Ana Sayfa Blog Sayfa 4693

Büyümenin sınırları – Ahmet İnsel

Bundan tam kırk yıl önce, kapitalizmin altın çağına ulaşıldığına inanıldığı bir dönemde, bu pembe gelecek tablosunun tam tersini öngören bir rapor yayımlandı. Başlığı “Büyümenin Sınırları” olan raporu, 1968’de kurulan Roma Kulübü adlı bir düşünce topluluğu sipariş vermişti. Roma Kulübü’nün kuruluş amacı, “yerkürenin ve insanlığın geleceği üzerine öngörülerde” bulunmaktı. Çalışma, MIT’de bilgisayar ve sistem kuramları profesörü olan J. W. Forrester’e önerilmişti. O da, o zaman doktora öğrencisi olan Dennis Meadows’u bu işe koştu. Üç yıl sonra rapor, Meadows’un yönettiği bir araştırmacı grubu tarafından kamuoyuna sunuldu. 

Kaynaklar sınırlı
Rapor ilk yayımlandığında, daha birinci petrol krizi ortaya çıkmamıştı. Ekonomik büyümenin altın 30 yılı olarak adlandırılan dönem sona ermemişti. Kapitalizmin sonsuza kadar ve krizsiz sürüp gideceği fikrini savunan ideolojiye karşı, sol bu büyümenin ürünlerinin eşit paylaşılmadığı eleştirisini dile getiriyordu. Kaynakların sınırlı olduğu bir dünyada, üslü çarpan etkisiyle sürdürülen büyümeyi sorun olarak ele almak daha solun ana akımlarının gündeminde değildi. Hatta rapor yayımlandığında, Batı’da birçok komünist ve sosyalist parti, bunun yükselen toplumsal mücadeleleri dizginlemek için hazırlanmış olduğunu iddia etti. Yeşiller hareketi o dönemde filizlenme aşamasındaydı, ortaya çıkmamıştı. 

Tükenme tarihleri
Meadows raporu, büyüme bu hızda ve bu biçimde devam ederse, yerkürede kaynakların tükeneceğini ilk kez açık biçimde ortaya koyuyor, hatta bazı kaynakların olası tükenme tarihlerinde öngörülerde bulunuyordu. Bu öngörüler, beş ana değişkenin birbiriyle ilişkilerini betimleyen bir modele dayanıyordu. Bunlar, nüfus, sanayi üretimi, gıda üretimi, çevre kirletme seviyesi ve yenilenmeyen kaynak stoku idi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki büyüme devam ederse, 21. yüzyıl başında küresel bir iktisadi çöküş ve 2030’dan itibaren bu çöküşle bağlantılı olarak dünya nüfusunda yüzyıl sürecek bir düşüş öngörüyordu model.
Elbette, farklı senaryolarla bu öngörülerin takviminin değişebileceği belirtiliyordu. Örneğin yeni kaynakların bulunması sayesinde büyümenin aynı hız ve biçimde sürdürülmesi, çöküşü daha geciktirecek ama daha da büyük olmasına neden olacaktı. Meadows modeli, değişkenler arasındaki karşılıklı etkileşim ilişkilerini ve özellikle bunun yarattığı kartopu etkisini dikkate alarak, bir değişkende sorunun çözülmesinin başka bir yerde açığın büyümesine neden olduğunu gösteriyordu. Örneğin tek başına nüfus planlaması yapmak veya sanayi üretimini sınırlamak, sonucun beş aşağı beş yukarı aynı olmasını engellemiyordu. Modelin ortaya çıkardığı temel sonuç, var olan iktisadi-toplumsal sistemin son derece dengesiz olduğuydu. Ancak bütün değişkenleri aynı anda ve bir an önce etkileyecek önlemler alınması durumunda sistem bir ölçüde istikrarlı bir dengede tutulabilirdi.
Sonuçta, Büyümenin Sınırları raporu, Marx’ın kapitalizmin esas niteliğinin devasa bir “meta birikimi” olduğunu ve bu birikim dinamiğinin motorunun da hep daha fazla birikim olduğunu ortaya koyan çözümlemesini farklı bir açıdan doğruluyordu. Sermaye birikimi dinamiği, herkesi, sadece emekçileri değil sermayedarları da, o büyük dişlinin bir parçası haline getiren ve ancak hızının sürekli artması veya etki alanının sürekli genişlemesiyle dengede duruyordu. Her şeyi metaya, dolayısıyla sermaye birikimi nesnesine dönüştürerek, büyüyordu.
Meadows raporundaki bazı öngörüler, örneğin petrol rezervlerinin 20. yüzyıl sonunda tükeneceği öngörüsü gerçekleşmedi. Yeni yataklar bulundu, petrol yerine başka enerji kaynakları kısmen kullanılmaya başlandı. Ama raporda bu öngörülüyordu. Esas vurgu, kapitalizmle birlikte yerleşen sistemin ve onunla ilişkili medeniyetin büyük bir dengesizliğe sahip olmasıydı. Uzun vadede sürdürülemeyecek olan bir medeniyetti bu ve aynı zamanda bugüne kadarki gelişim patikasına da bağımlıydı. Rapor ilk yayımlandığında, öngörülen küresel çöküşü engelleyecek elli yıl olduğunu gösteriyordu. Kartopu etkisi nedeniyle, belli bir seviyeyi geçtikten sonra, istense de çöküşü durdurmak mümkün değildi. Meadows raporu daha sonra, çok daha güçlü bilgisayar yazılımları desteğinde güncellendi, denendi. 

