Ana Sayfa Blog Sayfa 4744

Aydınlar, siyasetçiler ve 12 Eylül mağdurlarından çağrı

Ankara’da siyasetçi, akademisyen, şair ve 12 Eylül mağdurları cuntacıların cezalandırılmasını istiyor. Onlarca sanatçı, aydın, demokrat, yazar ve gazeteci ise yayınladıkları ortak bir bildiriyle davanın sahipsiz kalmaması, toplumsal duyarlılığın geliştirilmesi için çağrıda bulunurken, yarın ki duruşmaya katılacaklarını belirtti.

Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP), çok sayıda akademisyen, siyasetçi, yazar ve sanatçıyla birlikte yarın başlayacak olan 12 Eylül davasına ilişkin Mülkiyeliler Birliği’nde basın toplantısı yaptı. Toplantıda ilk olarak akademisyen, yazar, şair, sanatçı, gazeteci ve aydınların imzalarının bulunduğu “Darbeciler için hesap verme zamanı” başlıklı metin okundu. Ortak metni okuyan akademisyen Semih Bilgen, gelinen noktanın demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bir sonucu olduğuna dikkat çekti.

“Binlerce insanımız yaşanan acıları unutmadı, yaralar kapanmadı ve bu nedenle bu dava hiçbir zaman sahipsiz kalmayacak” diyen Bilgen, şunları ifade etti: “Bu insanlık suçunu işleyen bütün sorumluların gerçek anlamda ve evrensel hukuk ilkeleri ışığında yargılanması ancak güçlü bir toplumsal duyarlılık eşliğinde gerçekleşebilir. Bu amaçla sergileyeceğimiz dayanışma, destek ve davranış birliğinin bunu sağlayacağına inanıyoruz. Bu nedenle sizi 4 Nisan günü gerçekleşecek ilk duruşmaya katılmaya ve tarihe tanık olmaya davet ediyoruz. 12 Eylül 1980 darbesi ilk işaretini Ankara’da vermişti. Bunu yapanların yargılanacakları davanın ilk duruşması da orada olacak.”

EDP Genel Başkanı Ferdan Ergut, henüz işin başında olduklarını ifade ederek, “Darbeler, darbeciler, işkencecilerle hesaplaşmayı, siyasal bir kan davası olarak değil, en başından beri Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin en nemli dinamiklerinden biri olarak görüyoruz. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’ya ‘sanık’ sıfatını verdiren de işte bu köklü ve onyıllardır sürdürülen demokrasi mücadelesidir. Bugün yine asıl belirleyen bu toplumun mağdurlar olacaktır. Kadınlar, emekçiler, gençler, demokratlar, sosyalistler, Kürtler, Aleviler, azınlıklar, bu uzun soluklu mücadeleyi hep verdi, verecekler” diye konuştu.

Ergut, TBMM’nin de davaya müdahil olduğu yönünde haber aldıklarını, bunun önemli bir gelişme olduğunu kaydederek, parlamentoya da yeni anayasa yapımı sürecinde şu çağrıda bulundu: “Meclis’in önünde duran en önemli görev 12 Eylül darbe anayasasını ortadan kaldırıp eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve ekolojik yeni bir anayasa yapmasıdır.”

‘GÖZLERİM AÇIK GİTMESİN DİYE BURADAYIM’

Dava için Almanya’dan gelen Işılay Karagöz de, 12 Eylül döneminde eşiyle birlikte işkence gördüklerini ve eşiyle kendi seslerinin birbirlerine dinletildiğini söyledi. İşkencede eşi Enver Karagöz’ün boğazına kaynar su döküldüğünü ve bu nedenle sesini kaybettiğini ifade eden Karagöz, “Eşim bu yüzden tümör nedeniyle yaşamını yitirdi. O sesini yitirmedi, hep yazdı, insanları bir araya getirdi. Her renk ve ulustan insan acımıza ortak oldu. Sesi kısıktı ama o çok şey söyledi. Geride çok şey bıraktı. Ben de onu kaybetmek istemediğimden yaşadıklarımıza dair Direnç Gülü adlı bir kitap çıkardım. Almanya’dan 500 imza toplayıp getirdim. Eşim öldüğünde gözleri açıktı. 3 defa kapattık ama o yine gözlerini açtı ve öyle veda etti. Ben gözlerim açık gitmek istemiyorum. Bu nedenle buradayım” dedi.

‘VİCDANLARIN SOMUTLAŞMASI İÇİN ORADA OLACAĞIZ’

Şair Ahmet Telli, özgürlük bilinci, adalet ve vicdan olmak üzere hayatın 3 çığlığının bulunduğunu, eserlerinde de buna dikkat ettiğini söyledi. “Bir şeye işaret etmek istiyorum; özgürlük kolay kazanılmıyor. Adalet ve vicdanı soyuttan somuta geçirmek gerekiyor” diyen Telli, “Egemenler asla adaletli olamaz. Onlar bu davaya müdahil olmak isteseler bile vicdanları soyut olmaya devam ediyor. Biz vicdanların somutlaşması için orada olacağız” ifadelerinde bulundu.

HALKIN ADALETİ OLACAK

Yeni bir yol ayrımında olduklarını, bunun da yüzleşmek olduğunu belirten şair Mehmet Özer, “Ben de geçtim o karanlık dehlizlerden. Yoldaşlarmız ise o karanlık dehlizlerde kayboldu. Kalanlar onlar adına da konuşacak. Bu halkın adaleti olacak. Bugün yeniden ayağa kalkıyoruz. Onların düşleri adına ve yarın adliyeyi kuşatacağız hesap sormak için” dedi.

‘VİCDANEN MAHKUMDULAR HUKUKEN DE MAHKUM OLACAKLAR’

Geçtiğimiz dönem İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras ise 12 Eylül’le yüzleşmenin hesaplaşmanın ilk adımı olduğunu söylediği bu davada Türkiye’nin Hitler’i değil ona sipariş verenlerle kavgalı olduklarını söyledi. Kenan Evren’i rahatsızlığının yargılanıyor olmasından kaynaklandığını belirten Uras, şöyle konuştu: “Davayı derinleştirip genişletirken müdahil olan Haluk Kırcı gibilerinin de orada ayrıca ‘sanık’ olmasını istiyoruz. Biz geleceğimizi inşa etmeyi belirliyoruz. Vicdanen onlar mahkum oldular zaten ancak hukuki olarak da öyle olacak. Bizi asıl muhatabımız darbeyi yapanlar değil, onları destekleyen ve kurumlaşan siyasilerdir.”

Basın toplantısının bitiminin ardından ise evlatlarını ve kardeşlerini yitiren analar, söz aldı. Gülşah Toğaç, oğlu Enver Toğaç’ın bir devrimci olduğunu 76 yıl mahkumiyet aldığını ve 8 yıl cezaevinde yattığını söyledi. Toğaç, oğlunun tahliyesinin ardından kendisine “Bir daha onların eline sağ geçmem, cezaevine girmem. Askerlik de yapmam onlara. Kendi halkıma kurşun sıkmam” dediğini belirterek, “Oğlumu kıstırdılar. 4 saat boyunca çatıştılar. 32 mermi sıktılar bedenine. Kızımı, oğullarımı aldılar. Beni gördükleri yerde hakaret ve işkencelere maruz bıraktılar. Birlik olmalıyız. Bu şekilde aşılmayacak yol yok. Benim isteğim bu şekilde karşılarına çıkmalıyız” diye konuştu.

