Ana Sayfa Blog Sayfa 4694

Ekolojik pazarlarda ekolojik kitap günleri

%100 Ekolojik Pazarlarda EkolojiKitap Günleri Başlıyor.
Söz Uçuyor, Yazı Kalıyor. Ekolojik Bilgelik Okurla Buluşuyor.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve ekolojik konularla ilgili farkındalık yaratmak amacıyla yayıncılığa başlayan Yeni İnsan Yayınevi, 2-3 Haziran tarihlerinde, Şişli ve Kartal %100 Ekolojik PazarlardaEkolojiKitap Günleri düzenleyecek.

2 Haziran’da Şişli %100 Ekolojik Pazar’da, 3 Haziran’da Kartal %100 Ekolojik Pazar’da 9:00-16:00 saatleri arasında gerçekleşecek olanEkoloji Kitap Günleri, ekolojiyle ilgili bilginin ve ekolojik yaşam alışkanlıklarının yaygınlaşmasını amaçlıyor. Etkinlik çerçevesinde ekolojiyle ilgili konularda yayınlar yapan yayınevleri kitaplarını sergileyecek, yazarlar okuyucularıyla buluşma ve kitaplarını imzalama fırsatı bulacaklar.

EkolojiKitap Günleri’nde Victor Ananias’ın “Yaşam Dönüşümdür” kitabı ile Buğday dergisinin eski sayıları da set olarak satışa sunulacak. Buğday Derneği üyeleri, EkolojiKitap Günleri’nde %20 indirimle alışveriş yapabilecek.

 

 

 

Sırbistanlı futbolcu milli marşı okumayı reddettiği için takımdan çıkarıldı

Sırbistan milli takımında futbol oynayan ve orta sahada görev yapan Adem Ljajic geçtiğimiz hafta sonu oynanan ve Sırbistan’ın İspanya’ya 2 – 0 mağlup olduğu hazırlık maçı öncesindeki milli marş töreni sırasında Sırbistan milli marşını okumayı reddettiği için teknik direktör Sinisa Mihajlovic tarafından kadrodan çıkartıldı.

Ortodoks hristiyan olan diğer takım arkadaşlarının aksine müslüman olan Ljajic marşı kişisel nedenlerle okumak istemediğini belirtti.

Sırbistan Futbol Federasyonu tarafından yapılan açıklamada Ljacic ile takımın teknik direktörü Sinisa Mihajlovic’in bir toplantı yaptıklarını, futbolcunun kişisel nedenlerle milli marşı okumak istemediğini belirtmesi üzerine Sinisa Mihajlovic tarafından takımdan çıkarıldığını belirtildi.

Avrupa Şampiyonasına katılma hakkı elde edemeyen Sırbistan hafta içinde başka bir dostluk maçı için Fransa karşısına çıkacak.

Türkiye Obama’sını arıyor!- Erdal Demirdağ

Yeni anayasa yapım sürecinde, anayasa uzlaşma alt komisyonunda madde yazımlarına geçildi. İlk iki maddede uzlaşan siyasi parti temsilcileri maalesef kanunlar önünde eşitlik maddesinde uzlaşamadılar. Çünkü AKP kanunlar önünde eşitlik maddesine CHP’nin ve BDP’nin teklif ettiği ‘Cinsel Yönelim’ ve ‘Cinsiyet Kimliği’ ifadesinin girmesini kabul etmedi. Böylece anayasa uzlaşma alt komisyonu iki haftadır diğer maddeleri müzakere etmeye geçemedi ve süreç tıkandı.
 
Uzlaşma komisyonunda bulunan Sırrı Süreyya Önder ‘cinsel yönelim’ ve ‘cinsiyet kimliği’ ifadelerinin şöyle ya da böyle, bir şekilde yasalara girmesini istedi. Bu ısrara bazı CHP ve BDP milletvekilleri de destek oldu.
 
Ancak şu aşamada henüz AKP, getirilen öneriye yüzde yüz hayır demese de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçen gün ‘sezaryen ve kürtaj cinayettir’ açıklaması AKP’nin anayasa yapım sürecindeki yönünü belirlemiş oldu.
 
