Ana Sayfa Blog Sayfa 4712

Euro Bölgesi’nde rekor işsizlik

Euro Bölgesi’nde işsizlik oranı yine rekor kırdı. İspanya işsizlikte başı çekerken, katı tasarruf politikalarına yönelik eleştiriler artıyor.

Euro Bölgesi’ndeki 17 ülkenin işsizlik ortalaması bir rekora daha imza atarak yüzde 10.9’a ulaştı. Euro Bölgesi’nin 13 yıllık tarihindeki bu en yüksek işsizlik seviyesi, mali ve ekonomik krize karşı uygulanan katı tasarruf politikalarıyla ilgili tartışmaları alevlendirdi.

Avrupa Birliği’nin istatistik kurumu Eurostat’ın verilerine göre, mart ayında işsiz sayısı şubata göre 169 bin artarak 17 milyon 370 bine yükseldi. İşsizlik oranında artış böylece üst üste 11’inci ayda da sürdü.

Ekonomi uzmanı, Oddo Menkul analisti Bruno Cavalier, Euro Bölgesi ekonomisinde resesyonun yeni bir gelişme olmadığını, bahara girilen aylarda resesyonun seviyesinin çok daha endişe verici olduğunu vurguladı.

İspanya başı çekiyor

Eurostat raporuna göre işsizliğin en yüksek olduğu Euro Bölgesi ülkesi, yüzde 24,1’lik oranla İspanya. İspanya’yı yüzde 21.7 ile Yunanistan ve yüzde 15.3 ile Portekiz izliyor. İşsizlik oranının yedi aydır sürekli yükseldiği İtalya’daki işsizlik oranı ise yüzde 9,8’e ulaştı.

Euro Bölgesi’nin işsizlik oranlarına dair istatistiklerinde pozitif ilerleme kaydeden tek ülke ise Almanya. İşsizlik oranının mart ayında yüzde 5.6 olarak kaydedildiği Almanya’da işsiz sayısı nisan ayında 3 milyonun altına düştü.

(DW)

5 Mayıs’ta gökyüzüne dikkat

Amerika’daki kimi astronomi sitelerinde ayın yakınlığının dünyadaki depremleri ve şiddetli gelgiti tetikleyebileceği yorumları yapılıyor.

5 Mayıs Cumartesi günü gökyüzünde nadir gözlemlenebilen bir doğa olayı gerçekleşecek. Ay, bu yılın Dünya’ya en yakın noktasına gelecek. Aynı zamanda dolunaya denk gelen bu günde, ay yüzde 16 oranında daha büyük ve çok parlak olarak gözlemlenebilecek.

5 Mayıs’ta yörüngesindeki seyahati sırasında gezegenimize en yakın noktasına gelecek olan ay, 356 bin 955 kilometrelik mesafede olacak. Uzmanlar, Cumartesi günü ayın ufka en yakın olduğu anlarda en iyi şekilde fotoğraflanabileceğini söylüyor.

Ayın bu “en yakın” anının, bir yandan da dolunaya denk gelmesi, gökyüzü gözlemcileri için büyük bir şans olarak yorumlanıyor. Ayın “en uzak” olacağı gün ise 28 Kasım olacak.

Depremi Tetikler mi?

Amerika’daki kimi astronomi sitelerinde ayın yakınlığının dünyadaki depremleri ve şiddetli gelgiti tetikleyebileceği yorumları yapılıyor.

Washington Post gazetesine açıklama yapan AccuWeather meteorolojik tahmin sitesinin yazarlarından Daniel Vogler daha çok kıyı bölgeleri için endişeli. Vogler, “Gelgit böyle dönemlerde yüzde 25 artış gösterir. Bu gün içinde kıyı şeridinde seller ve hatta 1962’de olduğu gibi kıyı şeridi fırtınaları yaşanabilir” diyor.

Ancak uzmanların büyük bölümü ayın uzaklığındaki farkın aslında çok da büyük olmayacağını; dolayısıyla böyle bir etkisinin de görülmeyeceğini savunuyor. Yani genel görüş paniğe gerek olmadığı yönünde.

Aslında ay her yıl, değişik zamanlarda dünyaya en yakın mesafeye geliyor. Bu yılki yakınlaşmanın en büyük sürprizi ise dolunay. Yakınlığı nedeniyle çok parlak ve büyük gözlemlenebilen Ay, bu evresinde “Süper Ay” olarak da adlandırılıyor. Bu yıl dolunay ve “ayın dünyaya en yakın olduğu an”ın, birbirini sadece bir dakika arayla izleyecek olması da astronomi uzmanları tarafından “mükemmel zamanlama” olarak niteleniyor.

(VOA)

Süt skandalında dikkat çeken ayrıntı

Resmi Gazete’de yayınlanan yönetmelikte dağıtılan sütler için “mevsimsel süt fazlalığının değerlendirilmesi” ibaresi kafaları karıştırdı.

Milli Eğitim Bakanlığı ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın projesi kapsamında okullarda bugün dağıtımına başlanan süt nedeniyle 9 ilde birçok öğrenci zehirlenerek hastanelik oldu. Zehirlenme vakaları peş peşe yaşanırken dağıtılan sütlerle ilgili ilginç bir detay ortaya çıktı. Resmi gazetede yayınlanan yönetmelikte dağıtılan sütler için “mevsimsel süt fazlalığının değerlendirilmesi” ibaresi kafaları karıştırdı. Eğitimciler ise bu duruma tepkili.

