Ana Sayfa Blog Sayfa 4682

Tarkan Rize’de kendi köyünü ziyaret etti

Tarkan Tevetoğlu, İkizdere ilçesinin Rüzgarlı köyüne giderek akraba ve köylüleriyle hasret giderdi.

Ünlü pop müzik sanatçısı Tarkan Tevetoğlu babasının köyü olan Rize’nin İkizdere ilçesinin Rüzgarlı köyüne giderek akraba ve köylüleriyle hasret giderdi. Trabzon’daki konserinden sonra İkizdere’nin Rüzgârlı köyüne gelen Tarkan Tevetoğlu babasının köy mezarlığında bulunan mezarını ziyaret ederek dua okudu, köydeki akrabalarını aradı. Evlerine giderek sohbet ederek bol bol fotoğraf çektirdi.

İşlerinin yoğunluğundan dolayı köyüne seyrek geldiğini söyleyen Tarkan Tevetoğlu Köy Muhtarı Müfit Köymen’den köy hakkında bilgi aldı. Köylülerinin bazı isteklerini bizzat Tarkan Tevetoğlu’nun not alması dikkat çekti. Köylüleriyle 5 saat hasret gideren Tarkan, Erzurum’da yapılacak olan konserine katılmak üzere geldiği minibüsle Ovit Yolu üzerinden Erzurum’a hareket etti.

 

Yeni siyaset için yola çıkıldı: Yeşiller Partisi ve EDP birleşiyor

Yeşiller Partisi ve EDP birleşiyor. Bugün İstanbul’da Taxim Hill Oteli’nde düzenlenen basın toplantısında iki partinin, yeni katılımlarla kuracağı yeni yeşil sol parti açıklanırken, yeni partinin dayanacağı temel ilkeleri içeren bir deklarasyon ilan edildi.

EDP’den Ayla Şeşan’ın moderatörlüğünde yapılan basın toplantısında Yeşiller Partisi eşsözcüleri Sevil Turan ve Kemal Tuncaelli ile EDP Genel Başkanı Ferdan Ergut birer konuşma yaptı.

Kalabalık bir grubun izlediği basın toplantısına yeni oluşuma destek veren Ömer Madra, Ahmet İnsel, Uygar Özesmi, Cengiz Aktar, Maya Arakon, Ergin Cinmen, Bekir Ağırdır, Ali Bayramoğlu gibi isimler de katıldı. Ayrıca Oya Baydar, Aydın Engin, Doç. Dr. Murat Paker, Prof. Yasemin İnceoğlu, Prof. Ayşe Gözen, Prof. Dr. Gencay Gürsoy gibi yazar ve akademisyenlerin destek mesajları okundu.

İlk konuşmayı yapan Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Kemal Tuncaelli, iki partinin birleşme sürecini anlatarak 8 aydır devam etmekte olan süreç boyunca Türkiye’nin 35 ilinde yapılan demokrasi ve ekoloji forumlarını, İstanbul’da yapılan Demokrasi Konferansı’nı ve atölye çalışmalarını anlattı. Kemal Tuncaelli bunun sol içi bir birleşme olarak görülmemesi gerektiğini söyleyerek, yeni partinin yeşil ve sol bir parti olacağına vurgu yaptı.

Deklarasyonu açıklamaya “Neden Bir Aradayız” sorusunun yanıtıyla başlayan Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Sevil Turan ise “Türkiye’de yeni bir siyasete; özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojist, katılımcı ve toplumsal ve onarıcı adaletten yana bir mücadele anlayışına olan ihtiyaç her geçen gün artıyor. İşte bu nedenlerle bizler, Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi olarak, bu umut ve hayalleri paylaşanların da katılımıyla, umudumuzu büyütecek bir yolu birlikte yürümeye karar verdik” dedi.

EDP Genel Başkanı Ferdan Ergut da yaptığı konuşmada “Biz, nasıl bir dünya istiyorsak, öyle bir parti istiyoruz. Tek doğrunun, mutlak bilginin, hiyerarşinin, sömürünün, militarizmin, şiddetin hakim olduğu bir dünyada yaşamak istemiyoruz. Kuracağımız parti de umudumuzun ve ütopyamızın renkleriyle bezeli olacak” diye konuştu. Bir artı birin ikinden fazla ettiği yeni bir parti için, yeni partinin Ekim ayına kadar sürecek olan kuruluş sürecinde oluşumu destekleyenleri de aralarında görmek istediklerini ve katkılarını beklediklerini söyleyen Ergut yeni partinin çalışma biçimini şöyle anlattı:

“Daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna, bunun için de sistemi radikal bir biçimde değiştirmek gerektiğine inanıyoruz. Ama bunun için bir gün gelmesini umduğumuz o güzel günleri beklemeyeceğiz. Seçimler yoluyla, yerel yönetimleri ve parlamenter sistemi değerlendirerek, sivil toplum çalışmalarıyla, demokratik hak mücadeleleriyle, kampanya ve eylemlerle değişimi bugünden başlatmak ve dünyayı değiştirmek zorunda olduğumuza inanıyoruz.”