Çünkü zaten uzlaşma komisyonunda AKP milletvekilleri, Tayyip Erdoğan’ın ‘sezaryen ve kürtaj cinayettir’ açıklamasından önce Tayyip Erdoğan’dan emir almış olduklarını söylemleri ile kanıtlamışlardı. Anayasa uzlaşma alt komisyonuna getirilen öneriye karşı AKP milletvekilleri; ‘Eğer bu öneri kabul edilirse eşcinseller evlenir, neslin devamı tehlikeye girer’ açıklamasını yapmıştı. Böylece hem Tayyip Erdoğan’ın kürtaj konusundaki son açıklaması hem de anayasa uzlaşma alt komisyonundaki AKP milletvekillerinin eşcinsellik konusundaki açıklamaları birbiriyle tamamen örtüşen açıklamalar oldu. AKP Amerikan tarzı bir muhafazakâr çizgiyi kendine kılavuz edinerek yeni bir siyasi tartışma alanını da böylece açmış oldu.
 
Bundan sonra görünen o ki yeni anayasa yapım sürecinde kanunlar önünde eşitliği düzenleyen maddeye ‘cinsel yönelim’ ve ‘cinsiyet kimliği’ ibarelerinin eklenmesi zorlaşacak. Ancak yeni anayasanın sıfır kilometre olacağına dair önyargısız uzlaşma zeminin AKP’nin bu tavrı yüzünden sıkıntıya gireceği de aşikâr. Yani AKP bu ısrarında sürdür ve ‘cinsel yönelim’ ve ‘cinsiyet kimliği’ farklı yollarla açık ve net olarak anayasa metninde ya da gerekçesinde yer almazsa bu anayasanın meşruiyeti tartışılmaya açılacaktır.
 
Tabii ki bu durumda diğer siyasi partilerin bu konuda nasıl bir strateji izleyecekleri önemli olsa da ortada bilinen bir strateji henüz yok. Çünkü CHP’nin bu konuda izleyeceği siyaset oldukça ikircikli bir siyasete çoktan dönüştü bile. Özellikle ulusalcı ve milliyetçi kanat bu konuda neredeyse AKP gibi muhafazakâr tavırlar takınıyor.
 
BDP ise özellikle Sırrı Süreyya Önder’in ısrarı karşısında diğer partilere göre daha ilkeli görünmek zorunda kalmışa benziyor. Ancak BDP içindeki muhafazakâr ve milliyetçi taban da bundan rahatsız görünmüyor değil. Partinin ileri gelenleri bu rahatsızlık karşısında genel anlamada “insan haklarının hiyerarşi olmaz” ilkesini tabana anlatmaya çalışsa da bu konunun BDP içinde de oldukça sıkıntılı bir siyasete evirilebileceğini görmek gerek.
 
Genel olarak TBMM meclisindeki siyasi partilerin ‘cinsel yönelim’ ve ‘cinsiyet kimliği’ konusunda düne kadar parti düzeyinde açık olmayan politikalarına kürtaj meselesi de eklenince yeni anayasa yapım sürecinin zorlaşacağı anlaşılıyor. Çünkü hem CHP hem de BDP parti düzeyinde bu meseleyi kendi içinde tartışamadığı için siyasi anlamda bunun savusunu da yapmakta zorlanacaktır. Sadece bazı milletvekillerinin duyarlılığı ile cinsellik ve cinsiyet sorunlarının üstesinden gelmek neredeyse imkânsız görünüyor.
 
Yine de umutsuz olmak için henüz çok erken, çünkü bu tip meseleler bir günde bir yılda ya da on yılda çözülecek meseleler değil. Zaten demokratik olan da utanmadan sıkılmadan bu ve buna benzer meselleri açıkça siyasi zeminde tartışabilmek. Peki ama kim bu açıklıkta bir siyaset yürütecek?
 
İster beğenelim ister beğenmeyelim Tayyip Erdoğan bunu yapıyor. Eğer Tayyip Erdoğan açıklığında bir siyaseti diğer parti liderleri yürütemezse onun karşında var olmaları da mümkün olmayacaktır. Bu nedenle hem CHP’nin hem de BDP’nin lider düzeyinde tıpkı Obama gibi hem kürtaj konusunda hem de eşcinsellik konusunda açıklama yapması şarttır. AKP’nin çoğunluk siyasetine karşı çoğulcu siyaseti savunmak solun olmazsa olmazıdır.
 
Kendine sol diyen partilerin sadece bu gibi konuları bazı milletvekillerinin söylemleri ile savunması hiç gerçekçi bir siyasi çizgi değil. Hem Kemal Kılıçdaroğlu hem de Selahattin Demirtaş partilerinin liderleri olarak bu konularda taviz vermeyeceklerini şimdiden açık açık ilan etmeliler.
 
