Ana Sayfa Blog Sayfa 4713

İzsu, 38 Milyon 772 Bin TL’nin iadesine başlıyor

0

İzmir 1’inci İdare Mahkemesi’nin 1 Ocak 2010’da yapılan yüzde 10’luk su zammını iptal etmesi nedeniyle, İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU) fazla tahsilat yaptığı 38 milyon 772 bin 320 TL’yi abonelere iadeye başladı.

İZSU, 2 Mayıs Salı gününden itibaren abonelere yaptığı tahakkuklarda fazladan tahsil ettiği parayı 12 ay eşit taksitlerle faturalardan düşecek.

Son 3 yıldır her yaptığı ulaşım ve su zammına yönelik iptal davasıyla karşı karşıya kalan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne karşı Avukat Arif Ali Cangı, önce ‘Birlikte Başaracağız’ platformu, daha sonra da bireysel ve İzmir İl Başkanı olduğu Eşitlik ve Demokrasi Partisi adına açtığı davalarda başarılı oldu. İZSU, iki yıl önce de mahkemenin iptal ettiği 1 Haziran 2009 tarihli zamlı su tarifesine göre 5 ay boyunca yaptığı fazla tahsilat tutarı olan 30 milyon TL’yi abonelere 2011 yılı içinde geri ödedi. Bu kez de yine fazla tahsilat tutarı 38 milyon 772 bin 320 TL’yi ödeyecek. İZSU ayrıca, sanayiden aldığı 36 bin TL’lik Kirlilik Önleme Payı (KÖP) bedelini de faturalardan düşecek. Toplamda 38 milyon 808 bin 320 TL 1 yıl içinde geri verilecek.

MAHKEME ZAM GEREKÇESİNİ HAKLI BULMADI

İzmir 1’inci İdare Mahkemesi’nin son iptaliyle 1 Aralık 2010 tarihinde konutlar için su tarifesinin 0-13 metreküp arası 2.03 TL’den 2.24 TL’ye, 14-20 arası 5.25 TL’den 5.78 TL’ye, 21 ve üstünün ise 8.48 TL’den 9.33 TL’ye çıkartıldığı zam geçersiz oldu. Mahkeme, zam kararını yasada belirtilen yöntemle yapılmadığı, taşıtların alımı, bakımı, tesis ve binaların yapımında kullanılan çimento fiyatlarının bile su tarifesinin belirlenmesinde esas alınmasının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle aldı.

YATIRIMLARI ENGELLEMEMEK İÇİN 12 AY TAKSİTLE İADE

İZSU Genel Kurulu Mart ayında İzmir 1’inci idare Mahkemesi’nin kararı ile iptal edilen tarifenin yerine bir önceki tarifenin uygulanması ve aradaki farkın abonelere iadesi kararı aldı. Tarifenin 12 ay uygulandığını dikkate alan İZSU Yönetimi, iadesi gereken tutarın çok yüksek olması nedeniyle önceden belirlenmiş ve sözleşmeye bağlanmış yatırımların ve yürütülecek kamu hizmetlerinin aksamadan sürdürülmesi için, farkların 1 Mayıs’tan itibaren yapılacak tahakkuklardan başlamak üzere 12 ayda iade edilmesine karar verdi.

2013 MAYIS AYINA KADAR SÜRECEK

İZSU’nun 1 Mayıs’ın resmi tatil olması nedeniyle 2 Mayıs’tan itibaren okunacak su sayaçlarına göre hazırlanacak faturalarda, her abonenin fazla ödediği paranın 12’de biri harcadığı su bedelinden düşülecek. Bu yöntemle aboneler fazla ödedikleri paranın tamamını peşin alamayacak. Mahsuplaşma yöntemi kullanılacak. Öte yandan fatura hesaplamasında Kasım ayında İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi İZSU Genel Kurulu tarafından kabul edilen 2012 bütçesi kapsamında 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren su tarifelerine yapılan yeni yüzde 10 oranındaki zamlı tarife uygulanıyor. Buna göre 0-13 metreküp su 2.46 TL, 14-20 metreküp arası su 6.35 TL, 21 ve üstü ise 10.26 TL’den hesaplanacak.

‘İSTERLERSE PEŞİN ALABİLİRLER’

Avukat Arif Ali Cangı, İzmirlilerin fazla ödedikleri su bedeli farkının peşin ödenmesi hakları da olduğunu söyledi. Cangı, “İzmirliler isterse haksız alınan fazla paraları peşin olarak İZSU’dan geri alabilirler. İzmirliler haklarına sahip çıksın” dedi. (Haberler.com)

Korsanlar Partisi yeni liderini seçti

Almanya’da dördüncü konumda bulunan ve gittikçe oy oranını arttıran Korsanlar Partisi düzenlediği kurultay ile yeni liderini seçti.

Cumartesi günü yapılan oylama sonucu Bernd Schlömer partinin yeni genel başkanı olurken, gelecek seçimler içinde hazırlıklara hız verildi.

Schlömer, “Tüm konularda detaylı bir programı olması her zaman soru işaretidir. Korsanlar, bu çalışmalarımız sırasında yeni güzel bakış açılarını ortaya koydu. Odaklanacağımız konularla ilgili bütün kararları partiye bırakıyorum.” şeklinde konuştu.

Son eyalet seçimlerinde parlamentolara girmeye hak kazanan parti, sağlam adımlarla Alman siyasetinde yer edinmeye başladı.

Korsanlar Partisi’nin, mayıs ayında iki ayrı eyaletteki yerel seçimde de iyi oy alması bekleniyor.

Kupa finali Ankara’da

0

Türkiye Futbol Federasyonu’ndan yapılan açıklmaya göre, Fenerbahçe ile Bursaspor arasındaki Türkiye Kupası Finali, 16 Mayıs Çarşamba saat 20.30’da, Ankara 19 Mayıs Stadı’nda oynanacak. Açıklama şu şekilde:

“Bu yıl 50’incisi düzenlenen Ziraat Türkiye Kupası’nın finaline Ankara 19 Mayıs Stadyumu ev sahipliği yapacak.

Fenerbahçe ile Bursaspor arasındaki Ziraat Türkiye Kupası Finali, 16 Mayıs 2012 Çarşamba günü saat 20:30’da başlayacak.

Ankara 19 Mayıs Stadyumu, tek maçlık sisteme geçildiği 1999-2000 sezonundan bu yana ilk kez Ziraat Türkiye Kupası Finali’ne ev sahipliği yapacak.”

12 bin yıllık serüven – Yelda Çubukçu İliç

Bundan tam 22 yıl once 1990 yılında Güneydoğu’ya gitmek istemiştim. Bana “Gitme, seni üzerler.”  dediler. “Kim üzecek? dedim, “Jandarma.” dediler.

Şimdi ise zamanın ruhu başka.. İnternet aracılığı ile Mardinli, Diyarbakırlı, Urfalı, Maraşlı pek çok arkadaşımız oldu. Doğru haberi Güneydoğu’dan doğrudan alır olduk.

Geçen yıl bir kez daha Güneydoğu’ya, yani Mezopotamya Ovası’na gitmeye niyet ettim. Nihayet geçen hafta da bu düşümü gerçekleştirdim.İyi ki gitmişim; gerçeği yerinde görmüşüm. Tabii ki fakirlik var, ama savaş yok. Tabii ki umutsuzluk var, ama gülen yüzler de var. Tabii ki düzensizlik, terkedilmişlik, yalnız bırakılmışlık var; ama elinden tutulmuşluk da var.

Turizm yükselen sektör olarak kendini iyice gösteriyor Mardin’de. Her yer turist kaynıyor. Bir gören eminim bir daha gelmek için plan yapıyor.

Kimler gelmiş kimler geçmiş bölgeden…Yörede yapılan arkeolojik kazılar 12.000 yıllık bir geçmişten izler taşıyor. Hurriler, Mitanniler, Asurlar, Urartular, İskitler, Medler ve Persler yöreye sırasıyla hakim olmuşlar. Romalılar, Bizanslılar, Abbasi ve Mervaniler, Selçuklu ve Artuklular, nihayet 14. ve 15. yüzyıllar arasında Akkoyunlu ve Sefaviler egemenliği altında kalan bölge 1517 tarihinden itibaren Osmanlı topraklarına katılmış. Her uygarlık muhteşem izler bırakmış, Dara köyünde su sarnıcı, Savur köyünde şato, Midyat’ta medrese, kilise, camii, Dicle Nehri kenarında köprüler, köşkler, kervansaraylar… Tarih fışkıran bir estetik atmosfer içinde bir de nisan ayının bereketi ile yemyeşil ekili alanlar, gürül gürül akan dereler, bağlar bahçeler… Sanki bir cennette yol alıyormuşuz hissini uyandırdı bende.

Mistik havanın sebebi belki de bölgenin kozmopolit yapısından kaynaklanıyor. Bölgede Arapça ve Kürtçe’nin Kurmançi ve Zazaca lehçelerini konuşan Müslümanlar, Ezidiler, küçük bir Musevi cemaat ve çeşitli Hıristiyan mezheplere mensup (Ortodoks ve Katolik Ermeniler, Ortodoks ve Katolik Süryaniler, Protestanlar, Nasturiler, Keldaniler ve Rumlar) halklar birlikte yaşıyordu

Ne yalan söyleyeyim, sık sık karşımıza jandarma çıkacak veya kimlik kontrolü olacak sandım. Hiç de öyle olmadı. Sadece 23 Nisan kutlamalarından çıkan çocukları karşıdan karşıya geçiren eli uzun namlulu askerler ve küçük çocuklar tezat teşkil ediyorlardı. Çocuklar ya korkacak ya da özeneceklerdi. Her ikisi de pedagojik açıdan sakıncalı ama henüz bölge o kadar da normalleşmemiş. Zaman alacak belli ki; ancak çok kısa sürede yaraların sarılacağı, dünyanın herhangi medeni bir yerinde olduğu gibi Mezopotamya’da da çocukların hayal kurabildiği, şarkılar söyleyip koşturabildiği günler gelecektir.

