoktan evlerine döndü bile. Ancak binalar radyasyondan arındırılıp insanlar evlerine dönse bile, bölgeyi çevreleyen orman ve çayırlara girmeye daha uzun süre hiç kimse cesaret edemeyecek.

(DW)

‘Süper Salı’ da hesaplar karıştı

Amerika Birleşik Devletleri’nde başkanlık yarışında yer alacak Cumhuriyetçilerin aday belirleme sürecinde kritik dönemeç geçildi.

10 eyalette birden seçim yapıldığı için ‘Süper Salı’ olarak adlandırılan günde yarış, eski Pennsylvania Senatörü Rick Santorum ve eski Massachusetts Valisi Mitt Romney arasında geçti.

Santorum, başarılı bir seçim geçirerek yarışta var olduğunu ortaya koydu: “Herşeye rağmen ülke çapındaki bütün seçimleri kazandık. Onlar, o sonunda bitti diye düşünüyorlardı. Fakat geri dönmeyi başardık.”

Seçime en fazla delegeye sahip aday olarak giren Mitt Romney, başarılı grafiğini devam ettirdi. Seçim kampanyası boyunca ekonomi mesajları veren Romney, yine bu alandan Amerikan Başkanı Barak Obama’ya yüklendi: “Milyonlarca Amerikalı etrafına bakıyor ve ulaşamadıkları işleri arıyorlar. Onların ödeyemedikleri faturalarda ellerinde. Benim bir mesajım var: Siz kaybetmediniz. Sizi kaybettiren bir başkanınız var ve bu değişecek.”

Su ana kadar ki en zengin ABD başkan adaylarından biri olan Romney, ülke ekonomisini ancak kendisinin düzlüğe çıkarabileceğini savunuyor.

6 Kasım’da yapılacak başkanlık seçiminde yarışacak adayın bin 144 delegenin desteğini alması gerekiyor.

Radyasyonlu yalan: ‘Nükleer rüzgârdan daha iyi’

Mersin Akkuyu Nükleer Santralı için ÇED Başvuru Dosyası hazırlandı ve 1 Mart’ta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı internet sitesinde sessiz sedasız halkın görüşüne açıldı.

Tarım Orkam-Sen Mersin Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Yılmaz Kilim, başvuru dosyasının prosedür gereği bakanlık, valilik ve il çevre müdürlüğünce duyurulması gerektiğini vurgulayarak “Duyuru yalnızca bakanlık internet sitesinde yer aldı. Valilik İl Çevre Müdürlüğü ve ulusal bir gazetede ilan edilmesi gereken duyuru prosedürü Akkuyu için uygulanmadı” dedi.

Kilim’in iddiasına göre Akkuyu’da işler gizli kapaklı yürütüldü. “Daha önceki toplantılarda şirket yetkililerinin itirazların süreci durdurmayacağına dair beyanatları oldu. Halkın katılımı toplantıları gizli kapaklı yapıldı” diyen Kilim, yeni bir imza kampanyasıyla hukuki yollara da başvuracaklarını söyledi.

Nükleer yakıt İstanbul’dan mı geçecek?

Nükleer enerji, temiz ve çağdaş olarak nitelenirken nükleer yakıt yenilemeleri için Rusya’dan alınacak olan taze nükleer yakıtın ve atıkların tercihen denizyolu ile taşınmasının planlandığı belirtiliyor. Bu da akla hemen İstanbul Boğazı’nı getiriyor. Yılmaz Kilim, nakil sırasında radyoaktif yayınımın ispatlandığını savunarak yalnızca Mersin ve çevresi değilİstanbul’un da risk altında olacağını iddia ediyor.

Başvuru dosyasında en çok dikkat çeken noktalardan biri de güneş ve rüzgâr enerjisine yönelik değerlendirmeler oldu. Çevreci oldukları kabul edilse de rüzgâr santrallarının nesli tükenmekte olan kuşları olumsuz etkileyebileceği öne sürüldü. Güneş santralları ise ayna ve panel gibi özel malzemeleri yüzünden çevreyi etkileyebilir olmakla suçlanıyor.

Bakanlık: Önce enerji performansı

Enerji Bakanlığı; internet sayfasında nükleer enerjiyle ilgili raporunu paylaştı. Raporda yenilenebilir enerji potansiyeli büyük olsa bile, Türkiye’nin ‘4 mevsim, 7 gün’ sürekli enerji arzına ihtiyacı olduğu hatırlatıldı, nükleer enerjinin performansının enerji ihtiyacı artan Türkiye için rüzgâr ve güneşten üstün olduğu savunuldu. Mersin’de kurulacak ve 4.800 MW’a kadar kurulu kapasiteye sahip olacak NGS’nin ekonomik ömrü 60 yıl.

Nükleer atık 10 yıl Türkiye’de

Başvuru dosyasında kullanılmış nükleer yakıtın 10 yılTürkiye’de kalacağı belirtiliyor. Tarım Orkam Sen MersinŞubesi Yönetim Kurulu Üyesi Yılmaz Kilim, 11 Mart’taki deprem ve tsunami sonrası Japonya’nın Fukuşima kentinde yaşanan felaketteki nükleer kirliliğin bu atık havuzlarından kaynaklandığını hatırlatıyor.

Ayrıntılı bilgi için buraya tıklayınız.

Anonymous ‘Ankara’ya saldırdı

Kendilerini ‘hacktivist’ olarak isimlendiren ve isimini ilk kez wikileaks.org’a yaptırım uygulayan Paypal, Visa ve Amazon gibi dünyaca ünlü şirketlere düzenlediği online saldırılarla duyuran Anonymous’un yeni hedefi ‘Ankara’ oldu.

Hürriyet gazetesinden Ümit Çetin’in haberine göre, siber-aktivist grubu Başbakanlık bilgi ağına saldırdı.

Resmi yazışmalara ulaşmaya çalışan grup ile Başbakanlık bilişim güvenlik uzmanları arasında süren siber savaş sonrasında saldırı resmi açıklamalara göre püskürtüldü.

Habere göre, Anonymous’un yeni hedefi Başbakanlık olurken, Başbakanlık güvenlik duvarı SMS atarak uzmanları uyardı.

Alarma geçen 5 bilişim güvenlik uzmanı bilgisayarlarının başına geçerek sistemi savunmaya başladı, iki grup arasındaki siber savaş sırasında karşılıklı laf atmalar da yaşandı.

ABD Virginia ve Çin’den yapıldığı tespit edilen saldırıların yoğunluğu artınca Başbakanlık Güney Virginia Üniversitesi’nden erişimi engelledi ve böylece Başbakanlık saldırıyı püskürtmeyi başardı.

Saldırının püskürtülmesinin ardından önlemleri arttıran Başbakanlık, Türk mühendislerinin hazırladığı yerli yazılım bir güvenlik duvarı kurdu.