Nuran Atmaca ise darbe süreçlerinde kardeşlerini yitirdiğini ve 32 yıldır acıların hiç dinmediğini ifade etti. Kardeşinin cezaevinden çıktıktan sonra hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdiğini kaydeden Atmaca, polisin evlerine gelerek, “Yalan söylüyorsunuz. Cezası var, yatması gerek” sözleriyle muhatap olduklarını söyledi.

Ayrıca okunan ortak metne imzası bulunanların isimleri şöyle:

“Abdullah Onay, Ahmet Demirel, Ahmet Kardam, Ahmet Ümit, Ali Şenalp, Atilla Aytemur, Ayın Engin, Ayşe Gözen, Bekir Ağırdır, Besim F. Dellaloğlu, Cafer Solgun, Cem Öz, Cemil Ertem, Cihan Uzunçarşılı Baysal, Coşkun Aral, Çağatay Anadol, Elçin Macar, Erol Katırcıoğlu, Erol Kızılelma, Erol Köroğlu, Esra Mungan, Fahri Aral, Fatma Gök, Fehim Caculi, Fehim Işık, Ferdan Ergut, Gencay Gürsoy, Güney Çeğin, HAer Ansal, Hakan Vreskala, İlkay Akaya, Korhan Gümüş, Levent Yılmaz, Mahir Günşıray, Mahmut Boynudelik, Mahmut Mutman, Mehmet Ö. Alkan, Melike Demirağ, Mest Yeğen, Murat Özbank, Murat Peker, Müge Karalom, Nabi Yağcı, Nevzat Çelik, Nükhet Esen, Nükhet Sirman, Nil Mutluer, Oral Çalışlar, Orhan Alkaya, Oya Baydar, Özcan Alper, Özgür Gürsoy, B. Özgür Sarıolu, Pakrat Estukyan, Pınar Uyan, Rauf Kösemen, Salman Kaya, Sami Evren, Sefa Feza Arslan, Semih Bilgen, Sennur Baybuğa Serpil Çakır, Sezai Sarıoğlu, Süha Oğuzertem, Tuğyan Aytaç Dural, Teoman Pamukçu, Ufuk Uras, Uğur Kutay, Umur Coşkun, Ümit Şahin, Yasemin Göksu, Yasin Ceylan, Yusuf Uludağ, Yüksel Selek, Yüksel Taşkın, Zerrin Boynudelik, Zeynep Kadirbeyoğlu, Zeynep Tanbay, Ziya Halis ve Bajar müzik grubu.”

Nükleer toplantısı Ankara’da da protesto edildi

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Ankara’da düzenlenen Akkuyu Nükleer Güç Santralı’na ilişkin Özel Format Belirleme toplantısı, nükleer karşıtları tarafından protesto edildi.

Greenpeace, Nükleer Karşıtı Platform ve Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) üyelerinin toplantının yapıldığı İller Bankası Macunköy Sosyal tesisleri önündeki protestosuna, BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ile CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner de destek verdi. ‘Türkiye nükleer istemiyor’, ‘Nükleer santrale hayır’ ve ‘Mersin nükleer istemiyor’ pankartları açan grup, çeşitli sloganlar attı.

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Cenk Levi, toplantının şu an yapılıyor olmasının yasalara aykırı olduğunu belirterek, “Çünkü bu toplantının yapılabilmesi için, önce halkın katılımı toplantısının yapılması gerekir. Oysa 29 Mart’ta düzenlenen halkın katılımı toplantısı, protestolar nedeniyle başlamadan bitmesine rağmen, kayıtlara ‘yapıldı’ olarak geçti. Bu da halkın tepkilerinin ve görüşlerinin hiçbir şekilde dikkate alınmadığını gösteriyor. Hazırlanan ÇED bilgilendirme raporu da bilimsellikten uzak ve kurallara uygun değil. Sürecin bu şekilde geçiştirilerek ilerlemesi, hem Çevresel Etki Değerlendirmesi, hem de kurulması planlanan nükleer santral üzerindeki şaibeleri artırıyor” dedi.

Düzenlenen Kapsam Belirleme ve Özel Format toplantısının amacının Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu’nu hazırlayacak çalışma grubunun oluşturulması olduğunu da kaydeden Levi, “Çalışma grubunun oluşturulabilmesi için, Akkuyu nükleer güç santralinin çevreye vereceği etkilerin değerlendirilmesi ve halkın katılımı toplantısındaki görüş ve önerilerin dikkate alınması gerekiyor. Çevrecilerin itiraz noktaları ise, çevresel etkilerin gerektiği gibi değerlendirilmemesi ve halkın görüşlerinin dikkate alınmamasıdır” diye konuştu.

Kenan Evren kolunu kırdı

12 Eylül davasının bir numaralı sanığı Kenan Evren’in hakim karşısına çıkıp çıkmayacağı merakla beklenirken kolunu kırdığı haberi geldi.

12 Eylül davasının başlamasına saatler kala bir numaralı sanık Kenan Evren’in kolunu kırdığı bilgisi geldi.

Daha önce bypass olan Evren, son olarak Ankara GATA’da kalın bağırsak ameliyatı olmuştu. Sindirim sistemindeki bir sorun nedeniyle operasyon geçiren Evren’in bu yüzden ilk duruşmaya katılması beklenmiyordu.

Avukatları dolaşım sorunu tedavisi gören Evren’in duruşmalara katılamayacağını savunuyor, müdahiller ise bu tespitin Adli Tıp tarafından yapılmasını istemişti.

Davanın başlamasına bir gün kala Kenan Evren’in bu kez de elinin kırıldığı bilgisi geldi.

Davanın 1 ve 2 numaralı sanıkları Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya’nın sağlık sorunları nedeniyle duruşmalara katılmayacakları bildirilmişti.

Kenan Evren Ankara, Tahsin Şahinkaya ise İstanbul’da bulunuyor.

(NTV)

KCK iddianamesi kabul edildi

Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi (KCK/TM) Yapılanması’na yönelik yürütülen soruşturma kapsamında hazırlanan iddianame mahkeme tarafından kabul edildi.

İstanbul Özel Yetkili 15. Ağır Ceza Mahkemesi 2400 sayfalık KCK iddianamesini kabul etti. Sanıklardan Büşra Ersanlı için 22.5 yıl Ragıp Zarakolu için 15 yıl hapis cezası istendi. İddianamede 147’si tutuklu 193 sanık yer alıyor. Sanıklardan Ersanlı’nın da aralarında bulunduğu 51’i “terör örgütü yöneticiliği’ iddiasıyla 142 sanık ise örgüte üye olmak suçlamasıyla hakim karşısına çıkacak. Tutuksuz 46 sanıktan 23’ü hakkında ise yakalama kararı bulunuyor.  Mahkeme davaya ilişkin tensip zaptını henüz hazırlmazken duruşmanın Silivri Cezaevi Yerleşkesi içinde yer alan ve Balyoz Planı davasnın görüldüğü büyük duruşma salonunda Temmuz ayı başında yapılacağı öğrenildi.

Özel yetkili Cumhuriyet Savcısı Adnan Çimen tarafından hazırlana iddianamede, aralarında KCK’nın yönetim kadrosunda bulunan kişiler ile akademik kadrosunda bulunduğu iddia edilen Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun da içerisinde bulunduğu 147’si tutuklu 193 sanık yer alıyor. İddianamede örgütün Murat Karayılan’dan sonra gelen üst düzey yöneticileri Ali Durç ve Kudbettin Yazbaşı da sanıklar arasında yer alıyor. İddianamede 1 numaralı şüpheli olarak yer alan Yazbaşı tutuklu şüpheliler arasında yer alırken örgütün üst düzey yöneticilerinden Ali Durç’un ise firari şüpheli olarak yer alıyor. 5 gizli tanığın ifadesine yer verilen 2400 sayfalık iddianamede KCK’nın İstanbul’daki yönetim kadrosunun yer aldığı, seçim sürecindeki molotoflu eylemler anlatılıyor.