Sınırların ötesinde
Her defasında, modelin sağlamlığı kanıtlandı. 1992’de Rio’da toplanan Dünya Çevre Zirvesi vesilesiyle raporun güncellenmiş hali, bu kez “Sınırların Ötesinde” başlığıyla sundu. 20 yıl önceki sınırlar aşılmıştı. Aynı ekip, 2004’de, “Büyümenin Sınırları: 30 Yıl Sonra” başlıklı ve çok daha karamsar sonuçlar ortaya çıkaran bir çalışma yayımladı. Geri dönüşü mümkün olmayan kritik eşiği aşmaya on yıl bile kalmamıştı. Son elli yılda dünya sanayi üretimi yılda ortalama yüzde 2,9 büyümüştü. Bu hız, 24 yılda iki misli olmak demek. Sadece kaynakların ve özellikle enerji kaynaklarının sınırları nedeniyle değil, yerkürenin bu üretim hacminin yarattığı çevre baskısını kaldırma kapasitesinin kalmamasıyla da, önümüzdeki dönemde büyümenin maliyetinin de artan bir hızda büyüyeceğini artık kesinlikle biliyoruz.
Şimdi emekli bir profesör olan Meadows, eski büyümenin geri gelmeyeceğini, maliyet duvarına çarpacağını ve kaçınılmaz olarak enerji tüketimi seviyesinin azalacağını öngörüyor. Gelişmiş ülkelerin ortalama hayat seviyesinin artık küresel bir pazarlık konusu olacağını belirtiyor. Bu nedenle, gelecekte büyürüz umuduyla bugün alınan bir dizi kararın sonuçlarının boş çıkacağına işaret ediyor. Örneğin sıfıra yakın bir büyüme patikasında bugünkü borçlar nasıl ödenecek? Refah nasıl paylaşılacak? Amerikalıların refah seviyesini korumak için, Çinlilerin tüketim artışına bir sınır mı getirilecek? Bunun kabul edilemez bir karar olduğu bir kenara, uygulanabilirliği de ancak büyük bir savaşla mümkün.
Son büyük savaş sonrası yerleşen sermaye birikimi modelinin tükenmesi değil içine giderek girdiğimiz kriz. Sermaye birikiminin iktisadi dinamiğin kalbi, motoru ve asli amacı olduğu kapitalizmin kendini yeniden üretme krizi gündemde. Bu büyük çatışmalar, kanlı savaşlara yol açabilir. İşte tam bu noktada, “sosyalizm ya da barbarlık” fikri yeniden anlamını buluyor. Dönemin anaakım sol hareketleri, 1972’deki öngörüleri, paylaşım mücadelesinden emekçi kesimleri dışlama amaçlı bir kapitalist propaganda olarak görmüştü. Eğer solda olmanın, sosyalist olmanın amacı sadece üretilenin paylaşılması mücadelesi vermek değilse, bugün solun dünyayı bekleyen bu barbarlığa karşı bu öngörüleri ciddiye alan, bu sorunlara yeni toplumsal yanıtlar üreten bir yeni medeniyet projesi ortaya koyması gerekiyor. Evet, sınırsız büyümenin tüm toplumsal sorunları bir şekilde çözdüğüne, çözeceğine inanan medeniyetin sonuna doğru geliyoruz. Sosyalizm aynı zamanda yeni bir medeniyettir.