Cnntürk’ün haberine göre, zehirlenme olayının ilk yaşandığı illerden olan Edirne Eğitim Sen Şube Başkanı Ayhan Fırtına hükümetim bu kampanyayı bir şova dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi: “Eğitim Sen olarak 2 yıl önce “okulumuza ödenek çocuklarımıza süt istiyoruz” diyerek  bakanlıktan bir talebimiz olmuştu. 2 yıl sonra bu olayın gerçekleşiyor olması sevindirici ancak bu fiyaskolara karşı devletin güvenlikli bir işlem yürütmesi gerekirdi. Şu anda Edirne’de bir okulumuzda  30’dan fazla öğrenci hastanede. Bu sütler okulumuza bugün gelmiş dolaysıyla okulun bir eksikliği yok. Devlet bunun bir şova  dönüştürmek istedi oysa serinkanlı birşekilde gerekli önlemler alınarak  yürütülmeliydi. Devletin şirketlere rant sağlayacağını onların fazla sütünü değerlendireceğini düşünmemiştik. Bu olayı hükümet eline yüzüne bulaştırmıştır.”

Zehirlenme vakalarının birçok ilde olmasına dikkat çeken Antal’ya Eğitim-Sen Şube Başkanı Nurettin Sönmez ise şunları söyledi “Toplu şekilde gerçekleşen bu zehirlenme olayı akıllara üretim tarihi geçmiş sütlerle taze sütler karıştırıldı mı acaba sorunu getiriyor. Ya da tüketim tarihi geçmiş sütlere denk gelen öğrenciler zehirlenmiş olabilir. Dağıtılan sütler bugün gelmiş dolaysıyla okuldaki saklanma koşullarıyla ilgili olması mümkün değil. geriye sütlerin bozuk olma ihitimali kalıyor” dedi.

 

Aliağa neden önemli?

Dünyada iklim değişikliğine karşı mücadele 2009 Kopenhag zirvesindeki hayal kırıklığının ardından gerileme dönemine girdi. Kopenhag’da, iklim değişikliğinin uluslararası anlaşmalar yoluyla sağlanacak sera gazı salımı azaltımlarıyla önlenebileceği görüşü ağır bir darbe aldı. Bu zemin hala korunmaya çalışılıyor, ama artık ne iklim müzakerelerini sürdüren heyetler, ne de iklim adaleti aktivistleri işe yarar bir protokol yaratılabileceği konusunda eskisi kadar umutlu.

Öte yandan Kopenhag’da moda olan bir slogan giderek yayılıyor. Önceki yıllarda James Hansen’in yeni kömür santrallarına moratoryum ilanı olarak gündeme getirdiği karbon salımlarının kaynakta önlenmesi düşüncesi, ya da Friends of the Earth’ün Nijeryalı lideri Nnimo Bassey’in kafiyeli bir şekilde söylediği “Kömürü ocakta, petrolü kuyuda, katran kumunu toprakta bırak” sloganı (Leave the coal in the hole, leave the oil in the soil, leave the tar sand in the land) iklim değişikliğiyle mücadelenin odak noktası haline gelmiş durumda.

BP’nin Meksika körfezinde patlayan petrol platformunun yarattığı protesto dalgası yeni petrol kuyularına karşı tepkileri özellikle Greenpeace’in kuzey denizindeki eylemlerini yoğunlaştırmasıyla gündeme getirdi. Kanada’nın katran kumullarından elde edilen dünyanın en kirli petrolünün çıkarılmasını ve taşınmasını engellemek için geçen yıl boyunca ABD ve Kanada’da verilen ve başarılı da olan mücadele ise iklim hareketinin bir başka odak noktası oldu.

Kömürün yakıldığı en önemli sektör enerji, yani termik santrallar. Dünyanın her yerinde kömürlü termik santrallara karşı verilen mücadele de büyüyor. ABD’den Kosova’ya, Avustralya’dan Türkiye’ye fosil yakıtların hala bir numaralı enerji kaynağı olarak görüldüğü yerlerde verilen mücadele, yerel halkların demokrasi ve yaşam mücadelesiyle birleşiyor ve bugünün iklim hareketi haline geliyor.

Belki kömür santrallarına karşı çıkan yerel halklar iklim değişikliğini en son sıralarda dert ediyorlar. Onlar için yaşadıkları yerin bir kömür çöplüğü haline gelmesi, hava kirliliği, kül dağları, tarım alanlarının ve kıyıların işgali çok daha önemli ve gözle görünen tehditler.

Ama iklim değişikliği tam da böyle bir şey değil mi? İklim değişikliği teknik bir “sorun” değil, tam da böyle bir sistem sorunu. Demokrasiyi tahrip eden, insanlar ve toplumlar arasındaki eşitsizlikleri artıran, sömürüyü derinleştiren, şiddeti besleyen, insanları yerinden yurdundan, yaşadığı topraktan ve tarihinden, kültüründen, yaşam biçiminden eden şey, yani endüstriyel sistemin ta kendisi iklim değişikliğine neden oluyor. Mevcut ekonomik büyüme saplantısı ancak fosil yakıtlarla sürdürülebiliyor.

O halde sistem iklim değişikliğine yol açtığına göre, iklimi korumak için sistemi değiştirmek gerekiyor. Bunu da sistemin tahrip ettiği diğer her şeyi korumaktan ayırmak mümkün değil.

Aliağa’yı, sadece Türkiye yeşil hareketindeki yeri nedeniyle önemsemiyorum. Evet, 1990 zaferi önemliydi, ama geçmişe bakarak yeni bir hareket yaratamayız. Çünkü kurtarmaya çalıştığımız şey geleceğimiz.