Soruların ardından destek konuşmaları için mikrofona gelen isimlerden Ahmet İnsel bu birleşmeyi önemsediğini ve yeni partide yer alacağını açıkladı. Ömer Madra ise gezegenin ortadan kalktığı bir dönemde iklim değişikliği ve ekolojik yokoluştan daha önemli hiçbir sorunun olmadığını söyleyerek küresel aktivizmle birlikte olmanın önemine vurgu yaptı. Yeni partiye destek verdiğini söyleyen Maya Arakon süreçte yer alacağını açıklarken, Ergin Cinmen, bu birleşmenin önemli olduğunu söyleyerek “bir başarısızlığa daha tahammülümüz yok. Bu girişim başarılı olmak zorunda” dedi.

Yazılı destek mesajları okunan isimlerden biri olan Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Yasemin İnceoğlu mesajında “İçinde bulunduğumuz kaotik siyasi ortamda, EDP ve Yeşiller Partisi partiler üstü bir zihniyetle şiddet, adaletsizlik ve ekolojik vahşeti dışlayarak, demokrasi, insan hakları, özgürlük, barış, eşitlik, ötekinin hakları ve ekolojik denge üzerine vurgu yapıyorlar. Özetle “Başka Bir Dünya Mümkün” diyorlar, umudu sönmeyenlere ve halinden memnun olmayanlara yeni bir alternatif sunuyorlar” diyerek “işte ben de bu yüzden bu yeni siyasi alternatife destek veriyorum” dedi.

Yeni partinin Ekim ayında kurulması bekleniyor.

EDP ve Yeşiller’in birleşme deklarasyonunun tam metni şöyle:

Eşitlik ve Demokrasi Partisi – Yeşiller Partisi

NEDEN BİR ARADAYIZ?

Türkiye’de bugün yeni bir umuda ve yeni bir toplumsal tahayyüle her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Bu umut ve tahayyül, bugün bölgemizde olduğu kadar, uzak coğrafyalarda da serpiliyor ve büyüyor.

Bu umut; yaşlı dünyamızın savaşlar, ekonomik ve ekolojik krizlerle yıkıma uğradığı gerçeğinden hareketle; kendine ve doğaya, başka bir deyişle emeğine, diline, kimliğine, kültürüne, inancına ve ekosisteme sahip çıkarak, hep birlikte barışçıl bir yaşam isteyen milyonlarca insanın yeşerttiği bir umuttur.

Bu umut; insanların hayatlarıyla ilgili kararlara her düzeyde katılımını zorunlu gören, katılımcı bir demokrasi özleminin ifadesi olan bir umuttur.

Bu umut; küresel ekolojik kriz ve iklim değişikliği nedeniyle geleceğinin tehdit altında olduğunu gören ve dünyamızın insanlar ve tüm canlılar için giderek yaşanması imkansız bir yer haline gelmemesi için mücadele veren insanların umududur.

Bu umut; insanın insanı ve doğayı sömürmediği, çalışan, çalışmayan, çalışamayan tüm insanların, emekçilerin onurlu bir biçimde ve insanca yaşayabilecekleri, özgür ve mutlu bir yaşam kurabilecekleri bir toplum yaratma umududur.

Bu umut; gerçek özgürlüğün, gerçek eşitliğin, gerçek adaletin, gerçek demokrasinin ve doğayla uyumlu bir yaşamın mümkün olduğuna inananların umududur.

Bugün Türkiye, tarihsel ve güncel sorunlarının çözüleceği beklentisiyle toplumdan oldukça önemli bir destek alarak iktidara gelmiş olan AKP tarafından yönetiliyor. AKP, artık hükmü kalmamış eski dünyanın yönetim anlayışıyla ülkeyi yönetirken, ne eşitsizlik-adaletsizlik-demokrasisizlik üreten sorunları, ne halktan yana olmayan bir ekonomi anlayışının yarattığı gelecek kaygısı ve geçim sıkıntısı gibi güncel sorunları, ne de Kıbrıs, Kürt, Alevi, Ermeni sorunları gibi tarihten kaynaklanan ve gittikçe derinleşen kadim sorunları çözebiliyor. Üstelik iktidar, gittikçe artan bir otoriterleşme ve muhafazakarlaşma eğilimi ile toplumu kuşatırken, karşısında yine eski dünyanın zihniyetiyle hareket eden bir muhalefet bulunuyor.

Böyle bir Türkiye’de yeni bir siyasete; özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojist, katılımcı, toplumsal ve onarıcı adaletten yana bir mücadele anlayışına olan ihtiyaç her geçen gün artıyor.

İşte bu nedenlerle bizler, Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi olarak, bu umut ve hayalleri paylaşanların da katılımıyla, umudumuzu büyütecek bir yolu birlikte yürümeye karar verdik.

