Ana Sayfa Blog Sayfa 4683

UEFA’dan İtalya – Hırvatistan maçı için ırkçılık soruşturması

UEFA 14 Haziran Perşembe günü (dün) oynanan İtalya – Hırvatistan Euro 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası C Grubu futbol karşılaşması sırasında sahaya muz atıldığı iddiası nedeniyle bir soruşturma başlatıldığına dair haberleri onayladı.

Maç sonrası bir AFP (Agence France Press) foto muhabiri maç esnasında siyahi futbolcu Mario Balotelli’ye ırkçı ayrımcılık amacıyla muz fırlatıldığını gördüğünü bildirmişti.

Aynı foto muhabiri saha içinde görev yapan güvenlik görevlisi tarafından alınan muzun saha dışına götürüldüğünü de sözlerine eklemişti.

İtalyan futbolcu Mario Balotelli turnuva öncesi verdiği bir röpotajda kendisine karşı yapılan ırkçı hakaretlere artık tahammül edemediğini, Euroı 2012 sırasında kendisine muz atan taraftarı öldürebileceğini belirtmişti.

Ayrıca turnuvanın hemen öncesinde BBC tarafından yayınlanan bir belgeselde de Ukrayna ve Polonya’da düzenlenen turnuva sırasında ırkçı davranışlarda artış olacağı yönünde uyarılarda bulunulmuştu

(Yeşil Gazete)

 

Esas balığa kürtaj ne zaman bitecek? – Mutlu Tömbekici

Greenpeace’in yürüttüğü “Seninki kaç santim?” kampanyası geçen yılın en ses getiren işi oldu. Birazcık okuması yazması olan bile çinekop ve sarıkanatın lüfer yavrusu olduğunu ve bu ağbi kardeşi yemememiz gerektiğini çünkü henüz yavrulayacak kadar olgunlaşmadıklarını, durmadan yavru yersek çoğalmayacakları için üç beş yılda tüm soyun tükeneceğini öğrendi. Bu sadece lüfer için değil kalkan ve palamut gibi başka balıklar için de geçerli.

Ha öğrendi de ne oldu? Çoğunluk öküz öküz yemeğe devam etti. Kampanyaya iştirak eden sen, ben, yenge olduk. Alçak balıkçılar gırgırla avlamaya devam etti, esnaf tezgahlarında satmaya devam etti, restorancı da pişirmeye devam etti, halk da bir güzel yemeğe devam etti.

İnsanlarımız duyarsız, insanlarımız kötü ama bu yeni bir şey değil. Cennetten kovulduğumuzdan beri bu böyle. Halk böyle diye vazgeçecek değiliz.

Burada kabahatli olan devlettir. Rahme düşmüş çeyrek damla canın BİLE hamisi olduğunu iddia devlet, denizlerin koca canını candan saymıyor. Balıkçılarla papaz olmasın diye (herhalde) yasal avlanma boylarını yeterince yükseltmiyor. Daha önemlisi denetimi yapmıyor. KCK’dan Büşra Ersanlı’yı bile içeri tıkıp bir daha salmayan devlet, denizlerin canına okuyana adam gibi ceza kesmiyor. Yalandan üç beş kuruşunu alıyor, ertesi gün canavarlar yine denizde.

***

20 Haziran 2012’de, yani altı gün sonra Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Su Ürünleri tebliği için istişare kurulu toplantısı yapacak ve önümüzdeki dört yılın balıkçılık kurallarını belirleyecek.

Konudan anlayan aklı başında herkesin söylediği şu: Son dönemeçteyiz. Bu sefer adam gibi karar aldık aldık. Sonra denizler ebediyen kurumuş olacak. Şimdi canhıraş ne var ne yok toplayan balıkçı da ağlayacak, biz de ağlayacağız, buna dur demeyen, diyemeyen devlet görevlilerinin de yatacak yeri olmayacak….

20 Haziran’daki toplantıdan beklenenler şunlar:

– Çalışmalar yapılmadan önce bakanlığa danışmanlık yapacak bağımsız bir danışma komisyonunun oluşturulması…

– Kalkanın yasal avlanma boyunun 45 santime, palamutun 38 santime, lüferin ise 25 santime çıkartılması. Kalkan içinse avlanma kotasının getirilmesi…

– Denizlerimize büyük gelen av filosunun küçültmeye gidilmesi. Yaklaşık 1750 tekne mevcut. Bunun %90’ı küçük ölçekli, %10’u büyük ölçekli tekneler. Küçültme stratejisi kara listeler oluşturularak daha önce birden fazla ceza almış teknelerin av ruhsatının alınması yoluyla gerçekleşebilir..

– Kıyısal deniz rezervleri ağının kurulması ve deniz koruma bölgeleri oluşturulması…

– Boğazlarda, iç denizlerde, körfezlerde ve koylarda, konaklama ve üreme göçü yapan balıkların sürdürülebilir olmayan avcılık yöntemleriyle avlanmasının yasaklanması. Özellikle Boğazlar, gırgır ağlarına kapalı bölge haline getirilmesi…

– Cezaların caydırıcı hale gelmesi. Yasal boyda olmayan balıklar tezgahlarda rahat rahat satılabiliyor. Yakalanan yasadışı balıklar için kamyon başına kesilen ceza o kadar küçük ki aynı balık az sonra başka yerde satışa sunulabiliyor.