Ahmet İnsel- Radikal 2

Firavunlar – Ahmet Altan

Eski Jandarma Komutanı Teoman Koman’ın gözaltına alındığını okuduğumda iki olayı hatırladım. Birincisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin “davetini” reddetmesini ve Meclis’e hesap vermeye gitmemesini.

Kimsenin de onu zorlamamasını.

İkincisi de bir gece televizyonda, yüzünde fevkalade yukardan bakan alaycı bir gülümsemeyle “JİTEM yoktur” deyişini.

Binlerce insanı sorgusuz sualsiz öldüren JİTEM’in varlığı belgelerle kanıtlandı.

Katillerin bir kısmı yakalandı.

Bir zamanlar Meclis’i küçümseyen, Meclis’e hesap vermeyi reddeden Teoman Koman da dün polis tarafından gözaltına alındı.

28 Şubat’ın “icracılarından” olduğu iddiasıyla gözaltına alınan Koman’la birlikte polis başka generalleri de yakaladı.

Generallerin hiçbir zaman hesap vermeyeceklerine inandıkları günleri hatırladım.

Zorbalıklarını.

Kürtleri sokaklarda her gün vurup öldürdükleri zamanları.

Dindarları, sırf dindarlıkları belli oluyor diye ezip acılar çektirdikleri günleri.

Aradan yıllar geçti.

Şimdi dindarlar iktidarda.

Kürtler ise hâlâ acı çekiyor.

O yara hâlâ kanıyor.

Devlet, Kürtleri sindirmek için her yolu denedi.

Türklerin hafızası o günleri belli ki hiç kaydetmemiş ama Kürtlerin hafızaları o günleri hiç unutmadı.

Kürtçe konuşmayı bile yasakladılar.

Yasaktı sokakta Kürtçe konuşmak.

Kürtçe şarkı söylemeyi yasakladılar.

Ahmet Kaya, “Kürtçe şarkı söyleyeceğim” sözünü hayatıyla ödedi.

Çocuklarına Kürtçe isim koymayı yasakladılar.

Kürtler, çocuklarına Türkçe isimler koymak zorunda kaldılar.

Her şeyi denediler, sadece Türklerle Kürtlerin eşit olacağı bir toplum kurmayı denemediler.

Bu ülkenin Müslüman dindarları, ezilmenin, horlanmanın, “ikinci sınıf” insan muamelesi görmenin, istedikleri hayatı yaşayamamanın, “eşit olmamanın” acısını biliyorlar.

Çocukları “başlarını örtüyor” diye başlarını örtmeyen çocuklarla onları aynı okullara almadılar.

Bugün bile bu “yasak” resmen kalkmış değil.

Acıyı, aşağılanmayı, “eşit sayılmamayı” yaşamış Müslüman dindarlar bugün nasıl Kürtlerin acılarını anlayamıyor?

Çocuğu “başını örttüğü” için okula alınmayan biri, çocuğu okulda “anadilini” öğrenemeyen birinin derdini nasıl anlamaz?

Senin çocuğuna başörtüsünü yasak eden, Kürdün çocuğunun da “anadilini” okulda okumasını yasak etmişti.

Neden şimdi gidip Kürtlere karşı “senin” yasakçınla birlikte duruyorsun?

