Ana Sayfa Blog Sayfa 4743

Trans cinayetlerine sessiz kalma, suça ortak olma!

30 Mart Cuma günü İzmir’in Karabağlar ilçesinde öldürülen Tuğçe Şahin İzmir ve Ankara’da eşzamanlı olarak anıldı. Sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar cinayetin bir an önce aydınlatılmasını istedi.

İzmir’deki etkinlikte Siyah Pembe Üçgen LGBTT Derneği’nin çağrısıyla bir araya gelen topluluk, Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde mum yaktı; 23 yaşında öldürülen Şahin’in resmi ile, sessiz oturma eylemi gerçekleştirdi. Eyleme çevredeki çok sayıda kişi de destek verdi.

Cinayet ile ilgili basına açıklama yapan Siyah Pembe Üçgen üyesi Deniz Solmaz, her yıl 20’ye yakın trans kadının öldürüldüğünü belirtti. Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nu ve AK Parti hükümetini göreve çağırdı.

Açıklamada “Eşitlik talep eden yurttaşlar olarak, bize yönelen ideolojik şiddetin ve hak ihlallerinin daha ne kadar süreceğini soruyoruz. Her cinayetten sonra, bu son olsun, diyerek yetkilileri göreve davet ediyoruz. Trans bireyleri sarmallayan ayrımcılığa, güvensiz çalışma koşullarına karşı gereken önlemleri, ihtiyaç duyduğumuz kamu desteğini talep etmeye devam edeceğiz. Transfobik şiddete yanıt olarak, faillerin az ceza almalarına neden olan haksız tahrik, iyi hal indirimleri değil; tam tersine ağırlaştıracak olan nefret suçları yasası istiyoruz. Trans bireylerin öldürülmesini normalleştiren sisteme inat, biz bu cinayetlere alışmayacağız, kanıksamayacağız. Sessiz kalmak, suça ortak olmaktır.” dendi.

Tuğçe Şahin

Cinayet soruşturma aşamasında, haberlerde ayrımcılık var

Olay ile ilgili İzmir Emniyeti Cinayet Masası tarafından soruşturma başlatıldı. Şahin’in konuştuğumuz yakınları, olayın medyaya yansıma şeklinden de rahatsız. Ayrımcılığı meşrulaştırmakla eleştiriyorlar: “Ötekileştirme ve ihlaller, medyadaki dilden başlıyor.” diyorlar. Cinayet haberlerinde mağdur, erkek adı ile veriliyor: Hasan Şahin.
“Önce kadın sanmak” klişesi tekrarlanıyor, “travestilik” manşete çıkartılıyor. Sabah Gazetesi “Travesti otomobilinde öldürüldü” diyerek Tuğçe Şahin’i kimlik grubu içine etiketleyip muğlaklaştırıyor. Başlıklarda “cinayet” yerine kullanılan “infaz” sözcüğü, egemen kültürde kriminalize edilmiş travestilik algısını yeniden üretiyor. Mağdurun masumiyetinin sorgulanmasına neden oluyor.

Haberlerde, trans bireylere yaşatılan ekonomik ayrımcılık, seks işçiliğinin dayatılması, sosyal dışlama ve sistemik erkek şiddetinden hiç söz edilmiyor. Ülkede sürüp giden cinayetlerden biri daha, sosyal bağlamında ele alınmamış oluyor. Okuyucu, trans bireylerin Türkiye’de de, pek çok dünya ülkesinde olduğu gibi öğretmen, milletvekili, su tesisatçısı, terzi, cerrah ya da işsiz oldukları, olabilecekleri hakkında aydınlatılmıyor.

Seks işçiliği yeni genelevlerinin açılmaması, trans kadınların istihdam edilmemesi, evlerin kapatılması ve kayıtsız işçilere emniyet baskısı sonucunda ücra bölgelere kayıyor. Trans seks işçilerinin tekinsiz mahallerde şiddet eğilimli müşteriler ya da kişiler ile karşılaşma riskleri daha yüksek oluyor.

İnsan hakları aktivisti Erdem Gür, 18 Mart’ta köşesinde “Emniyet, İzmir’in imajı için transseksüelleri kentten temizlemeli.” diyerek hedef gösteren GazetemEge yazarı Hilmi Çınar hakkında geçen hafta yaptıkları suç duyurusuna henüz yanıt alamadıklarını söylüyor.

Bakanlık bu cinayete de müdahil olacak mı?

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, İzmir’de Ayşe Selen Ayla, Azra Has, Esra Yaşar’ın ve Siirt’te Esin Güneş’in öldürüldüğü davalara geçtiğimiz Mart ayı sonunda müdahil oldu. Bakanlık’ın, mahkemelere ilettiği müdahillik dilekçelerinde vurguladığı uluslararası sözleşmelere ve Türkiye yasalarına bağlı kalarak, trans kadın cinayetlerini de sahiplenip sahiplenmeyeceği önümüzdeki dönemde belli olacak.

* Basın açıklamasına imzacı olan sivil toplum örgütleri: Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, İstanbul LGBTT Derneği, Kadın Kapısı, Kaos GL Derneği, ODTÜ LGBT Topluluğu, İllet, Voltrans Trans Erkek İnisiyatifi

İlgili haber: http://www.kaosgl.org/sayfa.php?id=10973

Haber ve fotoğraflar: Murat Köylü (Kaos GL)


 

 

[Canlı Yayın] “Sanık sandalyesindeyiz netekim” – 12 Eylül davası bugün başlıyor

ANKARA- 12 Eylül askeri darbesinin hayatta olan mucitleri Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında açılan davanın ilk duruşması, bugün Özel Yetkili Ankara12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Gelişmeleri gün boyu Yeşil Gazete’den sıcağı sıcağına izleyebilirsiniz.

Türkiye’de ilk kez darbecilerin sanık sandalyesinde oturacağı davanın ilk duruşmasına Kenan Evren’in sol kolunun kırık , Tahsin Şahinkaya’nın ise parkinson hastası olması nedeni ile katılmaları beklenmiyor.

12 Eylül davasının ilk duruşmasına mudahil olan kişi ve kurumları bu haberimizden takip edebilirsiniz.

Canlı Yayın

17:05 Mahkemenin karşısında şüpheli paket paniği yaşandı. Bomba imha uzmanlarının patlattığı paketin içinden kıyafet çıktı.