– Kaçak, aşırı ve yasadışı avcılık denizlerdeki denetimler arttırılmalı. AIS cihazlarının (Otomatik tanıma sistemi) 15 metreden büyük bütün balıkçı teknelerinde olması zorunlu. AIS cihazlarının sürekli kullanımı, yasadışı balık avının önüne geçebilmek için hayati öneme sahip. Balıkçılığı düzenleyen kanuna AIS cihazlarının zorunlu kullanımıyla ilgili maddenin eklenmesi gerekir.

– Türlerin stokları ile ilgili çalışmaların yapılması. Ne kadar balık kaldı onu bile bile adam gibi bilmiyoruz.

– Av araçlarına düzenlemeler getirilmesi… Ağların torba kısımlarının balık büyüklüğüne uygun olarak değiştirilmesi, ağ gözlerinin yavru balıkların kaçabileceği şekilde yapılması… Balıkçılıkla beraber ilgili üretim sanayinin (ağ) de aynı şekilde denetlenmesi….

– Tüm bunların sağlıklı ve işlevsel olarak gerçekleştirilebilmesi için gereken eğitimlerin ve teşviklerin sağlanması. Hibe ve teşviklerin düzenlenmesinde ise sosyal, ekonomik ve ekolojik olarak fayda sağlayacak şekilde balıkçılığın merkezindeki kıyı balıkçısı dikkate alınması, hibe ve teşviklerin aşırı avcılığa değil, sürdürülebilirliğe hizmet etmesi için her önlemin alınması….

Mutlu Tömbekici – Vatan

Ekolojinin siyaseti, siyasetin ekolojisi – Arif Ali Cangı

Mahatma Gandi, “Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil” der. Artık ekolojik krizlerden söz edilmeye başlandığı günümüzde Gandi’nin bu sözü daha da anlamlı hale geldi. Geçtiğimi hafta içinde 5 Haziran’da ‘Dünya Çevre Günü’ münasebetiyle, canlı yaşamının sürdürülebilmesi için gereken doğal varlıkların ne kadar azaldığı, ne kadar canlı türünün yok olduğu, küresel ısınmanın hangi boyutlara ulaştığı yazılıp çizildi. Bu şekilde ‘Dünya Çevre Günü’ geçiştirildi, yeniden tüketim alışkanlıklarımızla, siyasal tercihlerimizle günlük yaşantımıza döndük. Oysa sorun bir günle geçiştirilemeyecek kadar büyük ve can yakıcı. Çünkü doğrudan yaşam hakkını tehdit ediyor.
İnsanlık, yaklaşık 2 bin yıldan bu yana ‘hak’ kavramıyla uğraşıyor, insan haklarının çağdaş yorumu 200 yıllık geçmişe sahip. ‘Çevre hakkı’, 1970’li yıllarla birlikte insan hakları alanında ayrı bir hak olarak tanımlanmaya başlandı. Bu yeni gelişmenin nedeni, insan faaliyetleriyle ekolojik yıkıma doğru gidildiğinin fark edilmeye başlanmasıydı. Doğanın dengelerinin bozulması, dünyanın geleceğine dair korkunç tahminler, ‘hak’ anlayışında önemli değişiklikler yarattı. “İnsan merkezli” anlayıştan, doğal çevreyi oluşturan tüm bileşenler hakkın öznesi haline geldi ve artık ‘doğanın hakları’ndan söz ediyoruz.
Kavramsal olarak bu gelişmeler yaşanmakla birlikte ekolojik yıkıma yol açan uygulamalar yaygınlaşarak sürdürülüyor. Ekoloji alanında yaşanan sorunları değerlendirirken yaşanan ekonomik ve toplumsal ortam gözardı edilmez. Yaşanan süreçte uygulanan neoliberal politikalarla doğal çevre ekonomik etkinliklerde kullanılacak bir pazar malı haline getirilerek, sermaye birikimi hızlandırılmaya çalışılıyor. Küreselleşen sermaye, sürekli olarak üretimini artırmak istiyor, buna karşılık doğal varlıklar sınırlı.
Günümüzde uygulanan neoliberal ekonomik politikalarla, doğanın sömürülmesine dönüşen ekonomik faaliyetler, somut olarak gündelik hayatları etkileyen sonuçlar doğurmaya başladı. Bu da beraberinde, insanların yaşam çevresini korumak için bir araya gelmelerini, örgütlü davranmalarını zorluyor. Ülkemizden Karadeniz bölgesindeki vadilerin yaşam kaynağı olan derelerin suyunu hapseden HES’lere karşı oluşan direnişler, havasını, toprağını korumak için termik santral nöbeti tutan köylüler, Bergama-Ovacık, Uşak-Eşme Kışladağ örnekleri karşısında altın madeni ocakları açılmasına karşı örgütlenen Kazdağları, Kozak Yaylası sakinleri, üzerlerindeki tüm baskıya rağmen arazisini satmayan, kamulaştırılmasına direnen Efemçukuru köylüleri, nükleer santral projelerine karşı oluşan duyarlılık gibi örnekleri verebiliriz. Bu örnekler, yaşamın savunulması alanında önemli çabalar olmakla birlikte, yaşam alanlarının korunmasını sağlamıyor, dünyanın geleceği için umutlu olmamıza yetmiyor.