AKP’nin sık sık bu toplumun yüzde doksan dokuzu Müslüman derken hiçbir bilimsel veriye dayanmadan ezberden konuştuğunu açıklamalılar.
 
Yine eşcinsellik toplumun yapısına uygun değil demesi karşısında eşcinsellerin haklarını sonuna kadar savunduklarını ilan etmeliler.
 
Mesela Konda’nın yaptığı anketlerde Türkiye nüfusunun yüzde 11 gibi bir oranı eşcinselliğe olumlu bakıyor gerçeğini siyasilere anlatmalılar.
 
Başbakan Erdoğan’ın her seçim sonrasında gerilimi azaltmak için söylediği biz herkesin hükümeti olacağız ifadesinin yeni anayasa yapım sürecinde ne kadar boş olduğunu göstermeliler.
 
Babası tarafından öldürülen Ahmet Yıldız’ın fotoğrafını meclis kürsüsünden muhafazakârların gözlerinin içine sokmalılar.
Yine gazeteci Baki Koşar’ın kaç bıçak darbesi ile öldürüldüğünü Tayyip Erdoğan’ın yüzüne söylemeliler.
 
Siyasi vizyon bu konuları her yerde evelemeden gevelemeden konuşmaktan geçiyor. Bugün nasıl kürtaj bu ülkenin Başbakanı tarafından bir cinayet olarak açıklanabiliyorsa siz de Kemal Kılıçdaroğlu ya da Selahattin Demirtaş olarak ‘eşcinsellik bir insan hakkıdır’ ‘eşcinseller de evlenebilmelidir’ siyasi açıklığını göstermelisiniz. Siyasette sol ve özgürlükçü tavır buradan geçer. 
Erdal Demirdağ – http://kaosgl.org

Katliam, Uludere, sezaryen ve kürtaj

Uludere’de (Roboski) 34 tane sivilin uçaklar tarafından bombalanarak öldürülmesi, hükümeti şimdiye kadar hiç görmediğimiz şekilde ne yapacağını bilemez bir hale soktu. İlk önce işin üstü kapatılmaya çalışıldı, medya susturuldu. Yalanlama gelinceye kadar olayın ne olduğunu duyurmaktan korktu gazeteciler. Sonra yaşananlar yalanlandı ama kimse yalan olan konuyu bilmediği için saçma sapan bir ortam oluştu. “Öğrenemediğimiz durum, yalanmış yani aslında olmamış” dendi. İlk defa korkudan ne olduğunu söylemeden, ne olmadığını söyledi medya.

Aradan zaman geçti, olay kabul edildi. Soruşturmalar açıldı, araştırmalar içerisinde unutturulmaya çalışıldı. Unutturulmaya çalışılan, günlerce soruşturulan olay aslında çok da karışık bir durum da değildi. Görüntüler geliyor, birileri görüntüleri izliyor, sonra da uçaklar gidip bombalıyor. Üç eylem var, bu üç eylemi yapan da büyük ihtimalle iki özne var. Görüntüleri gönderenler bir özne, izleyip, uçakları gönderenler de ikinci özne.

Sonuçta ne oldu peki? Aslında Türkiye’de yaşananların yavaş yavaş unutulması ve şehir şehir gezdirilen davanın zamanaşımından düşmesi beklenirdi, normaldi fakat bu sefer her zamankinden farklı oldu ve unutulmadı yaşananlar. Köşe yazarları yazmaya başladı, milletvekilleri dile getirmeye başladı, Uludere’de öldürülenlerin yakınları hesap sormaya başladı. Gün geçtikçe bu katliam ve sonrası daha boğucu bir hal aldı hükümet için. Eskiden olsa ordunun üzerine atılıp geçilebilirdi fakat artık düşünce ikliminde imkan da yoktu.

Bu sırada bir ABD gazetesinde çıkan haberle, katliam tam olarak ulusal ve uluslararası gündeme oturdu. Vur emrini kimin verdiği bir kenera bırakıldığı için, eksik de olsa tartışmalar başladı. Başbakan açıklama yaptı, muhalefet açıklama yaptı, herkes açıklama yaptı. İşte tam bu sırada Türkiye siyasetinin Yıldırım Akbulut görünümlü Mehmet Ağar’ı bakan İdris Naim Şahin ortaya çıktı ve vur emrini verenleri açıklayıverdi. Durmadı Şahin, 34 tane sivilin aslında hükümet tarafından “ne” olarak görüldüğünü de açıkladı. Figüran dedi ölenlere, PKK ile ekonomik bağları olmakla suçladı. Bu açıklamalar o kadar kabul edilemezdi ki, AKP içerisinden de tepki gördü. İdris Naim Şahin, Akbulut yanının ağır bastığı açıklama ile, Ağarvari bir sonuç elde etti ve duvardan bir tuğlayı çekti. Duvar yıkılırken hükümetin yardımına Başbakan koştu. Gündem değiştirilmeliydi. Değiştirildi. Yoksa hükümetin yanında AKP içerisindeki kanatların mücadelesi sorunu da eklenecekti.