Çok olumlu bir izlenimim de Hasankeyf’te tabelaların Türkçe, Kurmancı ve İngilizce yazılı olmalarıydı. Hatta “Hoşgeldiniz” ibaresi de her üç dilde yerini almıştı.

Artuklu Üniversitesi yeni bina ve bölümleri ile gelişmeye devam ediyor. Kurmancı ve Süryanice bölümlerinden sonra bölgenin ihtiyacı olan Arkeoloji ve Mimarlık bölümleri boy gösteriyor.

Şüphesiz Mardin şehrinin UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası çerçevesinde sınava tabi tutulması da bölgenin gelişmesi ve hak ettiği değere bir an evvel kavuşması açısından umutlarımızı yeşertiyor. Mardin şehri şu an açık bir inşaat alanı halinde hızla olumlu yönde dönüşüyor ve gelişiyor.

Bölgede doğup büyüyen halkın ve sosyal olmaya çalışan devletin çabaları ile sivil çözüm devrede belli ki. Biz sivillere de düşen gidip bu bölgeyi ziyaret etmek ve yalnız olmadıklarını hissettirmektir. Zira artık “ gitmesek de gelmesek de “ diyecek ne zamanımız ne de lüksümüz var.

Güneydoğu sizi bekliyor; huzurlu, mistik, tarih kokan ve misafirperver haliyle.

Herşeye  rağmen…

 

 

Yelda Çubukçu İliç

LGBTT Aileleri: “Benim Çocuğum’un sesine kulak verin”

Günümüzde mavinin erkek çocuğa, uçuşan mor halelerin, pembelerin kız çocuğa zimmetlendiği anlayış halen revaçta. Öyle ki bebek bekleyen çiftler, doğacak çocukları için çok da çeşit bulundurmayan bir ‘seçenekler dünyasından’ çocuklarının cinsiyetine uygun olanı seçip çıkarma telaşında. Bir adım sonrasında, belli kurumlarca öğretilen toplumsal cinsiyet ilkin pembe ve mavi kimlikle size bir elbise biçiyor ve hayatınız boyunca bu elbisenin ölçülerine uygun davranmanızı bekliyor. Cinsel yönelimin bir seçim olmadığı aksine en baştan beri varolan ve çocuk büyüdükçe gelişen bir duygular bütünü olduğu bugün bilim tarafından benimsenmekte fakat varolan sistem heterokseksüel bir insanın yöneliminin neden bu yönde olduğunu sorgulatmıyorken, eşcinselliğin ve transeksüelliğin hastalık olduğuna ve tedavi edilmesi gerektiğine bizleri ikna ediyor. Toplum, sadece bir kadın ile bir erkek arasındaki ilişkiyi ‘normal’ kabul ederken, tektipleştirici bir tahakküm yaratıyor.

2007’de kurulan LİSTAG (LGBTT Aileleri İstanbul Grubu), bu tahakkümü yıkmak adına çok önemli çalışmalar yapıyor. Her ayın ilk perşembesi aileler CETAD (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği) toplantılarıyla cinsiyet kimliğini ve süreçlerini öğreniyor. LİSTAG, yaşadığımız homofobik ve transfobik toplumda ebeveyn olmanın ne demek olduğunu bize bir belgeselle anlatacak. Büşra Hacısalihoğlu, ailelerle halen yapım aşamasında olan belgesele giden süreci, çocuklarının kendilerine açılma süreçlerini, karşılaştıkları zorlukları konuştu.

İlkin çocuklarınızın size açılma süreçlerini konuşalım. Ebeveyn olarak karşılaştığınız durumlar, yaşadığınız zorluklar nelerdi?

Şule Ceylan: Oğlumuz bize açıldığında biraz geç bir yaştaydı, kendi kabullenmesi biraz uzun sürmüştü. Yaklaşık on beş senedir biliyoruz ama tam kabullenişimiz LİSTAG sonrası oldu. Uzun bir süre kendi aramızda bile konuşamadan geçirdik bu süreci. Zorluk diyorsunuz, zorluk yaşamadık çünkü kimseye bundan bahsetmiyorduk. Çevreden tepkiler alacağımızı, dışlanacağımızı, çocuğumuzun zarar göreceğini düşünerek kendi içimizde yaşadık bu durumu. Şimdi rahatlıkla söyleyebilirim ki bir çok şeyi kafamızda oluşturuyoruz biz. Tabii yine karşı çıkan ya da bu durumu hoş görmeyen insanlar mutlaka vardır ama onlar da fikirlerini yüzümüze direkt söylemeye cesaret edemiyorlar. Şu an yaptığımız çalışmalardan ötürü çok olumlu tepkiler alıyoruz. Her şey yolunda şimdilik, umarım hep böyle devam eder.

Ömer Ceylan: Eşimle biz hemen hemen aynı zamanlarda öğrendik. Biz bunu 10 sene kadar kendi içimizde yaşadık, kimseye duyurmadan bir yalanla yaşadık. LİSTAG ve CETAD toplantıları bizim için çok faydalı oldu. Bilgi sahibi oldukça bunu çevremize açmaya, konu hakkında konuşmaya başladık. İşin özü aslında bilgilenmek… Çocukluktan itibaren getirdiğimiz önyargılar bilgisizliğimizle birlikte tabularımızı güçlendiriyor. Bu sebepten durumu kimseye açamıyoruz sanki sadece bizim çocuğumuz böyle diye düşünüyorsunuz, grubu oluşturup başka anne babalarla tanışınca daha farklı bakmaya başladık. Artık açık bir şekilde bunu dile getirebiliyoruz.

Pınar Özer: Ben transeksüel kadın annesiyim. Halkın tabiriyle “dönme” annesiyim ama aslında ben bir ‘anneyim’. Çocuğum bana açıldığında 16 yaşındaydı. Bedenim başka ben başkayım söylemleriyle karşı karşıya kaldım. Konuyla ilgili hiçbir şey bilmediğim için ona ruh hastası tanısı koyup, yaklaşık iki sene onu iyileştirmek için şu koca İstanbul’da dolaştım. Bunun bir varoluş biçimi olduğunu öğrendikten sonra kabullendim, o arada LİSTAG aile grubuna dahil oldum. Çok zor günler yaşadım, hakkında hiçbir şey bilinmeyen bir konu bu. Çocuğumun hissettiği bedene sahip olması için tıbbi süreç başlamıştı. Dışarıdaki insanlara göre o bir yaratıktı, ucubeydi ama benim evladımdı. Önümde iki seçenek vardı, ya elalemi seçecektim ya çocuğumu. Hayat boyu “elalem ne der”le yaşamıştık zaten, ben çocuğumu seçtim. Bu sapıklık değil, özentilik değil. Hissettiği bedene geçerken tıbbi ve hukuki süreçte hep yanında oldum. Onu hiç üzmemeye çalıştım. Bir ipekböceği gibi kozasını örerken, hissettiği bedene geçmeye çalışırken bir de üniversite sınavına girmesi lazımdı. Heteroseksüel bir bireyin ebeveyninden farksız olarak çocuğumun geleceğini düşünmek durumundaydım. Özel bir üniversitede sinema-televizyon üçüncü sınıf öğrencisi fakat okul bitmedi. Bir anne olarak arkasında durmam yetmedi, bir toplum içinde yaşıyoruz ve bu durum kolaylıkla kabul görmüyor. Transeksüel kızı 57 bıçak darbesiyle öldürülen bir annemiz var, “koskoca dünyaya bir benim çocuğumu sığdıramadınız” diye feryat etmişti. Onun çocuğu dünyadan göçmüştü, ben tek başıma çocuğumu dünyaya nasıl sığdırırım diye düşündüm. Çocuklarımız kendi gerçeklerini yaşıyorlar, bir yalanı değil. Onları anlamaya çalışıyoruz. Biz bu konuda ne kadar hassas olursak olalım, çocuklarımız dış dünyada incitiliyor. Aşağılayıcı söylemler daha çok küçük yaşlarda başlıyor, sen topsun, ibnesin gibi. Bu hakaretlerden sadece çocuklarımız yara almıyor, bir ebeveyn olarak bizler de yara alıyoruz. Ben de her anne gibi çocuğumu dokuz ay karnımda taşıdım, onun ilk tekmelerini duydum. Bize öğretildiği gibi, onu gördüğümüz cinsel organına göre büyüttük. 2 ile 5 yaş arasında çocuğun cinsiyet kimliği belirleniyor. Biz bunu bilmediğimiz için, o yaşlarda çocuklarımıza düzgün yürü, poponu sallama, kıvırma diye baskı yapıyoruz. “Ben kızım, elbisem yanlış” diyen çocuğunuzu yara almadan topluma dahil etmeye çalışmak gerçekten çok zor bir süreç. Doğa yarattığı hiçbir canlıyı ötekileştirmiyor. Denizin dibinde milyonlarca farklı canlı türü var, kafanızı gökyüzüne kaldırdığınız zaman karga da var, güvercin de, martı da. Toprağın üzerinde çam da var, meşe de, ayrıkotu da. Tanrı bir tane, doğa bunu yapmazken, insanın bunu yapmaya ne hakkı var? Benim kızım şu an çok büyük bir bunalım geçiriyor toplumda kabul görmeyen bakışlar yüzünden. Buna kimsenin hakkı yok. Benim çocuğum dönme, ben de dönme annesiyim. Çocuğum dört duvar arasında hastanede yatıyor, neden? “Dönme dediler anne”. Benim çocuğum kimi öldürdü, kime sen heteroseksüelsin dedi? Ayrımcılık yapmaya kimsenin hakkı yok.