Yaşamın savunulması siyaseti
1 Mayıs’ta bankalara saldırdıkları iddiasıyla Terörle Mücadele (TEM) ekiplerince gözaltına alınanlardan ‘Yeryüzüne Özgürlük Derneği’ üyelerine ‘HES’e, nükleere, 3. köprüye karşı mısın?’ diye sormuşlar. Bu olay, ekoloji hareketlerinin, ekolojik yıkıma yol açan siyasi iktidarların hedefinde olduğunu bir kez daha gösterdi. Bir süredir, yaşamı savunmaya yönelik barışçıl eylemler, kolluk güçlerine direnme, mala zarar verme, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına muhalefet vb. suçlamalarla kriminize edilmeye çalışılıyor, şirketlerin açtıkları yüklü tazminat davaları ile de ekolojistler sindirilmek isteniyor. Yaşananlar, bununla yetinilmeyip ekolojiyi koruma eylemlerinin ‘terör’ olarak nitelendirilmesine doğru yol aldığımız gösteriyor. Bir yandan örnek çevre direnişlerine rağmen, mevcut endüstriyel kapitalist sistem dünyamızı her geçen gün felakete sürüklüyor, diğer yandan bu hareketler boğulmaya çalışılıyor.
Yaşanan sürecin ‘doğa’nın aleyhine işlemesi, yürütülen mücadelenin biçiminin ve niteliğinin değiştirilmesini zorunlu kılıyor. Ekolojik yıkıma yol açacak faaliyetler, bir politikanın uygulaması olarak karşımıza çıktığına göre, bunun karşısında doğanın korunmasının da politik bir duruşla mümkün olacağı görülüyor. Yaşanılabilir, güvenli bir gelecek için artık ekolojinin siyasallaşması, siyasetin de ekolojistleşmesi yani ‘yaşamın savunulması siyaseti’ne ihtiyaç var. Asıl çözümlenmesi gereken, bu siyasallaşma nasıl olacak, bu yeni siyasal harekette hangi ilkelerde buluşulacak? Bu konuların tartışılması gerekiyor. O zaman tartışmaya başlayalım.
Oluşturulacak siyasi hareket, ekolojinin yanı sıra Türkiye’nin eşitlik, özgürlük ve demokrasi sorunlarına da çözüm politikaları önermek zorunda. Bir yanda emeğin, insanın sömürüsüne ve doğanın sömürüsüne aynı ölçüde ve güçte karşı durmak yeni siyasetin ilk ortaklığı olmalı. Diğer yandan etnik, kimlik, dinsel, cinsel ve diğer her türlü farklılığı içinde barındıran, ayrımcılığı reddeden bir yerde durmalı. Doğanın haklarını savunacak siyasetin ‘tabiatı gereği’ çoğulcu olması zorunlu. İnsanın doğanın efendisi değil, diğer canlılarla birlikte onun bir parçası olduğunu kabul eden ‘yaşamın savunulması siyaseti’nin hiyerarşiyle, lider ve erkek hegemonyası ile uzlaşabilmesi mümkün değil, bu nedenle kendi içinde doğrudan demokrasiyi işletmeli, aynı zamanda bunu topluma yaymayı önüne iş olarak koymalı.
Sözün özü eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve dayanışma gibi solun evrensel değerleri ile ekoloji düşüncesinin ve yeşil düşüncenin ortaklaştığı yeni bir siyaset mümkün. Böylesi bir siyasetle çocuklarımıza eşitliğin, özgürlüğün, demokrasinin egemen olduğu şiddetsiz yaşanılası daha iyi bir dünya yaratabiliriz.

Arif Ali Cangı

 

Doğa Derneği Rio’dan bildiriyor: “Sürdürülemeyen çevreciliğin 20 yılı”

Doğa Derneği üye ve gönüllüleri tarafından hazırlanan “Doğa Günlüğü” adlı blog, Rio+20 özel yayınına başladı.

20-22 Haziran tarihleri arasında Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde gerçekleştirilecek olan Rio+20 zirvesi, 1992 yılında gerçekleştirilen tarihi çevre zirvesinin 20. yılında “geçmiş 20 yılda sürdürülebilir kalkınma adına yapılanların muhasebesini” yapmayı amaçlıyor ve “The Future we want” (“Arzu ettiğimiz gelecek”) sloganıyla yola çıkıyor.

Ancak ekolojist ve çevreciler durumdan memnun değil. Rio’daki toplantıya sadece günler kala, hem Türkiye’de hem de dünya çapında sivil girişimlerde yoğun bir “Rio’ya inanmama” durumu gözlemleniyor. Aralık 2009’unda Kopenhag’da düzenlenen COP15 İklim Değişikliği zirvesinden bu yana giderek artan “kalkınma söylemi, önerilen mevcut yöntemler ve yaklaşımlar, ve siyasi yapılarla çözüme ulaşılamayacağı” düşüncesi Rio+20 öncesinde de yoğun biçimde hissediliyor.

Doğa Derneği de Rio+20’ye bakışını şöyle özetliyor: “Doğa Derneği, çevreci söylemin sunduğu ‘Sürdürülebilir Kalkınma’ ve ‘Yeşil Ekonomi’ projelerinin gezegen için gerçekçi çözümler üretmediğini kabul eden oluşumlardan biri. Çünkü gezegenimizin içinde olduğu ekolojik kriz, küresel ekonomik krizle birleşerek çok daha yakıcı bir hal aldı. Aslında iki kriz sürekli olarak birbirini tetikliyor da denebilir. Öyle ki, büyük şirketlerin küresel ekonomik düzenini yaşatmak için fazladan bir dünya daha varmış gibi yaşıyoruz ve her yılın altıncı ayında dünyanın bize bir yılda sunabileceği herşeyi tüketmiş oluyoruz.”

