Ana Sayfa Blog Sayfa 4686

Taksim’e yer altı şehri projesi

Taksim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası inşaatını teşvik eden, ‘Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi’ne ilişkin plan değişiklikleri, yürütmenin durdurulması ve iptali istemiyle yargıya taşıyan Taksim Dayanışması Bileşenleri, bugün (6 Haziran 2012) saat 11:00’de Gezi Parkı’nda bir araya gelerek konuya ilişkin bir basın açıklamasında bulundu.

Projenin mevcut haliyle, meydana çıkan caddelerin görsel ve yaşamsal bütünlüğünü yok eden bir ‘yer altı şehri projesi’ olduğuna dikkat çeken Taksim Dayanışması, tüm kentlileri, Cumhuriyet döneminin ilk ve en önemli kent düzenlemesi olan Taksim Meydanı’na sahip çıkmaya çağırdı.



Son yıllarda, insanlığın ortak değeri ve mirası olan tarihi, kültürel, doğal varlıklarımızın yok edilmesine ve geleceğe yalan söyleyen kopyalar haline dönüştürülmesine yönelik uygulama ve kararların hızla arttığına dikkat çeken açıklamada; yüzyılların kuramsal ve deneysel birikimi sonucunda oluşan evrensel ilke, kural ve belgelerin gerçek amaçlarından saptırılarak, yanlış uygulamaların meşrulaştırılmasında kullanıldığı vurgulandı.

Kentimize dünya mirası niteliği kazandıran tüm değerler; kentsel coğrafya, peyzaj, siluet, tarihi, kültürel mimari miras alanları; bu değerleri korumak ve geleceğe aktarmakla görevli olan yerel ve merkezi otoriteler tarafından ulusal ve uluslararası bilim ve meslek çevrelerinden gelen bütün uyarılara rağmen tepeden inme kararlar ile yıkıma ve yok oluşa terk edilmektedir.” diyen Taksim Dayanışması, toplumsal belleğimizin ve anılarımızın izlerini taşıyan tüm değer ve mekanların yok edilmesiylegeleceğimizin ipotek altına alınmaya çalışıldığını savundu.


“Taksim Yayalaştırma Projesi, meydana çıkan caddelerin görsel ve yaşamsal bütünlüğünü yok eden bir yer altı şehri projesidir”

Bilimsel, teknik ve demokratik süreçler çalıştırılmadan kamuoyuna sunulan meydan düzenlemesinin geri dönülmez yanlışlara sebebiyet verecek olması nedeniyle “Taksim Dayanışması” adı altında bir araya gelerek Taksim Meydanı’na sahip çıktıklarını hatırlatan Taksim Dayanışması; seçimlerden önce “Taksim Projesi” olarak açıklanan, kamuoyuna ise yayalaştırma projesi adı altında sunulan projeye ilişkin plan değişikliğindeki koruma ve hukuk ihlallerine dikkat çekti:

“Araç ve yaya güvenliğini tehdit eden bu plan değişikliği, battı çıktılar ve istinat duvarlarıyla, yaya erişimini engelleyen ve meydana çıkan tarihi caddelerin görsel ve yaşamsal bütünlüğünü yok eden bir yer altı şehri projesidir.”

Plan değişikliğine gayrihukuki bir şekilde eklemlenen “Topçu Kışlası ihyası” ile birlikte, şehir merkezindeki yegane parkın betonlaşmaya kurban edileceğine de dikkat çeken açıklamada, kentin en önemli kamusal alanı olan Taksim’in, “bir bütün olarak koruma altına alınmış kültür varlığımız” olduğu hatırlatıldı.


Dava devam ederken basında yer alan “ikinci etap” haberi şaşkınlık uyandırdı

Kent yönetiminin; projenin durdurulaması, evrensel kurallara uygun, şeffaf, katılımcı ve demokratik yöntemlerle düzenlenmesi amacıyla Taksim Dayanışması’nca yapılan çağrıya kayıtsız kalması sonucunda, TMMOB’ye bağlı Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi ve Peyzaj Plancıları Odası İstanbul Şubesi; İBB tarafından 14 Şubat 2012 tarihinde askıya çıkarılanBeyoğlu İlçesi, Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi’ne ilişkin 17.01.2012 tasdik tarihli 1/5000 ve 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım ve Uygulama İmar Planı Tadilatı‘nın yürütülmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açmıştı. Bu davaların yanı sıra, semt sakinleri ve dernekleri tarafından da imece yöntemiyle maddi kaynaklar yaratılarak bir dizi dava açılmış bulunuyor.

Dava aşaması henüz sürerken, basında yer alan “Taksim Meydanı Projesi’nin ikinci etabını oluşturan Topçu Kışlası projesinde de sona gelindi” haberini ve projenin mimarı Halil Onur‘un açıklamalarını esefle karşıladıklarını belirten Taksim Dayanışması Bileşenleri, konuya duyarlı herkesi, “Cumhuriyet dönemi kent düzenlemelerinin, mimarlık eserlerinin ilk ve en önemlisi olan Taksim Meydanı” na sahip çıkmaya çağırdı.

Basın açıklaması, “Çünkü Taksim hepimizin!” nidasıyla son buldu.

 

www.mimarizm.com

 

Tıp öğrencilerine yönelik operasyon

KCK operasyonları kapsamında 90’a yakın öğrencinin gözaltına alınması Ankara’da protesto edildi. Operasyonda gözaltına alınanların TTB, Eğitim-Sen ve SES üyesi tıp öğrencileri olduğu bildirildi.

Aralarında Ankara ve İstanbul’un da olduğu beş kentte tıp fakültesi öğrencilerini hedef alan operasyonlarında 90 tıp öğrencisi gözaltına alındı. ANF ajansını haberine göre son altı gün içinde en az 98 öğrenci rejim tarafından gözaltına alındı.

Sabah saatlerinde Terörle Mücadele ekiplerince Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Kırıkkale ve Mardin’de öğrencilere yönelik eş zamanlı operasyonlar düzenlendi. 26’sı Ankara’da olmak üzere en az 90 tıp öğrencisi gözaltına alındı. Bu öğrencilerin Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) Öğrenci Komisyonu ve TTB Tıp Öğrenci Kolu üyeleri oldukları öğrenildi. Dosyaya gizlilik kararı konulduğu için operasyon hakkında bilgi alınamadı.

Ankara’da yurtlardan ve evlerden alınan öğrencilerden isimleri öğrenilenler şöyle: Zülküf Akelma, Azad Özdemir, Ahmet karer Yurttaş, Hakan Altındağ, Eren İlhan, Mustafa Karakurt, Deniz Topçu, Özgür Mert Bakar, Recep Kar, Perişan Akar, Ahmet Demirel, Tuncay Gökcen, Süheyla Ertaş, Alev Boz, Birhat Şimşek, Esat Yetkin, Şeyhmus Ergin, Gülçin Korkut.

Aralarında Fuat Akgül (İstanbul), Mehmet Budak(Diyarbakır )adlı öğrencilerin de bulunduğu  İstanbul ve Diyarbakır’da gözaltına alınan öğrencilerin ise Ankara’ya getirildiği bilgisi alındı..

Sedat Yıldırım, Danyal Serhat Gümüş, Fatih Sultan Akıncı ve soyadı öğrenilemeyen Mehmet, Nurettin ve Laleş Tunç isimli öğrencilerden ise haber alınamıyor.