Gücümüzü, yalnızca yaşadığımız toprakların tarihinde değil, insanlık tarihinde de benzer umutları yeşertmek için türlü fedakarlıklara katlanmış insanların yarattıkları gelenekler, fikirler ve değerlerden alıyoruz.

NASIL BİR PARTİ İSTİYORUZ?

Biz, nasıl bir dünya istiyorsak, öyle bir parti istiyoruz. Ulaşmaya çalıştığımız dünyada herkes özgür, herkes farklı, herkes eşit. Ulaşmaya çalıştığımız dünyada insan doğanın, erkek kadının, devlet bireyin, işveren işçinin, kimse kimsenin efendisi değil.

Tek doğrunun, mutlak bilginin, hiyerarşinin, sömürünün, militarizmin, şiddetin hakim olduğu bir dünyada yaşamak istemiyoruz. Kuracağımız parti de umudumuzun ve ütopyamızın renkleriyle bezeli olacak.

Hangi politik ilkeler zemininde ve nasıl bir parti istediğimizin cevabı açık:

– Çoğulculuk zenginliktir. Farklı görüşlerin ve geleneklerin katkıda bulunduğu çoğulcu bir parti yaratacağız. Yeşil hareketin, özgürlükçü solun, emek hareketinin, kadın özgürleşme hareketinin ve feminizmin, LGBT hareketinin, ötekileştirilenlerin hakları için verilen kimlik mücadelelerinin, hayvan hakları savunucularının, nükleer karşıtı hareketin, insan hakları ve barış savunucularının ve gençlik hareketlerinin mücadele geleneğini sürdürüyoruz.

– Doğrudan demokrasiye inanıyoruz. Politik mücadelemiz her üyenin, her yerel örgütün, her çalışma grubunun eşit düzeyde katılımcılığıyla gerçekleşecek. Katılımcılık siyasi çalışmalarımızda ve hayatın her alanında en önemli rehber ilkelerimizden biridir. Katılımcı bir siyasi partinin de, katılımcı bir ekonomik sistemin de, katılımcı bir demokratik rejimin de mümkün olduğuna inanıyoruz.

– Hiyerarşinin, lider hegemonyasının, erkek egemenliğinin olmadığı bir parti yaratıyoruz. Genel başkanlık yerine eşsözcülük sistemini, seçilmiş görevlerde kadın kotasını ve rotasyonu benimsiyoruz. Parti içinde sadece demokrasiyi, işbirliğini ve birlikte çalışmayı değil, dostluğu ve dayanışmayı da geliştirmeyi hedefliyoruz.

– İnsanın doğanın bir parçası olduğuna inanıyoruz. Doğanın vazgeçilmez haklara sahip olduğunu, insanların doğanın ve diğer canlıların haklarını ve yaşam ortamını koruma sorumluluğuna sahip olduğunu düşünüyoruz. Doğayı bir kaynak deposu olarak görmüyor, doğayla uyumlu bir yaşam ve yeşil bir gelecek kurmayı hedefliyoruz.

– Hayata ve dünyaya soldan bakıyoruz. Solun evrensel değerleri olan eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve dayanışma bizi bir araya getiren değerler. Politik çizgimiz solun dünyayı değiştirmek, demokrasiyi geliştirmek, barış içinde eşit ve özgür yaşamak için verdiği tarihsel mücadele birikimine dayanıyor.

– Şiddete karşıyız. Savaşa, militarizme ve devlet şiddetine karşı mücadele ediyoruz. Erkeklerin kadınlara; insanın diğer canlılara yönelik uyguladığı şiddete ve toplumsal hayatın her yanına sinmiş her türlü şiddete karşı mücadele ediyoruz. Şiddetsiz bir politik dil ve mücadele arayışımızı sürdürüyoruz ve vicdani reddin temel hak kabul edilmesi gerektiğini savunuyoruz.

– Doğayı tahrip eden, bize ve gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmayan, eşitsizliğin, sömürünün ve savaşların kaynağı olan kapitalizme karşı verilen küresel mücadelenin bir parçasıyız. Emperyal saldırganlığı, işgal ve savaşları, neoliberal politikaları, sosyal hakların tahrip edilmesini, ekonomik büyüme saplantısını ve tüketim toplumu anlayışını reddediyoruz. Doğanın sınırlarına uyum sağladığımızda ve hakça bölüştüğümüzde bu dünya hepimize ve bütün canlılara yeter. Sadece bizim değil, gelecek kuşakların da mutluluk içinde yaşayacağı bir dünya yaratabiliriz.

– Daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna, bunun için de sistemi radikal bir biçimde değiştirmek gerektiğine inanıyoruz. Ama bunun için bir gün gelmesini umduğumuz o güzel günleri beklemeyeceğiz. Seçimler yoluyla, yerel yönetimleri ve parlamenter sistemi değerlendirerek, sivil toplum çalışmalarıyla, demokratik hak mücadeleleriyle, kampanya ve eylemlerle değişimi bugünden başlatmak ve dünyayı değiştirmek zorunda olduğumuza inanıyoruz.