Eğer Aliağa’ya yapılmak istenen 9 termik santrala izin verirsek, bunu Gerze’nin, Amasra’nın, Erzin’in ve diğerlerinin izlemesini engelleyebilir miyiz? Aynı şekilde Gerze’ye, Amasra’ya, Erzin’e izin verirsek Aliağa’yı önleyebilir miyiz? Peki bütün bu kömür çılgınlığını durduramazsak, iklim değişikliğini durdurabilir miyiz?

Bu hareketleri bir bütün olarak görmek, yerel çevre mücadeleleriyle sınırlamadan, politik bir mücadele olarak birlikte kurgulamak ve kömürün yaratacağı felaketler ağının merkezinde iklim değişikliği belası olduğunu unutmamak gerekiyor.

Aliağa işte bu yüzden çok önemli. 6 Mayıs’ta Aliağa’da en güçlü şekilde sesimizi çıkarabilirsek, hem kömür belasını bir adım uzaklaştırmış, hem de son 3 yıldır kaybetmek üzere olduğumuz iklim mücadelesini yeniden yükseltmiş olacağız. Unutmayın ki, mitingin ve şenliğin olduğu tarih aynı zamanda 350.org’un 5/5/12 küresel eylem gününe (bir gün gecikmeyle de olsa) denk geliyor.

İklim değişikliğini durdurmak için bu hafta sonu bütün yollar Aliağa’ya çıkıyor. Kendinize ne için mücadele ettiğinizi sorun yeter.

Yeşiller-EDP süreci 2: Siyaset alanımız

Bana sorarsanız kurulacak yeni parti bir ‘iklim değişikliğinin ağır gerçekliği karşısında enerji ve ekonomide acil dönüşüm, AB’yle bütünleşme, ve Ermeni soykırımıyla vicdanen ve sivil haklar açısından yüzleşme’ partisi olmalı. Çok şükür ki kimse sadece bana sormuyor, ve oluşturacağımız partide çok farklı alanda, yerelde ve yerele dair politika yapacağımız konusunda hepimiz müttefikiz. Aysen’in (Ataseven) daha önceki yazısında da bu nokta yeterince vurgulandı. Efe’nin (Göktoğan) yazısında ise önemli bir nokta olarak geniş apolitik seçmen kitlesinin oyuna yönelik popülist politikalar yerine konular bazlı bir politik çizgi oluşturmamız gerektiği idi. Partinin esasları ve organizasyonuna dair yazımda, acizane, bu konularda onlarla hemfikirdim, ancak sadece yerelle sınırlı kalmaktan bahsetmediklerine de güveniyorum.

Ortak ilkelerimiz veya düşlerimiz menşeli, ekoloji, toplumsal eşitlik, ve haklar odaklı yeni hareket-partinin politika alanları başkalarının dillendirmediği, dillendirmeyi önemsemediği konular olmalı, ve bunlar üzerine yoğun, sırf muhalefet değil ayni anda umut odaklı, ve derinliğe sahip politika yapmalıyız. Burada derinliğe sahipten kastim, fikir ve temenni beyanından öte, somut verilerle desteklenmiş arkasında durabileceğimiz ve ileriye götürebileceğimiz reel politikalar geliştirmeli olduğumuz. Sanırım Aysen’in de “proaktif reel politika yapmak” ile kastettiği bu; ve onun da söylediği gibi, reel politik öneriler illa da sistem içi düzeltmelerden ibaret olmak zorunda değil, Ümit’in (Şahin) tabiriyle, gayet “radikal reformist” bir ajandayla da önerilebilir şeyler.

Savunacağımız herhangi bir radikal reformizm tüm dünya ve bu ülkenin yaşadığı ekolojik sorunlara ve toplumsal eşitliksizlik sorunlarına bütünsel bakmalı, çözümün odağında ise bunları ancak doğanın sınırları içinde, küçük ölçekte işleyen, sürdürülebilir ve çeşitliliği koruyan, dayanışmacı toplumlar yaratarak çözebileceğimiz fikri yatmalı. Bu demek değil ki eski büyük teorilerden faydalanmayı kesmeliyiz. Yeni hareket-partiyi besleyecek temelin büyük bir kısmı, yani mevcut iki partiden EDP’nin nüfusu, şu veya bu şekilde Marksist bir gelenekten geliyor, ve bu gelenek yeni partinin dokusunun parçası olacak. Yeşiller’de ise daha eklektik bir yapı hakim, ve zaten aşina olduğumuz bu gelenekle çalışmamız imkansız değil. Sınıf kavramına ve üretim ilişkilerine önem vermek bizim için kuvvetli bir analitik araç olacaktır ve siyasi analizimizi ve ürettiğimiz siyaseti, ekolojik dengeye dair referanslardan ve özgürlükçü ilkelerimizden öte,  toplumsal yapıya dair bir referans çerçevesine oturtacak, belki güç dediğimiz şeyi de daha iyi tarif ve tahlil etmemizi, politik dilimizi ideolojik bir dile terketmemek kaydıyla, mücadelemizi daha sistematikleştirmemizi sağlayacaktır. Neticede, akıllıca ve güncel bir kapitalizm eleştirisinin kime ne zararı dokunabilir ki? Ancak, birleşmenin kaçınılmaz bir parçası olmakla birlikte, her hangi bir siyasi esneklik veya yaratıcılık istiyorsak Marxian referanslar gerçekten de sadece faydalı bir analitik araç kalmalı, partinin kültürünü ve siyaset alanımızı belirleyen bir büyük-teori, toplumun kaçınılmaz gidişatına dair bir iman, veya siyasetimizin geleceğe yerleştirilmiş uğrunda çalışılması gereken bir odağına dönüşmemeli. Bunun yerine gerek yeşil politika gerekse solun üzerinde birleşeceği savunu odağı olarak ‘ortak mülkiyet alanları’nın (the commons) korunması üstünde anlaşabilmeliyiz, ki böylece insan-merkezli bir haklar savunusunu da aşıp tabiat ananın haklarını açık açık savunan bir hareket yaratabiliriz.