Başını örtmek de hak, çocuğunu anadilinde eğitmek de hak, neden hakkın yanında değilsin?

Bugün sorgulanan generallere baktığınızda hissettikleriniz benzer duygular.

Birileri “biz sizden daha üstünüz” diyorlardı.

Gün geldi, devran döndü, Müslüman dindarlar iktidarı kazandı, şimdi onlar Kürtlere “biz sizden daha üstünüz” diyorlar.

Kimsenin kimseden daha üstün olmadığı bir gün gelmeyecek mi bu ülkeye?

Askerî vesayete niye karşı çıktık?

Niye hep birlikte mücadele ettik?

Eşitsizliğe tahammül edemediğimiz için değil mi?

Bugün niye bu eşitsizliği sürdürüyoruz peki?

Eğer darbeci, cuntacı generallerin “yasaklarını”, “eşitsizliklerini”, insafsızlıklarını aynen sürdüreceksek niye o generalleri hapishanelere dolduruyoruz?

Onların “eşitliği” inkâr eden zihniyetlerini bu ülkeden silmek için mi yoksa onların yerine geçip eşitsizliği sürdürmek için mi?

Bir zamanlar, bu ülkenin şimdiki iktidarının sahibi olan dindarlar Kürtlerin dertlerini anlıyorlardı, onların sorunlarını çözmek istediklerini söylüyorlardı.

Şimdi ne oldu?

“PKK”
demeyin hemen, PKK olduğu için mi Kürtlere anadilde eğitim hakkı vermiyorsunuz?

Yoksa Kürtlerin “anadilde eğitime” layık olmadıklarını düşündüğünüz için mi?

Türklerin hakkı olan neden Kürtlerin hakkı değil?

Müslümanlar, “insanların eşit yaratıldığına” inanmıyor mu artık?

Eşitsek neden çocuklarımız aynı haklara sahip değil?

Eşit değilsek, bu eşitsizliğin “kaynağı” ne?

Farklı ırklardan olmamız mı?

Türklerin Kürtlerden daha kalabalık olması mı?

Var mı “Müslümanlıkta” insanları “ırklarına” ya da “kalabalıklarına” göre ayırmak?

Eğer dinde böyle bir “ayırım” yoksa siz neden ayırıyorsunuz?

Benim bildiğim “kibir” günahtır, öbür dünyada hesabı sorulduğu gibi bu dünya da insana hayır getirmez.

Çok kibirliydi darbeci generaller.

Kürtleri de, dindarları da, solcuları da aşağılıyorlardı?

Ne oldu?

Bugün temsilcileri iktidarda olan dindar insanların “geçmişi”, çektikleri acıları hatırlamalarını istemek çok mu haksızlık?

Neden o acıları Kürtlere çektiriyorsunuz şimdi?

Neden başka “mazlumların” yanında durmuyorsunuz?

O generallerin zulmünden herkes payını aldı.

Bugün Kürtler hâlâ aynı zulmün kurbanı.

Darbeciler zalimdi, insafsızdı, “firavundu”, onlar artık yoklar, teker teker yakalanıp yargılanıyorlar, peki, “firavunlar” yoksa neden hâlâ mazlumlar var?

Bitsin artık bu firavunluk dönemi.

“Her firavunun bir Musa’sı var”
, Musa’lar da firavun olmasın artık.

Ahmet Altan – Taraf

RedHack de THY’yi tercih etti

RedHack, havayolu çalışanlarının grev hakkı için yaptığı iş bırakma eylemine destek amacıyla Türk Hava Yolları’nın sitesini hackledi.

RedHack’ten, havacılık işkolunda grev yasağı getiren kanun teklifine karşı bugün greve giden Türk Hava Yolları çalışanlarına destek geldi.

RedHack, Türk Hava Yolları’nın http://www.turkishairlines.com adresinde internet sitesini hackledi. Siteye erişim sağlanamazken, RedHack, twitter hesabında “Türk Hava Yolları’nda ilaçlama” mesajı yazdı.