SON 3 AYDA GÖZALTINA ALINAN ÖĞRENCİ SAYISI 340’I GEÇTİ

ANF’nin oluşturduğu bilançoya göre Mayıs ayı içerisinde en az 127 öğrenci gözaltına alınırken, son üç ayda bu sayısı 340’ı geçti. Nisan ayında 116, Mart ayında ise 100’e yakın öğrenci gözaltına alınmıştı. Ayrıca sadece Nisan ayında 29 ayrı öğrenciye toplam 346 yıl hapis cezası verildiği belirtiliyor.

 

ANF News Agency / Bianet

 

Yargıtay’dan altıncıları üzen karar

 

Dünya Çevre Gününde Yargıtay 4. Hukuk dairesinin aldığı onama kararı altıncıları üzdü.

 

Yargıtay Yerel mahkemenin Koza madencilik firmasının Dikili Belediye başkanı Osman Özgüven hakkında açtığı tazminat davasının reddi kararını onarken yerel mahkemenin altın madenlerinin doğa için büyük bir tehdit oluşturduğu kararını da tescil etmiş oldu.

 

Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından Kozak Yaylası’nda, 4 ayrı yerde (Bergama’ya bağlı Kozak Kaplan Köyü, Yukarıbey Köyü, Yerlitahtacı Köyü ile Dikili’ye bağlı Çağlan köyü) Koza madencilik şirketine ruhsatlı altın madeni ocağı için ÇED olumlu belgesi vermesi üzerine, konuyla ilgili kamuoyu oluşturmak ve olası çevresel riskler konusunda yetkilileri uyarmak için 25 Eylül 2009 tarihinde Bergama Belediyesi Meclis Salonunda toplantı düzenlenmişti. Toplantıya Kozak Yaylası’na yakın olan Edremit Körfezinden Bakırçay Bölgesi’ne kadar birçok belediye başkanı, Kozak Köylüleri Bergamalılar ve basın çalışanları katılmıştı.

 

Toplantıda Dikili Belediye Başkanı Osman Nuri Özgüven özetle; “…günlük küçük menfaatler için geleceğinizi yok etmeyin, siyanürle altın çıkarmak çok eski yıllara dayanıyor, bu yöntemle Ovacık’ı talan ettiler, şimdi Kaz Dağları ve Kozak Yaylası’nda bunu yapmak istiyorlar, yoksul halkımızın elinden sahip oldukları değerleri alıyorlar, altınla zehirliyorlar, suyu özelleştiriyorlar. Şimdi de havayı özelleştirmeye çalışıyorlar. Oksijen deposu Kaz Dağları ve Kozak Yaylası’nda altın arama faaliyetleri ile insanımızın oksijenini yok etmeye çalışıyorlar: Oların Allahı para, parayı da kendileri için istiyorlar, köylerde birkaç kişiye iş vererek kendilerine fedai tutmak istiyorlar, onların bu oyunlarına gelmeyelim, el birliği içinde en doğal hakkımız olan yaşam hakkımızı savunalım…” demişti.

 

Altıncı Koza Madenciliğin açtığı hakaret davasını reddeden yerel mahkeme tarihi bir karar vermişti. Kararın gerekçesinde; “…altın madeninin işletilmesi sırasında çevre kirliliğinin oluştuğu genel bir kabuldür. Kozak Yaylasındaki işletme sırasında da çevre kirliliğinin oluşacağı, halkın kullanaacağı suyun kirleneceği şüphesizdir…” deniliyor. Bu çarpıcı ve önemli gerekçeyle, Kozak Yaylası’nda açılacak maden ocaklarının yaratacağı yaşamsal risk mahkeme kararıyla kabul edilmişti.

 

Dünya Çevre Gününde Yargıtay’da görülen davada yerel mahkeminin verdiği karar onandı. Karar üzerine Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven’in avukatı Arif Arif Ali Cangı yeşil Gazete’ye bir demeç vererek Yargıtay’ın kararı ile altın madeni işletmelerinin doğaya verdiği zarar yargı tarafından da kabul edilmiş oldu, aynı zamanda yaşam savunucularını tazminat davalarıyla yıldırma girişimi bir kez daha amacına ulaşmadı diye konuştu.

 

Yeşil Gazete

 

32 bin yıl sonra açan çiçek

Sibirya’daki buzulların içinde 32 bin yıl saklı kaldıktan sonra Rus biliminsanlarınca bulunan tohumundan yeniden yeşertilen karanfilin ilk görüntüleri yayımlandı.

Dünyanın en yaşlı bitki tohumunu filizlendirmeyi başaran ekibin Moskova yakınlarındaki Pushchino Bilimsel Araştırmalar Akademisi labaratuarlarındaki çalışmaları bir yıl sürdü: “Fotoğraf çekmek için yaptığımız hazırlıklar sırasında ışık kullanmıştık, akabinde farkettim ki tomurcuk renk almaya ve sonraki süreçte de filizlenmeye başladı.”

32 bin yıl sonra doğan çiçeğin, ilk yapraklarını verdikten sonra, kutup bölgesinde yetişen “Silene Stenophilla” adlı karanfil türünün atası olduğu anlaşıldı. Tohum, Kuzey Kutup dairesindeki Magadan bölgesinde bir buz kütlesinin 38 metre altındaki sincap yuvasında bulunmuştu.

Güneş enerjisiyle 2.500 kilometrelik yolculuk

Güneş enerjisiyle çalışan ‘Solar Impulse’ adlı uçağın İsviçre’de başlayan yolculuğu Fas’ın başkenti Rabat’ta başarılı bir şekilde son buldu.

Sabaha karşı Rabat Sale havaalanına iniş yapan İsviçreli pilot Bertrand Piccard’ı eşi ve projede yer alan ekip karşıladı.

Daha önce İsviçre’den İspanya’nın başkenti Madrid’e uçan uçak, Madrid’ten havalandıktan 19 saat sonra Fas’a ulaştı.

Mayıs ayında başlayan 2 bin 500 kilometrelik yolculuğu başarıyla tamamlayan Solar Impulse adlı uçağın 2014 yılında yeni modeliyle dünya turuna başlaması bekleniyor.

Kadınlar Başbakanlık ofisi önünde yol kesti

AKP’nin kürtaj hakkını tartışmaya açıp, kadınların elinden alma girişimine karşı Halkevleri üyesi kadınlar Beşiktaş’taki Başbakanlık binası önünde yolu trafiğe kapattı. Eylem sonucunda 4 kadın gözaltına alındı.

Beşiktaş’taki Başbakanlık Ofisi önüne giden dört Halkevleri üyeleri “Kürtaj haktır, bedenimiz bizimdir” yazılı pankart açarak yolu tek yönlü trafiğe kapattı. “Kürtaj haktır, bedenimiz bizimdir”, “Kürtaj haktır, Uludere katliamdır” sloganları atan kadınların eylemi yaklaşık yarım saat sürdü.

Eylem sonunda 4 kadın gözaltına alındı.

(sol, sendika.org)

20 milyar dolarlık Akkuyu için ‘depremde erken uyarı’ unutuldu

Moskova’da başlayan Atomexpo-2012 nükleer teknolojiler fuarında, Mersin Akkuyu’da yaklaşık 20 milyar dolar maliyetle inşa edilecek Türkiye’nin ilk nükleer santrali projesine, depreme karşı geliştirilen en yeni erken uyarı sisteminin henüz dahil edilmediği iddiası ortaya atıldı. Rus devletine ait Atomstroyexpor’un Türkiye’de kurduğu Akkuyu NGS A.Ş. yetkilileri, “Daha kazma vurmadık. Bu tür konular daha sonra değerlendirilebilir. Şu anda açıklanacak bir şey yok” dediler.