ERSANLI 128. SIRADA SANIK-

İddianamede Prof. Büşra Ersanlı 128. sırada sanık olarak yer aldı. Ersanlı’nın PKK/KCK terör örgütünün içerisinde faaliyet yürüttüğünün belirtildiği iddianemede, Ersanlı hakkında, “Bu kapsamda PKK/KCK terör örgütünün dağ kamplarındaki silahlı militanlarına verilen örgütsel eğitimin benzerinin şehir merkezlerinde Barış ve Demokrasi Partisi tarafından açılan Siyaset Akademilerinde verildiği, şüpheli Emine Büşra’nın Türkiye’deki bütün Siyaset Akademilerinin kuruluş ve işleyişinde görev alarak söz konusu akademilerin organizasyonunu sağladığı, ders verecek öğretim görevlileri temin ettiği gibi okutulacak kitaplara ilişkin olarak da yoğun gayret içerisinde olduğu” iddiaları yer aldı.

MİLİTANLARA VERİLEN EĞİTİME PARALEL EĞİTİM VERDİ-

Ersanlı’nın telefon görüşmelerinin yer verildiği iddianamede, Ersanlı’nın PKK/KCK’nın dağ kadrosundaki militanlarına verilen eğitime paralel eğitim veren Siyaset Akademisinde ders verdiği vurgulandı.

-TERÖR ÖRGÜTÜNÜN BASIN AYAĞI İLE YOĞUN DİYALOG İÇİNDE-

Ersanlı’nın örgütünün güdümünde yayın yapan ROJ TV’de röportaj yapmak üzere teklif aldığının belirtildiği iddianamede şöyle denildi; “Şüphelinin ROJ TV’nin Brüksel’den arayan elemanı Baki Gül ile daha önceye dayalı bir tanışıklığı olduğunun anlaşıldığı, yukarıda Gülten Çatalbay ile şüpheli arasındaki irtibat bu görüşmeyle birlikte değerlendirildiğinde şüpheli Emine Büşra’nın terör örgütünün şehir merkezindeki militanları ve basın yayın organındaki elemanlarıyla yoğun bir diyalog halinde olduğu anlaşılmıştır. Şüphelinin Barış ve Demokrasi Partisinin 12 Haziran 2011 Milletvekilliği Genel Seçimi çalışmalarında fiilen görev aldığı ve bu partinin Bağımsız Milletvekilleri adı altında seçime giren adaylarının propagandasını üstlendiği, yapılan bu faaliyetin herhangi bir röportaj talebine bir öğretim görevlisinin vereceği cevap olarak değerlendirilemeyeceği, çünkü şüphelinin ROJ TV deki canlı yayına katılamaması dolayısıyla başka şahısların katılması için yoğun faaliyet yürüttüğü, ayrıca onlara hangi hususu işleyeceklerini de dikte ettiği belirlenmiştir”

ZARAKOLU 129. SANIK

İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede Yayıncı Ragıp Zarakolu’nun örgüte yardım ve yataklık etmek Büşra Ersanlı ise örgüt yöneticisi olmakla suçlanıyor. İddianamede yayıncı Ragıp Zarakolu ise 129. sırada sanık olarak yer aldı. KCK iddianamesinde yayıncı Ragıp Zarakolu’nun terör örgütünün hiyerarşisi içerisinde yer almamakla birlikte bilerek ve isteyerek terör örgütüne yardım ettiği anlatıldı. Şüphelinin konumu gereği akademinin terör örgütünün eğitim yuvası olduğunu algılamamasının akıl ve mantıkla çeliştiği kaydedildi.

“ZARAKOLU DA SİYASET AKAMEDEMİSİ’NDE DERS VERDİ”

İddianamede, Zarakolu’nun KCK’nın şehir merkezindeki yapılanmalarına ve dağ kadrosuna eleman yetiştirme merkezi gibi işlev gören siyaset akademisinde ders verdiği anlatıldı.

“EĞİTİM FAALİYETİ OLARAK GÖRÜLEMEZ”

Bu faaliyetin yalnızca bir eğitim faaliyeti olarak görülemeyeceği kaydedilen iddianamede, sınıflarda ve koridorlardaörgütün ölen ve halen yaşayan militanlarına ilişkin fotoğraflar ve Abdullah Öcalan’ın posterleri bulunduğu ifade edildi. Aynı zamanda ‘sözde birleşik bağımsız’ Kürdistan’a ilişkin bayrak asılı olduğu vurgulanan iddianamede böyle bir mekanın normal bir eğitim yuvası gibi kabul edilemeyeceği kaydedildi.

“ZARAKOLU’NUN YASADIŞI FAALİYETLERDEN HABERDAR OLMAMASI DÜŞÜNÜLEMEZ”

İddianamede, “Gizli tanık ve şüphelilerin ifadelerinde derslerin örgütün ideolojik eğitimi şeklinde verildiği, eğitim programının Kuzey Irak’ta bulunan kamplardan farklı olmadığı, derslerde Öcalan’ın haftalık görüşme notlarının ve örgüt yöneticilerinden Karayılan’ın notlarının okunduğu beyanı karşısında, şüpheli Ragıp Zarakolu gibi araştırmacı bir şahsın yapılan yasa dışı faaliyetlerden haberdar olmadığının düşünülemeyeceği, yapılan faaliyet her ne kadar ders vermek gibi insani ve masum bir faaliyet olarak gözükse de, bu eylemin terör örgütünün eleman ve lojistik ihtiyacını karşıladığı” denildi.

“ELEMAN YETİŞTİRİLMESİNE KATKIDA BULUNDU”

Ragıp Zarakolu’nun örgütün dağ kadrosuna silahlı militan ve şehir merkezlerindeki hücrelerine eleman yetiştirilmesine katkıda bulunduğunun vurgulandığı iddianamede, şüphelinin siyaset akademilerine bir katkısının da tam anlamıyla ‘terör yuvası’ olan bu kurumları legalleştirme şeklinde olduğu ileri sürüldü.

KCK OPERASYONU

Öte yandan İstanbul’daki erken Nevruz kutlamaları sırasında çıkan olaylara ilişkin 38 kişi gözaltına alındı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne bağlı ekipler tarafından önceden belirlenen yaklaşık 40 adrese operasyon düzenlendi. Özel harekat ve çevik kuvvet müdürlüklerine bağlı polislerin de destek verdiği eş zamanlı operasyonda 38 kişi yakalandı. Bu kişilerin, İstanbul’daki izinsiz Nevruz kutlamaları sırasında çıkan olaylara katılarak, bazı polislerin yaralanmasına yol açtıkları öne sürüldü. Adli Tıp Kurumu’na getirilerek sağlık kontrolünden geçirilen şüpheliler, daha sonra Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü yerleşkesine götürüldü.

Kolombiyalı rehineler 10 yıl sonra serbest

0

Kolombiya’da silahlı sol örgüt FARC, elindeki son asker ve polis memuru rehineleri de serbest bıraktı.

10 rehine Brezilya ordusuna ait bir helikopterle ormanlık bir alanda gerillalardan teslim alındı.