– Etnik kimlik, kültür, dil, din, cinsel yönelim ve cinsiyetiyle tek tip olma dayatmalarına karşı çoğulcu, farklılıkların eşit beraberliğine dayalı bir toplumsal yaşam hedefini savunuyoruz. Toplumsal adalet ilkesini, tüm toplumsal konularda yön verici ve düzenleyici başat bir ilke olarak kabul ediyoruz. Herhangi bir etnik, dinsel, cinsel, beden ve cinsiyet farklı kimliğini dışlamayan tanınma adaletini toplumsal adaletin önemli bir özelliği olarak görüyoruz.

– Kürt sorunu, Alevi sorunu ve tüm etnik, dinî kimlik sorunlarının barış içinde kalıcı çözümünü, eşit yurttaşlık ilkesini merkeze koyarak aşabileceğimizi düşünüyoruz. Herkesin kendisini güven içinde hissedeceği, diğer kültürler ve kimlikler tarafından baskı altına alınmayacağı bir arada yaşama kültürünü önemsiyoruz.

İstanbul, 16 Haziran 2012

(Yeşil Gazete)

Dönüm noktası olamayan eylem: 15 – 16 Haziran işçi direnişi – Cemil Koçak

Artık bugünden geriye dönerek bakıldığında siyasal hafızada pek de izi kalmamış bir eylemdir, 15-16 Haziran işçi direnişi. Oysa zamanında Türkiye’yi derinden sarsmıştı.

 

O tarihte sosyalistler arasındaki ideolojik mücadelede de hayli tartışılmıştı. Ne var ki, günümüzde neredeyse Paris Komünü kadar uzak kaldı. İşçi sınıfının ve mücadelesinin Türkiye politikasında hayli etkin olduğu 1970’lerden sadece silik fotoğrafları kaldı denilebilir.

DİSK ve sosyalist akımlar

İsmet İnönü hükûmeti döneminde 1963 yılında kabul edilen sendikalar yasası sonrasında, o zamana kadar işçi örgütlenmesinde tekel kurmuş olan Türk-İş’in hâkimiyeti önemli ölçüde kırılmaya başlandı. Bu örgütün işçi sınıfının mücadelesinde yetersiz kaldığı, hatta patron yanlısı bir tutum takındığı yönündeki sert eleştiriler, Türk-İş’in içinden ayrılan bir grup sendikanın Türkiye’nin siyasî tarihinde ağırlıklı bir yer kazanacak olan DİSK’i kurmasıyla sonuçlandığında yıl 1967 idi. Şimdi siz bakmayın günümüz Türkiyesinde sendikalı işçi sayısının çok azalmış ve neredeyse yok denecek hale gelmiş olmasına. O zamanlar özellikle İstanbul çevresinde kümelenmiş olan sanayi bölgesinde geniş işçi kesimleri hem bir yandan sendikalar içinde örgütleniyorlar, hem de sendikalarının politik yönelimlerini destekliyorlardı. DİSK bu bakımdan Türkiye’de sosyalist hareketin önemli bir parçasıydı. Ne var ki, Türkiye sosyalist hareketi, bu tarihte daha çok üniversite gençliğinin ön planda yer aldığı bir şekle bürünmüştü.

Özellikle Türkiye İşçi Partisi (TİP), DİSK’i ve diğer sendikaları kendi politikası doğrultusunda etkilemeye gayret ederken; diğer yandan klasik Marksizmin önerdiği şekilde devrimde işçi sınıfının rolünün ve etkisinin Türkiye’nin özel koşullarında yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini savunan ve Türkiye’nin önündeki devrimin sosyalist değil de milli demokratik devrim olduğunu savunan gruplar, TİP içinden ayrılarak TİP’le mücadeleye girişecek ve özellikle de üniversite gençliği üzerinde TİP’le kıyaslandığında egemenlik kuracaklardır. Elbette bu gruplar kendi aralarında da ideolojik mücadele içindeydi. Ama ortak noktaları, işçi sınıfının gerek sayıca, gerekse siyasal bilinç bakımından yeterince gelişmediği ve sanayileşmenin zayıflığından dolayı da daha çok uzun bir süre gelişemeyeceği görüşüydü; bu bakımdan devrimin ana gücü ve temeli işçi sınıfı olamazdı. Aksine, “zinde güçler”den yani gençlik, ordu ve aydınlardan tutun da, köylülüğe dayanan ya da gençlerin öncü silâhlı gerilla müfrezelerine kadar geniş bir yelpazede yürütülmesi gereken bir mücadeleden söz ediyorlardı.

Adalet Partisi ve sendikalar yasası

Her şey demeyelim, ama çok şey AP’nin yani Süleyman Demirel hükûmetinin sendikalar yasasında değişiklik yaparak yüksek oranda işçiyi barındırmayan sendikalara hayat hakkı tanımayacak şekilde yeni bir düzenlemeye gitmek istemesi üzerine başladı. DİSK’in adeta yasayla kapatılmak istenmesi şiddetli çatışmalar doğurdu.