Sema Yakar: 11 yıldır biliyoruz çocuğumuzu. Toplumdan önce biz müdahale ediyoruz, neden böyle oldu, nerede hata yaptık, çocuğumuza bir şey mi yaptılar diye. Sonraki dönemlerde elalem ne derle yüzleşiyoruz. Aileler olarak, çocuklarımızla bu toplumun içinde yaşıyoruz ve gidecek başka yerimiz yok. Çocuklarımız yıllardır haklarını aramak için sokaklarda yürüdüler, dertlerini anlatmak için. Kimse onları dikkate almadı, şimdi biz de aileler olarak örgütlendik. Cinsellik ailede, toplumda konuşulan bir konu değil, bir sürü tabularla biliniyor. Cinsel ilişki bir kadın bir erkek arasında kurulur algısı, mutlak doğru gibi dayatılıyor bizlere. Tarihle yaşıt olan bir durum bu ve yok sayılıyor, görmezden geliniyor. Toplumumuz azınlıkta olanları ötekileştiriyor. İnsanları hoşgörülü olmaya çağırıyorum ben. İnsanlar duruma kafalarındaki dogmalarla baktıkları için, yaşamı çocuklarımız için daha zor hale getiriyorlar. Buna kimsenin hakkı yok. Biz çocuklarımızın yanındayız, gittikçe büyüyen bir aile örgütüyüz. Öğrendiğimiz ilk zaman verdiğimiz tepkilerin tek nedeni bilgisizlik. İnsan bilmediği şeyden korkuyor, bunun için biz buradayız. Bir belgesel yaptık, hala yapım aşamasında. Bu belgeselle herkese ulaşmak istiyoruz, sadece LGBTT ailelerine değil.

Nuray Hanım: Ben arkadaşlarım kadar cesur değilim. Eşim durumun gizli kalmasını istiyor, ona karşı bir isyan var içimde. Çocuğum üniversiteye hazırlandığı yıl herkesten uzaklaştı. Okulda çok başarılı olmasına rağmen herkese kendini kapattığı bir dönemdi, sebebini öğrenmeye çalışırken gerçekle yüz yüze geldik. Çocukluğundan beri acabalarımız, soru işaretlerimiz vardı fakat tam adını koyamadığımız bir şeydi bu. Çocuğum bize açılırken aslında dört yaşından beri durumun farkında olduğunu, ancak yanlış olduğunu düşündüğü için bastırarak yaşadığını anlattı. Ortaokula giderken durumu kendince normalleştirmek için kız arkadaş edinmeyi düşündüğünü fakat yapamadığını anlattı bize. Toplumun dayattığı kalıplar çocuğumu tanrı beni neden böyle yarattı diye irdelemeye kadar götürdü. Anne olarak her şeyiyle yanında olmak istiyorsunuz. Psikologlarla bir dönem geçirdik. O dönem içinde bir erkek arkadaşı oldu, birlikte daha kolay aştılar durumu. Bizim için zorlu süreç babaya açılmaktı. 7-8 yıldır biliyoruz. Durum eşim için 1-2 yıldır daha kabul edilebilir fakat çevreye karşı ‘elalem ne der’i tamamıyla aşabilmiş değiliz. Bu yüzden CETAD’ın toplantısına ilk gittiğimde babaları görmek beni çok sevindirmişti. Eşimi getirebilmeyi çok arzu ettim. Umarım ben de eşimi ikna edebilirim.

Erkek egemen toplumların önyargıları babayı, bu mücadelede daha geri plana itiyor.

Ömer Ceylan: Erkekler aslında zavallı yaratıklar, omuzlarında o kadar çok yük var ki… Erkekler ağlamaz gibi söylemlerle duygulara bile ket vurulduğunu görüyoruz. Bunlarla birlikte erkekler kendilerine bir koruma mekanizması geliştiriyorlar ve daha görünmez olmayı seçiyorlar. Daha geri planda kalmayı seçmenin altında yine bilgisizlik yatıyor. Biz erkekler her şeyi bildiğimizi zannederiz, mangalda kül bırakmayız. Günlük hayattan çok basit bir örnek vereyim, biz yol bile sormaktan çekiniriz. Yetiştirilme tarzı, başkaları ne der düşüncesini hayatlarımızın merkezine koymamıza neden oluyor.

 

LİSTAG HİKAYELERİN DEĞİŞ TOKUŞ EDİLDİĞİ BİR DAYANIŞMA ALANI

 

LİSTAG’ı kurma fikri nasıl ortaya çıktı, bir dernek altında birleşmenin tohumları nasıl atıldı?

Mehmet Tarhan: LGBTT örgütleri çok uzun süredir ailelerin sorunları için çalışmalar yapıyordu fakat bir türlü maya tutmamıştı. Çünkü aileleri bir destekçi grup olarak yanımıza çekme niyetimiz vardı. 2007 yılında Metehan Özkan’ın tezi için LGBTT bireylerin ebeveynleriyle görüşmüştük, aileleri tanıyorduk fakat aileler arasında herhangi bir kontakt yoktu. Aktivistler olarak anne ve babalarımızı aktivizm dediğimiz alanda görmeyi çok istemiyorduk zaten. Eşcinsel bireyler olarak, kendi kimliğimizi kurma sürecinde çifte kavrulmuş ergenlikler yaşarız ve bunları aşıp kendimize bir hayat kurduktan sonra tekrar ailelerimizle o açık ilişkiye dönmek bize zor geldiği için tercih etmiyorduk. LİSTAG, Lambdaistanbul’un desteğiyle kuruldu. Geçtiğimiz yıldan itibaren LİSTAG, Lambdaistanbul’dan bağımsız olarak çalışmaya başladı. LGBTT ailelerinin, LGBTT bireylerden farklı sorunları var. Örneğin, eşcinsel bir birey olarak benim eşcinsel bir kimsenin ebeveyni olmak hakkında hiçbir fikrim yok. Bu sebeple ayrı bir oluşumun çatısı altında toplanmak aileler için daha yararlı oldu.

 

BİZLER DE AKTİVİST OLDUK


Çocuklarınız LİSTAG’da bulunmanız hakkında ne düşünüyor, belgesel çalışmaları konusunda sizleri destekliyorlar mı?

Sema Yakar: Lambda’yla çocuğum sayesinde tanıştım, toplantılara gidip gelen bir anneydim. Orada çocukların ailelerine açılma süreçlerinde yaşadıkları zorluklara tanık oluyordum ve ailelerin bir araya gelmesini hep arzu ediyordum. Bir gün oğlum birkaç arkadaşıyla aileleri bir araya getirmeyi düşündüklerini söyledi, seve seve kabul ettim. Burada aileler birbirimize çok iyi gelmeye başladık. Benzer süreçler yaşıyorduk ve bunları paylaşmak bizi güçlendiriyordu.

Pınar Özer: Benim çocuğum gizli kalmamı istiyordu çünkü transeksüellik bir etiketlenmeydi. Ötekileştiren bakışların, aşağılayıcı söylemlerin hedefi olmak istemiyordu. Zaten aktivizm bize yabancı bir kavramdı, biz turşu kurardık, reçel yapardık, çamaşır katlardık. Bize Beyoğlu’nun arka sokakları yasaktı, böyle bir hayatımız vardı. Bunun için ilk zamanlarda gerçek ismimi kullanmadım. Sonraları bunun yanlış olduğunu düşünmeye başladım, ben çocuğumdan utanmıyordum. Kendi ismimle röportajlar vermeye başlamam önceleri çocuğumu tedirgin etti, ama anlattığım kendi hikayemdi. Çekmecelere saklanmış anne babalara sesimi duyurmak istiyordum.

Nuray hanım: Oğlumun sevgilisi Ankara’da KAOS-GL’nın editörlüğünü yapıyordu, yıl içinde belirli zamanlarda toplantılar düzenliyorlardı. Konu hakkında bilgi sahibi olmak adına bu toplantılara katılıyordum. Oğlum bu konuda bana destek oluyor.

Şule Ceylan: Biz durumu uzunca bir süre kendi içimizde yaşadık. Bu zamanlarda oğlum Lambdaistanbul’da aktif olarak çalışıyordu. Başlarda görünür olmayı çok istememekle birlikte, oğlumumu kırmamak adına Lambda’nın bazı toplantılarına katılıyordum. Konu hakkında bilgi almayı reddediyordum, toplantılara oğlumun hatırı için gidiyordum. LİSTAG’la tanışmam da oğlum sayesinde oldu. Zaman içinde LİSTAG’ın önemini anladım. Diğer anne babalar benimki gibi uzun ve zorlu bir süreç yaşamasınlar diye ben de aktivist oldum. Oğlum yaptığımız işi çok önemsiyor.

Belgesel yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

Metehan Özkan: Belgesel yapma fikri bizim için hep vardı. İtalya’da faaliyet gösteren aile grubu Agedo ile ilgili çekilmiş belgeselin çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Hikayeler burada ailelerin karşılaştığı durumlarla çok benzerdi ve bu aileleri çok cesaretlendirdi. Bir belgeselimiz olursa daha çok insana ulaşabileceğimizi düşündük. Boğaziçi Üniversitesi’nde bir seminer sonrası yollarımız Can Candan’la kesişti. Vizyona filmler giriyor, izleyiciler olarak biz, bize ne gösterilirse onu izliyoruz ama kendi filmlerimizi kendimiz yapabiliriz. Bu belgeseli insanlar sahiplensin istedik, bu amaçla internet üzerinden kitle fonlaması çalışmasına giriştik.