Başbakan gündemi hiç beklenmedik bir konuyla değiştirdi. Sezaryen ve kürtaj üzerine bir açıklama yaptı Başbakan. Onun yerine cemil Çiçek zina ile ilgili bir açıklama da yapabilirdi aslında. Toplumun muhafazakarlaştırılması açısından nereye dokunması gerektiğini iyi bildiğinden, isabetli bir açıklamaydı. Zaten, büyük ihtimalle, kafasında olan bir konu için de kamuoyunun nabzını ölçecekti Başbakan. Fakat bilinçaltı yine (ilki için: Tek din, tek din, tek din) Tayyip Erdoğan’a oyun oynadı ve açıklamada ağzından “Her kürtaj bir Uludere’dir” cümlesi çıktı. Tam olarak ““Bunların planlı, ülke nüfusunun artmaması için atılan adımlar olduğunu biliyorum. Bununla bu ülkenin nüfusu bir yerde durduruluyor. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Bu ifademe karşı çıkan bazı çevrelere, medya mensuplarına da sesleniyorum. Yatıyor-kalkıyorsunuz; Uludere diyorsunuz. ’Her kürtaj bir Uludere’dir’ diyorum.” dedi Başbakan. Gündemi değiştirirken bile Uludere’den kurtulamıyordu Başbakan. İnsan öldürmeyle ilgili örnek vermek isterken, aklına Uludere geldi.

Açıklamadaki kürtaj kısmını bir yana bırakıyorum. Doğrudan kadın bedeni üzerinde olan bir konu hakkında, bir erkek olarak konuşmayı doğru bulmuyorum, ve daha da önemlisi bu hakkı kendimde görmüyorum. Başkalarının bedeni üzerinde söz sahibi olma hakkını kendimde gördüğüm bir düşünceye, inanca da sahip değilim. (Sadece kürtajın yasal olmadığı bir ülkede, kadın ölümlerinin daha yüksek olduğunu biliyorum. Çünkü yasaklamak, merdiven altına atmaktır aynı zamanda.) Fakat sezaryen konusu önemli ve enteresan. Bu konunun da kadın bedeni üzerinde olan ve bana söz düşmeyen tarafları var tabii ki. Onlara girmeyeceğim fakat bir de işin başka bir boyutu var. Endüstriyel sağlık boyutu.

Bugün sağlık sisteminin geldiği nokta itibariyle, “ne kadar hasta, o kadar para”, “ne kadar tetkik, ne kadar tahlil o kadar para” mantığı tepeden inme bir şekilde oturtulmuş durumda. Ve tabii ki hız! Hızlı olacaksınız, mümkün olduğu kadar çok tahlil isteyeceksiniz. Yoksa seni değerlendirdiğimiz “performansın” düşer. Çok şeyi, en kısa sürede yapmanın olumlandığı bir sistemi getirdi koydu AKP! Şimdi ise bunun sonucuna karşı çıkıyor.

Düşünürsek normal doğum ve sezaryen doğum burada hangi konumlara oturuyor? Başbakan’ın ağzı sezaryene karşıyım derken, eli sezaryeni kaçınılmaz kılan sistemi daha da kaçınılmaz yapıyor? Endüstriyel sağlığa atılan her adımın, istatistikleri normal doğumdan, sezaryene çevirdiği açık değil mi? (Bu arada açıklamalarda bir de “Sezaryen cinayettir” cümlesi var ki, eğer yine bir dil sürçmesi değilse, Başbakan’ın sezaryenin ne olduğunu bilmemesi gibi bir durumla da karşı karşıyayız demektir.)