Biz tek üreticiyiz

Duhov Bilimsel Araştırmalar ve Otomatizasyon Teknolojileri Enstitüsü yetkilisi Yuriy Krayev, Akkuyu projesini yürüten Rus meslektaşlarından, sistemin projeye dahil edilmesi yönünde bir talep almadıklarını söyledi. Bu uyarı sistemini Rusya’da sadece kendilerinin ürettiğini belirten Krayev, Türkiye’nin sistemi üçüncü bir ülkeden alıp almadığı veya daha sonra entegre edip etmeyeceği konusunda ise bilgi sahibi olmadığını belirtti. Krayev şunları söyledi:

8-10 saniyelik zaman dilimi

Nükleer santral yakınında deprem meydana geldiğinde önlem almanız için 8 ila 20 saniye arasında bir zaman vardır. Depremin şiddetine göre reaktörün devre dışı bırakılması için bu birkaç saniye son derece önemlidir. Bu nedenle nükleer santralın bulunduğu ülkelerdeki ulusal deprem istasyonları yeterli değildir. Nükleer santral için kendi başına bir rasathane gibi çalışan bir merkez kurulur. Santrale 30-50 metre mesafede dört bir yanda 5-6 adet ölçüm istasyonu inşa edilir. Bunlar komuta merkezine elektronik olarak bağlıdır. İlk sarsıntılar hemen merkeze iletilir ve nükleer santral personelinin müdahalesine gerek olmadan reaktör devre dışı kalır.

Daha sonra değerlendirilir

Duhov Enstitüsü’nde geliştirilen bu en yeni sistem günümüzde sadece ABD’nin California eyaletindeki San Andreas fay hattı yakınında bulunan nükleer tesislerde kullanılıyor. Akkuyu Rus teknolojisiyle inşa edileceği için, uyumluluk açısından bu sistemin yine bir Rus şirketine sipariş edilmesini bekliyoruz. Atomstroyexpor yetkililerinin Akkuyu projesinin belirli bir aşamasında bize başvuracağını sanıyoruz.

Projeye Moskova’da saat ayarı

MOSKOVA’daki fuara Türkiye’den Enerji ve Tabî Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı Metin Kilci katıldı. Fuar alanında Rosatom Başkanı Sergey Kiriyenko ve Akkuyu NGS AŞ Genel Müdürü Aleksander Superfin ile görüşmeler yapan Kilci projenin gidişatı hakkında bilgi aldı. Müsteşar Kilci ile görüşmeden sonra Hürriyet’e açıklamalar yapan Akkuyu Genel Müdürü Superfin şunları söyledi:

Proje hızla ilerliyor

Akkuyu nükleer santralinin kurulacağı alan üzerinde jeolojik araştırmalar son aşamasına girdi. Şu an toprağın yapısı ve çevreyle etkileşim araştırmaları tamamlanıyor. Ayrıca nükleer santral reaktörlerinin arazi üzerindeki konumuyla ilgili karar aşamasında bulunuyoruz. Yıl sonuna kadar planlamayla ilgili tüm detayların tamamlanması gerekiyor. Genel inşaat projesi de ilerliyor, yıl sonuna kadar proje tamamlanacak.

Halkla ilişkiler atağı

Anayasa Mahkemesi’ne Akkuyu projesinin iptali için Türkiye’de yapılan başvuruya darılmadık. Kamuoyunun tedirginliğini de anlayışla karşılıyoruz. Ne de olsa Türkiye’de bu ilk nükleer santral olacak. Türkiye kamuoyuna nükleer enerjinin güvenli olduğunu ve faydalarını izah etmeye devam edeceğiz. Bu amaçla önümüzdeki aylarda Türkiye’de geniş katılımlı forum toplantıları planlıyoruz. Mersin’de Akkuyu enformasyon merkezi de sonbaharda açılacak. Burada, hazırladığımız maketler üzerinde isteyene santralin nasıl çalışacağını izah edeceğiz.

(Hürriyet)

Yeşiller Partisi Dünya Çevre Günü’nde BDP’nin Meclis kürsüsündeydi

Ümit Şahin

Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin, dün 5 Haziran Dünya Çevre günü nedeniyle TBMM’de Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) grup toplantısında bir konuşma yaptı.

Dünya Çevre Günü nedeniyle BDP grubu tarafından Meclis’teki haftalık grup toplantısına davet edilen Yeşiller Partisi heyetinde Ümit Şahin’in yanı sıra partinin yeni eş sözcülüğüne seçilen Kemal Tuncaelli, yeni Parti Konseyi üyeleri Mahmut Boynudelik, Serhat Ertuğrul, Gülnur Öztaş ve Ankara örgütü üyelerinden Okan Akkın ile EDP İzmir İl Başkanı Av. Arif Ali Cangı da yer aldı.

Grup toplantısında ilk konuşmayı yapan BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, bugünün Dünya Çevre Günü olduğunu hatırlatarak, Meclis çatısı altında sadece son dönemde 23 tane araştırma önergesi verdiklerini, ancak bunların hiçbirinin gündeme alınmadığını söyledi. Demirtaş, AKP hükümetinin doğayı rant kapısı olarak gördüğünü belirterek, “Bir dereye baktıklarında biz bundan ne kadar para kazanabiliriz diye düşünüyorlar. Şehircilik bakan bir arsa gördüğünde buradan kaç bina çıkar diye düşünüyor. Aslında çevre bakanı değil beton bakan” dedi. Türkiye’de AKP hükümeti döneminde 2 bin Hidroelektrik Santrali (HES) projesinin temelinin atıldığını söyleyen Demirtaş, Türkiye’de ne kadar çok tahribatın yapıldığını HES direnişlerinin ortaya çıkardığını belirtti. HES adı altında doğanın tahrip edilmemesi için yapılan direnişlere katılan yurttaşların çoğunun yargılandığını ve bu sayının 2 binden fazla olduğunu vurgulayan Demirtaş, bu yurttaşların istediği tek şeyin doğaya dokunulmaması olduğunu söyledi.

40 yılımız daha yok

Demirtaş, konuşmasının ardından Dünya Çevre Günü dolayısıyla kürsüye Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin’i davet etti. Şahin, konuşmasına başlarken bugünün 40. Dünya Çevre Günü olduğuna dikkat çekerek “ama son 40 yıldır, insanlığın üzerinde yaşadığı gezegene, kendi hırsları ve açgözlülüğü nedeniyle ödettiği bedel de giderek büyüyor” dedi.

İklim değişikliğine, ekolojik, ekonomik ve sosyal krize ve AKP iktidarının doğayı tahrip eden politikalarına dikkat çeken Ümit Şahin, hükümetin doğa yıkım yasası olan Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanun Tasarısını tam da bugün çevre komisyonundan geçirmek istediğine vurgu yaptı. “AKP iktidarı demokrasiyi, hukuk devletini ve yargı bağımsızlığını freni boşalmış bir kamyon gibi çiğniyor ve bu şekilde ekolojik dengeyi ve doğayı da ezip geçiyor” diyen Şahin, ekoloji mücadelesinin bir demokrasi mücadelesi olduğunu söyledi.

Çözüm olarak yeşil ekonomi politikalarından ve ekolojik anayasa girişimlerinden söz eden Ümit Şahin konuşmasını şöyle bitirdi:

“AKP iktidarının baskıcı ve yıkıcı politikalarla sindirmeye çalıştığı halklarımıza, dünyayı değiştirecek radikal, ama somut politikalarla umut vermek, sürdürülebilir bir gelecek için yapıcı ve gerçekçi bir seçenek oluşturmak zorundayız. Bir 40 yıl daha Dünya Çevre Günü vesilesiyle şikayetlerimizi tekrarlayacak vaktimiz kalmadı. Bugün eşit, adil, özgür, barışçı ve yeşil bir geleceğin ilk günü olsun.”