Reel politik hedefler oluşururken bunları ortak mülkiyet alanlarının savunusu ve toplumla gezegenin içiçe düşünülen sürdürülebilirliği gibi bütünsel bir çerçeveye bağlamadığımız takdirde, tekil meseleler üzerine geçici tepkiler vermekle kalan, bunun altından kalkamayan, ve ekolojik sorunlarla toplumsal konulara farklı referanslarla yaklaşma eğiliminde olan, birleşememiş ve net bir mesajı olmayan bir hareket olma ihtimalimiz var. İçini gittikçe birlikte dolduracağımız, Türkiye için bizim yazacağımız bir “Yeşil ekonomi” kavramı böyle olmamasını sağlayacak çok önemli bir araç olabilir. Güncele dair ve çok somut çözümler içerdiği için hemen bir radikal dönüşüm (yada devrim) isteyenlerce burun kıvrılan bu kavram, şirket kapitalizmine karşı, kapitalist ilişkilenme biçimlerinin elbet var olacağı ancak gittikçe daha belirleyici olanın ekolojik sürdürülebilirlik ve toplumsal dayanışma olduğu bir toplum yönünde, acil sorunlara cevap verecek bir ilk adım olarak düşünülebilir. Yenilenebilir enerjiler, kooperatifler, yerelleşme ve yaygın istihdamdan ekonomik büyümenin temel iktisat referansı olmasının kırılmasına kadar, arkasında ciddi bir ekonomi literatürü ve uygulamalar örneklemiyle yeşil ekonomi, reel politikalar geliştirmeyen ve alternatif üretemeyen bir ülkede siyaset yapmak için elimizdeki çok kuvvetli bir araç.

Yeni hareket-parti kimsenin değinmediği, ihmal edilen hayati alanlarda politika yapmalı diyorsak, bunların en başında gelen şey Türkiye’de iklim politikaları. Mevcut hükümet, 2023 yılına kadar ülkenin enerji tüketimini çılgınca ikiye katlamak ve yaratacağı suni ihtiyacı büyük bir ölçüde başta kömür olmak üzere hayatı katleden enerji kaynaklarıyla karşılamak niyetinde. Sırf büyüme odaklı projeksiyonlarla geliştirilen bu iklim katili politika, ülkenin CO2 indirimi vaadinde bulunmama, uluslararası iklim müzakerelerinde de herşeyi isteyip karşılığında hiçbirşey vermeme aymazlığında olması anlamına geliyor. Şu anki Yeşiller Partisi ve tek tük başka küçük sesler dışında, radikal politika dahil, tüm politik alanda bu hayati konu tamamen ihmal ediliyor. Kuracağımız partinin en önemli muhalefet konusu ılıman kuşaktaki Türkiye’yi de fecii bir şekilde etkileyecek olan bu, insanlık tarihinde eşsiz büyüklükte ve ihmal kaldırmayacak derecede ölümcül felaketle mücadele etmek, gerekli dönüşümü sunmak, talep etmek, getirmek olmalı.  Gerek yeşil ekonomi gerekse yerelleşme ile alakalı bir şekilde düşüneceğimiz iklim değişikliğiyle mücadele ve adaptasyon açısından  çözümlerimizle toplumsal şuur ve baskı yaratmalı, çoklu guruplarla ve sanayiciler dahil olağan dışı ortaklarla çalışmalı, çözümün siyasi irade ve yasama çerçevesi için bastırmalıyız. 2017’de iklim müzakereleri tekrar başladığı sırada artık olgunlaşmış partimiz çok etkin bir muhalefetle o zamanki hükümeti ciddi şekilde zorlayabilmeli.

Diğer bir önemli siyaset alanı, siyaset yapma, organize olma düzeyimizle de örtüşecek olan, yerinden yönetim olmalı, ki Türkiye’de Kürt siyasi hareketi dışında, öncelikle bir kimlik için değil herkes için bölgesel parlementoları, yetki sahibi yerel karar alma mekanizmalarını, ve kültürel çeşitliliği savunan, çok daha geniş katılımcı demokrasi isteyen birilerinin sesinin duyulmasının vakti geldi. Bu konuda belki ilk etapta Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın eksiksiz uygulanması için bastırmakla ve herşeye rağmen siyasetimizi ısrarla yerelde yapmakla başlayabiliriz. Diğer bir yerel siyaset konusu katılımcı yönetim modelleriyle (ya da bunların eksikliğiyle) çok içiçe bir şekilde ele alınması gereken kentsel dönüşüm meselesi ki, Türkiye’nin girdiği sürdürülemez ve eşitliksizlikleri uçuruma çeviren yolla mücadelenin, yerel siyasete de çok muhtaç olan, en önemli alanı belki de bu. Eşit derecede kuvvetli ve yerelde siyaset yapmayı gerektiren bir konu da, Aysen’in de işaret ettiği gıda güvencesi, güvenliği ve tarım siyaseti; ki GDO’lar ve tarımın ekosistemin sağlığına dair büyük tesiri, bizim insanların ve doğanın menfaatlerini birllikte değerlendiren bir siyasi çizgi arayışımız için de bir örnek alan.