Sonuç olarak, Başbakan hükümetini sıkıştıran bir konuda, daha önce de benzerlerini yaptığı gibi kadına yönelik olarak muhafazakar bir çıkışla (Başörtüsü?) konuyu değiştirmeye çalıştı. Fakat ortaya çıkan sonuç gösterdi ki artık pek hareket alanı kalmamış durumda bu manevralarda. Uludere’ye düşen, kürtaja sarılır mantığıyla elbette bazı etkiler yaratabilir fakat olmuyor, farkediliyor. Hem artık hükümet Uludere’den kaçamaz hale geldi. Bu katliamın sorumluluğu ister istemez hükümete dayandı. Hem de yöneten kimse sezaryenden şikayet edemez, endüstriyel sağlık onlar sayesinde artık her yerde! Şimdiye kadar bu konuda en ufak bir adım atmayıp (Ebe doğumlarının arttırılması, gebe okullarının yaygınlaştırılması, medya kampanyaları, ağrısız doğumun yaygınlaştırılması ve hekimin malpraktis korkusunun azaltılmasına yönelik çalışmalar) akla gelince bu konuyu dile getiremezsiniz. Bu istatistikler ve bu ölümler sizin eseriniz.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/#!/Urbarli

Almanya’dan güneş enerjisi rekoru

Almanya’nın yenilenebilir enerjilere yaptığı yatırımlar sonucunda geçtiğimiz hafta sonu güneş enerjisi santrallerinden saatte 22 gigawattlık  elektrik ürettiği, bu rakamın tam kapasite ile çalışan 20 nükleer santralden elde edilecek elektrik enerjisine eşit olduğu belirtildi.

Bilindiği üzre alman hükümeti geçtiğimiz yıl meydana gelen Fukushima nükleer felaketi sonrasında nükleer enerjiden vazgeçme kararı almştı. Bu kapsamda halihazırda faaliyette bulunan 8 nükleer santral hemen kapatılmış geride kalan 9 santralinde 2022 yılına kadar kapatılacağı açıklanmıştı. Hükümet yetkilileri enerji ihtiyacının giderilebilmesi için rüzgar, güneş, bioyakıt gibi yenilenebilir enerjilere yönelik yatırımlara hız verileceğinin de altını çizmişti.

Haftasonu üretilen ve güneş enerjisinden elde edildiği belirtilen elektrik enerjisi oranının bugüne kadar dünya üzerinde saat başına üretilen en yüksek orandaki fotovoltaik enerji olduğu belirtiliyor.

Açıklamayı yapan Yenilenebilir Enerji Enstitüsü (IWR -Renewable Energy Industry) direktörü Norbert Allnoch, bu miktarın Almanya genelindeki elektrik ihtiyacının %50’sini karşıladığını da sözlerine ekledi.

Bu rekor seviyedeki üretim işgünü olan Cuma için tüm ülke elektrik ihtiyacının 3’te birini karşılarken, fabrika ve işyerlerinin kapalı olduğu Cumartesi günü için ise elektrik ihtiyacının yarısına tekabül ediyor.

Hükümet desteğini de arkasına alan yenilenebilir enerji sektörü Almanya’yı bu alanda dünya liderliğine de taşımış durumda. Ülkenin tüm alanlarda gereksindiği elektriğin %20’si yenilenebilir enerjiden karşılanıyor.  Almanya, tüm dünyada kurulan güneş enerjisi kapasitesinin yaklaşık yarısına sahip ve sera gazı salımını 2020 yılında 1990 seviyelerinden %40 aşağıya çekmeyi hedefliyor.

 

 

Eken’den Cumartesi Anneleri’ne tehdit

Cumartesi Anneleri, Susurluk davası hükümlüsü Mehmet Ağar’ı protesto için, cezaevinde kaldığı Aydın’ın Yenipazar ilçesine gitti. Cumartesi Anneleri, protestoları sırasında Ağar’a destek veren bir grubun da tacizine uğradı. İlçeye gelen Korkut Eken de “Bizi çok iyi tanırlar, kabus oluruz” dedi.

Yaklaşık 500 kişilik bir grupla Yenipazar’a gelen Cumartesi Anneleri’ne BDP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve İnsan Hakları Derneği üyeleri eşlik etti. Yetkililerin ilçe merkezine girmeden cezaevi yakınına gitmelerine izin verdiği Cumartesi Anneleri, Ağar’ın kaldığı cezaevinin 100 metre yakınına geldi. Bulundukları noktadan cezaevi görünmediği için polisle konuşarak biraz daha ilerleyen Cumartesi Anneleri, burada basın açıklaması yaptı.