Doğa Derneği’nin bugün duyurusunu yaptığı günlük de kendisine “Rio+20: Sürdürülemeyen Çevreciliği 20 yılı” üst başlığını seçmiş. Rio+20 Zirvesi boyunca güncellenecek günlüğü http://gunluk.dogadernegi.org/rio20/ adresinden takip etmek mümkün.

(Yeşil Gazete)

 

Soru ortada, cevap lazım: Pazar 13:00, Tütün Deposu

“İstanbul’un orta yerindeki kolektif tarla ile köşe başındaki bir dayanışma mutfağını, Emek Sineması için verilen mücadeleyle kentsel dönüşüm karşıtı direnişleri nasıl bir arada düşünebiliriz?” sorusuyla yola çıkan gruplar, kurdukları ya da kurma sürecinde oldukları “alternatif” alanlar arasındaki mesafeyi kısaltmanın, “farklı bir toplum” mücadelelerini ortaklaştırarak yaygınlaştırmanın yollarını arıyor.

Bu amaçla bir duyuru yayınlayan gruplar, 17 Haziran Pazar günü 13:00’de Tophane’deki Tütün Deposu’nda bir araya geleceklerini belirttiler. Duyurunun tam metnini aşağıda okuyabilirsiniz.

MÜŞTEREKLERİMİZ 1: NEREDEN VE NASIL BAŞLAMALI?

 

İstanbul’un orta yerindeki bir kolektif tarla ile köşe başındaki bir dayanışma mutfağını, Emek Sineması için verilen mücadeleyle kentsel dönüşüm karşıtı direnişleri nasıl bir arada düşünebiliriz? Bu deneyleri yan yana, üst üste getirecek ortaklıkları nerelerde buluruz? Ya da şöyle soralım, koca şehrin şu ya da bu köşesinde yeni yeni inşa olan bu dayanışma/direniş mekânları arasındaki mesafeyi nasıl kısaltırız?

Tahrir’den Sintagma’ya, Puerta del Sol’den Wall Street’e meydanları, sokakları, arka bahçeleri, apartman aralarını, bodrum katlarını, kuytuları ve açıklıkları sahiplenmek için sesini yükselten kalabalıkların “gör dediği” bir şeyler olmalı. Belki bu sorulara bir de buradan bakmalı. Kapitalist krizle iç içe büyüyen ekolojik krizin adeta bir insanlık krizine neden olup hayatlarımızı kuşattığı şu zamanda “şimdi ve burada”ya sahip çıkanlara kulak kesilmeli.

Açlığa, susuzluğa, işsizliğe, yerinden edilmişliğe, suratına kapanan sınır kapılarına ve daha nice melanete karşı mücadele edenlerin izinde, kurduğumuz mekânları bir masa etrafında konuşmaya başlasak iyi olacak diye düşündük.

Bu niyetle Ekoloji KolektifiBoğaziçi Tüketim KooperatifiGöçmen Dayanışma Ağıİmece-Toplumun Şehircilik HareketiTarlaTaban İnisiyatifi ve Kamusal Sanat Laboratuvarı olarak 17 Haziran Pazar günü bir atölye çalışmasında bir araya geliyoruz.

Sorular muhtelif, cevaplar henüz ham belki, ama bir yerlerden de başlamalı.

Yer: Tütün Deposu – Lüleci Hendek Caddesi, No: 12, Tophane-Beyoğlu

Zaman: 17 Haziran Pazar, 13.00

(Yeşil Gazete)

Herkes “yeşil” derken, Yeşil Hareket

Bu aslında bir umut ya da umutsuzluk yazısı değil. Bir deneme yazısı, bir fikir yürütme yazısı. Ana fikri de şu: Günümüzde, Yeşil Hareket’in ilk çıkışında savunduğu düşünceler, artık inkar edilemez bir şekilde toplumun ve siyasi yapıların hemen hemen hepsi tarafından kabul ediliyor ve yavaş yavaş da olsa savunulmaya başlıyor. Peki fikirleri bu kadar yayılmışken, Yeşil Hareket nasıl kendisini var edecek? Var etmesi için neler yapması gerekir?

Dünya, Yeşil Hareket ile tanıştığında, Yeşil Hareket’in fikirleri, uygulamaları ve yaşayışı bir çığır açmıştı. O güne kadar politikada kendisine yer bulamayan fikirlerin de katılımıyla gelişen Yeşil Hareket, mevcut iki düşünce yapsını da sorgulamış ve kendisine bir yol açmıştı. Yeşil Hareket’in tarihine baktığımızda birebir Gandhi’nin o ünlü sözünün hayata geçtiğini görebiliyoruz. Neydi o söz? “Önce seni inkar ederler. Sonra sana gülerler. Sonra seninle savaşırlar. Sonunda sen kazanırsın”.