(muhalefet.org)

Pulları dökülen THY çalışanlarını işten atıyor

0

Türk Hava Yolları, greve giden kabin memurlarının bazılarını bu sabah işten çıkarmaya başladı. Öte yandan grev nedeniyle Atatürk Havalimanı’nda kargaşa yaşanırken birçok sefer iptal edildi veya gecikmeli yapılacak.

Hava İş Genel Sekreteri Mustafa Yağcı, hurriyet.com.tr’ye yaptığı açıklamada, “Greve katılan bazı personele THY yönetimi telefonla ulaşarak iş aklitlerinin feshedildiğini bildiriyor” dedi.

Yağcı işten çıkarma yönündeki iddialarla ilgili şunları söyledi.

“Arkadaşlarımızı yasal demokratik bir haklarını kullanıyorlar.  THY’den birileri arkadaşlarımızı telefonla arayıp, yasadışı eyleme katıldıkları gerekçesi ile işten çıkarıldıklarını kendilerini söylüyor ki böyle bir işten çıkarma tebliği olamaz. Ancak biz şunu çok net söylüyoruz. Tek bir arkadaşımız dahi burnu kanarsa bu eylem süresiz hale gelir. Bu girişim başarılı eylemimizin işveren tarafından gölgelenmesi amacı ile yapılıyor”

ALDIKLARI UÇAKLAR ELLERİNDE PATLAR

Ankara’da bulunan Hava-İş Genel Başkanı Atilla Ayçin ise iş yavaşlatma konumunda olan bine yakın kişinin olduğunu söyleyerek “Saatler ilerledikçe, personel işe gelmeye başladıkça bu sayı artacaktır. Arkadaşlarımız Anayasal haklarını kullanıyor. Eğer işveren gayri yasal bir tutum içine girerse açık söylüyorum Türk Hava Yolları’nın aldığı uçaklar ellerinde patlar. Bir tek seferi bile yapamazlar. İnsanların en demokratik yasal haklarını kullanmalarına saygılı olsunlar” dedi.

BİRÇOK SEFER İPTAL EDİLDİ VEYA GECİKMELİ

Öte yandan Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nden alınan bilgiye göre şu ana kadar çoğu THY’ye ait olmak üzere 26 dış hat, 43 iç hat seferi iptal edildi. Onlarca seferde ise gecikme yaşanıyor.

THY’den yapılan açıklamada, isteyen yolcuların biletlerinin ücretsiz olarak değiştirebileceğini duyuruldu.

Havada grev var

Havacılık iş koluna grev yasağı getiren kanun teklifinin bugün TBMM’nin gündemine geleceği haberi üzerine Türk Hava Yolları’nda görevli kabin memurları Atatürk Havalimanı’nda eylem gerçekleştiriyor.

Sabah saatlerinden itibaren Atatürk Havalimanı’nda toplanan THY’de görevli kabin memurlarına destek olarak Türk Hava Yolları Teknik A.Ş çalışanlarından 200 kişilik bir grup iş bırakarak eyleme katıldı.

Sloganlarla kabin ekiplerinin eylemlerine destek olan teknik ekip çalışanları Atatürk Havalimanı’nda geliş katında toplandı. Eylem nedeniyle havalimanına çok sayıda çevik kuvvet ekibi yönlendirildi.

Bu arada kabin memurlarının başlattığı iş bırakma eylemi nedeniyle Türk Hava Yolları’nın İstanbul-New York ve İstanbul-Tel-Aviv uçuşları kabin ekibi eksikliği nedeniyle gecikmeli olarak gerçekleştirilecek.