Cumartesi Anneleri, oturma eylemlerini başlatmalarının 17. yılı olduğunu hatırlatarak, bu inisiyatifi kayıplarını bulmak için başlattıklarını ve Mehmet Ağar’ın da  gözaltındaki kayıplar ve faili meçhul cinayetlerin sorumlusu olduğunu kaydettiler. BDP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan, aralarında öldürülen eşi Savaş Buldan’ın da olduğu gözaltındaki kayıplar ve faili meçhullerden Mehmet Ağar’ı sorumlu tuttuklarını vurguladı. Ağar’ın devletle pazarlık sonucu ödül gibi buraya gönderildiğinin altını çizen Pervin Buldan, “Sen bizi iyi tanırsın, biz de seni tanırız. Sen unutmazsın Savaş’ları, Ahmet’leri, Rıdvan’ları, Ali’leri, Düzgün’leri. Biz de unutturmayacağız seni. Ama sen cezanı çekene kadar senin kabusun olacağız ve olmaya devam edeceğiz” dedi.

Ardından Cumartesi Anneleri’nin daha önceki eylemlerinde çekilmiş bir fotoğrafından yapılan bir panoyu polis barikatının önüne bırakan protestocular, bir süre slogan attı.

Cumartesi Anneleri’nin protestosundan haberdar olan ilçeden bir grup da cezaevi yanına gelerek, çevredeki ağaçlara bayraklar astı. “Ağar’a uzanan eller kırılır” sloganları ile Mehmet Ağar’a destek veren ve Cumartesi Anneleri’ni tacize başlayan grubun gerginlik yaratması üzerine, polis ve jandarma Cumartesi Anneleri ile Susurluk sanığı Ağar’ın destekçileri arasında etten duvar ördü.

Cumartesi Anneleri’nin protestolarını tamamlayıp ilçeden ayrılması sırasında da grubun tacizleri son bulmadı. Motorsikletleri ile Cumartesi Anneleri’nin geldiği otobüslerin peşine takılan grubu, polis ve jandarma engelledi. Ağar’a destek için toplanan grubun bir kısmı ise cezaevi önünde kalarak, bir süre daha destek sloganı attı ve İstiklal Marşı okudu.

Korkut Eken: “Bizi iyi tanırlar, asıl kabusları biz oluruz”

Cumartesi Anneleri’nin protestosu öncesinde Yenipazar ilçesine gelen Susurluk sanıklarından eski özel harekatçı Korkut Eken de eylemi uzaktan izlediğini söyledi. Cumartesi Anneleri’nin amacının “huzur dolu ilçede karışıklık çıkartmak” olduğunu ileri süren Eken, “Amaçları Sayın Mehmet Ağar’ı rahatsız etmek” dedi. Korkut Eken, Pervin Buldan’ın, Ağar’a yönelik “Cezanı çekene kadar kabusun olacağız” sözlerine karşılık da, “Diğer milletvekili ve etrafındakiler de bizi çok iyi tanırlar, asıl kabus biz oluruz” dedi.

(CNNTurk)

Cinayet arıyorsanız – Umur Talu

Başbakan: “Sezaryene karşıyım;  kürtaj cinayet.”

(Bunun bir de daha az duyulan bir versiyonu var: “Sezaryen de cinayet!)

 

***

 1. Sezaryen: Doğru, Türkiye’de anormal yapılıyor.

 Ama bu anormalliği yok etmek için, aşırı özelleşmiş, anormal güzelleşmiş “sağlık sistemi”ni tartışacaksınız önce. Bir de; annenin, bebeğin, doğumun riskli olduğu anlarda “Sezar’ın hakkını Sezar”a” vereceksiniz!

Ve bir erkek olarak, kadının üstünden elinizi çekeceksiniz.

Sezaryen, her zaman olmayabilir ama bazen bebeği ölümden de kurtarabilir; o zaman ne diyeceksiniz?

Sezaryenle doğmuş, bunu bilen yüz binlerce çocuğa, “sen cinayet mahallinde doğdun” diye mi anlatacaksınız!

2. Kürtaj: Doğru, tartışmalı konu. İnsan dini inancına, kültürel pozisyonuna, canlıya dair yorumuna göre bir taraf olabilir; siyasi kampanya konusu da yapabilir.

 Ama işin esası, herkesin, öncelikle de kadının kendi aklı ve bedeni üstünde irade sahibi olabilme hakkı.

Bu irade, elbet ideolojiyle olduğu gibi, bilgiyle, akılla, vicdanla, hayata dair seçimler ve görünen risklerle, ideallerle de oluşur. Bir de, hamilenin tıbbi riskleri veya sosyal-kültürel endişeleri, tehlikeleri bilinmeden, düşünülmeden ahkâm ayıp kaçabilir!