16:55 BDP temsilcisi Meral Danış Beştaş konuşuyor. Geçmişle yüzleşme adına atılan her türlü adımı destekleyeceklerini ifade ediyor. (bilgiler Ceren Bayar)

16:45 Müdahillerin dinlenmesinde başvuru sırası baz alınıyor, kurumlara öncelik veriliyor.

16:40 EDP avukatı söz aldı. EDP’nin yeni bir parti olmasına karşın o donemde zulme uğrayanların kurduğu bir parti olduğunu belirtiyor.

16:35 Duruşmanın 3 gün sürmesi, bugün de 19:00da sona ermesi bekleniyor (bilgiler Ceren Bayar)

16:20 BBP Genel Başkan Yrd Remzi Çayır konuşuyor. Ülkücülerin en çok acı çeken taraf olduğunu söylüyor

15:50 CHP vekili Senal Saruhan konuşuyor; “Gerçek anlamda mağdur olmayanların mudahilliği kabul edilmesin, dava sulandırılmasın. Hükumet üyeleri müdahil olmamalı.”

15:25 Duruşmaya 15 dakika ara verildi.

15:20 Kozağaçlı,”Yargılamayı hedeflediğimiz bu kisiler halk düşmanlarıdır. Ölen herkesin kanı bu iki kisinin elinde. Sırf bu sebep bile yargılanmalarına yeter.”

15:00 ÇHD adına Selçuk Kozağaçlı konuşuyor. Kozağaçlı taleplerini söylüyor. Eğer taleplerimizle ile ilgili karar verilmezse müdahillik istemiyoruz diyor.

14:45 MHP temsilcisi var mı diye sordu başkan ancak cevap gelmedi. Salonda MHP temsilcisi yok. Şu anda Diyarbakır Baro Başkanı konuşuyor

14:35 Müdahiller söz alıyor. İHD adına Öztürk Türkdoğan konuşuyor. Mahkeme Başkanına Berfo Ana’nın adliye önünde beklediğini söyledi Öztürk Türkdoğan (bilgi Ceren Bayar)

14:15 Duruşma tekrar başladı. Ara kararlar açıklanıyor. Sanıklar salonda olmadığı için iddianame okunmayacak. Müdahiller dinlenecek bugün 40 kişinin dinlenmesi bekleniyor.

12:30 Mahkeme davayı görmesinde hukuki bir engel bulunmadığına ve yetkili olduğuna karar verdi; iddianameyi kabul etti. 14:00’e kadar ara verildi.

12:28 Av. Hasan İlter; “Sanıkları Gata’ya yatırıp davayı Gatakulleye getirmelerine izin vermeyin” (bilgi Efkan Bolaç)

12:25 Adliye önü

Fotoğraf: İrfan Aktan (twitter'dan alınmıştır)

12:15 Av.Meral Boztaş söz aldı ve sanıklar tutuklanarak huzura getirilsin dedi. Sağlık sebebiyle tahliye edilmeyenler varken ikircikli davranılmaması gerektiğini sözlerine ekledi (bilgi Efkan Bolaç)

12:10 İddianamenin okunması konusunda bir görüşe sahibiz dedi mahkeme başkanı. İddianamenin okunmasına geçilebilir. Müdahil vekilleri Pinochet’i örnek gösterip gerekirse yatakta getirin dediler (bilgi Efkan Bolaç)

12:05 Erdal Eren’in ailesinin Avukatı müdahale talebinin okunmadigini söyledi. Dilekçe bulundu. Erdal Eren’in ailesi de müdahil oldu (bilgi Efkan Bolaç)

12:00 Müdahillik başvurularının okunmasına devam edilirken başka bir açıdan davaya göz atalım.

11:45 Mahkeme salonunda müdahillik başvurusunda bulunanların isimlerinin okunmasına devam ediliyor.

11:43 Abdi İpekçi, Doğan Öz, Cavit Orhan Tütengil’in aileleri de mudahillik başvurusunda bulunmuşlar (bilgi Efkan Bolaç)

11:40 Adliye önüne kurulan kürsüde 31 yıldır tutuklu olan Tahir Canan’in eşi konuşuyor.

11:37 Kenan Evrenle ilgili adlı tıptan cevap geldi. Ankara bu hususta istanbul adlı tıp rapor verebilir dedi.

11:35 Yargılama başladı. Mahkeme sanik vekillerinin yetkisizlik ve diğer taleplerini reddetti. Yargılamaya devam edildi.

11:30 Ara verilmesinin nedeni sanık vekillerinin CMK 196/4 gereği sesli ve görüntülü sistemle ifadesinin tespiti istenmesi. Mahkeme bu sistemle ilgili teknik bilgi istedi. (bilgi Efkan Bolaç)

11:25 12 Eylül işkencecileri

11:15 Duruşmaya 5 dakika ara verildi. Yetki tartışması yapıldığı haberi geldi.

11:05 Enver Karagoz’un esi konuşuyor; “Enver’e iskencede bogazindan kaynar su doktuler, bi daha konusamadi..”

Fotoğraf: Çiğdem Mater (twitter'dan alınmıştır)

11:00 Sanatçılar ve yazarlar da adliye önünde

10:50: Adliye önünde ise kayıp yakınları ve darbe mağdurları sırayla konuşuyor

10:45 Duruşma salonu tıklım tıklım. Müdahillik dilekcesi verenlerin çok azı salona alındı, sanık vekilleri iddianame ile ilgili konuşmakta şu anda

Fotoğraf: Efkan Bolaç (twitter'dan alınmıştır)

10:35 Adliye’nin önü tamamen doldu.

10:30 Ferhat Tunç ‘Özgürlük Mahkumları‘nı söylüyor

10:25 Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü duruşma salonundaki gelişmeleri aktarıyor. “Kenan Evren duruşmasindayiz. İceri zor girdik. CHP, BDP ve AKP vekilleri var. MHP yok. MHP’li vekil yok. Ama Genel Merkez adina mudahillik talebi oldu.”

10:20 Oğlu Cemil Kırbayır eve geldiğinde kapıda kalmasın diye 32 yıldır evinin kapısını kapatmayan Berfo Ana konuşuyor; “Evin yıkılsın Kenan Evren”

 

10:10 Ortak slogan: “Paşalar, Maşalar hesap verecek”

10:00 Devrimci 78liler ve 78liler derneği iki kürsü kurmuştu. Celalettin Can iki kürsünün birlesmesini sağladı. Bundan sonra sıra ile konuşulacak.

09:55 Mazlum Doğan’ın ablası Serap Doğan konuşuyor.