Villevicencio kentinde aileleriyle görüştürülen rehineler sağlık kontrolünden geçirildikten sonra başkent Bogota’ya götürüldü.

Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, rehinelerin serbest bırakılmasını memnunlukla karşıladıklarını ancak bu jestin “yeterli olmadığını” söyledi.

Televizyonlar rehinelerin Villavicencio’da helikopterden sevinç içinde iniş görüntülerine yer verdi.

Çatışmalar sırasında rehin alınan bu kişiler, 10 yıldan uzun bir süredir serbest bırakılmayı bekliyordu.

‘Yeterli değil’

Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, başkanlık sarayında kabul ettiği asker ve polis memurlarına “Özgürlüğe hoş geldiniz. Özgürlük çok gecikti ama artık sizin ve tüm ülke çok sevinçli” dedi.

Santos, FARC’ın rehineleri serbest bırakması ve bundan sonra fidye için adam kaçırmama kararının yeterli olmadığını belirten Santos örgütün elinde olduğu düşünülen yüzlerce sivil rehinenin de salıverilmesi gerektiğini söyledi.

“Ülkemiz ve tüm dünya tüm rehinelerin serbest bırakılmasını istiyor” diyen Kolombiya Cumhurbaşkanı silahlı gruplarla mücadeleye devam edeceklerini vurguladı.

Rehineler, Uluslararası Kızıl Haç örgütü ve eski senatör Piedad Cordoba başkanlığındaki bir Kolombiyalı arabulucu heyetinin çabaları sonucu serbest bırakıldı.

1964’de kurulan ve Kolombiya’daki en büyük hükümet karşıtı silahlı örgüt olan FARC, Marksist bir yönetim oluşturmayı hedefliyor.

Örgüt yıllar boyunca tutuklu üyelerinin salıverilmesini sağlamak için asker ve polis memurlarını kaçırdı.

Gelir elde etmek için uyuşturucu kaçakçılığı yapan ve fidye için adam kaçıran örgüt, Kololmbiya kamuoyu ve bazı ülkelerin tepkileri üzerine Şubat ayında bu eylemlere son vereceğini duyurmuştu.

(BBC)

GDO’yu bırak tarım ilacına bak!- Mutlu Tömbekici

Mine Şenocaklı’nın Dr. Yavuz Dizdar ile yaptığı, dün başlayan ve bugün de devam eden röportajını okuyorsunuz umarım. Umarım Tarım Bakanımız da okuyordur. Dr. Dizdar, arkadaşlarını zehirleyip istifra etmelerine neden olan portakalı analiz ediyor ve portakalın az önce tarım ilacına batırılıp gibi tarım ilacı kalıntısı taşıdığını fark ediyor.

Kaç zamandır benim da aklımda bu konuda yazmak vardı, Greenpeace’nin Türk meyve sebzeleriyle ilgili uyarısından sonra Mine’nin röportajına benim de katkım olsun istedim.

( İlgili röportajın 1. bölümü >>> ve 2. bölümü >>> )

***

Sami Çeltikoğlu ziraat mühendisi. Ailesiyle Manisa Alaşehir’de yaşıyor ve dededen kalma arazilerinde çiftçilik yapıyor. Annesi kanser oluyor. Doktor il olarak nerede yaşadıklarını soruyor. Tarım bölgesinden geldiklerini öğrenince “muhtemelen tarım ilacından” diyor.

Çeltikoğlu zaten bildiği konu üzerinde bilimsel araştırma yapıyor ve Türkiye’de tarım ilaçlarının gereğinden kat be kat fazla kullanıldığını rapor ediyor.

Tarım Bakanı Mehdi istediği kadar Greanpeace’a “iftira atıyorlar” desin gerçekler hiç de onun arzu ettiği gibi değil.

Buyrun kaynağından cevaplar…

TARIM İLAÇLARI NASIL KULLANILIYOR

Tarım ilacının faydalı olup ve zararlı olmaması için üç kural çok önemlidir: Doğru ilaç, doğru doz ve doğru zaman. Peki Türkiye’de nasıl işler nasıl yürüyor?

– Bu ilaçlar bakanlığın tavsiye ettiği ilaçlar olabilir de olmayabilir de. Zira denetim yok. Reçetede A ilacı yazar ama üreticiye B ilacı da verilmiş olabilir. İş ilaç şirketlerinin yönetimine geçmiş durumda.

– İlacın nasıl kullanılacağını üreticiye bayii anlatır. “Gece sıkılacak”, “100 litreye 20 gr ilaç atılacak” vs.

– Fakat üretici çoğu zaman söylenenden daha fazla ilaç kullanır. İlacın kullanım talimatında yazan bilgileri dikkate almaz ve “bu kadarı bu böceği öldürmez” diyerek diyelim 20 gr yerine 25 gr atar. Doğru doz kuralı ihlal olmuştur.

– Çiftçi için doğru zamanlama her zaman “yağmurdan sonra”dır. Her yağmurdan sonra üretici ilaçlama yapar. ANCAK her yağmurdan sonra ilaçlama yapılacak diye bir şey yok. Hastalığın ve zararlının durumuna göre yapılması lazımdır. Çiftçi “acaba yağmur yıkamış mıdır?” diye aynı ilacı yeniden basar. Fakat aynı böceğe aynı ilacı durmadan sıktığınız zaman böcek ilaca dayanıklı hale gelmeye başlar. Bu sefer 100 litreye 30 gram koyar.

– İlaçlama ile hasat arasında da mutlak bir bekleme süresi var. Diyelim üzüm yetiştiriyorsun ve 35 günlük bekleme, parçalanma süresi olan bir ilaç sıktın. 1 Nisan’da ilaç attıysan ancak 5 Mayıs’ta hasat yapabilirsin. Fakat o anda bir tüccar geliyor, iyi fiyat veriyor ve ürün tarladan kaldırılıyor. İlaç hooop soframızda.

– Üreticinin tarım ilaçlarının zararları hakkında hemen hemen hiç bir bilgisi yok. Kimse de anlatmıyor.

– Tarım İl Müdürlükleri bürokrasiyle uğraşmaktan tarlalara gidemiyor.

– Köylü ilaçlama yapmaya ne zaman karar verir? Kahvenin önünden ilaçlama aleti takmış bir traktör geçtiği zaman. Halbuki Ali’yle Mehmet’in tarlasının durumu aynı değil. Belki ürünleri bile aynı değil.

– Ve şimdi en çarpıcı bilgiyi veriyorum: Tarım Bakanlığının çıkardığı bir kitap var. Kitapta her zararlı için kullanılması gereken ilaç ve dozlar yazıyor. İlaçlamayı üç gruba ayırmış: Avrupa Birliği’ne ihraç edecekseniz için şu ilacı kullanmayın, Rusya’ya ihraç edecekseniz şu ilacı kullanmayın, Amerika’ya ihraç edecekseniz şu ilacı kullanmayın diye. İç piyasa? İç piyasa için hiç bir bilgi yok. Tarım bakanlığı Rusu Almanı düşünüyor ama Türkü düşünmüyor! Onlar daha değerli!

***

Anne sütünde bile var!

– Şu an anne sütü dâhil tarım ilacı kalıntısı bulunmayan hiç tarafımız yok!

– Tarım ilaçlarının büyük bölümü yağda eriyor. O nedenle çoğunlukla vücudumuzun yağ dokusunda depolanırlar.

– Birikmeyi en sevdikleri organlarımız: Tiroit, karaciğer, pankreas, testis, bağırsak, yumurtalık, beyin ve kemik iliği.