Bir kamera karşısında hikayenizi anlatmak, belgeselde yer almak sizin için nasıl bir deneyimdi?

Ömer Ceylan: LİSTAG’ın ve CETAD’ın toplantılarında hikayemizi anlatıyorduk, röportajlar veriyorduk zaten. Hikayemizi anlatmak yabancı olduğumuz bir durum değildi fakat biz bu filmde unutmak istediğimiz, ötelediğimiz bir takım şeyleri aktarma imkanı bulduk. Bu imkan bizim için çok mühimdi çünkü belgeselin hedef kitlesi sadece LGBTT bireyler ve aileleri değil. Çok daha geniş kitlelere belgeselle ulaşacağımızı düşünüyorum.

Şule Ceylan: Yönetmenimiz Can Candan mükemmel bir insan. Sadece yönetmen kimliğiyle yaklaşmıyor filme. Sorduğu sorularla bizi çocuklarımızın doğumundan önceki hayatımıza kadar götürdü. Çok samimi bir iş çıkacak ortaya, çünkü biz rol yapmadık.

Sema Yakar: Kameraya bakarak hikayemi anlatmak benim için ilk başlarda zor bir deneyimdi. Sonra eşcinsel bir bireyin ebeveyniyle karşı karşıyaymışım ve ona hikayemi anlatıyormuşum hissini yakaladım. Bizler burada ‘benim çocuğum’ diye başladık, hayatımızın bir bölümünü anlattık. Biz kendimizce kafamızdaki ebeveyn olmak tanımlamasını yeniden inşa ettik.

Pınar Özer: Bir kameraya karşı anlatmak benim için zor değildi çünkü ben çocuğumu kabullenerek kendi annelik Oscar’ımı almıştım zaten. Belgeselin çok elzem olduğunu düşünüyorum ve çok fazla insana ulaşmasını istiyorum. Toplumdaki önyargıları kırmak adına bütün eğitimcilerin, parlamenterlerin, toplum yapısını şekillendiren insanların belgeseli izlemelerini çok istiyorum. Bir LGBTT bireyin ebeveyni, çocuğunun yaşadığı süreçleri zaten biliyor, toplumun diğer kesimlerinden ne kadar çok insana ulaşırsak, ötekileştirmeyi o denli yenebiliriz. Ben bütün sırrımı bu belgesele anlattım.

Cinsel kimliğe dair normlar medya, okul, aile gibi kurumlarca öğretiliyor ve tek tip yönelim normalleştiriliyor. Bu hususta ‘Benim Çocuğum’ çok fazla farkındalık yaratacaktır.

Sema Yakar: Biz, bizden sonra gelecek nesiller için bir belge olsun istedik. Hiç kimse çocuğunun bir LGBTT birey olmayacağını garanti edemez ve böyle bir durumla karşılaştıklarında başvuracakları bir kaynak olsun istedik.

Farklı cinsel yönelimler ve cinsiyet kimlikleri okullarda işlenmiyor. Çoğu zaman tıp fakültelerinde bile üzerine yeterince çalışılmadığını görüyoruz. İleriki zamanlarda belgeselin okullarda gösterilmesiyle ilgili çalışmalarınız olacak mı?

Mehmet Tarhan: Okullara girmek biraz zor bir iş. Keşke böyle bir şey yapılabilse… Okullara giremesek bile sendikalar üzerinden öğretmenlerle iletişime geçebiliriz. Film bu yolu açacak gibi gözüküyor.

Eşcinsellik ya da transeksüellik belli bir toplumsal sınıfa atfedeceğiniz bir yönelim değil, fakat alt orta sınıflarda LGBTT bireylerin açılma süreçlerinin daha sıkıntılı geçtiği gibi bir genel algı var toplumda, bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

Metehan Özkan: Bunu bir sınıfa atfetmemek gerek, bu sürecin ekonomik ve sosyal olarak daha az avantajlı gruplarda zor atlatıldığı fikriyle önyargıları körüklememek gerek. Zaman içinde kendini modernist, laik, eğitimli olarak tanımlayan ebeveynlerin çocuklarını nasıl dışladıklarına şahit olduk. Tam tersine Anadolu’dan bir annemizin en sıkıştığı noktada ‘Allah benim yavrumu böyle yaratmış’ deyip kabullendiğini gördük.

Mehmet Tarhan: Eşcinsellik burjuvazinin, her şeye doymuş bir kesimin sapkınlığıdır ve okumuş, daha batılı değerlere sahip üst sınıflar daha kolay kabul eder, diğer sınıflar da böyle olmaz demek sadece tektipleştirici önyargıdır. Bundan kaçınmak gerek. Elbette ilk örgütlenmeler orta sınıflarda olur, örneğin asgari ücretle iki işte çalışan birinin buraya gelip vakit ayırmasını bekleyemezsiniz. Diğer taraftan asıl gücü sağlayan, buzkıran etkiyi yaratan, bir anlamda kurtulmuş orta sınıflardan ziyade ekonomik ve sosyal olarak dezavantajlı sınıfların kabullenmesi.

LİSTAG diğer coğrafyalara açılacak mı?

Mehmet Tarhan: LİSTAG hikayelerin değiş tokuş edildiği bir dayanışma alanı. Burada aileler kendi hikayelerini, sıkıntılarını anlattıktan 25 dakika sonra musakka tarifine geçebiliyorlar. Annemi LİSTAG’a getirdiğimde durumu 10 kusur yıldır biliyordu, fakat üzerine hiç konuşmamıştık. Buraya geldikten sonra günlerce ablama sorular sormuş, konu hakkında sohbet etmek istemiş. Oysa o gün o masada yemek tarifleri konuşmuşlardı bir başka anneyle. Eğer merkezileşmeye gidersek hikayenin tadı kaçar. Profesyonelleşmeye başlar ve işin içine musakka tarifleri girmezse o hikaye değişimi amacına ulaşamaz.

Hangi toplumsal sınıftan olursa olsun ebeveynlerin çocukları için belirledikleri kalıplaşmış roller var. Çocuğum büyüyecek, tahsil görecek, bir kadın bir erkekten oluşan ikili ilişkilerin içinde bulunacak , bizlere torun verecek gibi. Çocuğunuz buna başkaldırdığında anne-baba olmak’ı irdelediniz mi?

Şule Ceylan: Biz aile olarak biraz farklı bir yapıya sahiptik. Kızımız şu an bir İskoçla evli ve kızımızın eşi arkadaşlık dönemlerinde Türkiye’ye geldiğinde bizim evimizde kalıyordu. Çevremiz bu durumla ilgili en ufak bir eleştiri yapamadı, kızımızın arkasında duruyorduk. Oğlumuz eşcinsel olduğunu bize anlattığında onun da arkasında olduk. Öğrendiğimde çocuğum evlenemeyecek, bana torun veremeyecek gibi hayal kırıklıkları yaşamadım. Onun ne istediği ve nasıl mutlu olacağı benim için önemliydi.

Sema Yakar: Benim toplum içinde belirli koşullanmışlıklarım vardı. Anne ve babamın kızıydım, kardeşlerimin ablasıydım, eşimin karısıydım. Çocuğum kendine 16-17 yaşlarında ‘ben kimim’ diye sorabildiği zaman, ben o zamana kadar bu soruyu kendime hiç sormadığımı fark ettim. Ben kimim diye sordum. Hakikaten bir namus idolüydüm. Evlenene kadar namusunu korumalısın, evlendikten sonra iyi bir eş olmalısın, kayınvalidene hizmet etmelisin, bir çocuk yapmalısın ve doğurduğun çocuğu toplumun koyduğu kurallara göre büyütmelisin. Bana öğretilenlerin kısa özeti buydu, ama bu tabloda ben yoktum. Başkalarının değer yargıları bizi şekillendiriyordu. Çocuğumun yönelimi beni de değiştirdi, koşulsuz sevmeyi öğretti.

Pınar Özer: Belirli görevleri onların ne istediklerini önemsemeden çocuklarımızın sırtlarına yükledik. Benim bir yas sürecim oldu. Doktordan çocuğumun transeksüel olduğunu öğrendiğimde 16 yaşında aslan gibi bir evladım vefat etti, nasıl büyüteceğimi bilmediğim bir transeksüel bebeğim oldu. Hayallerim suya düşmedi, sadece trans bebeğimi nasıl büyüteceğimi bilmiyordum. Şimdilerde çevremde soruyorlar, ileride çocuk doğuramayacak ne düşünüyorsun diye. Annesi olmayan bir sürü çocuk var, ileride kızım anne olmak isterse evlat edinebiliriz. Bu yüzden benim hayallerim hiç küçülmedi. Biz aileler kabullenme sürecinde belli evreler yaşıyoruz yas, inkar, suçluluk gibi. Transeksüel bireylerin aileleri biraz daha farklı bir süreç yaşıyorlar. Çocuğunuzun istediği bedene geçiş evresinde tıbbi ve hukuki belli kıstaslara uygunluk aranıyor. Mavi ya da pembe kimliğiniz olmalı, burada da ayrışıyoruz. Ben Ayşe’yim demeniz yeterli değil, pembe kimliğinizle bunu kanıtlamalısınız. Aranan bazı kıstaslar, bir anne olarak, bence uygun değil. Örneğin, cinsiyet değiştirmenize izin verilmesi için tıbbi olarak üreme yeteneğinden yoksun olmanız gerekiyor. Eğer bu hormonlarla ilgili bir durum olsaydı, hormon eksikliği yaşayan bütün erkeklerin kadın olması gerekirdi. Varolan bir şeyi inkar etmek, bir yalanı yaşamak demek, bu yüzden çocuğumun seçimine saygı duyuyorum.