Yerelde de yapılacak siyaseti bir dakikalığına bir kenara bırakırsak, gerek iklim müzakerelerindeki vurdumduymazlık gerekse Özerklik Şartı, aykırı sesimizi yükseltmemiz gereken bir başka alanı işaret ediyor; Türkiye’nin dış politikası ve AB oryantasyonu. Tamamen realist, menfaat-merkezli ve efektif olarak bir sıfır toplamlı oyun zeminine dönüşmüş, “sıfır sorun” yerine artık herkesle sorun esasına dayalı hâle gelmiş Türkiye dış politikasına acilen barış esaslı kuvvetli bir siyasi eleştiri gelmeli. Bunu yapacak en iyi parti de ulusalcı gelenekle selamı-sabası (köhnemiş ‘anti-emperyalizm’ veya mahcup ‘yurtseverlik’ söylemi üzerinden olsun) tarihinin hiçbir aşamasında olmamış, barış ideasını ülke menfaatlerinin üzerinde tutan, ulusal sınırlarla değil aslen ekolojik sınırlarla ilgilenen, ve en önemlisi kendi içinde bile müzakere ve ortak noktaya varma kültürüyle çalışan kuracağımız parti olacaktır. Kıbrıs sorunu dış politikada acil muhalefet isteyen bir alan olarak bizi bekler, ve tabii Türkiye’nin AB yol haritasının da önemli bir parçası. Birarada, Avrupalı herhangi bir yeşil parti kadar Avrupalı olmalı; Türkiye’nin AB perspektifini savunmalı,  bunu, AB’nin bir barış projesi olduğu idrakiyle, insan hakları ve barışın hakim olduğu, daha geniş temsiliyetin geçerli olduğu, sürdürülebilir, özgürlükçü, sosyal bir Avrupa ve bu Avrupa’nın entegre olabilmiş parçası bir Türkiye yaratma çabasıyla yapmalıyız. Öncelikle ticari bir alan, insanların değil şirketlerin ve hükümetlerin olan bir Avrupa Birliği’nin parçası olmamak istiyorsak, istediğimiz Avrupa için mücadele etmeliyiz; aksi takdirde yükselen milliyetçiliğe, otoriter geleneğe, ve insan haklarının ve şeffaf bir demokrasinin geçer akçe olmadığı devletlerle esnek çoklu ittifaklara doğru hızla kayan bir Türkiye’nin vatandaşları olmaya razıyız demektir.

Ortak düşlerimize dayalı yeni hareket-partinin siyaset yapması gerekecek diğer bir alan da kimliği, ulus-devletin dayattığı tâbi vatandaş kimliğinden özgürleştirme çabaları. Bunun bir yüzü haklar siyaseti. Bu, bir yandan şimdiye kadar her iki parti olarak yaptığımız insan hakları, kadın, LGBTT, vicdani red, ifade ve inanç özgürlüğü, kültürel haklar, işçi hakları gibi alanlardaki geniş siyaseti devam ettirmemizi, tartışıp daha somutlaştırmamızı, ve doğa anananın haklarını yeni anayasa sürecinde ve muhtemelen yeni anayasaya rağmen savunmamızı gerektirecek. Buna ek olarak, önümüzdeki dönemde siyaseten sahipsiz kesimlerin, özellikle mültecilerin ve göçmenlerin hakları için mücadelemizi artırmamız da hak mücadelemizi daha eksiksiz kılmamız anlamına gelecek. Ulus devletin dayattığı kimlikle mücadelenin diğer önemli yüzü ise tarihle yüzleşme çabalarının parçası olmak. Mesele darbelerin, orduların veya otoriterleşen hükümetlerin çok ötesinde, otoriter gelenek ve ulus-devlet inşası sürecinin daha derin bir sorgusunu, ve bunun siyaset alanında yansıtılmasını gerektiriyor. Çünkü, toplum olarak, mevcut ulus-devlet naratifini ve bunun yarattığı kimliği kırmadan ne haklarına sahip ve sahip-çıkan vatandaş-bireyler yaratabileceğiz, ne de, bizlerin düşü içinde olduğumuz yerel, katılımcı demokrasiye dayalı, sürdürülebilirlik esaslı, özgürlükçü, dayanışmacı topluma doğru adım atabileceğiz. Tüm vicdani zaruretinin yanı sıra, bu sorgulamada en temel adımlardan biri cumhuriyetin dayandığı milli efsanenin ve bir derecede ekonomik sermayenin yaratılmasının temel taşı olan Ermeni soykırımıyla yüzleşmektir, ki kurulacak yeni hareket-partinin aktif siyaset izlemesi gereken bir alan 2015’e doğru giden yolda bu yüzleşmeyi, ve bununla gelecek katarsisi gerçekleştirmeye yönelik tesirli bir katkı olmalıdır.

“Doğanın, Emeğin, İnsanın Sömürülmesine Son” pankartları 1 Mayıs’taydı

Dün tüm Türkiye’de kutlanan 1 Mayıs’a Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi de “Doğanın, Emeğin, İnsanın Sömürülmesine Son” pankartıyla katıldı.