Meclisteki görüşmelerde CHP bile tasarının kabulü lehine oy kullanmıştı! 1970 senesindeki “sosyal demokrat” ya da o zamanki deyimle “ortanın solu”ndaki parti böyleydi işte. Belki bu bakımdan bugün de CHP “sol parti” olarak haziran ayı geldiğinde suskun kalmaya devam ediyor. Meclisteki oylamada sadece dört üye ret oyu kullanmıştı. İçlerinde bugün İzmir’de emeklilik hayatını sürdüren ünlü politikacı Şeref Bakşık da bulunuyordu. Yine bu sert eleştiriler üzerinedir ki, CHP kendi içinde bir komisyon kuracak ve tasarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiği sonucuna ancak bu aşamada varabilecektir. Hiç kuşkusuz CHP içindeki yenilik yanlısı üyeler, başta Şeref Bakşık ile Coşkun Karagözoğlu’nun katkısı hiçbir şekilde göz ardı edilmemelidir. İşte bunun üzerinedir ki senatoda tasarıda bazı değişiklikler yapılması gündeme gelmişti; buna rağmen meclis tasarıyı kabul etti. Ne var ki, tasarı kabul edilmiş olsa da Anayasa Mahkemesi yasayı iptal edecektir. TİP ve CHP anayasaya aykırılık davası açmışlardı çünkü.

İşçi direnişi iki koca gün sürdü

Bütün bunlar olurken DİSK de direniş kararı almıştı; elbette eylemlerin yönlendirici ve örgütleyicisi DİSK’ti. 15 Haziran sabahı DİSK’in örgütlü bulunduğu işyerlerinde işçiler, ki sayılarının 70 bin olduğu ileri sürülecektir, işyerlerini terk ederek, fiilî greve giderek, o zaman Ankara asfaltı olarak adlandırılan bugünse E-5 olarak bilinen uzun yolun üzerinde yürüyüşe başladılar. Kadıköy’den Kartal’a doğru yürüyen bir grubu, Eyüp’ten Topkapı’ya doğru yürüyüşe başlayan bir grup izlerken, son bir grup da Bakırköy’den Londra asfaltı olarak bilinen yoldan harekete geçmişti. Bu arada Taksim-Gümüşsuyu ve Şişli yöresinde eyleme katılan bir başka grup işçi daha vardı. Tuzla ve Çayırova yöresindeki işçiler Gebze’ye doğru hareketlenmişlerdi. İzmit’teki işçilerse iki koldan yine aynı yoldan yürüyüş başlatmışlardı. Yürüyüşlere kısmen Türk-İş üyesi sendikalara mensup işçilerin de katılmış olması dikkat çekiciydi. Bu eylemler sırasında elbette bazı itiş kakışlar olmuştu; fakat güvenlik kuvvetleri yürüyüşlere genellikle müdahale etmemiş olduğundan olaylar sakin bir şekilde geçiştirilmişti.

Olayların alevlenmesiyse ikinci günkü eylemlere denk düştü: Bu kez en az 100 bin bin işçiden söz ediliyordu. İlk grup yine Topkapı bölgesinden hareket etmişti. Fatih, Cağaloğlu, Beyazıt yönüne ilerliyordu. Ama bu kez zırhlı birlikler Babıali caddesiyle Divanyolu’nun keşiştiği noktada barikat kurmuştu. Barikat yarıldı ve işçiler Eminönü’ne geldi. Grubun köprüden Karaköy’e geçmesini engellemek için köprüler açılmıştı. Bir kısım işçi yine de Haliç’i kayıklarla geçerek Beyoğlu’na gelmeyi başardı. Bir grupsa geri döndü, Unkapanı köprüsünü denedi, ama bu da açılmıştı. Levent-Mecidiyeköy tarafındaysa yürüyüşçüler 4. Levent’ten Zincirlikuyu’ya kadar geldiler. Barikat kuran polislerle çatışma çıktı. Bir başka grup Kadıköy’den yine bugünkü E-5 üzerinden Üsküdar ve Kartal’a yürüyordu. Polis barikatıyla karşılaşıldı; silâhlar patladı; Üsküdar’a indiler, ama şehir içi vapurlar seferden alıkonulmuştu, bunun üzerine Paşabahçe istikâmetine devam ettiler. Kartal yolunda da barikat vardı. Ama aşıldı. İşçiler bu kez Bağdat caddesine indiler. Buradaki barikatlar kolayca aşılmıştı. Kadıköy Yoğurtçu parkı civarında bir başka çatışma başladı; bir polis vuruldu ve öldü. Kadıköy iskelesi civarında da şiddetli çatışmalar oldu. Eyüp civarındaki yürüyüşler Kâğıthane’ye kadar ulaşmıştı. Gebze civarındaki fabrikalar da eyleme katılmıştı. İzmit’tekiler üç barikatı aştılar.