Tüm samimiyetleriyle sorularımızı cevaplayan LİSTAG gönüllülerine teşekkür ediyoruz.

LİSTAG ile irtibat için TIKLAYIN

Benim Çocuğum’a destek olmak için TIKLAYIN

Söyleşinin bir kısmı 3 Nisan 2012 tarihinde Açık Radyo’daki Açık Dergi programında yayınlanmıştır, dinlemek için TIKLAYIN

Röportaj: Büşra Hacisalihoğlu

BENİM ÇOCUĞUM’UN SESİNE KULAK VERİN

Günümüzde mavinin erkek çocuğa, uçuşan mor halelerin, pembelerin kız çocuğa zimmetlendiği anlayış halen revaçta. Öyle ki bebek bekleyen çiftler, doğacak çocukları için çok da çeşit bulundurmayan bir ‘seçenekler dünyasından’ çocuklarının cinsiyetine uygun olanı seçip çıkarma telaşında. Bir adım sonrasında, belli kurumlarca öğretilen toplumsal cinsiyet ilkin pembe ve mavi kimlikle size bir elbise biçiyor ve hayatınız boyunca bu elbisenin ölçülerine uygun davranmanızı bekliyor. Cinsel yönelimin bir seçim olmadığı aksine en baştan beri varolan ve çocuk büyüdükçe gelişen bir duygular bütünü olduğu bugün bilim tarafından benimsenmekte fakat varolan sistem heterokseksüel bir insanın yöneliminin neden bu yönde olduğunu sorgulatmıyorken, eşcinselliğin ve transeksüelliğin hastalık olduğuna ve tedavi edilmesi gerektiğine bizleri ikna ediyor. Toplum, sadece bir kadın ile bir erkek arasındaki ilişkiyi ‘normal’ kabul ederken, tektipleştirici bir tahakküm yaratıyor. 2007’de kurulan LİSTAG (LGBTT Aileleri İstanbul Grubu), bu tahakkümü yıkmak adına çok önemli çalışmalar yapıyor. Her ayın ilk perşembesi aileler CETAD (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği) toplantılarıyla cinsiyet kimliğini ve süreçlerini öğreniyor. LİSTAG, yaşadığımız homofobik ve transfobik toplumda ebeveyn olmanın ne demek olduğunu bize bir belgeselle anlatacak, ailelerle halen yapım aşamasında olan belgesele giden süreci, çocuklarının kendilerine açılma süreçlerini, karşılaştıkları zorlukları konuştuk.

OĞLUM, KIZIM OLDU

B: İlkin çocuklarınızın size açılma süreçlerini konuşalım. Ebeveyn olarak karşılaştığınız durumlar, yaşadığınız zorluklar nelerdi?

Şule Ceylan: Oğlumuz bize açıldığında biraz geç bir yaştaydı, kendi kabullenmesi biraz uzun sürmüştü. Yaklaşık on beş senedir biliyoruz ama tam kabullenişimiz LİSTAG sonrası oldu. Uzun bir süre kendi aramızda bile konuşamadan geçirdik bu süreci. Zorluk diyorsunuz, zorluk yaşamadık çünkü kimseye bundan bahsetmiyorduk. Çevreden tepkiler alacağımızı, dışlanacağımızı, çocuğumuzun zarar göreceğini düşünerek kendi içimizde yaşadık bu durumu. Şimdi rahatlıkla söyleyebilirim ki bir çok şeyi kafamızda oluşturuyoruz biz. Tabii yine karşı çıkan ya da bu durumu hoş görmeyen insanlar mutlaka vardır ama onlar da fikirlerini yüzümüze direkt söylemeye cesaret edemiyorlar. Şu an yaptığımız çalışmalardan ötürü çok olumlu tepkiler alıyoruz. Her şey yolunda şimdilik, umarım hep böyle devam eder.

Ömer Ceylan: Eşimle biz hemen hemen aynı zamanlarda öğrendik. Biz bunu 10 sene kadar kendi içimizde yaşadık, kimseye duyurmadan bir yalanla yaşadık. LİSTAG ve CETAD toplantıları bizim için çok faydalı oldu. Bilgi sahibi oldukça bunu çevremize açmaya, konu hakkında konuşmaya başladık. İşin özü aslında bilgilenmek… Çocukluktan itibaren getirdiğimiz önyargılar bilgisizliğimizle birlikte tabularımızı güçlendiriyor. Bu sebepten durumu kimseye açamıyoruz sanki sadece bizim çocuğumuz böyle diye düşünüyorsunuz, grubu oluşturup başka anne babalarla tanışınca daha farklı bakmaya başladık. Artık açık bir şekilde bunu dile getirebiliyoruz.

Pınar Özer: Ben transeksüel kadın annesiyim. Halkın tabiriyle “dönme” annesiyim ama aslında ben bir ‘anneyim’. Çocuğum bana açıldığında 16 yaşındaydı. Bedenim başka ben başkayım söylemleriyle karşı karşıya kaldım. Konuyla ilgili hiçbir şey bilmediğim için ona ruh hastası tanısı koyup, yaklaşık iki sene onu iyileştirmek için şu koca İstanbul’da dolaştım. Bunun bir varoluş biçimi olduğunu öğrendikten sonra kabullendim, o arada LİSTAG aile grubuna dahil oldum. Çok zor günler yaşadım, hakkında hiçbir şey bilinmeyen bir konu bu. Çocuğumun hissettiği bedene sahip olması için tıbbi süreç başlamıştı. Dışarıdaki insanlara göre o bir yaratıktı, ucubeydi ama benim evladımdı. Önümde iki seçenek vardı, ya elalemi seçecektim ya çocuğumu. Hayat boyu “elalem ne der”le yaşamıştık zaten, ben çocuğumu seçtim. Bu sapıklık değil, özentilik değil. Hissettiği bedene geçerken tıbbi ve hukuki süreçte hep yanında oldum. Onu hiç üzmemeye çalıştım. Bir ipekböceği gibi kozasını örerken, hissettiği bedene geçmeye çalışırken bir de üniversite sınavına girmesi lazımdı. Heteroseksüel bir bireyin ebeveyninden farksız olarak çocuğumun geleceğini düşünmek durumundaydım. Özel bir üniversitede sinema-televizyon üçüncü sınıf öğrencisi fakat okul bitmedi. Bir anne olarak arkasında durmam yetmedi, bir toplum içinde yaşıyoruz ve bu durum kolaylıkla kabul görmüyor. Transeksüel kızı 57 bıçak darbesiyle öldürülen bir annemiz var, “koskoca dünyaya bir benim çocuğumu sığdıramadınız” diye feryat etmişti. Onun çocuğu dünyadan göçmüştü, ben tek başıma çocuğumu dünyaya nasıl sığdırırım diye düşündüm. Çocuklarımız kendi gerçeklerini yaşıyorlar, bir yalanı değil. Onları anlamaya çalışıyoruz. Biz bu konuda ne kadar hassas olursak olalım, çocuklarımız dış dünyada incitiliyor. Aşağılayıcı söylemler daha çok küçük yaşlarda başlıyor, sen topsun, ibnesin gibi. Bu hakaretlerden sadece çocuklarımız yara almıyor, bir ebeveyn olarak bizler de yara alıyoruz. Ben de her anne gibi çocuğumu dokuz ay karnımda taşıdım, onun ilk tekmelerini duydum. Bize öğretildiği gibi, onu gördüğümüz cinsel organına göre büyüttük. 2 ile 5 yaş arasında çocuğun cinsiyet kimliği belirleniyor. Biz bunu bilmediğimiz için, o yaşlarda çocuklarımıza düzgün yürü, poponu sallama, kıvırma diye baskı yapıyoruz. “Ben kızım, elbisem yanlış” diyen çocuğunuzu yara almadan topluma dahil etmeye çalışmak gerçekten çok zor bir süreç. Doğa yarattığı hiçbir canlıyı ötekileştirmiyor. Denizin dibinde milyonlarca farklı canlı türü var, kafanızı gökyüzüne kaldırdığınız zaman karga da var, güvercin de, martı da. Toprağın üzerinde çam da var, meşe de, ayrıkotu da. Tanrı bir tane, doğa bunu yapmazken, insanın bunu yapmaya ne hakkı var? Benim kızım şu an çok büyük bir bunalım geçiriyor toplumda kabul görmeyen bakışlar yüzünden. Buna kimsenin hakkı yok. Benim çocuğum dönme, ben de dönme annesiyim. Çocuğum dört duvar arasında hastanede yatıyor, neden? “Dönme dediler anne”. Benim çocuğum kimi öldürdü, kime sen heteroseksüelsin dedi? Ayrımcılık yapmaya kimsenin hakkı yok.

Sema Yakar: 11 yıldır biliyoruz çocuğumuzu. Toplumdan önce biz müdahale ediyoruz, neden böyle oldu, nerede hata yaptık, çocuğumuza bir şey mi yaptılar diye. Sonraki dönemlerde elalem ne derle yüzleşiyoruz. Aileler olarak, çocuklarımızla bu toplumun içinde yaşıyoruz ve gidecek başka yerimiz yok. Çocuklarımız yıllardır haklarını aramak için sokaklarda yürüdüler, dertlerini anlatmak için. Kimse onları dikkate almadı, şimdi biz de aileler olarak örgütlendik. Cinsellik ailede, toplumda konuşulan bir konu değil, bir sürü tabularla biliniyor. Cinsel ilişki bir kadın bir erkek arasında kurulur algısı, mutlak doğru gibi dayatılıyor bizlere. Tarihle yaşıt olan bir durum bu ve yok sayılıyor, görmezden geliniyor. Toplumumuz azınlıkta olanları ötekileştiriyor. İnsanları hoşgörülü olmaya çağırıyorum ben. İnsanlar duruma kafalarındaki dogmalarla baktıkları için, yaşamı çocuklarımız için daha zor hale getiriyorlar. Buna kimsenin hakkı yok. Biz çocuklarımızın yanındayız, gittikçe büyüyen bir aile örgütüyüz. Öğrendiğimiz ilk zaman verdiğimiz tepkilerin tek nedeni bilgisizlik. İnsan bilmediği şeyden korkuyor, bunun için biz buradayız. Bir belgesel yaptık, hala yapım aşamasında. Bu belgeselle herkese ulaşmak istiyoruz, sadece LGBTT ailelerine değil.