 

 

Okullara dağıtılan süt ilk günden zehirledi

‘Okul sütü projesi” kapsamında okullara bugün dağıtımına başlanan sütten içen çok sayıda öğrenci rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı

Bugün başlatılan “Okul Sütü Projesi” kapsamında Diyarbakır, Sivas, Antalya, Kırıkkale ve Edirne’de Milli Eğitim Bakanlığı ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın projesi kapsamında okullarda bugün dağıtımına başlanan sütten içen çok sayıda öğrenci rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı.

Milli Eğitim ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından Türkiye genelinde okul öncesi ve ilköğretim 1, 2, 3, 4 ve 5. sınıflarda okuyan 7 milyon 200 bin öğrenciye süt dağıtımı yapıldı. Diyarbakır, Sivas ve Edirne’den süt içen öğrencilerin zehirlendiğine dair haberler geldi. Diyarbakır’da 158 öğrencinin rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldığı öğrenildi. DHA muhabiri CNN Türk’te “Sivas’ta da okulda dağıtılan sütlerden içen çok sayıda öğrenci hastanelere kaldırıldı. Alınan bilgiye göre, Sivas’ta 15 okulda dağıtılan sütten sonra yaklaşık 600, Diyarbakır’da 158, Antalya’da 50, Kırıkkale’de 35 ve Edirne’de 30 öğrenci zehirlendi.

Diyarbakır Valisi’nden ilk açıklama: Psikolojik

Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak, 5 Nisan İlköğretim Okulu’nda süt dağıtım töreninde gazetecilerin, ”Hürriyet İlköğretim Okulu’nda öğrencilerin zehirlendiği” yönünde iddialar olduğuna ilişkin sorusu üzerine, Diyarbakır’da ilköğretim okulunda 200 bin öğrencinin bulunduğunu kaydetti.

Bugün sabah itibariyle tüm çocuklara süt dağıtıldığını dile getiren Toprak, şöyle konuştu:

”Şu ana kadar herhangi bir problem yok. İstisnası Hürriyet İlköğretim Okulu’nda bir veya birkaç çocuğumuzun mide bulantısı şikayetiyle ortaya çıkan bir olay. Onlar hastaneye götürüldü. Psikolojik olarak diğer çocuklar da bundan etkilendi. Bunlar da hastaneye götürüldü. Biz bunun sütten olduğunu düşünmüyoruz.” Aynı partide aynı noktadan gelen sütün bir başka noktada olumsuz çıkmasının mümkün olmadığını anlatan Toprak, ama herhangi bir problem oluşmaması için Sağlık Müdürlüğü’nün konuyu incelediğini aktardı. Bazı çocuklara bazı besinlerin dokunabileceğini bildiren Toprak, yumurta ve süt alerjisinin olabileceğini, bazı çocukların da ciddi manada aç kalmış olabileceklerini kaydetti.

‘Farklı faktörler olabilir’

”Mide bulantısı yapabilir. Onun için öğrencileri sınıflarda uyarıyoruz. Ama ilk süt dağıtımının sabahında sanki bunun sütten gösterilmesi haksızlık olur. Çünkü bu büyük bir proje. Tüm bireylerimizin kemik ve diş yapısını iyi şekle getirebilmek, dengeli ve sağlıklı beslenmesine önemli bir katkı sunabilmek çok önemli. Sağlık Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ciddi bir kararıdır. Bunların imalinden dağıtımına kadar her türlü zincir ve eğitimler de verildi. Dolayısıyla oradaki birkaç çocuğun mide bunaltısı şikayetiyle hastaneye götürülmesi diğer çocukların da onlara uyararak herhangi bir risk yaşamaması için götürülmesi, bu kampanyanın geneline zarar vermemesi lazım. Ola ki bir problem varsa da arkadaşlarımız bunu inceliyor.’

Genelde anne ve babaların çocuklara evde süt içirmekte zorlandıklarını anlatan Toprak, ”Ama sağlıklı bireyler yetiştirmek ve dengeli beslenmeden bahsetmek için mutlaka süt çocuklarımıza içirmeliyiz. Hükümet ve bakanlarımıza teşekkür ediyorum. Diyarbakır’da 230 bin çocuğa süt dağıtılıyor. Bir okulumuzda mide bunaltısı şikayeti olayının genellenmesini bu büyük projenin sekteye uğratılmamasını istirham ediyorum. Bu yanlış olur” şeklinde konuştu. Bu arada, Bağlar’daki Hürriyet İlköğretim Okulu’nda öğrenim gören bazı çocukların ambulanslarla hastaneye götürüldüğü, öğrencilerin sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi.

‘Süt zehirlenmelerinde hayati risk oluşmaz’

Prof. Dr. Özlem Durmaz, “Çocuklara dağıtılan dayanıklı süt olsa bile, ürünlerin yüksek ısılarda bekletilmesi ya da ürünlerin hazırlanma aşamasında hijyen problemleri nedeniyle sütte bakteriler üreyebilir” dedi. “Sütten kaynaklı alerjiler nadiren okul çağındaki çocuklarda çıkar” diyen Durmaz, belirtilerin bebeklikte başladığını vurguladı. Durmaz, velilere “Çocuğunuzun okulda süt içmesini istiyor musunuz?” diye sorulmasının çocuklarda süte karşı bir alerjinin olup olmadığınıi varsa bunun önüne geçmek için yapıldığını belirtti. Durmaz zehirlenme durumunda hangi belirtilerin olduğunu ve zehirlenme tedavisini şöyle anlattı: “Besin zehirlenmeleri serum takılarak saatler içinde tedavi edilebilir. Hayati tehlikesi yoktur. Çocukların kalsiyum ihtiyacını sadece sütle sağlamak sorunlara neden olabilir. Bu yüzden peynir ve yoğurt takviyesi yapılmalıdır. Zehirlenme durumunda en belirgin belirtiler; bulantı, halsizlik, karında kramp ve kusma olabilir. 12 saat sonra da ishal, kanlı ishal şeklinde de olabilir.”