Diğer büyük olaylar Kadıköy kaymakamlık binasının yakılması, polis arabalarıyla AP’ye ait binaların tahrip edilmesiydi. Bütün olaylar sırasında beş kişi ölmüştü. Ölenlerden üçü işçiydi; biri polisti; sonuncusu eylemle ilgisi olmayan bir esnaftı.

200 civarında da yaralı vardı.

Sıkıyönetim ilanı ve açılan davalar

Elbette kambersiz düğün olmayacağı gibi sıkıyönetimsiz bir eylem sonrası da olamazdı; hükûmet Kocaeli ve İstanbul’da sıkıyönetim ilân etti. Sıkıyönetim mahkemelerinde davalar açıldı; sanıklar arasında rahmetli Kemâl  Türkler ile DİSK Genel Sekreteri Kemâl Sülker de vardı. Davanın en ilginç kısmı, DİSK yöneticilerinin sendika binasında yaptıkları toplantılardaki konuşmaları banda kaydetmeleri ve bunların mahkemede aleyhlerine delil olarak kullanılmasıydı! Elbette direnişe katılan öğrenci gençlik liderleri de yargılandılar; aralarında Attila Sarp ile Nahit Tören ve Fahri Aral da vardı. Bazı davalar mahkûmiyetle de sonuçlandı. Bazıları sonradan çıkan af yasasından dolayı düştü.

ORDUMUZ GÖZBEBEĞİMİZDİR

Belki bugünden bakıldığında epey tuhaf bulunabilecek bir özellik, işçilerin çatışmaya girdikleri güvenlik kuvvetleri arasında önemli bir ayrım yapmasıydı. Bu o dönemde sosyalistlerin genellikle uyguladıkları bir ayrımdı ve sadece işçilere özgü sayılamazdı. Bu tutum eylemci üniversite gençliği arasında da çok yaygındı. İşçiler, üç barikatı aşarak İzmit’e girdiklerinde kolordu komutanlığı önünde ordu lehine tezahüratta bulunmuşlardı. 27 Mayıs öncesinin ve sonrasının gözde sloganı olan “ordu-gençlik elele”den sonra “işçi-ordu elele” sloganı da hayli rağbetteydi.

Mesela Aydınlık sosyalist dergi şöyle yazacaktır: “Bu oyun ordu ile devrimci gençliği, işçileri, köylüleri karşı karşıya getirerek uzakta seyredip keyfine bakma oyunudur. Böylelikle ordu ile devrimci güçler arasında uçurumlar açılacaktır. Askerler, subayı ve Mehmetçiğiyle toplum polisinin tam tersine işçiye karşı silâh kullanmayı genellikle reddettiler. Hemen her yerde işçi ile Mehmetçik aynı vatanın çocukları oldukları bilinci ile kardeşlik ilişkileri kurdular. ‘İşçi-ordu elele milli cephede’ sloganı direniş yürüyüşlerinin en etkili sloganı oldu. Türk ordusu tarihî geleneğine bağlı kaldı ve Amerikan emperyalizminin işbirlikçisi bir iktidarın emrinde kendi emekçi halkına karşı koymadı.” Nasıl size de tanıdık geldi mi? Doğan Avcıoğlu’nun Devrim gazetesi de şöyle yazıyordu: “Devrimci Kemalist geleneği bütün canlılığıyla sürdüren Türkiye’nin zinde güçleri” egemen sınıfların bekçiliğini yapmayı kabul etmeyeceklerdi. 12 Mart muhtırasından sadece dokuz ay önce sosyalistlerin Türkiye analizi buydu işte.

TÜRK-İŞ ‘BİZ YOKUZ’ DEDİ

Türk-İş ertesi gün basına yaptığı açıklamada olayların teşvikçisi ve suçlusu olarak “militan komünistleri” göstermişti. Seyfi Demirsoy, “demokrasiyi yıkmak için işçiyi teşvik edenlerin yakasına kanunlar yapışmazsa, Türk-İş’e bağlı işçiler yapışacaktır” diyordu. Ardından eyleme katılan fabrikalarda DİSK üyesi işçiler işten atılmaya başlandı. Beş binden fazla işçinin işten atıldığı belirtiliyordu. Sıkıyönetimin geniş tutuklamalar listesi daha da uzadı.

OKUMA METİNLERİ

BU konuda yazılmış ilk kitap; ilgili davaların iddianamelerini de içermekte olup, Turgan Arınır ile Sırrı Öztürk tarafından hazırlanmış 1976 tarihli “İşçi Sınıfı ve Sendikalar 15-16 Haziran” ismini taşımaktadır. En kapsamlı eser olup ardından bir yenisi hiç gelmemiştir. Bir de olayların içinden çıkıp gelmiş Kemâl Sülker’in anılarını içeren 1987 tarihli “Türkiye’yi Sarsan İki Uzun Gün” adlı kitap vardır. Bir karşılaştırın bakalım; 1 Mayıslar, 6 Mayıslar mı daha çok yazıldı, yoksa 15-16 Haziran mı? Nedenini merak edenlere biraz üzerinde düşünmeyi öneririm. Haziran günleri bile sosyalistlerin çok önemli bir kesiminin dikkatini işçi sınıfına çekmekten uzak kalmıştı. Ancak 70’li yılların ikinci yarısında işçi sınıfı sosyalizm mücadelesine büyük ölçüde el koyabilecektir. O da ancak çok kısa bir zaman için.