Nuray Hanım: Ben arkadaşlarım kadar cesur değilim. Eşim durumun gizli kalmasını istiyor, ona karşı bir isyan var içimde. Çocuğum üniversiteye hazırlandığı yıl herkesten uzaklaştı. Okulda çok başarılı olmasına rağmen herkese kendini kapattığı bir dönemdi, sebebini öğrenmeye çalışırken gerçekle yüz yüze geldik. Çocukluğundan beri acabalarımız, soru işaretlerimiz vardı fakat tam adını koyamadığımız bir şeydi bu. Çocuğum bize açılırken aslında dört yaşından beri durumun farkında olduğunu, ancak yanlış olduğunu düşündüğü için bastırarak yaşadığını anlattı. Ortaokula giderken durumu kendince normalleştirmek için kız arkadaş edinmeyi düşündüğünü fakat yapamadığını anlattı bize. Toplumun dayattığı kalıplar çocuğumu tanrı beni neden böyle yarattı diye irdelemeye kadar götürdü. Anne olarak her şeyiyle yanında olmak istiyorsunuz. Psikologlarla bir dönem geçirdik. O dönem içinde bir erkek arkadaşı oldu, birlikte daha kolay aştılar durumu. Bizim için zorlu süreç babaya açılmaktı. 7-8 yıldır biliyoruz. Durum eşim için 1-2 yıldır daha kabul edilebilir fakat çevreye karşı ‘elalem ne der’i tamamıyla aşabilmiş değiliz. Bu yüzden CETAD’ın toplantısına ilk gittiğimde babaları görmek beni çok sevindirmişti. Eşimi getirebilmeyi çok arzu ettim. Umarım ben de eşimi ikna edebilirim.

B: Erkek egemen toplumların önyargıları babayı, bu mücadelede daha geri plana itiyor.

Ömer Ceylan: Erkekler aslında zavallı yaratıklar, omuzlarında o kadar çok yük var ki… Erkekler ağlamaz gibi söylemlerle duygulara bile ket vurulduğunu görüyoruz. Bunlarla birlikte erkekler kendilerine bir koruma mekanizması geliştiriyorlar ve daha görünmez olmayı seçiyorlar. Daha geri planda kalmayı seçmenin altında yine bilgisizlik yatıyor. Biz erkekler her şeyi bildiğimizi zannederiz, mangalda kül bırakmayız. Günlük hayattan çok basit bir örnek vereyim, biz yol bile sormaktan çekiniriz. Yetiştirilme tarzı, başkaları ne der düşüncesini hayatlarımızın merkezine koymamıza neden oluyor.

LİSTAG HİKAYELERİN DEĞİŞ TOKUŞ EDİLDİĞİ BİR DAYANIŞMA ALANI

B: LİSTAG’ı kurma fikri nasıl ortaya çıktı, bir dernek altında birleşmenin tohumları nasıl atıldı?

Mehmet Tarhan: LGBTT örgütleri çok uzun süredir ailelerin sorunları için çalışmalar yapıyordu fakat bir türlü maya tutmamıştı. Çünkü aileleri bir destekçi grup olarak yanımıza çekme niyetimiz vardı. 2007 yılında Metehan Özkan’ın tezi için LGBTT bireylerin ebeveynleriyle görüşmüştük, aileleri tanıyorduk fakat aileler arasında herhangi bir kontakt yoktu. Aktivistler olarak anne ve babalarımızı aktivizm dediğimiz alanda görmeyi çok istemiyorduk zaten. Eşcinsel bireyler olarak, kendi kimliğimizi kurma sürecinde çifte kavrulmuş ergenlikler yaşarız ve bunları aşıp kendimize bir hayat kurduktan sonra tekrar ailelerimizle o açık ilişkiye dönmek bize zor geldiği için tercih etmiyorduk. LİSTAG, Lambdaistanbul’un desteğiyle kuruldu. Geçtiğimiz yıldan itibaren LİSTAG, Lambdaistanbul’dan bağımsız olarak çalışmaya başladı. LGBTT ailelerinin, LGBTT bireylerden farklı sorunları var. Örneğin, eşcinsel bir birey olarak benim eşcinsel bir kimsenin ebeveyni olmak hakkında hiçbir fikrim yok. Bu sebeple ayrı bir oluşumun çatısı altında toplanmak aileler için daha yararlı oldu.

BİZLER DE AKTİVİST OLDUK

B: Çocuklarınız LİSTAG’da bulunmanız hakkında ne düşünüyor, belgesel çalışmaları konusunda sizleri destekliyorlar mı?

Sema Yakar: Lambda’yla çocuğum sayesinde tanıştım, toplantılara gidip gelen bir anneydim. Orada çocukların ailelerine açılma süreçlerinde yaşadıkları zorluklara tanık oluyordum ve ailelerin bir araya gelmesini hep arzu ediyordum. Bir gün oğlum birkaç arkadaşıyla aileleri bir araya getirmeyi düşündüklerini söyledi, seve seve kabul ettim. Burada aileler birbirimize çok iyi gelmeye başladık. Benzer süreçler yaşıyorduk ve bunları paylaşmak bizi güçlendiriyordu.

Pınar Özer: Benim çocuğum gizli kalmamı istiyordu çünkü transeksüellik bir etiketlenmeydi. Ötekileştiren bakışların, aşağılayıcı söylemlerin hedefi olmak istemiyordu. Zaten aktivizm bize yabancı bir kavramdı, biz turşu kurardık, reçel yapardık, çamaşır katlardık. Bize Beyoğlu’nun arka sokakları yasaktı, böyle bir hayatımız vardı. Bunun için ilk zamanlarda gerçek ismimi kullanmadım. Sonraları bunun yanlış olduğunu düşünmeye başladım, ben çocuğumdan utanmıyordum. Kendi ismimle röportajlar vermeye başlamam önceleri çocuğumu tedirgin etti, ama anlattığım kendi hikayemdi. Çekmecelere saklanmış anne babalara sesimi duyurmak istiyordum.

Nuray hanım: Oğlumun sevgilisi Ankara’da KAOS-GL’nın editörlüğünü yapıyordu, yıl içinde belirli zamanlarda toplantılar düzenliyorlardı. Konu hakkında bilgi sahibi olmak adına bu toplantılara katılıyordum. Oğlum bu konuda bana destek oluyor.

Şule Ceylan: Biz durumu uzunca bir süre kendi içimizde yaşadık. Bu zamanlarda oğlum Lambdaistanbul’da aktif olarak çalışıyordu. Başlarda görünür olmayı çok istememekle birlikte, oğlumumu kırmamak adına Lambda’nın bazı toplantılarına katılıyordum. Konu hakkında bilgi almayı reddediyordum, toplantılara oğlumun hatırı için gidiyordum. LİSTAG’la tanışmam da oğlum sayesinde oldu. Zaman içinde LİSTAG’ın önemini anladım. Diğer anne babalar benimki gibi uzun ve zorlu bir süreç yaşamasınlar diye ben de aktivist oldum. Oğlum yaptığımız işi çok önemsiyor.

B: Belgesel yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

Metehan Özkan: Belgesel yapma fikri bizim için hep vardı. İtalya’da faaliyet gösteren aile grubu Agedo ile ilgili çekilmiş belgeselin çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Hikayeler burada ailelerin karşılaştığı durumlarla çok benzerdi ve bu aileleri çok cesaretlendirdi. Bir belgeselimiz olursa daha çok insana ulaşabileceğimizi düşündük. Boğaziçi Üniversitesi’nde bir seminer sonrası yollarımız Can Candan’la kesişti. Vizyona filmler giriyor, izleyiciler olarak biz, bize ne gösterilirse onu izliyoruz ama kendi filmlerimizi kendimiz yapabiliriz. Bu belgeseli insanlar sahiplensin istedik, bu amaçla internet üzerinden kitle fonlaması çalışmasına giriştik.

B: Bir kamera karşısında hikayenizi anlatmak, belgeselde yer almak sizin için nasıl bir deneyimdi?

Ömer Ceylan: LİSTAG’ın ve CETAD’ın toplantılarında hikayemizi anlatıyorduk, röportajlar veriyorduk zaten. Hikayemizi anlatmak yabancı olduğumuz bir durum değildi fakat biz bu filmde unutmak istediğimiz, ötelediğimiz bir takım şeyleri aktarma imkanı bulduk. Bu imkan bizim için çok mühimdi çünkü belgeselin hedef kitlesi sadece LGBTT bireyler ve aileleri değil. Çok daha geniş kitlelere belgeselle ulaşacağımızı düşünüyorum.

Şule Ceylan: Yönetmenimiz Can Candan mükemmel bir insan. Sadece yönetmen kimliğiyle yaklaşmıyor filme. Sorduğu sorularla bizi çocuklarımızın doğumundan önceki hayatımıza kadar götürdü. Çok samimi bir iş çıkacak ortaya, çünkü biz rol yapmadık.