Doğum kontrolünü öyle yaygın ve özgürce anlatırsınız ki; hele erkekler o derece kavrar ki, sonra kürtajı tartışırsınız!

Ama derdiniz zaten doğum kontrolüne karşı çıkmaksa; bu yöntemler de “cinayete teşebbüs” sayılır!

Kürtajı tartışacaksanız, her ihtimali de düşüneceksiniz:

Hele kürtajların yüzde 80’i, 35 yaş üstü, yani ya zaten (az) çok doğum yapmış ya da yapması riskli kadınlara dair ise.

Dahası; hayata dair ilk gençlik umutları kaybolmuş, geçim zorluğu, çalışma zorunluluğu, kreşsiz, aşırı mesaili köleci çalışma hayatındaki bitkinliğe dairdir belki.

Dahası, aile, mahalle, aşiret baskısına, erkek tarafından fiili veya resmen, maddi-manevi yalnız bırakılmışlığa da dairdir belki!

Bazen, hamileliğin kızın, kadının ölüm fermanı olmasına; namus, töre denip “aleni cinayet”in kültürel, siyasi, kanuni maço kabul görebilmesine dairdir; ceninden çok daha önce!

***

Tabii iş “cinayet”e gelince;

Bebeğin hastalıktan, bakımsızlıktan; kısacası yoksulluktan ölümü de var; bir nevi cinayet!

Kamyon kasasında, servis aracında topluca katli de var.

Naylon çadırlarda alev alev yanması da var.

Cinnetlerde anne, baba eliyle cenin değil, canının alınması da var.

Hastane kuvözünde seri ölümlere, yanlış aşılarla sakatlıklara mahkûm edilmesi de var.

Kadersizliğe terkedilmiş onca çocuk var.

Uyusun da büyüsün, büyümeden yine uyusun; 50 bin evladın dağlara, ovalara, mezarlara, mezarsızlıklara düşürülmesi de var.

Çoğalsın da ucuza çalışsın, her ücrete, işsiz ordusu olmaya alışsın; şantiyelerde, tersanelerde, madenlerde, atölyelerde yanması, düşmesi, göçmesi, boğulması, paramparça olması da var; cinayet arıyorsanız.

Çalışsın, çalışmasın ama ille bunalsın; sivilde, askeriyede, cezaevinde, sığınma evinde kendi hayatını bitiren var.

Onca kadının, evin bir odasında, sokağın bir ortasında erkek cinayetine kurban olmuşluğu; onca genç kızın baskı ve korkuyla solmuşluğu var.

Yani cinayet diyecekseniz ille…

Cenin bebek olduktan, çocuk olduktan, genç olduktan, çoluk çocuk sahibi olduktan sonra esas…

Bitmez tükenmez bir katliam var!..

Her kürtajda bir Uludere arıyorsanız.

 

Engelledi ama o zaten engelli!

Kayseri saldırısı ayrıntılarında kimi gazete “Katliamı uzman çavuş engelledi” diyerek, aracın çarptığı askerin verdiği bilgilerle yapılan takibe dikkat çekmişti.

Bakalım, Ankara’daki dünkü “farklı eylem”i “Uzman çavuş engellendi!” diye kim verecek?

Emekliler, ama esas çok sayıda “eş ve çocuk”, (emekli) örgütü Emuzder inisiyatifiyle, Sıhhiye’de sıhhatlerini hiç sormayan hükümet ve Genelkurmay’a ses verdiler!

Çünkü insan onuruyla yaşamaları, emeklilikleri, hastalıkta işlerini kaybetmemeleri hep engelleniyordu. Bomba engellese de orduevine girmesi engelleniyordu misal.

“Şehitlik”e kolayca sürülenler, “şahitlik” ettikleri adaletsizliği duyurmak istedi; “Engelli koşularda engellenenler” olarak.

Neler oluyor böyle: Pes diyen astsubaylar; ses diyen uzman eşleri; örgütlenen, AİHM’e giden mecburi hizmet muhalifleri, askeri okul mağdurları; birbirlerini yemeleri istenirken, astsubay-uzman dayanışması…

Çünkü adalet herkesin hakkı!

Umur Talu – Haberturk

AkSanat’da “Deleuze ve Çağdaşları” semineri

AkSanat bugün başlayacak 2 Haziran’da da sona erecek bir dizi seminere ev sahipliği yapıyor. Gilles Deleuze üzerine yapılacak olan kolokyum dizisi Deleuze’ün dönemindeki düşünürlere odaklanıyor. Seminerde Gilles Deleuze’ün etki aldığı veya etki verdiği araştırmacılar üzerine düşünülecek ve tartışmaya açılacak.