Sivas 15 okulda zehirlenme

Sivas’ta kent merkezindeki Muzaffer Sarısözen İlköğretim Okulu ve 75’inci Yıl İlköğretim Okulu ile İmranlı İlçesi’ndeki bazı okullarda dağıtılan sütten içen öğrencilerden fenalaşanlar oldu. Zehirlenme şüphesiyle hastanelere ulaştırılan çok sayıda öğrenci, tedaviye alındı. Alınan bilgiye göre, 15 okulda dağıtılan sütten sonra yaklaşık 600 öğrenci hastaneye kaldırıldı.

Edirne’de 30 öğrenci hastaneye kaldırıldı

Edirne’de de bugün öğrencilere süt dağıtımı yapıldı. Ancak kent merkezindeki Yusuf Hoca İlköğretim Okulu’nda, dağıtılan sütlerden içen 30 öğrenci karın ağrısı ve kusma şikayetiyle hastaneye kaldırıldı.Kutu içerisindeki 200 mililitrelik sütleri içen Yusuf Hoca İlköğretim Okulu öğrencilerinden bazılarında, kısa bir süre sonra karın ağrısı, mide bulantısı ve kusma şikayetleri görülmeye başlandı. Okul yönetimi 30 öğrencinin rahatsızlanması üzerine 112 Acil Sağlık’a haber verdi. Gelen sağlık ekipleri tarafından ilk müdahaleleri yapılan ilköğretim öğrencileri ambulansla Edirne Selimiye Devlet Hastanesi ve Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırıldı.

Çocuklarının içtiği sütten zehirlendiğini duyan bazı veliler de koşarak okula gelerek öğretmenler bilgi aldı. Dağıtılan sütleri içtikten sonra rahatsızlandıklarını anlatan çocuklar, “Sabah süt verdiler, biz onları içtikten sonra midemiz bulandı, bazı arkadaşlarımız kustu” dedi.Hastanelerde tedavi altına alınan öğrencilerin sağlık durumlarının iyi olduğu belirtilirken, öğrencilerin zehirlenmesine neden olduğu belirtilen sütler incelemeye alındı. Edirne Valisi Gökhan Sözer, ”Dağıtılan sütler sonrası bazı öğrencilerde mide bulantısı ve kusma oldu, konuyu araştırıyoruz” dedi.

Antalya’da 50, Kırıkkale’de 35 öğrencinin zehirlendi.

Güneş enerjisi hızla büyüyor; ama Türkiye hariç her yerde

Almanya, 2012’nin ilk iki ayında kurulu güneş enerjisi gücünü 650 MW

Frankfurt'ta güneş çatıları
Akdeniz'e kıyasla güneşsiz Orta Avrupa ikliminde Berlin'de kurulu güneş çatıları

artırdı. Dün, ülkenin elektrik iletiminden sorumlu kuruluşu Bundesnetzagentur tarafından yapılan açıklamaya göre Ocak ayında ülkede 450 MW gücündeki güneş enerjisi sistemi devreye alınırken, Şubat ayında ise bu rakam 200 MW olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı dönemlerinde gerçekleşen kurulumlar ise sırası ile 266 MW ve 100 MW düzeyindeydi. Bu yıl gerçekleşen 650 MW kurulu güç artışı, daha düşük kapasite faktöründe olsa da, ortalama bir kömürlü termik santrale eşdeğer bir güç. İyi artışa rağmen, sanayi, Merkel hükümetinin güneşe verilen, şu anda %40’a varabilen, teşvikleri kısma ihtimalinin bu büyümeyi ciddi bir şekilde kısıtlayacağını söylüyor.

Dünya genelinde güneş enerjisi yatırımları her yıl gibi 2011’de de beklentileri aşarak %70 büyürken Türkiye bu potansiyeli kullanmamakta ısrarına devam ediyor. 2011 yılı dahilinde dünya çapında 28 GW artış gösteren kurulu ve şebeke bağlantılı fotovoltaik kapasite 67 GW’a ulaştı. Bu artışın 21 GW’ı ise Türkiye’nin İspanya’dan sonra en büyük güneş enerjisi potansiyeline sahip olduğu Avrupa’da gerçekleşti. En büyük artış ise ekonomik krize rağmen İtalya’da gerçekleşirken, dünya çapında 6 ülke geçtiğimiz sene içinde 1’er GW’tan daha yüksek güneş kapasitesi ekledi. Türkiye’deki kurulu güç hakkında güvenilir veri bulunmamakla birlikte, sanayinin içindeki tahmin bunun birkaç MW ile kısıtlı olduğu yönünde. Almanya’nın Türkiye’nin güney kıyılarının üçte biri oranda ışımayla iki ayda geliştirdiği 650 MW güneş kapasitesi, Türkiye hükümetinin yenilenebilir enerjiler yasasındaki son değişikliklerle güneş enerjisine 3 yıl için verdiği toplam alım garantisinin biraz üstünde bir rakam.

(Yeşil Ekonomi, Bloomberg, Avrupa Foltavoltaik Sanayii Birliği)

Le Pen ikinci turda boş oy atacak

Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda yüzde 18 oy alan Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen, Pazar günü yapılacak ikinci turda boş oy kullanacağını açıkladı. Le Pen, “Sarkozy ve Hollande’a güvenmiyorum” dedi.