Sema Yakar: Kameraya bakarak hikayemi anlatmak benim için ilk başlarda zor bir deneyimdi. Sonra eşcinsel bir bireyin ebeveyniyle karşı karşıyaymışım ve ona hikayemi anlatıyormuşum hissini yakaladım. Bizler burada ‘benim çocuğum’ diye başladık, hayatımızın bir bölümünü anlattık. Biz kendimizce kafamızdaki ebeveyn olmak tanımlamasını yeniden inşa ettik.

Pınar Özer: Bir kameraya karşı anlatmak benim için zor değildi çünkü ben çocuğumu kabullenerek kendi annelik Oscar’ımı almıştım zaten. Belgeselin çok elzem olduğunu düşünüyorum ve çok fazla insana ulaşmasını istiyorum. Toplumdaki önyargıları kırmak adına bütün eğitimcilerin, parlamenterlerin, toplum yapısını şekillendiren insanların belgeseli izlemelerini çok istiyorum. Bir LGBTT bireyin ebeveyni, çocuğunun yaşadığı süreçleri zaten biliyor, toplumun diğer kesimlerinden ne kadar çok insana ulaşırsak, ötekileştirmeyi o denli yenebiliriz. Ben bütün sırrımı bu belgesele anlattım.

B: Cinsel kimliğe dair normlar medya, okul, aile gibi kurumlarca öğretiliyor ve tek tip yönelim normalleştiriliyor. Bu hususta ‘Benim Çocuğum’ çok fazla farkındalık yaratacaktır.

Sema Yakar: Biz, bizden sonra gelecek nesiller için bir belge olsun istedik. Hiç kimse çocuğunun bir LGBTT birey olmayacağını garanti edemez ve böyle bir durumla karşılaştıklarında başvuracakları bir kaynak olsun istedik.

B: Farklı cinsel yönelimler ve cinsiyet kimlikleri okullarda işlenmiyor. Çoğu zaman tıp fakültelerinde bile üzerine yeterince çalışılmadığını görüyoruz. İleriki zamanlarda belgeselin okullarda gösterilmesiyle ilgili çalışmalarınız olacak mı?

Mehmet Tarhan: Okullara girmek biraz zor bir iş. Keşke böyle bir şey yapılabilse… Okullara giremesek bile sendikalar üzerinden öğretmenlerle iletişime geçebiliriz. Film bu yolu açacak gibi gözüküyor.

B: Eşcinsellik ya da transeksüellik belli bir toplumsal sınıfa atfedeceğiniz bir yönelim değil, fakat alt orta sınıflarda LGBTT bireylerin açılma süreçlerinin daha sıkıntılı geçtiği gibi bir genel algı var toplumda, bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

Metehan Özkan: Bunu bir sınıfa atfetmemek gerek, bu sürecin ekonomik ve sosyal olarak daha az avantajlı gruplarda zor atlatıldığı fikriyle önyargıları körüklememek gerek. Zaman içinde kendini modernist, laik, eğitimli olarak tanımlayan ebeveynlerin çocuklarını nasıl dışladıklarına şahit olduk. Tam tersine Anadolu’dan bir annemizin en sıkıştığı noktada ‘Allah benim yavrumu böyle yaratmış’ deyip kabullendiğini gördük.

Mehmet Tarhan: Eşcinsellik burjuvazinin, her şeye doymuş bir kesimin sapkınlığıdır ve okumuş, daha batılı değerlere sahip üst sınıflar daha kolay kabul eder, diğer sınıflar da böyle olmaz demek sadece tektipleştirici önyargıdır. Bundan kaçınmak gerek. Elbette ilk örgütlenmeler orta sınıflarda olur, örneğin asgari ücretle iki işte çalışan birinin buraya gelip vakit ayırmasını bekleyemezsiniz. Diğer taraftan asıl gücü sağlayan, buzkıran etkiyi yaratan, bir anlamda kurtulmuş orta sınıflardan ziyade ekonomik ve sosyal olarak dezavantajlı sınıfların kabullenmesi.

B: LİSTAG diğer coğrafyalara açılacak mı?

Mehmet Tarhan: LİSTAG hikayelerin değiş tokuş edildiği bir dayanışma alanı. Burada aileler kendi hikayelerini, sıkıntılarını anlattıktan 25 dakika sonra musakka tarifine geçebiliyorlar. Annemi LİSTAG’a getirdiğimde durumu 10 kusur yıldır biliyordu, fakat üzerine hiç konuşmamıştık. Buraya geldikten sonra günlerce ablama sorular sormuş, konu hakkında sohbet etmek istemiş. Oysa o gün o masada yemek tarifleri konuşmuşlardı bir başka anneyle. Eğer merkezileşmeye gidersek hikayenin tadı kaçar. Profesyonelleşmeye başlar ve işin içine musakka tarifleri girmezse o hikaye değişimi amacına ulaşamaz.

B: Hangi toplumsal sınıftan olursa olsun ebeveynlerin çocukları için belirledikleri kalıplaşmış roller var. Çocuğum büyüyecek, tahsil görecek, bir kadın bir erkekten oluşan ikili ilişkilerin içinde bulunacak , bizlere torun verecek gibi. Çocuğunuz buna başkaldırdığında anne-baba olmak’ı irdelediniz mi?

Şule Ceylan: Biz aile olarak biraz farklı bir yapıya sahiptik. Kızımız şu an bir İskoçla evli ve kızımızın eşi arkadaşlık dönemlerinde Türkiye’ye geldiğinde bizim evimizde kalıyordu. Çevremiz bu durumla ilgili en ufak bir eleştiri yapamadı, kızımızın arkasında duruyorduk. Oğlumuz eşcinsel olduğunu bize anlattığında onun da arkasında olduk. Öğrendiğimde çocuğum evlenemeyecek, bana torun veremeyecek gibi hayal kırıklıkları yaşamadım. Onun ne istediği ve nasıl mutlu olacağı benim için önemliydi.

Sema Yakar: Benim toplum içinde belirli koşullanmışlıklarım vardı. Anne ve babamın kızıydım, kardeşlerimin ablasıydım, eşimin karısıydım. Çocuğum kendine 16-17 yaşlarında ‘ben kimim’ diye sorabildiği zaman, ben o zamana kadar bu soruyu kendime hiç sormadığımı fark ettim. Ben kimim diye sordum. Hakikaten bir namus idolüydüm. Evlenene kadar namusunu korumalısın, evlendikten sonra iyi bir eş olmalısın, kayınvalidene hizmet etmelisin, bir çocuk yapmalısın ve doğurduğun çocuğu toplumun koyduğu kurallara göre büyütmelisin. Bana öğretilenlerin kısa özeti buydu, ama bu tabloda ben yoktum. Başkalarının değer yargıları bizi şekillendiriyordu. Çocuğumun yönelimi beni de değiştirdi, koşulsuz sevmeyi öğretti.

Pınar Özer: Belirli görevleri onların ne istediklerini önemsemeden çocuklarımızın sırtlarına yükledik. Benim bir yas sürecim oldu. Doktordan çocuğumun transeksüel olduğunu öğrendiğimde 16 yaşında aslan gibi bir evladım vefat etti, nasıl büyüteceğimi bilmediğim bir transeksüel bebeğim oldu. Hayallerim suya düşmedi, sadece trans bebeğimi nasıl büyüteceğimi bilmiyordum. Şimdilerde çevremde soruyorlar, ileride çocuk doğuramayacak ne düşünüyorsun diye. Annesi olmayan bir sürü çocuk var, ileride kızım anne olmak isterse evlat edinebiliriz. Bu yüzden benim hayallerim hiç küçülmedi. Biz aileler kabullenme sürecinde belli evreler yaşıyoruz yas, inkar, suçluluk gibi. Transeksüel bireylerin aileleri biraz daha farklı bir süreç yaşıyorlar. Çocuğunuzun istediği bedene geçiş evresinde tıbbi ve hukuki belli kıstaslara uygunluk aranıyor. Mavi ya da pembe kimliğiniz olmalı, burada da ayrışıyoruz. Ben Ayşe’yim demeniz yeterli değil, pembe kimliğinizle bunu kanıtlamalısınız. Aranan bazı kıstaslar, bir anne olarak, bence uygun değil. Örneğin, cinsiyet değiştirmenize izin verilmesi için tıbbi olarak üreme yeteneğinden yoksun olmanız gerekiyor. Eğer bu hormonlarla ilgili bir durum olsaydı, hormon eksikliği yaşayan bütün erkeklerin kadın olması gerekirdi. Varolan bir şeyi inkar etmek, bir yalanı yaşamak demek, bu yüzden çocuğumun seçimine saygı duyuyorum.

Tüm samimiyetleriyle sorularımızı cevaplayan LİSTAG gönüllülerine teşekkür ediyoruz.

LİSTAG ile irtibat için :

http://listag.wordpress.com

Benim Çocuğum’a destek olmak için :

www.indiegogo.com/MY-CHILD-Parents-of-LGBTs-in-Turkey-speak-out

Söyleşinin bir kısmı 03/04/12 tarihinde Açık Dergi’de yayınlanmıştır , dinlemek için :

www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=29802&cat=100

Devrimci Karargah Davası’nda tahliyeler

Devrim Karargah soruşturması kapsamında 19 aydır tutuklu olarak yargılanan İbrahim Turgut, Baha Okar, Semih Aydın, Nejdet Kılıç, Şeyma Özcan, Gülseren Poyraz, Benay Can ve Umur Sayadal tahliye edildi.

 

Gerzeliler Ankara’da termik santrale hayır dedi

Termik santrale karşı direnişin başkenti olan Gerze, direnişi Ankara’ya taşıdı. Anadolu Grubu’nun santral yapma kararında önemli bir adım olan ÇED toplantısı yapılırken, Gerze Yaykıl Köyü halkı hem toplantı salonunda hem salon dışında “Termik Santral istemiyoruz!” dedi.