Gerçekten de Yeşiller, ilk çıkışlarını yaptıklarında, bir kesim onları anlamak yerine “Kızılların bir oyunu” diye nitelendirirken, aynı olguya bakan diğer kesim ise “Burjuvazinin kitleleri ayartmak için yeni bir aracı” olarak nitelendiriyor. Bir sonraki adımda, Yeşil Hareket bir siyasi soytarılık, bir show siyaseti olarak suçlanıyor, itibarsızlaştırmaya çalışılıyor. Düşünsenize, parlamentoya boğazlı kazaklarla, ellerinde bitkilerle giren insanlar. Yeni şeylerden bahsediyorlar. Silahsızlanma diyorlar, tüketim toplumunun eleştirilmesi diyorlar, kaplumbağalar diyorlar, nükleer santraller kapatılsın diyorlar. Büyüyen bu hareket karşısında seçmen tabanlarının ayaklarının altından kaydığını gördüklerinde, üçüncü adıma geçildi. Yeşiller mevcut siyasete çekilmeye, köklerinden koparılmaya çalışıldı. Burada tabii ki, Yeşiller’den kaynaklanan hatalar da oldu. Yavaş yavaş gelen seçim başarıları ve büyüme, bir noktadan sonra muhalefetten, iktidara geçişi de beraberinde getirdi. Ve iktidarın kirleten yanından kaçamadı Yeşiller.

Peki sonunda ne oldu? Bugün, belki Türkiye’de etkileri henüz merkez siyasette tam olarak hissedilmese de, hemen hemen siyasi yelpazenin tüm kesimlerinin parti programlarında, siyasi hedeflerinde Yeşil Hareket’ten bir pay görmek artık mümkün. Bu bazen hem siyasi, hem de örgütsel düzeyde oluyor, bazen sadece bunlardan bir tanesinde kalıyor ama görülüyor. O zaman sormanın vaktidir: Bu bir kazanma hali mi Gandhi’nin dediği gibi? Şüphesiz ki bir bakıma öyledir. Çünkü bir hareket, kısa bir süre içerisinde fikirlerini mutlak doğrular olarak kabul ettirmiş ve sözünü ilk başta kendisini ciddiye almayanlara ya da kendisini inkar edenlere de söylettirmeyi başarmıştır. Fakat bir bakıma da öyle değildir. Çünkü hareket kendi özgünlüğünü koruyup, koruyamamak gibi bir tehlike ile karşı karşıya kalmıştır.

Türkiye’ye dönelim tekrar. Uzun siyasi geleneklerden gelen hareketlerin yaptıkları yayınlara bakıyorsunuz, söyledikleri sözlere bakıyorsunuz mutlaka ekoloji geçiyor. Bazıları daha utangaç, çevre diyorlar. Bunda tabii ki pragmatik nedenler var. Mücadele, halk hareketliliği en çok çevre mücadelesinde yaşanıyor ve örgütlenmek için en ideal yerler oralar. Yine de o şekilde ya da bu şekilde bir söz söyleniyor. Bir kaç ortodoks yapı dışında, devrimci örgütler, reformist örgütler hep Dünya’da Yeşil Hareket zamanında ne demişse, onu söylüyorlar. Tabii ki biraz kendilerine yontarak.

Gelinen bu noktada ne yapılabilir? Sorulara dönersek? Fikirleri bu kadar yayılmışken, Yeşil Hareket nasıl kendisini var edecek? Var etmesi için neler yapması gerekir? Hareket kendi özgünlüğünü koruyup, koruyamamak gibi bir tehlike ile karşı karşıyayken neler yapılabilir? Öncelikle, hala diğer politik odakların söyleyemedikleri ama Yeşil Hareket’in temelini oluşturan bir kaç kavram var. Bunlara ağırlık vermek gerekli. Endüstriyalizm karşıtlığı bunlardan biridir, Yeşil Hareket’in çıkış noktası olan tüketim toplumu eleştirisi bunlardan biridir… Adım adım düşünmek gerekir. Eğer, Yeşil Hareket’in yıllar önce ileriye doğru attığı adıma karşılık olarak, diğer siyasi hareketler de bir adım atıp yaklaşmışsa, artık daha radikal olup, daha cesaretli olup yeni bir adım atma sırası gelmiş demektir. Daha esastan bir sorgulama ve değişim isteğinin politik olarak da sırası gelmiş demektir. İklim değişikliği zaten bu sorgulamanın ve değişimin sırasının çoktan geldiğini bize gösteriyordu. Fakat politik olarak da bunu yapmak gerekli.

Sonuç olarak, herkes yeşile ucundan kıyısından bulaşmışken, “en devrimci” dergilerde bile ekoloji yazıları çıkmaya, bir kaç yıl öncesine kadar hayal edilemeyecek sözler, hayal edilemeyecek kişilerin ağzından duyulmaya başlandıysa bu Yeşil Hareket’in hegemonik başarısıdır fakat yetmez ve yetmiyor da. Artık var olan sistemle daha net ve radikal bir sorgulama sürecinin başlamasının vaktidir. Yeşil Hareket’in temel çıkış noktaları üzerinden gelecek bu sorgulama, hareketin özgünlüğünü korumasına yardımcı olacaktır. çünkü Yeşil Hareket’in söylediği ama hala başkalarının söylemeye cesaret edemediği sözler var. Bu yüzden de Yeşil Hareket’in önü açık, daha çok yolu var.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/#!/Urbarli

Yunan ikilemi -Joost Lagendijk

 
Dünyanın bu köşesindeki en vahim ekonomik krizlerden birinin sonuçlarından mustarip öfkeli bir Yunanistan vatandaşı olsanız, bu pazar ne yapardınız? Bir önceki seçim, işleyen bir çoğunluk hükümeti üretmediği için altı haftada ikinci kez düzenlenen ulusal seçimlerde oy kullanmanız gerekiyor.