– Birikim, zaman içinde kansere sebep olur.

– Kanser olmayan kişilerin ameliyatlarından elde edilen yağ dokularında bile yüksek miktarda tarım ilacı bulunmakta.

– Tarım ilaçları direkt DNA hasarına neden oluyor.

– Böcek ilaçları, vücuda girdikten sonra zehirsiz hale getirilip atılamıyor.

– Dozdan ziyade maruz kalma süresi önemli.

Mutlu Tömbekici- Vatan

12 Eylül’e ve terzilere dair – Aydın Engin

Bu yazı bir mektup. Bir terzinin oğlundan bir başka terzinin oğluna yazılmış bir mektup.

“Bir terzinin” oğlu benim; Ödemiş’li Terzi Sadık’ın oğlu Aydın Engin.

“Bir başka terzinin” oğlu Naci Sönmez; Fatsa’lı Terzi Fikri’nin oğlu Naci Sönmez…

Mektubu siz de okuyun istedim.

Haydi…

*    *    *

Naci,

Bugün beş baş katilden hayatta kalan ikisi yargıç karşısına çıkacak. Sahiden gelip sanık iskemlesine oturup, kimlik bildirimi için yargıç çağırınca ayağa kalkıp cevap verecekler mi, yoksa iki ödlek ve titrek moruk olarak rapor alıp GATA duvarları ardına mı sinecekler? Cevabı henüz bilmiyoruz.

Ama ne farkeder? Babanın katilleri, senin gençliğini benim en verimli çağımdaki 12 yılımı çalan hırsızlar, 12 Eylül’de iktidara zorla el koyup ülkemizi kana bulayan, yaşamın hemen her alanını çöle dönüştüren o faşist çetenin elebaşıları yargıç karşısındalar işte!..

Bana kalsa ve mümkün olsa bu sevinci seninle değil babanla yaşamak isterdim.  1967 yazında sizin evde baban, Ziya Yılmaz, Abdullah Ceceloğlu ile birlikte çay içip sohbet ettiğimizde sen ya üç ya dört yaşındaydın. Yani seni tanımadım. Akranım babandır. Ne çare ki…

Peki sana mektup yazmak nerden çıktı?

Evren ve Şahinkaya’nın yargılanacakları günün arifesinde bu sevinci biriyle paylaşmak istedim. Pazartesi akşamı CNN Türk’te Cüneyt Özdemir’in konuğu olarak karşımdaydın. Sesinde, yüzünde, düzgün ve oturaklı cümlelerinde babanı buldum.

Kıvandım, öğündüm.

“Benim arkadaşım başının gölgesini önüne düşürmeden yaşadı; 12 Eylül cellatlarının önünde diz çökmedi ve öyle öldü. Küçücük oğlu da kocaman adam olmuş ve aynı kervanın yolcusu olmuş. O da başının gölgesini önüne düşürmeyenlerden” dedim.

Kıvandım, öğündüm.

Sana yazmam bundandır.

Bir de…

Bir de Naci, ikimiz de terzi oğluyuz. Şu yaşamını iğne ile kazananların,  o kadim mesleğin, tüyü bitmemiş yetim hakkı yememiş, emeğinden başka geçim yolu tutmamış iki terzinin oğullarıyız.

Terzi deyip geçme.

Al sana çok yıllar öncesinden bir anı:

Türkiye solunda, Türkiye Komünist Partisi saflarında çok terzi vardı. Ünlü komünist avlarından biri (galiba) 1951’deki ünlü terziler tevkifatıdır. Baban İstanbul’da o terziler tevkifatından arda kalmış Ermeni terzi Garo Minas ile tanıştığında “Siz iğneyle kuyu kazanlarsınız Garo dayı… Biz çuvaldız olalım artık” dedi. Çiçek Pasajında kocaman bira bardaklarını kaldırdık, Garo “İğne büyür çuvaldız olur” dedi, sonra da ekledi “Bir Ermeni atasözüdür”. Şaşırdık. “Sahiden mi” diye sorduk. Garo omuz silkti, “Yooo ben şimdi uydurdum. Ama  uydu be çocuklar. Hadi şerefe” dedi…

Dedim a terzi deyip geçme…

*    *    *

Bu günkü davada “müdahil”sin Naci. Mahkeme salonunda sanırım sana da yer verecekler. Yer verenler söz de verirlerse salt kendinin, salt Terzi Fikri’nin değil, benim de sesim ol. Bir de çok uzaklardaki siyasi göçmen oğlunu göremeden sessizce ölen yoksul ve yaşlı Terzi Sadık’ın…

Aydın Engin – www.t24.com.tr

Yeşil Gerze Platformu’ndan Metin Münir’e açık mektup – Şengül Şahin

Milliyet Gazetesi yazarı Metin Münir’e  ithafen yazılan ancak kendisine ulaştırılma imkanı bulunamadığı bilgisi ve ulaştırma ricası ile tarafımıza ulaşan mektubu, YEGEP Sözcüsü Şengül Şahin’in de onayı ile aynen yayınlıyoruz.

(Yeşil Gazete)

Sayın Metin Münir,

30 Mart 2012 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki köşenizde yayınlanan “ Yaykıl köyünde bir kömür santrali” yazınızı ibretle okuduk. Fakat yazınızı okuduktan sonra merakımızın yerini, hayal kırıklığı, üzüntü ve kızgınlık aldı!.. Neden mi? Öncelikle, “… büyük bir olasılıkla alınacak olumlu ÇED raporu” ifadesini, dört yıldır inançla verilen haklı mücadeleye karşı çok büyük haksızlık ve saygısızlık olarak görüyoruz!..

Keşke yazınızı, Yeşil Gerze Çevre Platformu (YEGEP) ile bağlantıya geçip, sonra “ tarafların ifadelerine göre” diyerek, daha bilimsel ve tarafsız hale getirerek yayınlasaydınız… “Köylü ve balıkçı endişeli” diyorsunuz. Endişeleri, şirketin taahhütleri yerine getirmeyeceklerinden değil ,en modern santral örneklerinde dahi çevre tahribatının engellenemediğini bilimsel verilerden öğrendikleri içindir!..

“Endişeleniyorlar!”diyorsunuz:

Orta boy bir gölde bulunan su miktarı kadar suyu, bir günde buhar elde etmede kullanacaklar ve bu suyu içine balık girmemesi için denize çok miktarda klor bırakacaklar. Bu suyu, 800 derece üstünde kullandıktan sonra “çürük su” diye tabir edilen suya dönüştürdükten sonra denize salacaklar!.. Bu verileri raporlarında kendileri söylüyorlar. Sizce rapora inanmayalım ve endişelenmeyelim mi?

Yılda, toplam 6000 ton kömürün evlerde, ısınma amaçlı kullanıldığı bir ilçede,bir günde 11000 ton kömür yakılacak!..  Bu verileri raporlarında kendileri söylüyorlar. Sizce rapora inanmayalım ve endişelenmeyelim mi?

Denize, 3 km uzunluğunda iskele kuracak ve 96 futbol sahası büyüklüğündeki bir alanda denizimizi doldurulacak!.. Bu verileri raporlarında kendileri söylüyorlar. Sizce rapora inanmayalım ve endişelenmeyelim mi?

Gemilerin yanaşması için deniz dibi derinleştirilerek balık yuvaları darmadağın edilecek!.. Bu verileri raporlarında kendileri söylüyorlar. Sizce rapora inanmayalım ve endişelenmeyelim mi?