Fotoğraf: Çiğdem Mater (twitter'dan alınmıştır)

09:50 Adliyenin önünde toplanan kalabalığın son durumu

Fotoğraf: Ahmet Kılcı (twitter'dan alınmıştır)

09:40 Kalabalık artıyor. kürsüden konuşmalar yapılıyor. Mustafa Hayrullahoğlu’nun eşi konuşuyor şu anda. Hayatlarını kaybedenlerin eşleri yalnızca ölümlerin değil iskencelerin de yargılanması gereği vurgusu yapıyorlar.

Fotoğraf: Özge Mumcu (twitter'dan alınmıştır)

09:30: Polis Sağlık Bakanlığından Adliye Sarayı’nın cevresine kadar çok geniş bir bölgeyi güvenlik çemberine almış durumda

09:15 Agir cezanin onunde polis barikatindan salona girmek şu an için mumkun degil. Mudahil olanlarin bazilarinin da listeye girilmedigi gorunuyor.


09:00 Kalabalık Adliye önünde birikmeye başladı

Fotoğraf: Özge Mumcu (twitter'dan alınmıştır)

08:40 Şu anda mudahil olmak isteyen gruplar Yenişehir Zafer meydanı’nda toplanıyorlar. Adliyeye doğru yürüyüş başladı.

Fotoğraf: Çiğdem Mater (twitter'dan alınmıştır)

07.54 Davaya gidecekler toplaniyor. 12 Eylül yargılanıyor, Kızılay polis ve TOMA ile çevrili

Bir hayalim var – Leyla İpekçi

Saat aksamüstü beşe çeyrek var. Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı’nda patlama olmuş,

 

Humus’ta halk keskin nişancıların hedefinde, bir şüpheli Libya Merkez Bankası’na ait iki buçuk milyon dolarla İstanbul’da yakalanmış, darbe karşıtlığıyla tanınan emekli yarbay İzmir’de trafik kazasında ölmüş, yüzde yüz dana etinden tavuk çıkmış, İstanbul Swissotel’in Dolmabahçe Caddesi tarafına bırakılan paketten bomba çıkmış, polis bombayı fünyeyle patlatmış…

Böyle devam ediyor dehşet saçan haberlerin akışı. Her şeyin merkezinde, her şeyin savaşçısıyız. Böyle buyurmuş bize konjonktür! Belki devletçilikten serbest pazarcılığa geçmişiz, belki gençlerimizin boyu artık daha çok uzuyor, belki yaşam süremiz artıyor ama konjonktür hep zulüm dayatıyor bize.

Suriye’deki şiddetin, Libya’daki kaosun merkezinde değiliz ki sadece. Kendi içimizdeki savaşın da merkezindeyiz. Barışın savaşçısı olduk ne zamandır. Umutlar filizlense de, kimse artık savaşmak istemese de… Birileri dağa çıkıyor, birileri zihinleri parçalıyor, birileri tükürmekten bahsederek kardeş nefretini meşrulaştırıyor. Zulüm devam ediyor kaldığı yerden. Nasılsak öyle yönetiliyoruz, bu karayazgıyı ‘nasip’ sanıyoruz ve yine hiçbir şey olmuyor.

Evren ve Şahinkaya’nın yargılanmasına başlanıyor evet. Hepimiz müdahiliz. Geçmişimizle, geleceğimizle müdahiliz bu davaya. Bir şeyleri milimetrelerle değiştirebilmek için… Korkunun yanına umudu da koyabilmek için. Sivil anayasa sürecini de destekliyoruz. Yapılamasa da… İnsan kalabilmek için. Kendimizi bu darbe anayasasına yakıştıramadığımız için. Başka baharlara dek… Destekliyoruz.

Ama memleketi kaosa sürüklemeye çalışanlar da her zamanki gibi iş başında. Konjonktürü istedikleri gibi manipüle etmenin profesyoneli oldular on yıllardır. Balyoz davasından sıyırtmak isteyenler kadar, henüz patlamamış bombaları meşrulaştırmak isteyenler de çok çalışıyor.

Alevi örgütlerinin Sivas katliamı davasında zamanaşımı kararını protesto etmek için pazar günü İstanbul Kadıköy’de yaptıkları mitingden bahsetmek de gerekli. Çünkü evet, binbirinci kez yine katliam ve provokasyonlara dikkat çekmek, hepimiz için elzem. Zira Hatay’da, Adıyaman ve İzmir’de Alevilere karşı yine ‘gizli el’lerce yürütülen ‘operasyon provaları’nın bu kez Erzincan’da tekrar edilmesi hepimiz için çok acil bir durum.

Belli ki, tıpkı 93 yılında Sivas’ta gerçekleştirilmeden önce yapılmaya çalışıldığı gibi, tıpkı 80 darbesi sürecinde Çorum ve Maraş’tan önce de başka yerlerde denendiği gibi yine deniyorlar, deneyecekler. Ya o zamanlar tuttuğu gibi şimdi de bir tanesi tutarsa bu provokasyonların! Bir kıvılcım daha ateş alırsa!

Yıllarca insanlığa karşı yapılan suçların zamanaşımı olmayacağını haykırırken bizler, tıpkı Balyoz davasındakiler gibi tehdit almaya devam mı ediyor olacak davalara bakan hakimlerle savcılar? Azmettirenleri hakkıyla yargılamasınlar diye?

Daha ne kadar her ‘mesele’mizde başa döneceğiz tehditle, şantajla, mafyozik hesaplarla? Memlekete kapitalizm geliyor, post modernizm geliyor, küresel sermaye geliyor vesaire ve bunca ‘liberal’ gelişme bile ‘en muhafazakâr’ arazlarımızı bir milimetre kıpırdatamıyor. Belli ki, sadece kara deliklerimizin üzerine kat kat allık sürülüyor.

Bir hayalim var. Eski bir hayal. Ama geniş zamanlı. Kalksa sınırlar! Hem içimizde, hem dışımızda. Dersim’den arabayla yola çıkıp Elazığ, Adıyaman ve Antep’e, oradan Halep’e güle oynaya geçsek. Oradan Şam ve Beyrut’a, Gazze’ye… Yine mesela arabayla Artvin’den Batum’a, oradan Erivan’a, Tebriz’e, Tahran’a geçsek sorunsuzca…

Yağmanın, nifak tohumlarının, çatıştıran provokatörlerine içte ve dışta ortadan kalktığı, konjonktürün hava ve suyla, toprakla ve mevsimlerle belirlendiği, ipek yollarının döşendiği cennetsi bir bahar olsa yolculuğumuz. Aynı öykünün, aynı duanın, aynı şarkının içinde hep birlikte çoğalsak.