Bir yandan, mevcut faciadan sorumlu tuttuğunuz iki ana akım partiyi, Muhafazakârları ve Sosyalistleri desteklemek istemiyorsunuz. Diğer yandan Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nde kalmasını istiyorsunuz, bu yüzden de AB ile IMF’nin ülkeye dayattığı katı kemer sıkma önlemlerinin hepsini kaldırma vaadinde bulunan radikal sol lider Alexis Çipras’a oy verip vermemek konusunda kararsızsınız. Bu vaade tepki olarak iki kurum da Yunanistan’ın ‘üzümü yiyip bağcıyı kovamayacağını’ vurguluyor. Atina mevcut mali anlaşma maddelerine uymadığında ve uymazsa, ülke bu anlaşmanın parçası olan milyarlarca doları artık alamayacak ve Euro’yu terk etmeye mecbur kalacak.

Çoğu Yunan seçmen için sorun, kalbin sesiyle aklın sesi arasında tercih yapmaktan ibaret değil. Analistler ve ekonomi uzmanlarının tavsiyesine başvurduklarında da her iki seçenek için hiç iç açıcı olmayan en kötü durum senaryolarıyla karşılaşıyorlar.

Aklın galebe çalması ve eski müesses nizam partilerinin, bazı küçük partilerin de yardımıyla Yunanistan Parlamentosu’nda mevcut anlaşmalara uymayı isteyen bir çoğunluk elde etmeyi başarması durumunda, birçok gözlemci bütçe kesintileri, ekonomik daralma ve yabancı bankacılarla bürokratların katı denetiminden müteşekkil on yıllık bir dönem yaşanacağını tahmin ediyor. Böyle olsa bile Yunanistan’ın bütün borçlarını ödemeyi ve ekonomisini yapısal reformdan geçirmeyi başarıp başaramayacağı kesin değil. Sonunda rahatlama garantisi yokken sürekli sıkıntı çekmek anlamına geliyorsa, Euro Bölgesi’nde niye kalınsın ki?

Bu belirsizlik birçok Yunanlının ve giderek artan sayıda yabancı yorumcunun, bazı anketlerde ilk sırada yer alan Çipras’ın görüşlerine sempati duymasına yol açıyor. Solcu iktisatçılar, topyekûn borç iptali, büyük şirketlere vergi artırımı ve bankaların millileştirilmesinden oluşan programına olumlu bakıyor. Şahsen Çipras’ın önerilerinin eski moda solcu muhabbetlerinin nostaljik cazibesine sahip olduğunu, fakat kısmen bile olsa hiçbir uygulanma şansının olmadığını düşünüyorum.

Bence Çipras bile bunun farkında. Cazibesinin, fikirlerinin geçerliliğinden kaynaklanmadığını o da gayet iyi biliyor. Elindeki en büyük koz, Yunanistan’ın batamayacak kadar büyük olduğu ve Almanya ile AB’nin geri kalanının fazla yüksek risk taşıdığından dolayı Yunanistan’ın ipini asla çekmeyeceği inancı. Brookings Enstitüsü uzmanlarından Thomas Wright, Foreign Policy dergisinde Çipras’ın stratejisinin Karşılıklı Yıkım Bilinci’nin (KYB-ABD ve Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş dönemindeki nükleer politikası) yeniden sahneye konulması olduğunu ikna edici bir şekilde anlatıyor. Nükleer silahlara sahip iki ülke, kendi yıkımına yol açabileceğini bildiği için bu silahları kullanmıyordu. Bu analojide nükleer silah Euro’dan ayrılma; Almanya bu silahı asla kullanmayacak, çünkü bunun geri kalan herkesi dibe çekecek bir ekonomik felakete yol açabileceğinin farkında. Bu yüzden Çipras, istediği her şeyi yapabileceğini ve yine de Euro Bölgesi’nde kalabileceğini düşünüyor.

Çipras’ın sınırlar olmadığını ve Almanya’nın, Yunanistan’ın paldır küldür Euro’dan çıkmasını önlemek için istediği her şeyi kabul edeceğini düşünmekle hata yaptığı konusunda Wright’la hemfikirim. Son aylarda Berlin ve Brüksel’de “Yunan-çıkışı”na dair hazırlıklar yapılıyor. Avrupa Politika Çalışmaları Merkezi’nden Daniel Gros gibi ciddi ve etkili iktisatçılar, bir süredir böyle bir çıkışın mümkün olduğunu ve on yıllık bir düzenlemenin ardından Yunanistan borçlarını bile ödeyebileceğine işaret ediyor.

Bunun da ötesinde, ülke içindeki ağır bütçe kesintilerinin ortasında, çoğu Avrupa ülkesinin siyasi liderleri ve geniş seçmen kitleleri, Yunanlıların hem krizden çıkmak için üzerine düşeni yapmaya yanaşmayacağı hem de onlar için para vermeye devam edecekleri bir duruma şantajla sürüklenmeyi asla istemiyor.