Biber gazı yine öldürdü

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ’in “İnsan sağlığına zararı bulunmuyor” dediği biber gazı, Yalova’da 30 yaşındaki Çayan Birben’in canına mal oldu. Gençlerin karıştığı bir sokak kavgasına müdahale eden polis ekipleri, biber gazı sıktı. Kavgayı ayırmak isteyen Birben, iddiaya göre, biber gazının etkisiyle fenalaştı. Kalp krizi ve beyin kanaması geçiren Birben’in dün beyin ölümü gerçekleşti. Yalova Devlet Hastanesi doktorları ölümü, “biber gazının neden olduğu stres, stresin yol açtığı hipertansiyon sonucunda beyin baloncuğunun patlaması” diye açıkladı. Savcılıkça sorgulanan Birben’in arkadaşlarından Soner Dinç, “Çayan, ‘Ben hastayım sıkmayın’ dedi ve yere yattı. Polislerden kendisini hastaneye götürmelerini istedi. Elini yüzünü yıkamalarına izin vermelerini istedi. Ancak izin vermediler” dedi. Olaya tanık olan arkadaşı Emre Dinç de aynı yönde ifade verirken, Hüseyin Gökhan Aydın ise “Biber gazı sıkılınca ben uzaklaştım. 1-2 dakika sonra geldiğimde Çayan yerde inliyordu. Çayan’a kimse vurmadı ve biber gazı sıkılıncaya kadar bir rahatsızlığı yoktu” dedi.

Avukat Melike Korkmaz’ın verdiği bilgiye göre, gözaltına alınmayan Çayan Birben, yüzünü yıkamak için girdiği internet kafede yere yığıldı. Arkadaşları tarafından 45 dakika sonra bulunan Birben, Yalova Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Reanimasyon Ünitesi’nde yoğun bakıma alınan Birben’in kalp krizi ve beyin kanaması geçirdiği saptandı. Dün akşam ise Birben’in beyin ölümü gerçekleşti.

Astım hastasına biber gazı öldürdü

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ’in “İnsan sağlığına zararı bulunmuyor” dediği biber gazı bir kez daha bir insanın hayatına mal oldu. Yalova’da aralarında arkadaşlarının bulunduğu iki grup arasındaki kavgayı gören ve ayırmak isteyen astım hastası Çayan Birben (31),olaya müdahale eden polisin biber gazı kullanması ile fenalaşarak hastaye kaldırıldı. Yoğun bakıma alınan astım hastası Çayan Birben’in beyin ölümü gerçekleşti.

Fevzi Çakmak Mahallesi Cumhuriyet Caddesi Yıldız Sokak’taki Abdullah Baştürk Parkı’nda önceki gece saat 23.00 sularında iki grup arasında kavga çıktı. Kavgayı ayırmak isteyen ve astım hastası olduğu öğrenilen Çayan Birben (31) olay yerine sevk edilen polisin gruplara müdahalesinde biber gazı kullanmasıyla fenalaştı.

Görgü şahidi Emre K. “Çayan’ın olay ile ilgisi yoktu. Polise (abi ben astım hastasıyım biber gazı sıkma) dediğini duydum, polis yine de sıktı” dedi. Biber gazının etkisi ile iyice fenalaşan Birben internet kafeye koşarak elini yüzünü yıkamak istedi. Burada kalbi duran genci olay yerine gelen ambulans ile ilk müdahale yapılarak Yalova Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.

Haberi alan yakınları hastahaneye akın ederken Birben’nin beyin ölümünün gerçekleştiği haberi avukat Melike Kormaz’a bildirildi. Çanay’ın aynı zamanda yengesi olan avukat Melike Kormaz yaşanılan olayın sorumlularının adalete hesap vermesi gerektiğini belirterek, “Çanay herkesin gözü önünde ölümü izlendi. Astımlı olduğunu söylediği halde neden polisin bu denli şiddet uyguladığını anlamıyorum. Doktoru Emrah Uludağ ölüm sebebinin biber gazından dolayı olduğunu, astımlı olduğu için panik atak ile de hiper tansiyondan dolayı beyninde baloncuğun patladığını söyledi. Herkes adaletin karşısında hesap verecek.” dedi.

Documentarist Film Maratonu bu akşam Karga’da

Bu yıl 5.’si düzenlenecek olan DOCUMENTARIST İstanbul Belgesel Film Günleri, festivale iki gün kala, yedi filmden oluşan ‘Film Maratonu’ etkinliğiyle Karga’ya konuk oluyor.