Başımızdaki örtü nedeniyle spor takımınızın yenik sayılmadığı, kimsenin bize terörist muamelesi yapmadığı, göçmen denilerek aşağılamadığı bir Batı olsa, sözleşmesini yaptığı gibi özgürlük ve kardeşlik içeren insani bir hukuk karşılasa bizi, evrensel havuzunda…

Fransa’nın Toulouse kentinde ölü ele geçirilen Merah adlı gencin, operasyon öncesi polise, suçsuz olduğunu söylediği iddiası ya doğru çıkarsa? Zanlının babasının avukatına göre, ellerindeki iki video kaydı, operasyon öncesi öldürülen Merah’ın, “saldırılarla alakası olmadığını ve hiçbir şey yapmadığını” polise söylediğini açıkça gösteriyormuş.

Doğuda ve batıda, ideolojilerin, inanç ve milliyetlerin belirlemediği bir hukuka kavuşsak! Maktullerin masumiyet hakkını hep birlikte savunduğumuz, işkencecilerin nedamet getirdiği, cuntacıların yargılandığı, toplum mühendislerinin inkârdan vazgeçtiği, sömürgecilerin eli kolu bağlandığı bir günde, bahar çiçeklerini dizsek art arda…

Belki de diyorum, hayallerden, iyilikten, güzellikten bahsetmek de zulme karşı bir direniştir bugünün dünyasında. Leyla İpekçi – Zaman

 

Rahat uyu babacığım – Füsun Çiçekoğlu

1976 kışı… Siyasal ikinci sınıftayım. Mitinglere, boykotlara katılmam, uzun dernek toplantıları sonrası eve geç dönmem evde huzuru bozuyor. Evden ayrılmaya karar veriyorum.

Evin girişinde, bir iki parça giysi ve en sevdiğim beş altı kitabımdan ibaret eşyamı doldurduğum naylon torba elimde, annemle babama kararımı bildiriyorum. Kapı ağzında konuşuyoruz biraz. Her soruya cevabım var, henüz akla gelmeyenlere bile…

Kararımdan caymayacağımı anlayınca babam, kapının önüne geçiyor, “Gitme,  içerde ışık yanmazsa nasıl geçerim senin odanın önünden?” diye ağlamaya başlıyor.

Annem, babama engel olmaya çalışıp, “Bırak gitsin, alır boyunun ölçüsünü nasılsa iki aya varmaz döner geri!” diyor.

Babam, torbayı elimden almaya çalışırken sendeliyor, torbanın sapı elinde kalıyor. Eşyalar yerde. Babamla birbirimize bakıyoruz. Güleceğim geliyor. Güleyim istiyor babam. Gülmüyorum.

Hoyrat bir kararlılıkla dökülen eşyaları tıkıştırıyorum torbaya. Babam, ağlamaya devam ediyor. Elimi tutup öpüyor ben merdivenden inmeye başlamışken. Çekip elimi, gidiyorum arkadaşlarla beraber kiraladığımız eve.

Geçici işler bulunuyor arkadaş evini geçindirmek için. Bir yandan da mitinglerin boykotların dışında işler de var artık, okulda olmuyorum pek. Ege Mahallesi, Boğaziçi Mahallesi, Saime Kadın, Altmışevler…

Önceden varlığından bile haberdar olmadığım mahallelerde geçiyor zamanım. Yapılacak iş çok, kadınlara okuma yazma dersleri, eğitim çalışmaları, yoksul halkın hak araması mücadelesine destek olmaya çalışmak…

Babam uğruyor arada bir Siyasal’a. Onun uğrayacağını öğrenince geliyorum ben de zaten okula sadece. Bana belli etmemeye çalışarak harçlık koyuyor çantama. Hiçbir şey söylemiyoruz birbirimize görmezden gelmeler konusunda. Ne o günlerde ne de sonrasında.

İki yıl kadar sonra bende soruların cevaplardan fazla olmaya başladığı sıralarda, babamın sağlığı bozuluyor, eve geri dönüyorum. Eve döndüğüm gün başucumda bir demet nergis buluyorum.

Babam elinde iki fincan sütlü kahve ve bisküviyle geliyor odama. Karşılıklı oturuyoruz. Hep yaptığımız gibi, ben yatağın üstüne bağdaş kuruyorum, babam çalışma masamın sandalyesine ilişiyor. Bisküvileri kahveye batırıp yiyoruz sessizce. Hadi ben gideyim, odan seni özlemiştir, diyor sonra. Eve dönmenin ağırlığını hiç hissettirmiyor babam bana. Ne o gün ne daha sonra.

Ülkenin kan revan yılları yine… 24 Ocak 1980 kararları açıklanıyor. Babam haberleri izlerken, “Hepimizi fakr-u zarurete düşürecek bunlar!” diyor. Sonrasında zaman hızlanıyor sanki.

1980 Kasımında, ablamı İstanbul’da gözaltına aldıklarını öğrendiğimizde, gece sabaha kadar okul kitaplarım da dâhil matbuat namına ne varsa banyo küvetinde ıslatıp hamur haline getirip çöpe taşıyoruz annemle Ankara’da.

Babam İstanbul’a gidiyor, ablamla görüşeceğinden emin. Bana, “Ağlama geçer bugünler,” diyor telefonda sabah. O akşam polisler evi kuşatmaya alıp bastıklarında, İstanbul’daki yazlık evde tek başına babam. “Kapı çaldı, ‘Polis, açın!’ diye bağırdı biri.

Apartmanın merdivenlerinde neredeyse siper almış, silahlarını kapıya doğrultmuşlar. Açtım kapıyı, içeri buyur ettim, şaşırdılar. Ben Yargıtay Başsavcı Yardımcısıyım, buyurun görevinizi yapın, dedim. Mahalleyi sardıklarını sonradan kendileri söylediler. Ne gerek varsa, biz hiç mi görev yapmadık sanki!” diye anlatıyor o geceyi. Polislere kahve yapmış evi ararlarken.

Babam, değil görmek, izini bile bulamıyor İstanbul Emniyetinde ablamın. İstanbul’dan Ankara’ya gönderiyorlar; 19 Aralık 1980’de, gözaltına aldıktan 55 gün sonra tutukluyorlar ablamı. 20 Aralık’ta gazetelerde çıkıyor tutuklanma haberi.