Günlük ortalama yaklaşık 56 kamyon kül, vadilere yığılacak; (rüzgarları biliyorsanız) gün doğrusu, karayel, lodos ve poyraza açık olan alanda, bu kül havaya,oradan da asit yağmuru olarak mahsullerine, yer altı sularına, gözlerinden sakındıkları çocuklarının ciğerlerine gidecek!.. Bu verileri raporlarında kendileri söylüyorlar. Sizce rapora inanmayalım ve endişelenmeyelim mi?

Şu an, hiçbir teknolojinin zehirli gazı tutamadığını biliniyorken çıkan gazın solunum yolu hastalıklarını başlatacağına; var olanları da tetikleyeceğine endişelenmeyelim mi diyorsunuz?

Geç Roma – Erken Bizans kalıntılarının bulunduğu, tarihi ve sit alanı Kolombiya Üniversitesi Arkeoloji Profesörü Owen Donnan tarafından teyit edilen alanın, tüm dilekçelerimize rağmen envanteri çıkarılmadan ve alan ile ilgili koruma tedbiri alınmadan kül çöplüğüne dönüştürülmek istenmesine endişelenmeyelim mi diyorsunuz?

Arazilerinde sondaj yapılmasını istemeyen halkın, gece 2:00’lerde (madem istemeyenler %65, gündüz neden gelmemişler, hiç kendilerine sordunuz mu?) yüzlerce polis ve jandarma ile yerlere yatırılıp sürüklenerek (konuyla ilgili haberler gazetenizde de yayınlanmıştır) arazilerinin zorla işgal edilmesine endişelenmeyelim mi? Arazilerini akıl hastalığı sebebi ile satamayan kişiler için noter belgesine dayanak sağlık kurulu raporu alamadıkları için Samsun’dan tek hekim raporu ile vekaletname çıkarttıklarını ve bu belge ile vekaletname alıp satış yaptırdıklarını hiç biliyor musunuz? (belgeleri elimizde var, YEGEP ile irtibata geçseniz bunların hepsini sizinle paylaşırdık) Arazisini mal sahibinden 10 yıllığına kiralamış ve alanda tarım yapan köylümüzü, araziyi mal sahibinden aldıktan sonra kira kontratı olduğunu öğrendiklerini, köylümüzü önce telefonla tehdit ettikleri için haklarında savcılıkça soruşturma yürütüldüğünü,  kontratı öğrenince bu kez noter ile ihtar ettiklerini, avukatlarımız aracılığı ile karşı ihtar çekildiğini, bir kez daha ihta ettiklerini, yeniden karşı ihtara maruz kaldıkları için 7 aydır Mahkemeye dahi başvurmadıkları, köylümüz ile ilgili bir işlem yapmaktan geri durdukları ama köylümüzü rahatsız ettiklerini biliyor musunuz? Daha nice endişe kaynaklarına sebep olan elimizde binlerce belge olduğunu, şirketin medyayı olağan gücü ile kullandığını, ancak bizim sesimizi duyurmamızın ne kadar zor olduğunu tahmin dahi edemiyor musunuz? Demokrat ilçemizde protesto için Efes ürünlerinin tüketilmediğini, ülkemizin muhafazakarlaştığı, Gerze’mizin aydınlığının konuşulduğu bir dönemde Efes içmeyin demenin ne kadar zor olduğunu, ama bunu başardığımızı, bayilerimizin sözleşmelerinde Rekabet Kurulu kararına rağmen tek satıcılık anlaşması yapmaya zorlandığını, bazılarının sözleşmelerini her şeyi göze alarak feshettiğini, bir kısmının da sözleşmesine rağmen sözleşmesini ihlal ederek efes ürünlerini satmadığını, şirketin de bunlar ile ilgili bir işlem yapmaktan özellikle kaçındığını bilemezsiniz. Çünkü bize hiç sormadınız. (isterseniz tüm belgelerin bir örneğini size e posta yoluyla göndeririz) Bu ve bilmediğiniz her şey adına hala endişelenmeyin mi diyorsunuz? Gerçekten endişelenmeyelim mi? 200’e yakın Gerzeli, kendilerine danışılmadan bu topraklar hakkında tasarrufta bulunulduğu için bugün binlerce yıl ceza ile yargılanıyor. Santrali bıraktık hiçbir şey yapmamamıza rağmen ceza davalarında savunma yapıyoruz. Bunları size kimse söylemedi mi? En son kaymakamı alkışlayarak protesto ettiğimiz için TCK’da bu hüküm olmamasına rağmen hakkımızda bu iddia ile savcılıkça soruşturma açıldığını ancak Guguk devletlerinde ve Muz Cumhuriyetlerinde rastlarız, ama siz bunları da bilmiyorsunuz. Çünkü basın bunları yazmıyor.

Sayın Münir! Biz bu mücadele kapsamında, iki büyük miting ve yüzlerce toplantı yaptık. Gerzeliler hiç olmadığı kadar birbiri il kaynaştı ve dayanışma ruhu içinde tek bir şey söylüyorlar. BİZ BU SANTRALİ İSTEMİYORUZ.

Bu haykırışları, milyonlarca lira harcanarak yaptırılan tanıtım faaliyetleri ve bindirilmiş kıtalarla değil ilçe halkı ve komşu yerleşimlerin katılımı ile gerçekleştirdik. Tabi siz bilmiyorsunuz. Şirketin bilgilendirme bürosu dediğiniz şirketin kurduğu bir çevre derneği. Yeni dönemde sivil toplumun neye araç edildiğini tabi ki bilmiyorsunuz, çünkü bize sormadınız.

Yaptığımız kampanyalarla topladığımız binlerce imzaya karşılık, önce Tuncay Özilhan’ın verdiği demeçlerde “santrale birkaç kişi karşı”, sonra da sizin yazınızda belirttiğiniz Tuğban İzzet Aksoy’un, “halkın yüzde 65’i istiyor” şeklindeki gerçeği yansıtmayan demeçlerini, sizin gibi köşe yazarları, bunları araştırmadan gerçekmiş gibi kamuoyuna sunuyor!.. ne yapmak istiyorsunuz gerçekten anlamıyoruz. Bu mesele termik santral sorunu kadar ülkemizde alınan kararlara halkın katılımı ve demokrasi sorunu. Bunu göremiyor musunuz? Bir gün birisi geliyor, bizim nesiller boyu kıyısında koştuğumuz sahilleri, ormanları enerji için Ankara’dan tahsis belgelerini önümüze koyuyor. Bu sahil ve orman ne olacak dediğimizde diyorlar ki size okul yapacağız, hastane yapacağız. Biz diyoruz sahilimiz ne olacak, bir bakıyoruz kamu binaları yenileniyor. Biz orman diyoruz bir bakıyoruz Belediye Başkanımız santrale karşı olduğu için hakkında soruşturma açılıyor. Biz kaymakamı alkışlıyoruz protesto için savcılık olaya el koyuyor, Kaymakam bizi arıyor ben şikayet etmedim diyor, ilçe emniyet müdürlüğü biz işlem yapmadık diyor, savcılık TCK sınırları dışında soruşturma açıyor. Biz bunları anlamıyoruz, kararlar Gerze mülki amirleri ve adli makamları tarafından mı alınıyor, Ankara’dan ya da İstanbul’dan mı geliyor.

Sizden tek isteğimiz var. Bizim endişelerimizi de aynı samimiyetle köşenizden tüm kamuoyuna duyurmanız!.. İşte o zaman, yaşam hakkında başka talebi olmayan Gerze ve Yaykıl köyü halkının kırdığınız kalbini telafi edebilirsiniz!… Bir gün Gerze’ye gelin, alanı gezin, %65’i beraber arayalım. Buluruz. Ama şirketin söylediği gibi isteyenler değil istemeyenleri. O zaman belki bizleri anlarsınız…

Saygılarımızla.