Kafası karışık Yunanlı seçmene tavsiyem şu: Zarınızı Çipras’ın devrimci karizmasından ve KYB stratejisinden yana atmayın. AB, Yunanistan’la imzalanan kurtarma anlaşmasının, ters teptiği görülen bazı şartlarını yeniden düzenlemeye razı. Yunanistan’a açık çek vermeye ise razı değil.

Joost Lagendijk – Zaman

Ayrı lokantaların insanlarıyız – Ahmet Altan

Geçenlerde bir öğlen vakti babam, Mehmet, ben, yıllardır gittiğimiz bir lokantaya gittik.

Tam içeri girerken kapıda bir tabelayla karşılaştık.

“Lokantamızda içki servisi yapılmamaktır.”

Babam epeydir içki içmiyor, o içmeyince biz de onun yanında içki içmiyoruz.

O gün de içki içmeyecektik.

Ama tabelanın tuhaflığı şaşırttı bizi.

On yıldır içki servisi yapan lokanta birden “içki servisi yapmamaya” karar vermişti.

Böyle zamanlarda yüzünde beliren o alaycı gülümsemesiyle babam bana baktı, “yakında başka bir tabela daha koyarlar” dedi.

“Nasıl bir tabela?”

Babam muzip dalgacılığıyla hayali tabelanın nasıl olacağını açıkladı.

“Kürtaj yaptıranlar ve yaptırmayı düşünenler lokantamızda yemek yiyemez.”

Yeşillikli sakin bahçede kahkahamın çınlayan sesinden utandım ama Allah’tan çok fazla insan yoktu bahçede.

Bizim masaya uğrayan lokantanın yöneticisine niye içki servisinden vazgeçtiklerini sorduk.

“İçkiye yüzde 18 KDV var,” dedi, “içki servisi yapılınca diğer içeceklere de yüzde 18 KDV uygulanıyor, onun için vazgeçtik.”

Ünlü bir lokanta sahibi bir keresinde bana, “lokantalar yemekten değil, içkiden para kazanır” demişti.

Genç yönetici ise “ayrana” yüksek KDV var diye içki satmaktan vazgeçtiklerini söylüyordu.

Zorlamadık zavallı yöneticiyi.

İçkiyi kaldırmalarından daha beteri gerçek nedeni söylemekten korkmalarıydı.

Onları yalan söylemek zorunda bırakan “korku”, beni içki servisi yapmamalarından daha fazla etkiledi doğrusu.

Eskiden, başörtülü kızlar için üniversitelerde “ikna odaları” açmışlardı, bir an aklımda lokanta sahipleri için belediyelerde açılan “ikna odaları” görüntüsü belirdi.

Çoktandır bazı belediyelerin kendi bölgelerinde içki servisini çeşitli yöntemlerle engellediği söylentileri yaygın biçimde dilden dile dolaşıyor.

Belli ki bir “irade” değişik “yaşam biçimlerini” birbirinden ayırmaya karar vermiş.

Artık ayrı “lokantaların” insanları oluyoruz.

Hayatlarımız ayrılıyor.

Sanırım bugünkü iktidar, kendi taraftarları fazla olduğu için “kendilerine benzemeyenleri” ite ite sahneden çıkaracağını düşünüyor.

Diyelim ki öyle yaptı.

Hayat daha mı güzel olacak?

Matrix
filmindeki o birbirinin aynı, siyah elbiseli, siyah gözlüklü “tek tip” polisler gibi Türkiye’de milyonlarca Tayyip Erdoğan olduğunu, başka bir canlı türüne rastlamadığınızı düşünün.

Sıkılmayacak mısınız?

Bağırıp çağırarak dolaşan bir sürü erkek… Çok mu zevkli bir hayat olacak bu?

Hayata tadını veren çeşitliliğidir.

“Sadece benim gibi olanlar yaşasın, diğerleri ortadan yok olsun”
derseniz bunaltıcı bir hayat kurarsınız.

RTÜK de ATV’ye büyük bir ceza kesmiş, programda sunucu bir kadına “evlenmeden önce flört ettiniz mi” diye sorduğu için.

Bunu “insan onuruna” aykırı bulmuş RTÜK.

Evlenmeden önce flört etmeyi “kendi ahlaklarına” aykırı bulan insanlar var ama Uludere katliamını sessizce geçiştirmeyi, yakınları ölen insanları aşağılamayı “kendi ahlaklarına” aykırı bulan insanlar da var.

RTÜK, Uludere konusunda terbiyesizce konuşanları, ölenleri “dolap beygirine” benzetenleri cezalandırmıyor, onların söylediklerini “insan onuruna” aykırı bulmuyor.

Muhafazakârlarımızın bazıları için “seksin” dışında bir ahlak kriteri yokmuş gibi gözüküyor bazen, evlenmeden önce flört etmezsen her şey serbest, ister adam öldür, ister askerle koyun koyuna girip totaliter bir sistem kur, ister pankart açan çocukları yıllarca zindana at.

Bizim muhafazakârları ve onların “göz bebeği” hükümeti eleştirince bazıları bu eleştirileri “mağdur muhafazakârlara karşı seçkinlerin saldırısı” gibi değerlendirmekten çok hoşlanıyor.