Üç gazete alınırdı eve: Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet. Gazete okumak törendi babam için. Sabah kahvesini kendi yapar, oturma odasında köşede duran kocaman kırmızı koltuğuna kurulurdu keyifle.

Gördesli annesinin şivesini taklit ederek, “Ceridelerde ne varmış bakalım bugün?” deyip kendi yaptığı taklide en çok kendi gülerdi. “Annem delebik saçlı Hasan’ım, diye severdi beni,” diye başlar, şivenin tadını çıkara çıkara devam ederdi Gördes’teki çocukluk anılarına bazen, eğer keyfi yerindeyse. Üç gazeteyi de ölüm ilanlarına varana kadar okurdu dikkatle. Bazı köşe yazılarını keser, saklardı.

20 Aralık günü gazeteleri kaldırıp kenara koydu, okumadı.

Ablam dört yıl hapis yattı. İlk iki yılı Mamak’ta, sonrası Ulucanlar’da. Babam, ablamın avukatlığını üstlendi. Ulucanlar’a, ablamın avukatı olarak gitti iki yıl boyunca. Her ziyaret sonrası eve nefes nefese gelir, koltuğuna yığılır gibi otururdu. Kahve de, gazete de keyfini yerine getirmeye yetmezdi öyle zamanlarda. Neden sonra söylediydi, vaktiyle savcılık yaptığı Ulucanlar cezaevinde çantasını, üstünü başını didik didik aramalarının, şapkasının içine kadar bakmalarının nasıl gururunu kırdığını.

“Ben bu devlete kırk yıl hizmet ettim, reva mıydı bu yaptıkları!” dedi, kalp yetmezliği prostat hastalığını tetiklediği için apar topar ameliyata alınırken, narkoz verilmezden az önce. Narkozu kontrollü vermişler, kalbi durmasın diye. Eti kesilirken acıyı hissettiğini söyledi ameliyattan çıkınca. İşkence ediyorlar zannetmiş. Kabullenmiyor zannediyorlardı evdekiler devletin ettiklerini, şaşırmışlardı sözlerini duyunca. Oysa ben farkındaydım, babam görmezden geliyordu sadece.

Ameliyatından altı ay sonra bir gün, evden çıkıyordum ki, bana bir sır verecek gibi sesini kısarak, “Bunu sadece sana söylüyorum, sakın kimseye bahsetme. 10 liranın yüzüne basılı resmi değiştirmişler, Atatürk’ün yerine o rezilin, Kenan Evren’in resmini koymuşlar” dedi, elindeki parayı göstererek bana. “Resim değişmemiş ki baba, aynı işte.” dedim. “Üstümü arayacaklar yine, eve gelecekler, kahve yapmak lazım…” diye devam etti, sayıklar gibi. Ben ağlamaya başlayınca, “Ağlama geçer bugünler de” dedi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi mutfağa gitti, hiçbir şey olmamış gibi yaptık sonra… Altı ay daha yaşadı babam.

Bu yıl 15 Nisan’da, yirmi beş yıl olacak babam öleli. Dün mezarına gittim yine. Mezarının etrafını temizledim. Bir demet nergis götürdüm. Ayakucundaki suluğu temizleyip içine yerleştirdim çiçekleri. Sitem ederdi bazen bana, arkadaşlarınla konuştuğun kadar konuşmuyorsun benimle diye, uzun uzun konuştum babamla dün. ‘İnsanın arkadaşları da azalıyor zamanla, arkadaşlarıyla konuşacakları da.

Bak yanındayım şimdi. Mezar taşını yeniletip, “Anacığının delebik saçlı Hasan’ı… Sen dünyanın en iyi babasıydın… Rahat uyu…” yazdırsam diyorum başucundaki taşa babacığım,’ dedim. Her gün hasretle yâd ettiği babaannemin dokuduğu halıları, hamaratlığını anlatırdı anacığını özledikçe babam, onun ayakucuna gömülmeyi vasiyet ederdi ardından da.

Delebik’in sözlük anlamını öğrendiğimde bozulmuştum biraz. “Ege yöresinde cılız, iyi büyümemiş bitki anlamında kullanılan sözcük” yazıyordu sözlükte ‘delebik’ için. Oğlu onu o kadar sevsin de, babaannem, babacığımın güzelim gür saçlarını cılız bitkilere benzetsin! Geçenlerde bir yazıda okuyunca ferahladım; Milas’ta yaprak ve çiçek motifli bir halı desenine verilen isimmiş de meğer delebik. Anacığının, saçlarını dokuduğu halılardaki güzel çiçeklere benzettiği kıymetli oğlu, kırgın öldü dünyaya…

Babam, yatağımın başucunda her akşam kitap okurdu bana çocukken. Dün de, ben ona okudum yanımda götürdüğüm kitabı. Okumaya başlamazdan önce, ‘Sakın yanlış anlama, sen sert de olmadın pervasız da hiç bir zaman, kalp kırmadın hiç.’ dedim babama. Sonra John Berger’in, “Buluştuğumuz Yer Burası” kitabının 183. Sayfasını okudum:

“Yaptığım her şey babamın geleceğim için endişelenmesine yol açardı. Ben de onun inandığı her şeyi yıkmak isterdim. Babam beni kurtarmaya çalışıyordu, ıssızlığın ortasında bir siperden yüzüstü sürünerek çıkıp beni görece güvenli bir yere doğru çekmeye; ben ise, gençliğin kibri ve korkusuyla, babama özgürlük dediğim şeye ulaşmanın mümkün olduğunu ispatlamaya çalışıyordum.

Kavgalar bazen sert ve acımasız olurdu, ikimiz de pervasızdık.

O benden daha sık ağlardı, çünkü benim açtığım yaralar eski yaraları deşerdi; oysa onun bende açtığı yaralar gençlik isyanına çoklukla eşlik eden koruyucu öfkeyi kışkırtırdı. … (Bunları eskimiş bir kurşun kalemle yazıyorum, kalemin izi öyle silik ki yazdıklarımı gece ışığında yeniden okumam mümkün olmuyor; çünkü babamın ölümünden yirmi beş yıl sonra bile bu söylediklerim ancak fısıldanarak söylenebilir.)”

Ölümünden yirmi beş yıl sonra, anacığının ayakucundaki mezarının başında, onun vaktiyle benim için ağladığı gibi ağladım dün. Sonra da fısıltıyla şöyle veda ettim babama: “Çarşamba günü o rezili, Kenan Evren’i yargılamaya başlıyorlar. İnanmasam da bu eksik yargının adaletine, başlangıçtır… 4 Nisan’da senin için de Ankara Adliyesi’ndeyim. Rahat uyu babacığım.”