 

Yeşil Gerze Platformu sözcüsü Şengül Şahin

 

Yaykıl Köyü ve Yeşil Gerze Çevre Platformu

adına YEGEP Sözcüsü Şengül Şahin

 

28 Martta ki iki öğretmen, biri Faik Hoca diğeri Metin Hoca – Serhat Ertuğrul

RUMBA LA RUMBA LA RUMBA LA!

Fakat bombalar hiçbir şeye yaramaz!Rumba la rumba la rumba la.
Kalplerin attığı yerde/Ay carmela! Ay carmela!
Karşı saldırı çok güçlü/Rumba la rumba la rumba la.
Direnmek zorundayız/Ay carmela! Ay carmela!

Yukarıdaki dizeler  İspanyol  İç Savaşında ‘’El Paso del Ebro’’ adı ile bilinen şarkıya aittir. Diktatör Franco’ya  karşı savaşmak için gelen  Uluslararası 15.Tugay için yazılan şarkıdır. Ne yazık ki bu sözlerin 1930’da yazıldığını bilmeden önce Türkçe çevirisi bana doğrudan Türkiye’deki durumu anımsattı.

Şarkıyı şu şekilde uyarlarsak ;’’Fakat gaz bombalarınız, kimyasallarınız hiçbir şeye yaramaz’’ daha da anlamlı olur. Çünkü Ankara’da yaşamanın ve öğrenci olmanın verdiği bir şevk ile ‘’bir yandan okuyup’’ bir yandan ‘’olaylara karışmak’’ için sokakta olduğunuz sürece göreceğiniz bir şey var ki kalbin olduğu yerde hiçbir şey durmuyor eğer vicdan sahibiyseniz. Demokrasi denilen yönetim aygıtını pek göremiyorum  sokağa çıktığımda. Biz yine de onun geleceği gün için direnmeyi bileceğiz her sokağa çıktığımızda. Çünkü Koray Çalışkan’ın yazısında bahsettiği gibi ‘’..bir ülkede bu kadar eylem olursa o ülkede  demokrasi az gelişmiştir demektir.’’

Bunun bilinci ile hareket etmekten çok bu size gösterilen bir şeydir . KESK’in genel grev eylemi ile ilgili bir şey öğrenmek için eliniz TRT,Kanal 7 gibi kanallara denk gelmiş ise  ‘’gösteri’’bir anda izinsiz gösteri olur gözünüzde.Ya izin alsalardı ne olurdu diye düşünmek istersiniz. Ama hiç bir tüzel kişilik eylem yapmadan önce izin almak zorunda değildir, hele bu sendika ise bu bir sendikal faaliyettir, gösteri yapılması engellenemez diye yasalar,yönergeler bile hatırlanmaz.Bir gün yakalasam o haber editörlerin soracağım ‘’izinsiz gösteri’’ ne demek diye? Anayasaya göre yürüyüş izne tabi değildir. Sadece bildirime tabidir. Dolayısıyla izinsiz gösteri yapılıyor diye bir gruba müdahale hakkı diye bir durum söz konusu dahi olamaz.

Ama gelin görün ki Eskişehir’den gelen Eğitim-Sen üyesi  Tarih hocam Faik Alkan ile yaptığım konuşmadan öğrendiğime göre iktidar sırf onları trene bindirmemek için trenleri  ‘’dolu’’ göstermeye çalışmasından tutun da, Ankara’ya vardıklarında, biraz ötede ‘’izin’’ verilen eylem ile birleşmenizi önlemek için kolluk kuvvetlerinin elinden geleni gazdan esirgememesi ‘’izinsiz’’ gösteridir.

Hopa davasının Ankara’daki 2. duruşması eylemi için desteğe gelen ve parti bayrakları ile yola çıkan Yeşiller partisi üyelerine  kimlik sorulması, sonra nereye gidildiği sorulup ‘’Adliye..’’ cevabını alınca ‘‘Ha oraya gidin, ben de şu hoca eylemine gidiyorsunuz zannettim’’(Ki sonra oraya gidildi sonra) cevabı ile karışık izin verilmesi bile aslında gizli bir ilan edilmemiş sıkı yönetim olduğunu göstergesidir.

Biz bunu 2009’da TEKEL işçilerini otobüsten indirip 20 km yürüten, çayhanelerden toplayan zihniyetde de gördük. Bahane yine aynı ‘’izinsiz ’gösteri”. İktidar şunu açıklayabilir; desin ki ‘’Eğer meclise muhalefet eden  vekilleri kötülemeye , yaşasın 4+4+4  demeye gelseydiniz değil izin vermek yemek bile ısmarlardık’’. Bu kadar açık bu, ben senin sadece beni sevmeni istiyorum, eleştirmeni değil mi demek istiyor iktidar?

31 Mayıs 2011 ‘de suyun ticarileştirilmesine karşı çıkan öğretmen Metin Lokumcu’nun Hopa’da gaz bombasından ölmesi üzerine, Emek ve Demokrasi güçlerine bağlı, öğretmenler, kamu emekçileri, öğrencilere Ankara Kocatepe Cami önünde AK parti il binasının önünde basın açıklamasını bile yapamadan saldırılması üzerine 28 Mart 2012 de Kızılay’da olduğu gibi grup gaz ve panzerler ile karşılaşmıştı.

28 Mart 2012 ‘de Ankara 2.Hopa Davası görüldü. 48 kişinin yargılandığı bir dava ki kadınların cinsel taciz ve tecavüz tehdidi ile karşılaştığı,tacize uğradığı,altı buçuk saate varan işkence sonunda işkence görenler 12 yıl ile yargılanıyor,öğretmen Metin Lokumcu’ ya sahip çıkan öğretmenler bu sefer sanık sandalyesindeydi, işkenceyi yapanlar Güvenpark’ta diğer öğretmenlere gaz sıkıyordu.

İşte’’ izinsiz gösteri’’ diyorlar öğretmenlerimiz grev yapınca , davadan birkaç ayrıntı sunmak gerekirse işin vahameti daha da anlaşılacaktır. 3  avukat avukatlık görevini yerine getirdiği için hem işkence gördüler, hem de 12 yıl ile yargılanıyorlar. Gözaltına alınan devlet memuru ve BES üyesi 2 kişi görevden men edilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar.

Avukat Hakları Merkezi’nden Selçuk Kozoğlu  ‘’Dava soruşturmasının eksik olduğunu,ihmal edilmiş bir çok ayrıntı olduğunu, ÇHD üyelerini bizzat görevlendirmiş olmasına rağmen avukatlık kanunu yok sayan bir iddianame olduğunu ’’söyledi.

Yine Avukat Cömert Uygar Erdem ‘’Atıl olan suçların iddianamede belirtilmemesinin,savunma yapmayı zorlaştırdığını, iddianamede lehine delillerin çıkartılarak, aleyhe delillerin konulduğunu’’ söyledi.

Sanıklardan Osman Özyurt ‘’Herhangi bir  açıklama olmaksızın polis ihtar vermeden grubu dağıttı. Ben gösteride ne kadar polis,ne kadar sivil polis,ne kadar gaz kullanıldı bilmek istiyorum dedi. Bugün KESK’ in grevi var, işkenceyi yapanlar yine aynı işkence işlemini yerine getirecekler’’dedi.