Seçmenleriyle bir araya gelen aşırı sağcı Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen, ikinci tur için kararını verdi.

Le Pen, ”Ne Nicolas Sarkozy ne de Francois Hollande için oy kullanacağım” dedi.

İlk turda yüzde 18 civarında oy alan Le Pen, ”Ben boş oy kullanacağım, siz de kendi duygu ve vicdanlarınıza göre oy atın. Ben iki adaya da güvenmiyorum” dedi.

Böylece Le Pen, ikinci turda seçmenlerine boş oy atmaları mesajını verdi.

Son kamuoyu yoklamaları, Hollande’ın ikinci turda seçimi açık farkla önde bitireceğini ortaya koyuyor.

Engin Çeber’in öldüğü koğuşta keşif yapılacak

Engin Çeber’in Metris Cezaevi’nde “işkence ve kötü muamele” sonucu öldüğü iddiasına ilişkin davaya bakan mahkeme, Çeber’in öldüğü belirtilen Metris Kapalı Cezaevi’ndeki koğuşunda, tutuklu sanıklar ve taraf avukatlarının katılımıyla keşif yapılmasına karar verdi.

Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, tutuklu sanıklar Fuat Karaosmanoğlu, Selahattin Apaydın, Nihat Kızılkaya ve Sami Ergazi ile 15 tutuksuz sanık katıldı. Engin Çeber’in kardeşleri Erdal ve Erdem Tekin ile annesi Kamile Tekin de duruşmada hazır bulundu. Duruşmada söz alan Erdal ve Erdem Tekin ile annesi Kamile Tekin, davaya katılma talebinde bulundu. Tutuksuz sanıklardan Aliye Uçak da söz alarak, olay sırasında 2 aylık memur olduğunu ve darp edildiğini anlatarak, bu konuda ilişkin açtığı şikayet davasının sürdüğünü söyledi. Bu olayda mağdur durumuna düştüğünü ve görevi ne gerektiriyorsa onu yaptığını savunan Uçak, sosyal hayatında da mağdur olduğunu ve bu nedenle evlenemediğini kaydetti.

Duruşmada söz alan sanık avukatları, yeniden bilirkişi raporunun alınması ve olay yerinde keşif yapılmasını isteyerek tutuklu sanıkların tahliye edilmesini talep etti.
Çeber ailesinin avukatlarından Taylan Tanay da, bilirkişi raporu istemenin yargılamayı uzatmaktan başka bir şey olmadığını ifade ederek, daha önce hazırlanan Adli Tıp Kurumu raporunun yeterli olduğunu belirtti. Mahkeme heyeti, Metris Kapalı Cezaevinde B-8 Koğuşu’nda 14 Mayıs 2012 tarihinde keşif yapılmasına, keşfe tutuklu sanıkların ve tarafların hazır bulunmasına karar vererek, maktül Engin Çeber’e ait raporların, iddianamenin, sanık ile tanık savunmalarının Adli Tıp Kurumu’na gönderilerek, Çeber’de meydana gelen beyin kanamasının kronolojik olarak ne zaman ve nasıl oluştuğu hakkında rapor hazırlanmasına karar verdi.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin bozma kararına uyulmasına kararlaştıran mahkeme heyeti, Çeber’in kardeşi Erdal ve Erdem Tekin ile annesi Kamile Tekin’in davaya müdahillik talebini kabul etti. Mahkeme heyeti, tutuklu sanıkların üzerlerine atılı suç vasfı, mevcut delil durumu göz önüne alınarak bu hallerinin devamına hükmederek duruşmayı erteledi.

Önceki hüküm
Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Çeber’in ölümüne ilişkin 60 sanığın yargılandığı davada, olay tarihinde Metris Cezaevi’nde 2. müdür olarak görev yapan Fuat Karaosmanoğlu, infaz koruma memurları Selahattin Apaydın, Nihat Kızılkaya ve Sami Ergazi’yi, maktule karşı darp eyleminde bulunarak “işkence sonucu ölüme neden olmak” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırmış, duruşmalardaki iyi hallerini dikkate alarak sanıkların cezasını müebbet hapse çevirmişti.
Aralarında polis memurları ve infaz koruma memurlarının da bulunduğu 17 sanığı da 5 ay ile 7 yıl 6 ay arasında değişen hapis cezasına çarptıran mahkeme heyeti, 39 sanığın ise beraatına hükmetmişti.

Kararın açıklanmasının ardından haklarında verilen çeşitli hapis cezalarına ilişkin hükmün açıklanması geri bırakılan 8 sanık, bu konudaki yasa maddesinde yapılan değişikliğin yürürlüğe girmesi nedeniyle yeniden yargılanmış ve 16 Mayıs 2011 tarihinde tekrar “hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına” karar verilmişti. Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1 Haziran 2010 tarihli kararını, “hukuk yararları birbirine uygun olmayan sanıkların, aynı avukat tarafından temsil edildiği” gerekçesiyle usulden bozmuştu.

Engin Çeber, Sarıyer’de 28 Eylül 2008 tarihinde yaklaşık 10 kişilik bir grup ile izinsiz toplantı ve gösteri yapmak isterken kimlik kontrolü yapan polislerce arandığı için gözaltına alınmıştı. Daha sonra tutuklanarak Metris Cezaevine götürülen Çeber, kaldırıldığı hastanede ölmüştü.