Füsun Çiçekoğlu – www.bianet.org

Bakan’dan çevrecilere savaş

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, HES projelerine karşı çıkan bazı “seyyar grupların” olduğunu, bunların enerji şirketleri tarafından yönlendirildiklerini savundu.

Cumhuriyet Gazetesini ziyaret eden Eroğlu, Türkiye’nin en önemli sorunlarından birinin enerjide dışa bağımlılık olduğuna işaret ederek dünyada yılda yüzde 2-3 oranında artan enerji gereksiniminin Türkiye’de yüzde 8’lere kadar ulaştığını söyledi. Eroğlu, “Dışarıdan bazı gruplar var, sürekli seyyar gruplar. Bunlar tamamen bu enerji şirketleri tarafından yönlendirilmiş olan gruplar. Bunlar, biz tespit ettik bir grup halinde gidiyorlar, propaganda yapıyorlar. Hatta bir tanesinin ismini de ben aldım, üniversiteden bir öğretim üyesi yalan yanlış şeyler söylemiş. Hiç bilimle bağdaşmayan, son derece cahilane şeyler söylemiş. Efendim suyunuz zehirlenecek, suyunuzu sattılar demiş. Onunla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunacağız. İlk defa savcılığa gideceğiz. Hem savcılığa, hem YÖK’e hem üniversiteye başvuracağız. Böyle bilim adamı olmaz hiç kusura bakmasın” dedi. İtirazlarda “dış güçlerin” de etkili olduğunu savunan Eroğlu, “Dolayısıyla Türkiye’nin kalkınmasını engellemek isteyenler, Türkiye kaynaklarını kullanmasın diye çabalıyor. Bu madende de böyle oluyor. Çeşitli vakıflar altında, dernekler altında birtakım faaliyetler yapılıyor. Bunlar kesin tespit ettiğimiz hususlar. Mesela taş ocakları çevreye çok büyük zarar veriyor ama kimse bunlara karşı çıkmıyor” dedi.

Güneş ve rüzgâr enerjisiyle artan talebi karşılamanın olanaklı olmadığını söyleyen Eroğlu, “Biz HES’leri keyif için yapmıyoruz. Suyu biriktirince, barajdan akarken bunun enerjisini almaktan tabii bir şey yoktur. Bu çevreye zarar vermiyor. HES zaten tabii bir neticedir, bütün dünyada yapılıyor” dedi.

HES’lerle ilgili yargı kararlarını da eleştiren Eroğlu, Türkiye’de mahkemelerin artık ihtisas mahkemelerine dönüşmeleri gerektiğini söyledi. Eroğlu, şöyle konuştu: “Öyle bilirkişiler var ki, onu da mahkemeye verdik… Teknik bir terimi bilmiyor. Bilirkişilik sistemi de bana göre çökmüş durumda. Bu yüzden ihtisas mahkemeleri olmalı.”

Eroğlu, “İtiraz edenlerin hiç mi haklı oldukları taraf yok” sorusuna da “Var tabii. Olmaz olur mu? Ama yüzde 1’i geçmiyor. Mesela bir firma tünelden çıkan malzemeyi dereye atmış, yamaçlara atmış. Bunu görünce çılgına döndüm. Ama bunların cezalarını da veriyoruz. Bu nedenden Erzurum’da bir firmanın inşaatını durdurduk, gerekirse ruhsatını iptal ederiz” dedi.

Barajlar can yakmaya devam ediyor

Erzurum’da elektrik direğini tamir etmek için baraj gölüne açılan 5 işçinin bindiği deniz bisikleti alabora oldu. Kaybolan 5 işçiyi arama çalışmaları devam ediyor.

Erzurum’un Aşkale ilçesinde bulunan Karasu 2 baraj göletinin içindeki elektrik direğini tamir için deniz bisikletiyle açılan 5 TEDAŞ görevlisinden haber alınamıyor.

Aşkale Kaymakamı Asalet Karabulut, yaptığı açıklamada, ilçede bulunan Karasu 2 baraj göletinin içindeki elektrik direğini tamir için deniz bisikletiyle gölete açılan 5 TEDAŞ görevlisinden haber alınamadığını bildirdi.

Görevlilerin saat 18.00 sıralarında direkleri tamir için deniz bisikletiyle gölete açıldıklarını ifade eden Karabulut, şunları kaydetti:

”Beş kişilik bir ekip. O saatten bu yana beş arkadaşımızda suda. Erzurum’dan arama kurtarma ekipleri 19.30’da geldi. Arama kurtarma ekiplerimiz çalışmalarını sürdürüyor. Umarım bir sıkıntı yoktur. Henüz bir şey belli değil. Burası baraj göleti. Bir senedir faaliyette. Arkadaşlarımız direkleri tamir etmek için girdi. Yetersizlikten kaynaklanan bir sıkıntı var. 19.30’dan bu yana aranıyorlar. Acil durum müdürlüğünden uzman ekipler burada. Arkadaşlarımız büyük bir botla arama çalışmalarını sürdürüyor. Şu ana kadar çıkarılan olmadı.”

İnşallah LGBT başbakanımız olacak, olmalı

LGBT örgütler Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in ayrımcı açıklamasına tepki gösterdi.