Konuşmanın tam metnini BURADAN okuyabilirsiniz.

(Yeşil Gazete, Fırat News)

5 Haziran Dünya Çevre Günü konuşması

Dün, 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle TBMM’de, BDP Meclis Grubu’nda yaptığım konuşmanın tam metni (HABERİ İÇİN TIKLAYIN)

Sayın eşbaşkanlar, değerli milletvekilleri, sevgili arkadaşlar,

Yeşiller Partisi adına hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Bugün 5 Haziran Dünya Çevre Günü. Bu vesileyle Yeşiller Partisi’ne Meclis’teki kürsüsünü açan, Barış ve Demokrasi Partisi’ne, ekoloji, barış ve özgürlük yolunda birlikte mücadele ettiğimiz dostlarımıza teşekkür ediyorum.

Bugün, 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olarak kutlanmasına sebep olan 1972 Stockholm İnsan ve Çevre Konferansı’nın, yani dünyanın ilk Birleşmiş Milletler çevre zirvesinin 40. yılı. Yani dünya 40 yıldır çevre gününü kutluyor. Ama son 40 yıldır, insanlığın üzerinde yaşadığı gezegene, kendi hırsları ve açgözlülüğü nedeniyle ödettiği bedel de giderek büyüyor.

Dünyanın en önemli bilim insanları, eğer böyle gelmiş böyle gider demeye devam edersek, küresel ısınma, kuraklık, iklim felaketleri, ormansızlaşma, canlı türlerinin ve biyoçeşitliliğin ortadan kalkması ve ekolojik krizin geri dönülmez noktaya gelmesi nedeniyle, önümüzdeki yıllarda üzerinde yaşayabileceğimiz özelliklere sahip bir dünyanın kalmayacağını net bir şekilde belirtiyorlar.

Eskiden bunun için vadeyi yüzyılın sonu olarak veren bilim insanları, artık bu kadar iyimser değiller. Bu kafayla gidersek, bir 40 yıl daha Dünya Çevre Günü kutlamanın mümkün olup olmayacağını bilmiyorlar. Çünkü bilim insanlarına göre iklim değişikliği nedeniyle dünya 2050’ye kadar ortalama 2-3 derece ısınacak, ortalığı sel alacak, tarımsal üretim düşecek, denizlerde balık kalmayacak, iklim değişikliğinin gıda krizi, açlık ve iklim göçleri gibi sosyoekonomik sonuçları dünyamızı bugünkünden çok daha ağır ve yaşamsal krizlere sürükleyecek.

Ama maalesef insanlığın ve tüm diğer canlıların kaderini elinde tutan kararları alan siyasi partiler ve parlamentolar, kısa dönemli tartışmaların, polemiklerin ve günlük hesapların peşinde sürükleniyor, kişisel çıkarların ve tükenmez iktidar heveslerinin sözcülüğünü yapıyor.

Yine de Dünya Çevre Günü’nün bundan tam 40 yıl önce, mevcut ekonomik büyüme modelinin hem kaynakların tükenmesine yol açacağını, hem de atıklarıyla doğayı tahrip ederek yeryüzünü yaşanmaz bir gezegen haline getireceğini söyleyen bilim insanlarının öncülüğünde, Birleşmiş Milletler tarafından toplanması ve yaşamın, doğanın ve insan uygarlığının sürdürülebilir olmasını sağlamak için hedefler belirlenmesi son derece önemli.

Aynı tarihte, yani 1972’de ekolojik eksenli ilk siyasi partilerin, yani yeşil siyasi hareketin de ortaya çıkmaya başladığına tanık oluyoruz. Biz, yeşiller olarak bugün artık “40 yıldır dilimizde tüy bitti, 40 yıldır size derdimizi anlatamadık” diyebilecek noktadayız. Çünkü maalesef insanlığın kendi geleceğini, tüm canlılarla birlikte yok etme kararlılığı sürüyor. Ne yazık ki insanlığı doğayla birlikte kendi geleceğini de kurtarabileceği konusunda henüz ikna edebilmiş değiliz. Umarım çok geç kalmayız.

İnsanı doğadan koparan, iklimi değiştiren ve ekolojik krizi derinleştiren şey, büyüme saplantısıyla gözü dönmüş, kârdan başka bir hedef gözetmeyen ve her alanda eşitsizliği, adaletsizliği körükleyen endüstriyalist sistemdir. Bugün bizler ekolojik krizden cinsiyet eşitsizliğine, yoksulluktan savaşlara kadar aşırı tüketime dayalı endüstriyel kapitalizmin derinleştirdiği tüm kötülükleri ortadan kaldırmak için mücadele ediyor, çevre meselesi diye küçümsenen ve siyasetin ilgi alanından çıkarılmaya çalışılan bu sorunların aslında bir sistem sorunu olduğunu ve ancak siyasi mücadeleyle çözülebileceğini vurguluyoruz.

Bu konuda siz değerli dostlarımızla işbirliği yapmaktan mutluyuz.

***

Türkiye son 10 yıldır, tam da böyle, ekonomik büyüme saplantısının esir aldığı, özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi hiçbir değeri tanımayan, tıpkı işçi ve emekçi düşmanı olduğu gibi, doğaya ve diğer canlılara da düşman olan, onları ezen ve yok eden bir iktidar tarafından, AKP iktidarı tarafından yönetiliyor. Bugün AKP iktidarının vazgeçemediği şeyler, doğayı ve insanın doğayla uyumunu yok sayan enerji, tarım, madencilik ve sanayi politikalarıdır. AKP iktidarının yaşam alanlarını ve doğasını korumak için mücadele eden insanlara rağmen, bu yıkıcı politikaları sürdürmek için aldığı önlemler, barışı ve demokrasiyi de tahrip ediyor. Türkiye bu politikalar nedeniyle dünyanın iklim, biyoçeşitlilik gibi tüm çevre göstergelerinde, dünya ülkeleri arasında son sıralarda yer alıyor.

Artık bütün dünyanın vazgeçme yolunda olduğu nükleer enerjiye, kara sevdaya tutulmuş gibi bağlanan iktidar, Akkuyu ve Sinop’ta 2 nükleer santral kurmakta ısrar ediyor. Oysa Mersin ve Sinop halkları nükleer santrala karşı yıllardır direniyorlar ve yapılan kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye’de yaşayan her üç kişiden en az ikisi nükleere hayır diyor. Geçen yıl Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer felaketini bile küçümseyen AKP iktidarı ise Çernobil’den sonra radyasyonlu çayları halka içiren zihniyetin devamı olduğunu kanıtlıyor. Hükümetin nükleer enerji ısrarı ne yurttaşlarının itirazından, ne bilimsel uyarılardan, ne de gözünün önünde yaşanan felaketlerden etkileniyor.