Deleuze ve Çağdaşları seminerleri Akbank Sanat’ın, İstanbul Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle, uzun zamandan beri gerçekleştirdiği sanatsal ve felsefi yaklaşım dizisinin devamı niteliğinde. Ali Akay’ın düzenlediği bu seminer dizisinde Gilles Deleuze’ün düşüncesinin çağdaşı düşünürler ile olan ilişkisinin de ele alınacağı belirtildi.  Ali Akay, David Lapoujade, Pierre Montebello, Ahmet Soysal, Bertrand Prévost ile Pierre Zaoui’nin konuşmaları bu seminer dizisinin yönünü belirleyecek.

Simültane çevirilerin mümkün olduğu konferansta etkinlikler ücretsiz olarak izlenebilir. AkSanat tarafından yapılan açıklamada salon kapasitesi sınırlı olması nedeni ile etkinliğin davetiyeleri etkinlik saatinden bir saat önce Akbank Sanat gişesinden alınabileceği ifade edildi.

28 Mayıs Pazartesi 18.30 Pierre Zaoui – “Michel Foucault”
29 Mayıs Salı 18:30 Bertrand Prévost – “Georges Didi-Huberman”
30 Mayıs Çarşamba 18:30 Pierre Montebello – “Jacques Ranciere”
31 Mayıs Perşembe 18:30 David Lapoujade – “Pierre Clastres”
01 Haziran Cuma 18:30 Ali Akay- “Georges Dumezil”
02 Haziran Cumartesi 18:30 Ahmet Soysal – “Jean-François Lyotard”

 

 

Behzat Ç sevenler Kızılay’da toplandı

Behzat Ç’nin sevenleri dünkü bölümü ”Behzat’a uzanan eller kırılsın” sloganları eşliğinde Kızılay Yüksel Caddesi’nde Çankaya Belediyesi’nin kurduğu dev ekranda diziyi kaldırımlara oturarak izledi.

Etkinliğe katılan Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık, halkın ilgi gösterdiği kültür sanat etkinlikleri arasında ‘Behzat Ç.’nin çok özel bir yer tuttuğunu ifade ederek, dizinin yarattığı sevgi ortamının değerli olduğunu söyledi.

Tanık, şöyle devam etti:

”Halkın içinden, halkın nabzını tutan bir dizi olduğunu düşünüyorum. ‘Behzat Ç.’ ile ilgili son günlerde yaşanan çeşitli polemikleri kayda değer bulmuyorum. Asıl olan vatandaşın ilgisi ve sahiplenmesidir. Onu da her yerde görüyoruz. Yurttaşın her yerde ilgiyle izlediği bir dizi ve görsel sanat şöleni. Her şeyin ötesinde bir Ankara polisiyesi. Ankara’ya sahip çıkmak adına Ankara polisiyesine sahip çıkmak gerektiğini de düşünüyorum.”

Etkinliğin düzenleyicilerinden Raşit Ünver de MHP Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen tarafından diziye ilişkin 3 kez Meclis’e önerge sunulduğunu hatırlattı. Ünver, ”Biz de internet üzerinden kitlelere ulaşmaya çalıştık. Amacımız dizinin sevenleri olarak sessiz bir tepki göstermek” diye konuştu.

‘Behzat Ç.’ sevenleri, dizinin reklam aralarında ”Behzat’a uzanan eller kırılsın”, ”Ankara uyuma, ‘Behzat Ç.’ne sahip çık” sloganları da attı.
(T24)

 

Avrupa Cimnastik Şampiyonasında gümüş madalya İbrahim Çolak’ın

Fransa’nın Montpellier kentinde düzenlenen Avrupa Artistik Cimnastik Şampiyonası’nda, gençler kategorisinde yarışan İbrahim Çolak, Paralel alet finalinde 2. olarak gümüş madalya kazandı.

Cimnastik Federasyonu’ndan yapılan yazılı açıklamada, ön elemelerde 174 sporcu arasından 24. olarak genel tasnif finaline katılmaya hak kazanan İbrahim Çolak’ın, halka ve paralel aletinde de finalde yarışma hakkı elde ettiği bildirildi.

Genel tasnif finalinde 13. olan İbrahim Çolak, alet finallerinde ise halkada 4. oldu. Paralel alet finalinde de başarılı bir yarışma sergileyen İbrahim Çolak, 2. sırada yer alarak gümüş madalyanın sahibi oldu.