 

Cemil Koçak- Star

 

 

 

Türkler için Kürtçe Zamanı! – Şeyhmus Diken

Hafızamın yanılmadığına eminim. 2003 yılı olmalı. Kürt sorununun demokratik çözümünün yüksek sesle barış zemini üzerinde konuşulduğu yıllarda kimilerine hayli “uçuk” gelebilecek bir söz etmiştim orta yere.

Demiştim ki; dil üzerinden meşruiyetin yaratılmasının yolu, özellikle bölgede Kürtçenin kamusal alanda ve kamunun aktörleri yabancı memurlar tarafından işleri ile ilgili alanlarda gündelik hayatta Kürtçeyi kullanmaları ile mümkün olabilir.

Mesela yabancı bir doktor veya sağlıkçı hastasıyla Kürtçe konuşmalı. Vergi dairesinde, Nüfus idaresinde işini takip için gelen ve Kürtçe konuşan vatandaşla memur Kürtçe konuşabilmeli. Devlet Kürtçe dil öğrenmek isteyen ve bölgede yaşayan memuruna bir zamanlar Halk Eğitim Merkezlerinde açılan “bilgi ve beceri kursları” gibi “Kürtçe Dil Öğrenme Kursları” açmalı. Bu kursların bedelini devlet kendisi bütçeden ödemeli. Bu kurslara ilgi duyan memurunu teşvik etmeli. Başarılı olanları ödüllendirmeli. Hatta polis sorgusunda sorgucu polis memuru Kürtçe sorgu yapmalı. Polisin Kürtçe konuşmasını dillendirdiğimde “Yok artık, bu kadarı da olmaz” demişlerdi.

Ama bu iş böyle! 1920’li yıllardan bu yana cumhuriyet politikalarıyla birlikte, Türkiye’de canlı olarak en çok konuşulan bir dil olan Kürtçenin sebebi olan halkın “hiç var olmadığı, yokluğu” üzerinden oluşturulmaya çalışılan bir sistemin taşıyıcı kolonları temelleri üzerinden bir enkaz gibi uyduruk tezin sahiplerinin tepesine çöküyorsa, “tekçi ve millici” mantığın Kürtlüğün varoluşu mevzuunu cidden yeniden düşünmeleri gerekir…

Israrla ve uzun yıllarca yürütülen asimilasyon, ret ve inkâr politikalarına rağmen Kürtler bütün kurumsallıkları ile dimdik ayakta. “Biz varız ve var olmaya da devam edeceğiz” diyorlar. Hatta sivil dinamikleri üzerinden Kürt dilinin gündelik hayatta, kamusal alanda neredeyse dayatarak kullanımında ısrar ediyorlar. Mesela bölgede sağlıkta Kürtçenin kullanımı epey bir zamandır sıradanlaştı. Basit bir işiniz için Diyarbakır’da herhangi bir devlet dairesine gittiğinizde çok rahatlıkla memurla vatandaş arasında Kürtçe diyaloga tanık olmanız her daim mümkün. Bunlar tabii ki olması gerekenler. Daha da fazlası oldubitti ile değil de, kamusal alanda resmiyetle hayata geçirilmesi beklenenlerden, vurgulamalıyım.

Bütün bunları yazmamın nedeni gündemi meşgul eden ve çok büyük bir olaymış gibi kamuoyuna sunulan, hükümetin “Seçmeli Kürtçe Dil Dersleri” üzerinedir. İfade etmeliyim ki; hükümet evet bir takım şeyleri yapıyor. Ama iş işten geçtikten ve adeta içi boşalıp anlamsızlaştıktan sonra yapıyor. Tıpkı TRT6 olayında olduğu gibi. Anlamsızlaştıktan ve toplum içinde karşılığı olmadıktan sonra yapmanın da tabii ki bir anlamı kalmıyor. Yapılan “iş”in bir tek anlamı oluyor, o da siyaseten “Bakın işte ben dedim ve yaptım” demek için.

Dünya âlem de biliyor ki; bugün artık Kürt Meselesi ve meselenin çözümüne dair politika yapmanın çerçevesi Türkiye sınırlarını hayli aştı, yani uluslararasılaştı. Dolayısıyla Kürtler belki otuz yıl önce razı olabilecekleri eşiği çok oldu aşalı. Anadilde eğitim, kamusal alanda dilin resmen kullanımı, statü talepkârlığı temelli bir politik eylemlilik hali tedavülde iken; kalkıp da müstemleke mantığıyla ilkokul beşinci sınıftan itibaren o da öğrenci sınırlaması ve bir başka dilden de (mesela İngilizceden) vazgeçme şartına bağlanarak seçmeli Kürtçe dil dersini büyük bir ulufeymiş gibi ilgili kamuoyuna sunmanın inanın ki bugünün Türkiye’sinde Kürt tebaa için hemen hiçbir karşılığı olmadığını bilmem bir kez daha söylemiş olmamın bir sakıncası var mı?