Öte yandan iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının atmosfere salımını son 20 yılda dünya rekoru kıracak kadar artıran Türkiye’nin hükümeti, iklime, çevreye ve sağlığa en fazla zarar veren kömürlü termik santrallardan 50 tane daha yapılması için izin vermiş durumda. Buna karşı verilen mücadeleler görmezden geliniyor ya da polis şiddetiyle karşılık buluyor. Bugün bütün bu mücadeleler nedeniyle 2000’den fazla insan yargılanıyor. Buna rağmen Sinop Gerze’de şirketi yıllardır köye sokmayan Gerze halkı bütün baskılara karşı nöbet tutmaya devam ediyor. Aliağa’da İzmirliler 22 yıl önce 100 bin kişilik bir insan zinciri kurarak iptal ettirdikleri termik santrala karşı yine alanları dolduruyorlar. Bartın’da, Erzin’de, Çanakkale’de, Yalova’da ve termik santral yapılmak istenen her yerde direnişler sürüyor.

Yanlış enerji politikaları bununla da bitmiyor. 2023’e kadar Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin tamamını kullanmak gibi akıl dışı bir strateji belirleyen hükümet, akan tek bir dere bırakmayacak şekilde 4000 hidroelektrik santralin yapımını zorluyor. Bütün derelerin kurutulması, bütün vadilerin yok edilmesi, insanların ve tüm canlıların bağımlı olduğu su kaynaklarının şirketlere satılması dur durak tanımıyor. Ama insanlar sularına ve doğalarına sahip çıkıyorlar. Solaklı’dan Senoz vadisine, Tortum’dan Kulp çayına, Loç’dan Munzur’a, Hasankeyf’ten Alakır’a kadar yepyeni bir ekoloji mücadelesi örüyorlar. Geçen yıl Anadoluyu Vermeyeceğiz diyerek Ankara’ya akan Büyük Anadolu Yürüyüşü hepimize örnek olmayı sürdürüyor. Oysa HES bakanı Veysel Eroğlu, “başkanlık sistemi olursa daha çok HES yaparız” diyerek, hükümetin halkın bu haklı direnişini demir yumrukla ezme siyasetini itiraf ediyor.

***

Geçen hafta tekrar Meclis Çevre Komisyonu’na gelen Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı geçen yasama döneminde tam da bu amaçla hazırlanmıştı. Kanun tasarısı HES’ler, kömür santralları, üçüncü köprü, otoyollar, altın madenleri gibi doğayı tahrip eden yatırımlara karşı çıkan halk hareketlerinin ve doğa korumacıların elindeki bilimsel ve hukuki araçları yok etmeyi amaçlıyor. Konuyla ilgili 170 çevre ve doğa koruma örgütü tarafından kurulan Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’nin dün yaptığı basın açıklamasına göre Kanun Tasarısı’nın TBMM Çevre Komisyonu’nun 31 Mayıs 2012 tarihli toplantısında bir günde görüşülerek onaylanan ilk 14 maddesi doğa koruma alanında 1958’den bu yana edinilmiş tüm kazanımları yok ediyor. Tasarının 6. maddesi tüm korunan alanların sınırlarının değiştirilebilmesine, hatta tümüyle kaldırılmasına olanak veriyor. Bugün öğleden sonra, üstelik Dünya Çevre Günü’nde, bu yıkım yasasının kalan maddeleri de komisyondan geçirilmek isteniyor.

Üstelik bugüne dek çok sayıda yıkıcı projeyi ekoloji hareketlerinin açtığı davalar sonucunda durduran yargı da en üst düzeyden etki altına alınmaya çalışılıyor. Danıştay Başkanı’nın “her şeyi durdurduk da ne oldu, durdurmak yok artık” açıklamasını hepimiz dehşetle izledik. AKP iktidarı demokrasiyi, hukuk devletini ve yargı bağımsızlığını freni boşalmış bir kamyon gibi çiğniyor ve bu şekilde ekolojik dengeyi ve doğayı da ezip geçiyor.

Bu yıkıcı politikaların en ciddi göstergelerinden biri de kentlerde yaşanıyor. Ekonomik büyümeyi inşaat sektörüne havale eden AKP iktidarı, kentsel dönüşüm adı altında bütün doğal ve kültürel değerleri yok sayıyor. Kentsel dönüşüm, kentlerin tarihinin ve kimliğinin inkar edilmesi, insanların yıllardır oturdukları mahallelerden sürmesi ve kent merkezlerinin sermayeye peşkeş çekilmesi, bütün ülkenin kişiliksiz bir TOKİ şantiyesine dönüştürülmesi anlamına geliyor. Bütün tepkilerimize rağmen geçtiğimiz hafta ihalesi sonuçlandırılan üçüncü köprü projesi de, İstanbul’un son kalan yeşil alanlarının ranta açılarak yok edilmesi anlamına geliyor.

Ancak ülkenin her yerine yayılan ekoloji mücadeleleri sınır tanımıyor. Örneğin geçtiğimiz Pazar günü Çanakkale’de binlerce kişi Kazdağları’nda açılmak istenen altın madenlerine karşı alanları doldurdu. Kütahya’nın Tavşanlı ve Tekirdağ’ın Çorlu ilçelerinde kurulmak istenen tehlikeli atık yakma tesislerine karşı insanlar büyük bir dirençle mücadele ediyor. Hepimizin sağlığını tehdit eden GDO’lu gıdaların ithalini serbest bırakan yasanın iptali için Greenpeace’in açtığı kampanyada yüz binlerce insan imza verdi. Gıdalardaki zehirli kimyasallara karşı yaygın bir ekoloji bilinci oluşuyor. Ekolojik pazarlar, tohum takas şenlikleri, yavaş kentler, slow food hareketi, denizlerimizde yok olan canlı yaşama sahip çıkan kampanyalar, yumuşak ve sorumlu turizm gibi doğayla uyumlu yaşam biçimi ve ekonomik alternatif çabaları giderek yaygınlaşıyor.

***

AKP iktidarının doğaya yönelik acımasız politikalarının temelinde sadece gözü dönmüş bir büyüme hırsı değil, aynı zamanda demokrasiye ve demokratik tepkilere karşı bir tahammülsüzlük yatıyor. AKP iktidarı ve Başbakan Erdoğan, adım adım otoriterleşir ve kendi muhafazakar değerlerini topluma dayatmaya çalışırken, doğaya sahip çıkan insanlara karşı daha da tahammülsüz hale geliyorlar. Bugün ekoloji mücadelesi, aslında demokrasi mücadelesidir. Doğanın ve gelecek kuşakların hakları için verilen mücadele, barış ve demokrasi mücadelesinden ayrılamaz.

***

Bu yıkıcı politikalara karşı elimizde güçlü alternatiflerimiz var. İnsanın doğayla bağını yeniden kurmayı amaçlayan yeşil politikaları geliştirerek, dünyayı değiştirmeye bugünden başlayabiliriz. Bu politikalar doğrudan demokrasiyi, şiddet karşıtlığını, kadınların özgürleşme mücadelesini ve sosyal hakların geri kazanılmasını da içinde taşıyor. Yerinden yönetimi ve bölgesel özerkliği hayata geçirerek halkın kendi yaşamı ve geleceğiyle ilgili kararları kendisinin almasını sağlamalıyız. İnsanları ve doğayı tahrip eden savaşa karşı müzakerenin ve diyaloğun önünü açmalıyız. Sadece kadınlar üzerinde değil, doğa üzerinde de tahakküm kuran erkek egemenliğine karşı çıkarak, kadınların üreteceği yerel, barışçı ve ekolojik politikalara sahip çıkmalıyız.