Geçtiğimiz festivallerin sevilen Türkiye filmlerinden oluşan seçki bu akşam 20.30- 01.00 saatleri arası gösterilecek.

Film maratonuna giriş ücretsiz ve film gösterimleri türkçe olacak.

Devlet Denetleme Kurulu da “Ölümü şüpheli” dedi

17 Nisan 1993’te şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü ile ilgili Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma derinleşerek sürerken, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) da raporunu tamamladı.

Aksiyon Dergisi’nin Ankara Temsilcisi İdris Gürsoy’un ulaştığı raporda, suikast şüphesini artıran ve cevaplanmayı bekleyen çok sayıda soru işareti var. Özal’ın üçüncü vitese geçmeyen, içinde tek bir tıbbı malzeme olmayan hasta taşıma aracı ile Hacettepe’ye götürülmesi bunlardan biri. Derginin kapak konusu olan habere göre kurul, en yakın daireden en uzak daireye kadar çok sayıda kişinin tanıklığına başvurdu. Resmi belgeler gözden geçirildi. Seyahat kayıtları, sağlık raporları titizlikle incelendi. Ancak şüpheler azalmadığı gibi arttı. Cevabı verilmesi gereken pek çok soru ortaya çıktı. Özal’ın ölümü ile ilgili DDK’nın üzerinde durduğu noktalar şöyle:

“Vefatından bir gün önce Bulgaristan Büyükelçiliği’ndeki kokteyle katılıyor. Yorgun olmasına ve istememesine rağmen davete zorla götürülüyor. Özal’ın elçiliğe gelirken görüntüleri izlendi. Elçiliğe doğru yokuş yukarı yürüyor. Neden izin verildi?

Kokteylde limonata aldığı görüntülerden tespit edilmiş. Ancak limonatayı veren kişi teşhis edilemiyor.Limonata mı, portakal suyu mu içti? İkramı yapan kişi kimdi?

Fotoğraflar ve filmler incelendiğinde kokteyle davet edilenlerden pek çoğu bilinmiyor. Çok sayıda bilinmeyen kişi cumhurbaşkanının davetli olduğu resepsiyona nasıl girebildi? Güvenlik zaafının sorumlusu kim?

Köşkteki garsonlar konuşmuyor ve aynı şeyleri söylüyorlar. Köşk’e ketum kişiler alınıyor. Sonraki araştırmada bunların seçiminde dikkat gösterilmediği anlaşılıyor. Bazılarının daha önce başka büyükelçiliklerde çalıştıkları ve borcu olduğu da ortaya çıkarılıyor. Garsonları kim seçti?

Özal’ı hastaneye taşıyan araç bir ambulans değil, hasta taşıma aracıydı. Hiçbir tıbbi techizat yoktu. 1967 model bir Mercedes’ti ve üçüncü vitese geçmiyordu. Neden tam teşekküllü bir ambulans yoktu? Köşk’ün ambulans talebine Başbakanlık neden olumsuz cevap verdi?

Özal, GATA’ya doğru yola çıktı ancak Hacattepe’ye götürüldü. Cumartesi sabahıydı ve trafik yoktu. Durumu acil olan bir kalp hastası acilen en yakın hastaneye götürülecekse, yol üzerinde Numune, Yüksek İhtisas ve Ankara Tıp Fakültesi vardı. Özellikle kalp cerrahisinde en gelişmiş hastane Yüksek İhtisas’tı. Neden Hacattepe seçildi? Bu durumdaki hasta için 5 dakikanın bile önemi vardır. Hacattepe’ye geldiğinde nefes almıyordu. Nasıl ve kim karar verdi?

GATA’ya, o sabah sağlık kontrolüne gideceği bilgisi verilmişti. Sağlık kontrolü rutin miydi?

Ölüm belgelerinin tamamında bir doktorun imzası var. ‘Doku örneği alalım’ diyen doktorlara rağmen imzası olan doktor neden doku örneği aldırmadı? Bazı doktorların demek ki bir şüphesi var. Şüphe neydi?

Ceset bozulmadan mikrobiyopsi ile istenen bir organdan da parça alınabilirdi. Neden alınmadı?