Haklıydı 4 Nisan 2012 günü kim yargılanacak ülkedeki ordu yönteme el koyduğu için mi, işkence yapıldığı için mi? 80’den kalma bir yasa olan 2911 ortaya koyduğu için mi? Niye yargılanıyor ki bu sayede tüm toplumsal muhalif baskı unsurları susturuluyor?Yine aynı ‘’düşmanlaştırma’’ tutumu yine ‘’engelleme’’ tutumu.

Savunmamı yaparken iki şeyin altını çizdim,atıl olan ‘’suçların’’hiçbir şekilde delili olmadığı gibi,’’polise direnme’’ adı verilen  durumun yaşanması için mahkeme heyetine delil olarak sunduğum plastik kelepçeye bağlı olmam lazımdır.Eğer bu plastik işkence aygıtı var ise ve bana bağlı ise zaten‘’direnme’’ denen fiziki koşulum oluşmamış demektir.

Mahkeme salonundan çıktım ,GMK bulvarına ilerlediğimde yine aynı manzarayd.ı 31 Mayıs 2011’de yine bir öğretmen olan Metin Lokumcu’yu Artvin,Hopa da gaz dan dolayı öldüren hükümet,yine bir öğretmenin daha hayatını kaybetmesine göz yumacak mıydı? Sadece kendi çocukları için değil çevik kuvvetin, polisin çocuklarının daha iyi bir eğitim görmesi için bunca cefaya katlanan öğretmenlerimizin,ve suya,doğaya, sahip çıkanlar için iki seçenek verilmişti.Ya gazı gösterip ölüme mahkum etmek ya da suyu ,copu gösterip dayağa mahkum etmek. Tarih hocama yine aynı muamele maruz görülecekti, dayak,su,cop.Her birinden dörder tane,pekiştirsin diye…

İşte budur tüm sokaktaki hareketin kaynağı; 31 Mayıs 2011’de suyuna sahip çıkan Metin Lokumcu öğretmenin katli vaciptir denildi,28 Mart 2012’de ise çocuk istismarına karşı çıkan öğretmenim Faik Alkan ise  dayak+su+cop+gaz vaciptir denildi. Ama Faik Hocamın ve ondan da önce İspanyolların dediği gibi ‘’Direnmek zorundayız

 

 

Serhat Ertuğrul

twitter.com/#%21/serhatertugrul

Kahvede, reçelde, bisküvide böcek var

Böcekten elde edilen ‘karmin’ isimli renklendirici sadece Starbucks’ın kullandığı bir madde değil. Market rafları reçelden bisküviye, aynı maddenin kullanıldığı ürünlerle dolu.

Dünyanın en büyük kahve şirketlerinden Starbucks’ın bazı ürünlerinde ‘cochineal’ adlı böcekten elde edilen ‘karmin’ isimli renklendirici kullanılması tepkiye yol açarken market raflarının aynı madde katılmış gıda ürünleriyle dolu olduğu ortaya çıktı. Bisküviden şekerlemelere kadar çok sayıda üründe kullanılan bu maddenin şimdilik bilinen tek zararı alerjik reaksiyonlara yol açması.

Gıda sektöründe böceklerden elde edilen renklendirici ve tatlandırıcı kullanılması tartışması Starbucks’ın ürünüyle birlikte yeniden alevlendi. Radikal, marketlerde satılan ve ‘karmin’ içeren ürünleri araştırdı. Market rafları bu maddenin katıldığı ürünlerle dolu ve tüketiciler aldıkları ürünlerde böcekten elde edilen renklendirici kullanıldığını bilmiyor.
Yılda yarım kilo!
Hollanda’da Wageningen Üniversitesi’nden Entomoloji Profesörü Marcel Dicke, geçen yıl yaptığı açıklamasında işlenmiş gıda tüketen herkesin bir miktar böcek yediğini de anlatıyor: “Dünyanın herhangi bir yerinde işlenmiş besin maddesi tüketenler zaten böcek yemiş oluyorlar. Bunun miktarı da yılda yaklaşık 500 gram. Domates sosu, fıstık ezmesi ya da ekmek gibi işlenmiş tüm gıdalarda böcek var.” Meyveli süt, yoğurt, bisküvi, dondurma, reçel, soslar, meyve suları, et ürünleri, şekerleme ve sakız gibi yüzlerce ürünün içerisinde yer alan karminin önünde yasal engel yok. Ancak dini açıdan sakıncalı sayılıyorlar. İlahiyatçı Prof. Dr. Faruk Beşer, birçok üründe renklendirici ve tatlandırıcı olarak kullanılan maddenin İslam’a göre doğrudan doğruya haram denilemeyeceğini belirterek “Hanefi kurallarına göre ‘mekruh’ yani hoş olmayan, olmaması gereken. Kullanmak sakıncalıdır” diyor.
Sağlık açısından şüpheli
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta ise bu tür maddelere şüpheyle yaklaşılması gerektiğini vurguluyor: “Gıda ürünlerinde kullanılan bu tür çok madde var. Bunların güvenli olduklarından hiç emin değiliz. Çünkü bunlarla ilgili araştırmalar 40-50 yıl öncesine ve o zamanın teknolojisine dayanıyor. Güvenirliği günümüze göre çok düşük olan araştırmalar. Bu nedenle bu ürünlerin insan sağlığı üzerindeki etkileri ciddi şekilde yeniden araştırılmalı. Böceklerden elde edilen ürünler hayvansa araştırılmalı. Gıda ürünlerinde bu tip binlerce madde var. Hepsi için güvenli demek doğru değil. Şüphe edilenden uzak durmak gerek. Karmin yiyecek ve içeceğe sadece renk veriyor. Sağlığa bir faydası yok, kullanımı şüpheli. Bu tür ürünlerin sağlığa zararlı olup olmadığı araştırılmalı.”
‘Dozu, firmanın iyi niyetine bağlı’
Radikal, ‘karmin’i gıda teknolojisi uzmanlarına sordu. Samim Saner Gıda Güvenirliği Derneği Başkanı “Karmin, Avrupa Birliği Gıda Güvenliği otoritesinin de onayladığı bir madde. Temel konu şu: Bu maddenin kullanıldığının beyan edilmesi gerekiyor. Firmaların bunu beyan etmemesi sıkıntı. Türk Gıda Kodeksi açısından kullanımının bir sıkıntısı yok. Bütün katkı maddeleri AB tarafından incelemeye alındı. Bunun raporu önümüzdeki yıllarda çıkacak. Şu an itibariyle ‘karmin’le ilgili negatif bir bilgi yok. O çalışma bitince ne olacağını bilmiyoruz. Ama şu an kullanımına izin veriliyor.”
Yrd. Doç. Dr. Filiz Aksu İstanbul Aydın Üniversitesi Gıda Teknolojileri Uzmanı:
“Karmin, ülkemizde kullanımına izin verilen bir katkı maddesi . İzin verilen dozlarda kullanılması durumunda sağlığa direkt etkisi yok. Duyarlı kişilerde alerjik reaksiyonlara yol açabiliyor. Ciddi üreticiler doz miktarını belirtiyor ancak doz aşımı olabilir. Bunu bilemiyorsunuz. Firmanın iyi niyetine bağlı. Ürünü daha renkli göstermek için katkı oranını arttırabiliyorlar. Sadece bunun için değil, birçok katkı maddesinde doz aşımı risklere yol açabilir. Ülkemizde karmin maddesinin kilogram düzeyinde 100 miligrama izin veriliyor.”
(Radikal)