Yeşil ekonomi politikalarıyla yıkıcı kalkınma anlayışını reddetmeli, ekonomik büyümeye değil sürdürülebilirliğe dayalı bir ekonomik sistemi, aşırı tüketime karşı enerji tasarrufunu, enerjiyi az ve verimli kullanacak sistemlere, yenilenebilir enerji kaynaklarına, rüzgara ve güneşe dayalı enerji politikalarını savunmalıyız. GDO’suz, kimyasal zehirlerin kullanılmadığı, küçük çiftçilerin desteklendiği, doğanın korunduğu, ekolojik tarım politikalarının gıda sorununun tek çözümü olduğuna herkesi ikna etmeliyiz. Ulaşım politikalarında toplu taşımaya, bisiklete ve yaya yollarına ağırlık vermeli, tüketim kültürünün en büyük körükleyicisi olan otomobil bağımlılığını alt etmeliyiz.

Bugün Barış ve Demokrasi Partisi bütün bu politikaların somut örneklerini yerel yönetimlerde uygulayarak topluma umut vermek ve yeni bir seçenek yaratmak için imkânlara sahiptir. Bu konuda Yeşiller olarak her türlü desteğe hazırız.

***

Günümüzde bütün dünyaya yayılan büyük kriz, üçlü bir krizdir. Ekolojik, ekonomik ve sosyal krizin bir arada olduğu bu dönemde, kapitalist sistem bugüne dek içine düştüğü en derin krizi yaşıyor. Bu krizden nasıl çıkacağımızı anlamak için krizin ekolojik tükeniş ve iklim değişikliği nedeniyle kalıcı bir hale geldiğini görmek zorundayız. İnsanlığın ve gezegenin bu krizle çöküşe uğramasını önlemenin tek yolu, çözümün sistem değişikliğiyle mümkün olduğunu görmektir. Ancak dünyayı değiştirmek için bekleyecek tek bir dakikamız bile yok. Üreteceğimiz politikaları hemen bugün uygulamaya başlamak, dünyayı adım adım değiştirmek zorundayız.

Bugün yaşadığımız adaletsizlikleri aşmak ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmak için yeşil ekonomi politikalarını uygulamanın, bu politikalarla işsizliğe ve yoksulluğa karşı da kesin çözümler geliştirmenin mümkün olduğunu unutmamalıyız.

Yeni anayasa süreci ise bu saydıklarıma hak temelli bir çerçeve içinde yaklaşmamızı mümkün kılıyor. Biz Yeşiller olarak, Ekolojik Anayasa Girişimi ile birlikte doğanın haklarını da güvence altına alan, doğayı bir kaynak deposu olarak görmeyen, insanı doğanın sahibi değil emanetçisi olarak gören ekolojik bir anayasanın sadece mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu düşünüyoruz.

AKP iktidarının baskıcı ve yıkıcı politikalarla sindirmeye çalıştığı halklarımıza, dünyayı değiştirecek radikal, ama somut politikalarla umut vermek, sürdürülebilir bir gelecek için yapıcı ve gerçekçi bir seçenek oluşturmak zorundayız.

Bir 40 yıl daha Dünya Çevre Günü vesilesiyle şikayetlerimizi tekrarlayacak vaktimiz kalmadı.

Bugün eşit, adil, özgür, barışçı ve yeşil bir geleceğin ilk günü olsun.

Teşekkür ederim.

Ümit Şahin
Yeşiller Partisi Eşsözcüsü – 5 Haziran 2012

 

YEŞİLLER PARTİSİ EŞSÖZCÜSÜ ÜMİT ŞAHİN’İN

TBMM’DE, BARIŞ VE DEMOKRASİ PARTİSİ (BDP) GRUP TOPLANTISINDA YAPTIĞI

5 HAZİRAN 2012 DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ KONUŞMASI

Sayın başkan, değerli milletvekilleri, sevgili arkadaşlar,

Yeşiller Partisi adına hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Bugün 5 Haziran Dünya Çevre Günü. Bu vesileyle Yeşiller Partisi’ne Meclis’teki kürsüsünü açan, Barış ve Demokrasi Partisi’ne, ekoloji, barış ve özgürlük yolunda birlikte mücadele ettiğimiz dostlarımıza teşekkür ediyorum.

Bugün, 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olarak kutlanmasına sebep olan 1972 Stockholm İnsan ve Çevre Konferansı’nın, yani dünyanın ilk Birleşmiş Milletler çevre zirvesinin 40. yılı. Yani dünya 40 yıldır çevre gününü kutluyor. Ama son 40 yıldır, insanlığın üzerinde yaşadığı gezegene, kendi hırsları ve açgözlülüğü nedeniyle ödettiği bedel de giderek büyüyor.

Dünyanın en önemli bilim insanları, eğer böyle gelmiş böyle gider demeye devam edersek, küresel ısınma, kuraklık, iklim felaketleri, ormansızlaşma, canlı türlerinin ve biyoçeşitliliğin ortadan kalkması ve ekolojik krizin geri dönülmez noktaya gelmesi nedeniyle, önümüzdeki yıllarda üzerinde yaşayabileceğimiz özelliklere sahip bir dünyanın kalmayacağını net bir şekilde belirtiyorlar.

Eskiden bunun için vadeyi yüzyılın sonu olarak veren bilim insanları, artık bu kadar iyimser değiller. Bu kafayla gidersek, bir 40 yıl daha Dünya Çevre Günü kutlamanın mümkün olup olmayacağını bilmiyorlar. Çünkü bilim insanlarına göre iklim değişikliği nedeniyle dünya 2050’ye kadar ortalama 2-3 derece ısınacak, ortalığı sel alacak, tarımsal üretim düşecek, denizlerde balık kalmayacak, iklim değişikliğinin gıda krizi, açlık ve iklim göçleri gibi sosyoekonomik sonuçları dünyamızı bugünkünden çok daha ağır ve yaşamsal krizlere sürükleyecek.

Ama maalesef insanlığın ve tüm diğer canlıların kaderini elinde tutan kararları alan siyasi partiler ve parlamentolar, kısa dönemli tartışmaların, polemiklerin ve günlük hesapların peşinde sürükleniyor, kişisel çıkarların ve tükenmez iktidar heveslerinin sözcülüğünü yapıyor.

Yine de Dünya Çevre Günü’nün bundan tam 40 yıl önce, mevcut ekonomik büyüme modelinin hem kaynakların tükenmesine yol açacağını, hem de atıklarıyla doğayı tahrip ederek yeryüzünü yaşanmaz bir gezegen haline getireceğini söyleyen bilim insanlarının öncülüğünde, Birleşmiş Milletler tarafından toplanması ve yaşamın, doğanın ve insan uygarlığının sürdürülebilir olmasını sağlamak için hedefler belirlenmesi son derece önemli.

Aynı tarihte, yani 1972’de ekolojik eksenli ilk siyasi partilerin, yani yeşil siyasi hareketin de ortaya çıkmaya başladığına tanık oluyoruz. Biz, yeşiller olarak bugün artık “40 yıldır dilimizde tüy bitti, 40 yıldır size derdimizi anlatamadık” diyebilecek noktadayız. Çünkü maalesef insanlığın kendi geleceğini, tüm canlılarla birlikte yok etme kararlılığı sürüyor. Ne yazık ki insanlığı doğayla birlikte kendi geleceğini de kurtarabileceği konusunda henüz ikna edebilmiş değiliz. Umarım çok geç kalmayız.

İnsanı doğadan koparan, iklimi değiştiren ve ekolojik krizi derinleştiren şey, büyüme saplantısıyla gözü dönmüş, kârdan başka bir hedef gözetmeyen ve her alanda eşitsizliği, adaletsizliği körükleyen endüstriyalist sistemdir. Bugün bizler ekolojik krizden cinsiyet eşitsizliğine, yoksulluktan savaşlara kadar aşırı tüketime dayalı endüstriyel kapitalizmin derinleştirdiği tüm kötülükleri ortadan kaldırmak için mücadele ediyor, çevre meselesi diye küçümsenen ve siyasetin ilgi alanından çıkarılmaya çalışılan bu sorunların aslında bir sistem sorunu olduğunu ve ancak siyasi mücadeleyle çözülebileceğini vurguluyoruz.