Anadolu Grubu 4 yıldır Gerze’de termik santral yapmak istiyor. Yapılması planlanan termik santralin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED)  görüşmesi dün Ankara’da İller Bankası’nda yapıldı.  Santrale dair 4 yıldır mücadele eden Gerze halkı adına 17 Nisan’da Yaykıl Köyü’nden 57 yaşındaki Ferhat Hançer ve yol arkadaşı 66 yaşındaki Mustafa Kıray 12 günde Ankara’ya yürüdü. Gerze halkı da sabahın erken saatlerinde otobüslerle toplantının yapıldığı İller Bankası’na geldi.

İller Bankası önünde basın açıklaması düzenleyen Gerze halkı adına açıklamayı Gökhan Başcan okudu. Başcan şunları kaydetti:  “9 aydır gece, gündüz Yaykıl Köyü’nde çadırda nöbet tutuyoruz. Gerze halkı kendisine danışılmadan, santral yapılmasını onaylamıyor. Karar alınma noktasında da söz hakkımız olmalıdır. Bizler termik santral istemiyoruz.”

ÇED toplantısına temsili bir heyet katıldı. Termik santral istemiyoruz, diyerek taleplerin sıralanacağı hayete, “Gerze Belediye Başkanı Osman Belovacıklı, YEGEP Dönem Sözcüsü Şengül Şahin, Yaykıl Köyü Muhtarı Ahmet Tiryaki, CHP Sinop Milletvekili Engin Altay, Sinop Belediye Başkanı Baki Ergül, Eski Sinop Milletvekili Özer Gürbüz, Sinop Nükleer Karşıtı Dönem Sözcüsü Metin Gürbüz, Ulaştırma Eski Bakanı Yaşar Topcu” katıldı.

ÇED TOPLANTISI’NDA DEVLET SU İŞLERİ, ORMAN İL MÜDÜRLÜĞÜ “HAYIR” DEDİ!
Yeşil Gerze Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Şengül Şahin, termik santral istemediklerinin altını çizerken şunları kaydetti: “Görüşmelere katıldık. Devlet Su İşleri ve Orman il Müdürlüğü ‘termik santrale hayır’ dedi. Şirket yandaşları termik santral yapımı biten Çatalağzı’nı örnek gösterdi, Gerze’den önce oraya tekrar gidip hayatın yok oluşunu göreceğiz. Mücadelemizden neden vazgeçmememiz gerektiğini bir kez daha göreceğiz” dedi.

ÇED RAPORU TERMİK SANTRALİ ONAYLARSA AVUKATLAR HAZIR!
Gerze Belediye Başkanı Osman Belovacıklı, “ÇED toplantısından aleyhimize bir karar çıkarsa avukatlarımız hazır, mücadeleye devam edeceğiz. Toplantıda termik santral istemediğimizi dile getireceğiz.  Yaşam alanlarımızın termik santralle zehirlenmesine ÇED kurulunun karar veremez” dedi. Yaykıl Köyü Muhtarı Ahmet Tiryaki, “Toplantıya katılıp santral istemediğimizi tekrar söyleyeceğiz. Olurda santral kararı çıkarsa da avukatlarımızı hazırladık.” dedi.

YAYKIL KÖYÜNDE ÇOCUKLARINI, İNEKLERİNİ BIRAKIP GELDİLER!
Yaykıl Köyü’nde 4 yıldır Anadolu Grubu’na direnen köy halkı, otobüslerle toplantı için Ankara’ya geldi. Köy halkı hep bir ağızdan, “Termik yapma boşuna, yıkacağız başına! dedi. Yaykıl Köyü’nden çocuklarını, ineklerini bırakarak geldiğini söyleyen Şükran Aksu, “ÇED toplantısından termik santral yapılamaz kararı çıkarsa, halaylar çekecek, kuzular çevireceğiz” derken, Melek Akyüz’de, “Ağzı, dili olmayan ineğimin gözüne biber gazı sıkmalarını unutmadım. 8 ineğimi, 8 koyunumu köyde 80 yaşındaki dedeye bıraktım” dedi.

(muhalefet.org)

Rock-A Aliağa’ya kamp kuracak

Rock-A, İzmir – Aliağa’da yapılması planlanan termik santralleri protesto etmek amacıyla 6 Mayıs’ta yapılacak olan konser ve buluşmadan bir gün önce (5 Mayıs 2012, Cumartesi) konser alanına çadır kurup geceyi kampta geçiriyor.

Buluşma yeri: Alsancak Gar Önü, İzmir

Tarih: 5 Mayıs 2012, Cumartesi – Saat: 15.00

İletişim: 0554 461 23 99 – 0506 615 50 47

[email protected]

Etkinlik sayfası: http://www.facebook.com/events/194438827344237/

Şike yok ama cezası değişti!

TFF Başkanı Yıldırım Demirören Antalya’da yaptığı basın toplantısında şunları kaydetti:

“Türk futbolunda yeni bir sayfayı aralamak, güven ortamını yeniden kurmak, futbolumuzun önünü yeniden açmak amacındayız. Görevimize kararlılıkla sarıldık.

Son yıllarda özellikle bahis oyunlarından haksız çıkar elde etme peşinde olanların, bu oyunla kirli ellerini oyunumuza uzatmaktan çekinmedikleri herkes tarafından bilinmektedir. Bu bizi fazlasıyla rahatsız etmektedir. Futbolumuzun her türlü spekülasyondan uzak tutulması tartışmasız önceliğimizdir.

Sevinerek söyleyebilirim ki, iddialar içerisinde bahse ilişkin hiçbir unsur olmadığı gibi, Etik Kurulu da çalışmalarında bu yönde bir bulgu olmadığı somut olarak tespit etti.

TFF’nin taviz vermesi düşünülemez. Sporda şiddet ve düzensizliği önlenmesine dair 6222 sayılı yasanın bu adıyla değil de şike yasası olarak anılması en büyük üzüntümüz. Disiplin yargısı ile genel yargının suç tanımları ve soruşturma teknikleri birbirinden farklıdır. Devam etmekte olan bir dava olduğu halde, futbol ailesi kendi disiplin sürecini en hızlı şekilde tamamlamak zorundadır.

Karar aşamasına çok yaklaşıldı. Etik Kurulu çalışmasını iki kısma ayırmış. Süper Lig müsabakaları hakkındaki raporunu yönetim kurulumuza ulaştırdı. Raporda adı geçen bütün takımları yönetim kurulumuz PFDK’ya sevk etme kararı aldı.

PFDK’ya sevk edilen kulüplerimiz bu aşamada suçlu değildir. Kurulun incelemesi sonunda tüm kulüplerimizin aklanmasını temenni ederim.

Hiçbir şekilde sahaya yansımadığının belirlenmesi en sevindirici haberimizdir. 6222 sayılı yasa yürürlüğe girmeden önce 58. maddenin şiddetli olması bir ölçüde anlaşılabilir. Ancak yasa ile öngörülen yaptırımlar yürürlüğe girerken, dünyada emsali olmayan bu maddeye ihtiyacımız olmadığı düşünülerek gerekli düzenlemeler yapılabilirdi. Türk futbolunun bütününe vereceği zararlar dikkate alındığında, bu orantısızlığın düzeltilmesi en öncelikli karar.

Mevcut yaptırımların değiştirilmesinin, bazı bireylerin menfaatlerine yönelik hareket etimiz şeklinde yorumlanacağın farkındayız. bizim için söylenecekler değil, Türk futbolunun menfaatleri önemli. Yönetim kurulumuzun dün kabul ettiği doğruları objektif değerlendiren herkes, amacımız orantısız cezaları orantılı hale getirmek olduğunu görecektir.”

Yıldırım Demirören gelen bir soruya şöyle yanıt verdi, “Şahıslar Mehmet Ali Aydınlar döneminde Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Biz sadece Etik Kurulu’nun gönderdiği ilk dosyanın dışında ikinci bir dosya hazırladık.” Burada da sahaya yansımadığına hükmedildi.

Moskova’da sıcaklık rekoru kırıldı

130 yıllık Moskova Meteoroloji tarihindeki en sıcak nisan ayı günü oldu.  Moskova’da dün hava sıcaklığı saat 16.00’da 28.6 dereceye kadar çıktı.

Moskova Bölgesi Meteoroloji Uzmanlığı tarafından yapılan açıklamada, daha önce en sıcak nisan gününün 24 Nisan 1950 yılında 28 derece olarak ölçüldüğünü vurgularken, son günlerden havaların ısınmasıyla beraber 2 günde iki rekorun görüldüğüne dikkat çekildi. Moskova’da mevsimin ilk sıcaklık rekoru 28 Nisan Cumartesi günü kırılmış ve hava sıcaklığı 1986 yılında kaydedilen sıcaklık rekorunu 0,1 derece geçerek 24 dereceyi geçmiş ve son 26 yılın en sıcak günü olmuştu. 1 Mayıs tatili nedeni ile cumartesi günü de çalışan Moskovalılar, çarşamba gününe kadar verilen tatilin ilk günü olan dün kendilerini park ve bahçelere atarak sıcak günün tadını çıkarmaya çalıştı. Dün özellikle parklardaki fıskiye başlarında yoğun kalabalıkların olduğu görüldü.

Öte yandan, aşırı sıcak günlerin ardından bugünden itibaren havaların biraz serinlemesi bekleniyor. Bugün hava sıcaklığının 12-14 derece olacağı tahmin edilirken, hava sıcaklığının bir anda düşmesiyle beraber sağanak yağmur yağışlarının görüleceği belirtildi.