Ama muhafazakâr kardeşlerimiz durum artık öyle değil, siz mağdur değilsiniz artık, mazlum değilsiniz, sizin iktidarınız, kendilerine benzemeyenlere hayat hakkı tanımak istemeyen Kemalistler gibi kendilerine benzemeyenlere hayat hakkı tanımamak için uğraşıyor.

Kemalistleşiyorsunuz, seçkinleşiyorsunuz, kendi hayat tarzınızı, kendi ahlakınızı “tek” kabul ediyorsunuz.

Eskiden mazlumdunuz.

Şimdi Uludere’de açıkça görüldüğü gibi zalimleşiyorsunuz.

Eskiden paşaları eleştirmemek ne anlama geliyorsa şimdi de sizin iktidarınızı eleştirmemek aynı anlama geliyor benim için, utanç verici bir haysiyetsizlik olur bu iktidarın yaptıkları karşısında sessiz kalmak.

Kötü bir yere gidiyoruz.

Çeşitli nedenlerle “dışlamak”, hayatın dışına itmek istediğiniz insanlara bir baksanıza, Kürtler, Aleviler, solcular, demokratlar, modernler, kadınlar, gençler.

“Orta yaşlı Türk Sünni erkekler padişahlığı” kurmak ister gibi bir hâli var bu iktidarın.

Bu milyonlarca insanı ortadan yok etmek o kadar kolay mı olacak?

Emin olun o kadar kolay olmaz, çok tatsızlık yaşanır.

Durduk yerde bu ülke çeşitli yerlerinden çok sancılı biçimde kırılır, çok acı çekilir.

Milyonlarca insan “sihirbaz tavşanı” gibi kaybolmaz şapkanın içinde.

Bu kadar sıkıştırmayın, sıkıştırmak istedikleriniz tavşan değil insan ve sonunda birleşip öyle bir bağırırlar ki sesleri yedi cihandan duyulur.

Meclis’te ‘bayan’ yerine ‘kadın’

TBMM yönetimi, Meclis’teki tüm tuvaletlerin kapısındaki “bay” ve “bayan” ibarelerini “kadın” ve “erkek” olarak değiştirdi. TBMM yönetimi, kendi iç yazışmalarında ve resmi evrakında da “bayan” yerine “kadın” kelimesinin kullanılması kararı aldı.

Hürriyet’in haberine göre, TBMM yönetimi, Meclis’teki tüm tuvaletlerin kapısındaki “bay ve bayan” ibarelerini “kadın ve erkek” olarak değiştirdi. TBMM yönetimi, bundan önce de İçtüzük’teki “bayan” ifadelerinin ayıklanması için çalışma başlatmıştı. Yasama döneminin başında kadın milletvekillerinin Genel Kurul salonunda “pantolon” giymesine imkan veren İçtüzük düzenlemesinde, “bayan personel” veya “bayan milletvekili” şeklindeki ifadelerin “kadın” olarak değiştirilmesi planlanmıştı. Ancak, bu düzenleme partiler arasındaki uyuşmazlık nedeniyle askıda kaldı.

TBMM yönetimi, kendi iç yazışmalarında ve resmi evrakında bayan yerine kadın kullanılması kararı aldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da resmi yazışmalarda kadın ifadesinin kullanılmasını isterken, yasalardaki “bayan ve hanım” sözcüklerinin de ayıklanmasına karar verildi. TBMM’ye gönderilen her türlü tasarı ve teklifteki bayan sözcükleri de kadın olarak değiştirilmeye başlandı.

Tartışma, cinsiyet tanımı olarak erkeğin karşılığı olmasına rağmen bir süreden beri kadın yerine bayan ve hanım ifadesinin kullanılmasıyla başladı. Kadın örgütleri, nezaket sözcüğü olan bayanın cinsiyet tanımında kullanılmasına itiraz ettiler. Örgütler, “kız veya kadın” olmak gibi bekaret ayrımının ortadan kalkması ve sadece genel olarak kadın ifadesinin kullanılması için kulis yaptılar.

KADINLAR LİGİ

Benzer bir tartışma spor liglerinde de yaşandı. Basketbol Federasyonu, 2010’da aldığı kararla bundan böyle “Bayanlar Ligi” yerine “Kadınlar Ligi” ifadesini kullanacağını açıkladı. Ancak ardından gelen süreçte, bayan voleybol takımı, bayan basketbol takımı tanımı kullanılmaya devam edildi. Bazı medya grupları ise bayan yerine kadınlar ligi ifadesini kullanmaya başladı. Türk Dil Kurumu yöneticileri de doğru ifadenin “kadınlar ligi” olduğunu, bu ifadenin sürekli kullanılması durumunda, “bayanlar ligi” ifadesinin bir süre sonra tuhaf geleceğini bildirmişti.

Dil bilimciler, erkeğin karşılığının kadın olduğunu belirterek, “bayanlar ligi” diyenlerin “baylar ligi” ifadesini kullanmadığına da dikkat çekmişlerdi.

Kadınlar kürtaj yasağına karşı Ankara’da sokağa çıkıyor

Kürtaj Yasağına Karşı Kadın İnisiyatifi, bu pazar günü Ankara’da bir miting düzenliyor.

“Yasal değil, yasak kürtaj öldürür” sloganıyla gerçekleşecek mitingin toplanma noktası saat 16.00’da Ankara Siyasal önü. Miting ise Kolej Kavşağı’nda gerçekleşecek.