Bu konuda siz değerli dostlarımızla işbirliği yapmaktan mutluyuz.

***

Türkiye son 10 yıldır, tam da böyle, ekonomik büyüme saplantısının esir aldığı, özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi hiçbir değeri tanımayan, doğayı ve diğer canlıları neredeyse düşman bellemiş, onları ezen ve yok eden bir iktidar tarafından, AKP iktidarı tarafından yönetiliyor. Bugün AKP iktidarının vazgeçemediği şeyler, doğayı ve insanın doğayla uyumunu yok sayan enerji, tarım, madencilik ve sanayi politikalarıdır. AKP iktidarının yaşam alanlarını ve doğasını korumak için mücadele eden insanlara rağmen, bu yıkıcı politikaları sürdürmek için aldığı önlemler, barışı ve demokrasiyi de tahrip ediyor.

Örneğin artık bütün dünyanın vazgeçme yolunda olduğu nükleer enerjiye, kara sevdaya tutulmuş gibi bağlanan iktidar, Akkuyu ve Sinop’ta 2 nükleer santral kurmakta ısrar ediyor. Oysa Mersin ve Sinop halkları nükleer santrala karşı yıllardır direniyorlar ve yapılan kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye’de yaşayan her üç kişiden en az ikisi nükleere hayır diyor. Geçen yıl Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer felaketini bile küçümseyen AKP iktidarı ise Çernobil’den sonra radyasyonlu çayları halka içiren zihniyetin devamı olduğunu kanıtlıyor. Hükümetin nükleer enerji ısrarı ne yurttaşlarının itirazından, ne bilimsel uyarılardan, ne de gözünün önünde yaşanan felaketlerden etkileniyor.

Öte yandan iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının atmosfere salımını son 20 yılda dünya rekoru kıracak kadar artıran Türkiye’nin hükümeti, iklime, çevreye ve sağlığa en fazla zarar veren kömürlü termik santrallardan 50 tane daha yapılması için izin vermiş durumda. Buna karşı verilen mücadeleler görmezden geliniyor ya da polis şiddetiyle karşılık buluyor. Buna rağmen Sinop Gerze’de şirketi yıllardır köye sokmayan Gerze halkı bütün baskılara karşı nöbet tutmaya devam ediyor. Aliağa’da İzmirliler 22 yıl önce 100 bin kişilik bir insan zinciri kurarak iptal ettirdikleri termik santrala karşı yine alanları dolduruyorlar. Bartın’da, Erzin’de, Çanakkale’de, Yalova’da ve termik santral yapılmak istenen her yerde direnişler sürüyor.

Yanlış enerji politikaları bununla da bitmiyor. 2023’e kadar Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin tamamını kullanmak gibi akıl dışı bir strateji belirleyen hükümet, akan tek bir dere bırakmayacak şekilde 4000 hidroelektrik santralin yapımını zorluyor. Bütün derelerin kurutulması, bütün vadilerin yok edilmesi, insanların ve tüm canlıların bağımlı olduğu su kaynaklarının şirketlere satılması dur durak tanımıyor. Ama insanlar sularına ve doğalarına sahip çıkıyorlar. Solaklı’dan Senoz vadisine, Tortum’dan Kulp çayına, Loç’dan Munzur’a, Hasankeyf’ten Alakır’a kadar yepyeni bir ekoloji mücadelesi örüyorlar. Geçen yıl Anadoluyu Vermeyeceğiz diyerek Ankara’ya akan Büyük Anadolu Yürüyüşü hepimize örnek olmayı sürdürüyor. Oysa HES bakanı Veysel Eroğlu, “başkanlık sistemi olursa daha çok HES yaparız” diyerek, hükümetin halkın bu haklı direnişini demir yumrukla ezme siyasetini itiraf ediyor.

***

Geçen hafta tekrar Meclis Çevre Komisyonu’na gelen Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı geçen yasama döneminde tam da bu amaçla hazırlanmıştı. Kanun tasarısı HES’ler, kömür santralları, üçüncü köprü, otoyollar, altın madenleri gibi doğayı tahrip eden yatırımlara karşı çıkan halk hareketlerinin ve doğa korumacıların elindeki bilimsel ve hukuki araçları yok etmeyi amaçlıyor. Konuyla ilgili çevre ve doğa koruma örgütleri tarafından kurulan Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’nin dün yaptığı basın açıklamasına göre Kanun Tasarısı’nın TBMM Çevre Komisyonu’nun 31 Mayıs 2012 tarihli toplantısında bir günde görüşülerek onaylanan ilk 14 maddesi doğa koruma alanında 1958’den bu yana edinilmiş tüm kazanımları yok ediyor. Tasarının 6. maddesi tüm korunan alanların sınırlarının değiştirilebilmesine, hatta tümüyle kaldırılmasına olanak veriyor. Bugün öğleden sonra, üstelik Dünya Çevre Günü’nde, bu yıkım yasasının kalan maddeleri de komisyondan geçirilmek isteniyor.

Üstelik bugüne dek çok sayıda yıkıcı projeyi ekoloji hareketlerinin açtığı davalar sonucunda durduran yargı da en üst düzeyden etki altına alınmaya çalışılıyor. Danıştay Başkanı’nın “her şeyi durdurduk da ne oldu, durdurmak yok artık” açıklamasını hepimiz dehşetle izledik. AKP iktidarı demokrasiyi, hukuk devletini ve yargı bağımsızlığını freni boşalmış bir kamyon gibi çiğniyor ve bu şekilde ekolojik dengeyi ve doğayı da ezip geçiyor.

Bu yıkıcı politikaların en ciddi göstergelerinden biri de kentlerde yaşanıyor. Ekonomik büyümeyi inşaat sektörüne havale eden AKP iktidarı, kentsel dönüşüm adı altında bütün doğal ve kültürel değerleri yok sayıyor. Kentsel dönüşüm, kentlerin tarihinin ve kimliğinin inkar edilmesi, insanların yıllardır oturdukları mahallelerden sürmesi ve kent merkezlerinin sermayeye peşkeş çekilmesi, bütün ülkenin kişiliksiz bir TOKİ şantiyesine dönüştürülmesi anlamına geliyor. Bütün tepkilerimize rağmen geçtiğimiz hafta ihalesi sonuçlandırılan üçüncü köprü projesi de, İstanbul’un son kalan yeşil alanlarının ranta açılarak yok edilmesi anlamına geliyor.

Ancak ülkenin her yerine yayılan ekoloji mücadeleleri sınır tanımıyor. Örneğin geçtiğimiz Pazar günü Çanakkale’de binlerce kişi Kazdağları’nda açılmak istenen altın madenlerine karşı alanları doldurdu. Kütahya’nın Tavşanlı ve Tekirdağ’ın Çorlu ilçelerinde kurulmak istenen tehlikeli atık yakma tesislerine karşı insanlar büyük bir dirençle mücadele ediyor. Hepimizin sağlığını tehdit eden GDO’lu gıdaların ithalini serbest bırakan yasanın iptali için Greenpeace’in açtığı kampanyada yüz binlerce insan imza verdi. Gıdalardaki zehirli kimyasallara karşı yaygın bir ekoloji bilinci oluşuyor. Ekolojik pazarlar, tohum takas şenlikleri, yavaş kentler, slow food hareketi, denizlerimizde yok olan canlı yaşama sahip çıkan kampanyalar, yumuşak ve sorumlu turizm gibi doğayla uyumlu yaşam biçimi ve ekonomik alternatif çabaları giderek yaygınlaşıyor.