SPoD (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği), Kaos GL ve Pembe Hayat dernekleri yaptıkları açıklamalarda, Belediye Başkanı Gökçek’i, LGBT haklarını görmezlikten gelmekle eleştirdiler.
Ankara’da kurulmuş olan Kaos GL ve Pembe Hayat LGBTT Derneği ortak yaptıkları açıklamada, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in LGBT bireylere yönelik ayrımcı açıklamasını kabul etmeyeceklerini belirttiler ve şöyle dediler:
“Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak sarf ettiği sözlerle Melih Gökçek, Ankaralı LGBT bireylere yönelik sorumlu olduğu hizmette apaçık ayrımcılık yapacağını ilan etmiştir.”
2 Nisan (2012) akşamı bir televizyon programında Okan Bayülgen, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e şu soruyu sordu; “Bizim ne zaman gey belediye başkanımız olacak?” Bu soru karşısında şaşıran Melih Gökçek ise şu cevabı verdi; “Tabii bizim kendimize göre bir yaşam tarzımız, örfümüz geleneklerimiz var. Oralar çok daha farklı bir noktada… İnşallah bizim Türkiye’de gey belediye başkanı olmayacak ve olmamalı.”
SPoD (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) yaptığı açıklama ise şöyle: “Melih Gökçek’in “gey belediye başkanı olmayacak olmamalı” söyleminin demokratik bir tutum olmadığını savunuyor, dindar bir başbakan olabildiği gibi gey bir Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olabileceğinin de altının çizilmesini istiyoruz. Bu doğrultuda çalışmalarımızı sürdürdüğümüzü memnuniyetle dile getirmek istiyoruz.”
Kaos GL ve Pembe Hayat Dernekleri ise “Genel Ahlak”, “Türk Aile Yapısı”, “Örf ve Adet”, “Töre” gibi muğlâk ifadelerin Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Trans (LGBT) varoluşu sürekli görmezden gelmekte yetmediğinde LGBT bireylere yönelik ayrımcılık ve insan hakları ihlallerini meşrulaştırmak için kullanılan araçlar olduğuna dikkat çektiler.
Melih Gökçek’in LGBT bireylerin seçme ve seçilme haklarının gasp edilebileceğini ifade etmiş olduğunun altını çizen Kaos GL ve Pembe Hayat dernekleri, “LGBT bireylerin kendisi için eşit yurttaşlar olmadığını gözler önüne sermiştir” dediler.
“Gey Belediye başkanı” tartışmalarının dönem dönem medyada gündeme geldiğini hatırlatan Kaos GL ve Pembe Hayat Derneklerinin ortak yaptıkları açıklama şöyle:
“Kaos GL ve Pembe Hayat Dernekleri olarak kişilerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığına uğramadan eşit fırsatlara erişiminin sağlanmasını, seçme ve seçilme özgürlüğünü engellenmeden kullanabilmesi gerektiğini savunuyoruz. Belediye başkanlarının cinsel yönelimleri, cinsiyet kimlikleri ile değil, toplumun farklı kesimlerinin sorunlarına sahip çıkıp çıkmadığı ile ilgileniyoruz. Toplumun farklı kesimlerinin sorunlarına sahip çıkma ve yerel yönetim düzeyinde bu sorunlara çözüm üretme açısından Gökçek’e baktığımızda böyle bir “belediye başkanı” olmaz, olmamalı diyoruz.
SPoD (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) ise Melih Gökçek gibi düşünenlere “Evet, biz varız buradayız. İnşallah gey, lezbiyen, biseksüel veya trans bir Ankara ya da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız hatta bir başbakanımız olacak, olmalı!” açıklaması yaptı.
(Kaos GL)

Darbe Davası’nı izleyecekler belli oldu

Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşma salonunun kapasitesini göz önüne alarak, iddianamede ismi geçen ”mağdur-müdahil” 22 kişi, müdahillik talebinde bulunanlardan isimleri belirlenen 40 kişi ve yine müdahillik talebinde bulunan tüzel kişilerin temsilcileri duruşma salonuna alınacak.

Belirlenen gerçek ve tüzel kişilerin birer avukatı da duruşma salonuna girecek.

İddianamede ismi geçen ”mağdur-müdahil” kişiler Nimet Tanrıkulu, Namık Kemal Zeybek, İbrahim Ünal, Yaşar Yıldırım, Celalettin Can, Yaşar Okuyan, Mustafa Yalçıner, Mahir Kadir Damatlar, Oğuzhan Müftüoğlu, Yılma Durak, Selim Dindar, Orhan Miroğlu, Abdurrahman Yücel, Mustafa Kahya, Yılmaz Kızılırmak, Yener Turan, Reşat Keskin, Metin Terzi, Cumhur Yavuz, Osman Başer, Ökkeş Şendiller ve Nükhet İzet.

Duruşmaya alınacak tüzel kişiler ise TBMM Başkanlığı, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Devrimci 78’liler Federasyonu, 78’liler Derneği Federasyonu, Yeşiltepe Eğitim Derneği, İnsan Hakları Derneği, Avrasya Hukuk ve Demokrasi Derneği, 68’liler Dayanışma Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Diyarbakır Barosu, Barış ve Demokrasi Partisi, Büyük Birlik Partisi, Milliyetçi Türkiye Partisi, Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER), Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı.

”Müdahillik” talebinde bulunanlardan duruşmaya alınacak gerçek kişiler ise şunlar:

Ahmet Cihan, Ali Çetin, Alime Mitap İçöz, Arif Ali Cangı, Bektaş Tufan Güneş, Bilal Bahar, Caner Erdinç ve Yusuf Uzun (değişmeli olarak), Çağlar Çukur, Emine Yalçın, Ender Can Ceylan, Ender İmrek, Erkan Uğur Eren ve Gökhan Eren (değişmeli olarak), Eyüp Duman, Eyüp Kaplan, Faik İçmeli, Hatice Baykal, Hayati Bölükbaş, Mehmet Kaya ve Cevat Böke (değişmeli olarak), Meryem Turan, Mesut Bağcı, Musa Kılıç, Müfide Işık, Osman Esendağ, Mümtazer Türköne, Sezen Öz (Doğan Öz’ün eşi), Süleyman Eryılmaz, Şahin Camcı ve Yunus Özbey (değişmeli olarak), Yavuz Binbay ve Hülya Binbay (değişmeli olarak), Ahmet Fehmi Işıklar, Osman Tüfekçi, Mehmet Uygun, Adnan Demirci, Hasan Aras, Şenel Aşkın, Selçuk Özdağ, Şükrü Bütün, Azimet Köylüoğlu, Hüseyin Doğan, Ali Kurumahmutoğlu ve Naci Sönmez.

”Değişmeli” olarak yazılan çiftlerden, aynı anda yalnız biri duruşma salonuna alınacak.

Mahkeme ayrıca Mehmet Kılıç, Ali Yılmaz, Mustafa Aksoy, Ali Kurt, Halil Alakoç, Halis Özdemir, Yavuz Harun, Ahmet Yalav, Yonüs Bircan, Aziz Uslu, Eyüp Özmen, Faruk Yerli, Hüseyin Özmen, Meryem Gülbudak, Nevin Aytekin ve Fahrettin Öztürk’ü de ”yedek” olarak seçti.

Müdahillik talebinde bulunanlardan duruşmaya katılmayan olması durumunda, yedek listeden belirlenen isim mahkeme salonuna alınacak.