Özal’ın doktoru Cengiz Aslan ‘Otopsiyi aile istemedi’ diyor. Aile ise bunu reddediyor. Kanunlara göre, şüpheli ani bir ölüm varsa, aile iznine de gerek yok. Otopsi şüphesi olan durumlarda, doktor savcılığa haber verir, savcılık ailesinin rızasını istemeden otopsi yapılmasını ister. Neden bu yol takip edilmedi?

Kan örneği alındı deniyor sonra bu örnek kayboluyor. Nasıl kayboldu?

Mezara nasıl gömüldüğü belli değil. ‘Tabutla gömüldü’ diyenler var ancak görüntülerde tabut mezardan çıkarılıyor. Neden şüpheler gündeme gelir gelmez ceset çıkarılıp otopsi yapılmadı?

Köşk günlüğü yok, ne olup bittiği bilinmiyor. Bayar döneminde köşkün seyir defteri varmış. Sonraki dönemde bu uygulamadan vazgeçilmiş. Köşk’ün hafızasına ne oldu?

Özal’ın sağlık kontrolleri özel bir hastanede yapılıyor. Cumhurbaşkanı neden devlet hastanesinde ve sıkı güvenlik tedbirleri altında bu kontrolleri yaptırmadı?

Özal’ın kalp ve prostat ameliyatı olduğu Amerika’daki hastaneden sağlık raporları getirildi ve incelendi. Ancak GATA’da hiçbir kayıt yok. Cumhurbaşkanı’nın sağlık dosyası GATA’da neden tutulmadı?

Devlet Denetleme Kurulu, Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasında olduğu gibi bir rapor hazırlayıp Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e iletecek. Aksiyon’un haberine göre, DDK’nın ölüm sebebini bulabilmek için ‘mezar açılması’ dahil pek çok konuda talepte bulunması bekleniyor. Savcılık kendi soruşturmasına bu raporu ekleyerek ölümle ilgili şüpheleri aydınlatmaya ve sorumluları adaletin önüne çıkarmaya çalışacak. Soruşturmada gözler, Köşk’ün işleyişinden sorumlu isimlere bir kere daha çevrilecek. Özal’ın sözcüsü Kaya Toperi, başyeveri Aslan Güner, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı da Hasan Iğsız’dı.

İlkokul için 5,5 çok erken

11.Nisan.2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren yeni eğitim yasası ile 2012-2013 öğretim yılında ilkokul birinci sınıfa başlaması öngörülen 66-67-68 aylık çocukların (Eylül 2012 itibari ile ilkokula başlatılması planlanan Ocak-Şubat-Mart 2007 doğumlu çocuklar) yaşının ilkokul yerine velilerin rızası doğrultusunda anaokuluna (okul öncesi eğitime) daha uygun olduğunu düşünen aileler “İlkokul için 5,5 çok erken” imza kampanyası başlattı.

28 Mayıs – 8 Haziran arasında 5000 imza toplanması hedeflenen kampanya ile 4+4+4 eğitim sisteminin ikinci 4 yıllık diliminde çocukların belli mesleklere yönlendirilmesinin planlandığı ancak eğitimciler ve akademisyenlerin de belirttiği gibi bu dilime denk gelen 9-13 yaş arasının meslek seçimi için çok erken bir dönem olduğunun dikkate alınması ve uygulamanın  bu veriler ışığında yeniden düzenlenmesinin sağlanması amaçlanıyor.

Kampanyaya destek vermek isteyenlerin aşağıdaki maddeleri uygulayarak hem daha fazla imza toplanmasının hem de daha fazla sayıda insana ulaşılmasını sağlayabilirler.

  • imzakampanyam.com sitesindeki İlkokul için 5 Buçuk Çok Erken bildirgesini okuyun
  • İmzalayın
  • Sosyal ağlarda aktifseniz Facebook, Twitter ve benzeri mecralarda paylaşın (imza attıktan sonra bunun için bir seçenek var)
  • Ulaştırabildiğiniz kadar çok kişiyle paylaşın.
  •