***

AKP iktidarının doğaya yönelik acımasız politikalarının temelinde sadece gözü dönmüş bir büyüme hırsı değil, aynı zamanda demokrasiye ve demokratik tepkilere karşı bir tahammülsüzlük yatıyor. AKP iktidarı ve Başbakan Erdoğan, adım adım otoriterleşir ve kendi muhafazakar değerlerini topluma dayatmaya çalışırken, doğaya sahip çıkan insanlara karşı daha da tahammülsüz hale geliyorlar. Bugün ekoloji mücadelesi, aslında demokrasi mücadelesidir. Doğanın ve gelecek kuşakların hakları için verilen mücadele, barış ve demokrasi mücadelesinden ayrılamaz.

***

Bu yıkıcı politikalara karşı elimizde güçlü alternatiflerimiz var. İnsanın doğayla bağını yeniden kurmayı amaçlayan yeşil politikaları geliştirerek, dünyayı değiştirmeye bugünden başlayabiliriz. Bu politikalar doğrudan demokrasiyi, şiddet karşıtlığını, kadınların özgürleşme mücadelesini ve sosyal hakların geri kazanılmasını da içinde taşıyor. Yerinden yönetimi ve bölgesel özerkliği hayata geçirerek halkın kendi yaşamı ve geleceğiyle ilgili kararları kendisinin almasını sağlamalıyız. İnsanları ve doğayı tahrip eden savaşa karşı müzakerenin ve diyaloğun önünü açmalıyız. Sadece kadınlar üzerinde değil, doğa üzerinde de tahakküm kuran erkek egemenliğine karşı çıkarak, kadınların üreteceği yerel, barışçı ve ekolojik politikalara sahip çıkmalıyız.

Yeşil ekonomi politikalarıyla yıkıcı kalkınma anlayışını reddetmeli, ekonomik büyümeye değil sürdürülebilirliğe dayalı bir ekonomik sistemi, aşırı tüketime karşı enerji tasarrufunu, enerjiyi az ve verimli kullanacak sistemlere, yenilenebilir enerji kaynaklarına, rüzgara ve güneşe dayalı enerji politikalarını savunmalıyız. GDO’suz, kimyasal zehirlerin kullanılmadığı, küçük çiftçilerin desteklendiği, doğanın korunduğu, ekolojik tarım politikalarının gıda sorununun tek çözümü olduğuna herkesi ikna etmeliyiz. Ulaşım politikalarında toplu taşımaya, bisiklete ve yaya yollarına ağırlık vermeli, tüketim kültürünün en büyük körükleyicisi olan otomobil bağımlılığını alt etmeliyiz.

Bugün Barış ve Demokrasi Partisi bütün bu politikaların somut örneklerini yerel yönetimlerde uygulayarak topluma umut vermek ve yeni bir seçenek yaratmak için imkânlara sahiptir. Bu konuda Yeşiller olarak her türlü desteğe hazırız.

***

Günümüzde bütün dünyaya yayılan büyük kriz, üçlü bir krizdir. Ekolojik, ekonomik ve sosyal krizin bir arada olduğu bu dönemde, kapitalist sistem bugüne dek içine düştüğü en derin krizi yaşıyor. Bu krizden nasıl çıkacağımızı anlamak için krizin ekolojik tükeniş ve iklim değişikliği nedeniyle kalıcı bir hale geldiğini görmek zorundayız. İnsanlığın ve gezegenin bu krizle çöküşe uğramasını önlemenin tek yolu, çözümün sistem değişikliğiyle mümkün olduğunu görmektir. Ancak dünyayı değiştirmek için bekleyecek tek bir dakikamız bile yok. Üreteceğimiz politikaları hemen bugün uygulamaya başlamak, dünyayı adım adım değiştirmek zorundayız.

Bugün yaşadığımız adaletsizlikleri aşmak ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmak için yeşil ekonomi politikalarını uygulamanın, bu politikalarla işsizliğe ve yoksulluğa karşı da kesin çözümler geliştirmenin mümkün olduğunu unutmamalıyız.

Yeni anayasa süreci ise bu saydıklarıma hak temelli bir çerçeve içinde yaklaşmamızı mümkün kılıyor. Biz Yeşiller olarak, Ekolojik Anayasa Girişimi ile birlikte doğanın haklarını da güvence altına alan, doğayı bir kaynak deposu olarak görmeyen, insanı doğanın sahibi değil emanetçisi olarak gören ekolojik bir anayasanın sadece mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu düşünüyoruz.

AKP iktidarının baskıcı ve yıkıcı politikalarla sindirmeye çalıştığı halklarımıza, dünyayı değiştirecek radikal, ama somut politikalarla umut vermek, sürdürülebilir bir gelecek için yapıcı ve gerçekçi bir seçenek oluşturmak zorundayız.

Bir 40 yıl daha Dünya Çevre Günü vesilesiyle şikayetlerimizi tekrarlayacak vaktimiz kalmadı.

Bugün eşit, adil, özgür, barışçı ve yeşil bir geleceğin ilk günü olsun.

Teşekkür ederim.

Ümit Şahin
Yeşiller Partisi Eşsözcüsü – 5 Haziran 2012

İstanbul’a Ecofest geliyor

“Türkiye’nin ilk uluslararası ekoloji festivali” sloganıyla bu sene ilk defa düzenlenen EcoFest, 8 Haziran Cuma günü saat 11.00’de KüçükÇiftlik Park’ta başlıyor. Cumartesi ve Pazar günleri sabah 10.00 açılacak olan festivalde her gün saat 20.00’ye dek gündüz etkinliklerine, 21.30’da gece konserlerine yer verilecek.

Amatör bir ruhla ve genç bir ekip tarafından organize eden festivalin düzenleyicilerinden Emre Gözgü, EcoFest’i düzenleme amaçlarını açıklarken “Sürdürülebilir yaşamla ilgilenen, bu konuda bir derdi olan kişi ve aktörleri bir araya getirip birbirlerinden öğrenmelerini sağlamak istiyoruz. EcoFest de bu düşünceyle doğdu, birbirimizle bir kez daha ve şenlikli bir platformda temasa geçelim, dokunalım ve hem sözlerimizle hem de yapacaklarımızla sürdürülebilir bir geleceği beraber oluşturalım” diyor.

Festival pazar gecesine kadar devam edecek. Gündüz saatlerinde mini ekolojik pazar kurulacak, organik ve çevre dostu ürünler satılacak, tiyatrolar, STK’lar ve belediyelerin düzenlediği atölye çalışmaları, oyunlar, söyleşiler ve yoga atölyeleri düzenlenecek. Akşam saatlerinde de BabaZula, Organiz Orchestra ve The Vegetable Orchestra konserlerinin yapılacağı festivalin programına festivalin web sitesinden ulaşılabilir.

Biletix’te satışta olan festival biletlerinin tüm gündüz etkinlikleri ile konserleri kapsayan kapı fiyatları yetişkinler için günlük 20 TL, öğrenciler için 10 TL. 18 yaşından küçükler, bisikletle gelenler, engelliler ve 65 yaş üstü ziyaretçiler içinse festival ücretsiz olacak. Festivalin ana sponsoru da Sürat Kargo.

Yeşil Gazete