Duruşmayı izlemek üzere 36 basın kuruluşundan 50 kadar gazeteci de ismini mahkemeye bildirdi.

Zeytinliklerin sonu yönetmeliği

Bugün Resmi Gazete’de yayınlanan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının “Zeytinciliğin Islahı, Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Yönetmelik’te Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliği” zeytincileri bir kez daha ayağa kaldırdı.

Konu ile ilgili konuşan Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi Başkanı Dr. Mustafa Tan “Sözün bittiği yere gelinmiştir. Konseyimiz başta olmak üzere tüm sektör temsilcilerince ayrı ayrı söz konusu talan Yönetmeliğinin iptali için dava açılacaktır. Bu sektörümüzün kurtuluş mücadelesidir. Unutulmamalı ki yönetmelikler Kanun üzerinde değildir.” diye açıklamada bulundu ve bu yönetmeliğin iptali için mücadeleye kararlı olacaklarını ifade etti.

Bilindiği gibi 1939 tarihinde çıkartılan 3573 sayılı Zeytincilik Kanunu “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez.” hükmünü içeriyor. Bu yasa sayesinde madencilik başta olmak üzere doğal çevreye zarar veren çok sayıda sanayi tesisleri engelleniyordu. Bu kanunu delmek üzere altın madencilerinin de yoğun bir lobi çalışması içinde olduğu biliniyordu.

Bu yönetmelikte bulunan “jeotermal kaynaklı teknolojik sera yatırımları, Bakanlıklarca kamu kararı alınmış plan ve yatırımlar, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri, ilgili Bakanlıkça kamu kararı alınmış madencilik faaliyetleri, petrol ve doğalgaz arama ve işletme faaliyetleri, savunmaya yönelik stratejik ihtiyaçlar “ gibi muğlak ifadelerin zeytinliklerde her türlü yatırımın yolunun açacağını belirten zeytinciler zaten sahil bölgelerinde yapılaşma nedeniyle büyük zarar gören zeytinlik alanların bundan sonra sadece madencilerin, sanayi işletmelerinin ve enerji yatırımcılarının insafına terk edileceğini söylüyorlar.

(Yeşil Gazete)

“Biyokütle”de işler sanıldığı gibi değil

Enerji elde etmek için biyokütle yakmak, önlediğinden daha fazla karbon salımına sebep olabilir.

Bu mesajı verenler, 29 Mart’ta Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda Birdlife Avrupa, Avrupa Çevre Ajansı ve FERN tarafından düzenlenen toplantıda buluşan bilim insanlarıydı. Bu açıklama oldukça önemli çünkü 2020’de AB’nin yenilenebilir enerji hedefinin yarısının biyokütleden sağlanması öngörülüyor.

Avrupa, Birliği, yenilenebilir enerji hedefine ulaşabilmek için giderek daha fazla biyokütle kullanıyor. Ancak Linda McAvan (AB parlamento üyesi Ingiltere/S&D), Bas Eickhout (Parl.üyesi Hollanda/Yeşiller) ve Fiona Hall (Parl.üyesi Ingiltere/Alde) tarafından düzenlenen toplantıya katılanlar, biyokütlenin AB politikalarının şu anda varsaydığı gibi karbon-nötr olmadığını öğrendiler.

Avrupa Cevre Ajansının Bilimsel Komitesi’ne göre, Avrupa Birliği’nin biyokütle politikalarında çok ciddi hesap hataları var.

Odun yakmak, daha fazla değilse bile fosil yakıtlar kadar karbon salımına sebep oluyor. Bu emisyonların yeni nesil ağaçlar tarafından emilmesi on yılları alabiliyor. Bunun da ötesinde, emisyonların orman tarafından yeniden emileceği de garanti edilemiyor, çünkü ağaçların kesildiği bazı yerlerde yeniden dikim yapılmıyor veya koşullar değişebiliyor. Tüm bunlar sera gazı salımlarının azaltılmasının hayati önemde olduğu bu dönemde, bir enerji kaynağı olarak biyokütlenin yararlarına gölge düşürüyor.

İklim uzmanlarına göre, küresel sera gazı salımlarının 2020 yılına kadar düşüşe geçmiş olması gerekiyor, aksi halde tehlikeli değişimlerin tetiklenmesi riski ile karşı karşıyayız.

ABD’deki Ulusal Vahşi Yasam Federasyonu ve Güney Çevre Hukuku Merkezi’nin yaptığı son araştırmaya göre, biyokütle yakılması sırasında açığa çıkan salımların tekrar emilmesi için otuz beş ila elli yıl arası zaman gerekiyor.

Güney Çevre Hukuku Merkezi’nden David Carr’in açıklaması ‘Avrupa’nın giderek artan biyokütle (ahşap pelet) talebi, ABD’nin güney bölgesindeki doğal ormanların kesilme sürecini hızlandırıyor ve raporun gösterdiğine göre iklim değişikliğini şiddetlendiriyor’ şeklindeydi.

BirdLife Avrupa’nın AB Politikaları başkanı Ariel Brunner ise ‘Avrupa, ekonomisini daha az karbon emisyonu hedefi çevresinde tekrar şekillendirmeli. Güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerjiler son derece önemli. Fakat bu toplantı bizi biyokütle bağımlılığımız konusunda uyarıyor. Yenilenebilir enerji portföyümüzün yarısının karbon salımlarını azaltmak yerine artırması riski ile karşı karşıyayız’ dedi.

Ariel sözlerini şöyle sürdürdü: ‘Dünyanın dört bir yanındaki ormanları kesip Avrupa’da yakıt olarak kullanmak, vahşi yasam alanlarını tehdit ettiği ve mevcut sera gazı salımlarını arttırdığı sürece ‘yeşil enerji’ olarak kabul edilemez’.

Birdlife Avrupa, FERN ve Avrupa Çevre Ajansi; Avrupa Komisyonu’nu biyokütle kullanımı sonucu ortaya çıkan karbon emisyonlarını gerektiği biçimde hesaba katmaya ve biyokütle politikasını emisyonları gerçekten azaltacak, eko sistemlere ve biyolojik çeşitliliğe zarar vermeyecek şekilde değistirmeye davet ediyor. Biyokütle nadir bulunan ve etkin kullanılması gereken bir enerji kaynağı olarak görülmeli; öncelik maddenin kullanımına verilmeli ve madde en son aşamada, ömrünü tamamladığı zaman enerji kaynağıı olarak kullanılmalı.

Çeviren: Tuğçe Tuğran

(Yeşil Gazete)