Çok da hakkını yemeden iyi birkaç şey de söylemek gerektiği kanısındayım.

Madem seksen küsur senedir garip bir duruma sakat politikalarınız sebep oldu. Yani Kürt’ten, sizin ana diliniz Türkçeyi hayli iyi konuşan ve yazan bir yeni Kürt nesli yarattınız. Ama bu Kürt’ten Türk yaratma hastalığı tutmadı. O halde şimdi demiri tersine bükmenin vaktidir.

Doğu yakadaki Kürt “kardeşlerin” halini ve dilini anlayıp kavramak için hazır hükümet de bu fırsatı vermişken Türk “kardeşler” bir ısrarlı kampanya başlatmalı. “Haydi, Türk çocukları kardeş halkın dili Kürtçeyi öğrenmeye” demeli. Bu bana göre birlikte yaşamakta ısrarın ön şartıdır. Sittin sene daha Kürtler her topluluk ortamında “Valla, billa biz ayrılmak taraftarı değiliz. Biz birlikte yaşamak istiyoruz” demek küçültücülüğüne düşmek zorunda kalmamalı. Hem buna gerek de yok zaten. Birlikte yaşamak, ikilik olmadan bir hayatı birlikte programlamak üzerinden bina edilir. Eğer siz her ortamda “kardeş” hatta “etle, tırnak” dediğiniz halkın dili dâhil varlık sebepleri üzerinden bir anlama ve algılama hâlini kendi yaşamınız üzerinden tesis edemiyorsanız inanın ki bütün özveriyi Kürt Halkından beklemeniz boş, benden söylemesi.

Kürt halkı ve Kürt çocukları kendi anadilini anasından doğduktan 12 sene sonra devletin okulunda hem de seçme seçeneği ile karşı karşıya bırakılarak öğrenmeye yeltenmez. Böyle bir komediye ihtiyaç da duymaz. Çünkü gülünç olur. Ayrıca bu devlet “lütfu”nun hayli geri bir siyasal böbürlenme olduğunu da bilir.

Ama ne olur işte onu diyeyim. O resmi olarak her fırsatta çok övünülen ve her daim“uyduruk, çoğunluğu Türkçeden apartılmış 300 kelimeden mütevellit hiçbir edebi değeri olmadığı” dillendirilen Kürtçenin, aslında basbayağı canlı ve de zengin bir dil olduğu gerçeğinin bizatihi devlet tarafından kabulünün resmiyeti olduğu noktasından hareketle Kürtçe için dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç değil bir daha ve her daim “Ana Dilde Eğitim” denir hem de yüksek sesle. İşte ben de naçizane işte bunu diyorum..

Şeyhmus Diken – Biamag

Rio+20 zirvesi başladı

BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı’nın resmi açılışı Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in ev sahipliğinde, 13 Haziran Çarşamba günü yapıldı.

Rousseff  bütün ülkeleri, özellikle de ekonomik krizle mücadele eden gelişmiş ülkeleri, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilmesi için çalışmaya davet etti. Rousseff, “Çevre bir propaganda aracı değildir, vizyon oluşturmanın bir parçasıdır,” dedi

13 Haziran’da üçüncü hazırlık toplantısı (Prepcom III) ile başlayan Rio+20 Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı’na Birleşmiş Milletler’den yapılan açıklamaya göre 55,000’e yakın kişinin katılması bekleniyor. Rio+20 üç gün sürecek olan Prepcom III’ün ardından, 16-19 Haziran 2012 tarihleri arasında Sürdürülebilir Kalkınma Diyalogları’yla devam edecek.

Üst düzey toplantılar öncesi sivil toplumdan, özel sektörden, bilim çevrelerinden ve diğer ana gruplardan temsilcileri bir araya getirecek olan diyalog günleri farklı grupların sürdürülebilir kalkınma konusundaki görüşlerini açık bir ortamda tartışmalarını amaçlıyor. 20-22 Haziran tarihleri arasında üst düzey toplantıların yapılacağı Zirve’ye ise 130’un üstünde dünya liderinin katılacağı açıklandı. Ayrıca BM üyesi 193 ülkeden 180 delegasyon da zirveye katılacak. Rio+20 kapsamında 13-22 Haziran 2012 tarihleri arasında 500’ü aşkın yan etkinlik düzenleniyor.

16 Haziran’da twitterda #YeniSiyasetEDPYeşiller

Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin ortaklaşa düzenledikleri basın toplantısı 16 Haziran Cumartesi günü Taksim Hill Otel’de saat 11.00’de yapılacak
 
Bu bağlamda “Yeni bir siyasi seçenek için yola çıkıyoruz” basın açıklaması yapılırken, hem salondan açıklamayı takip edenlerin gelişmeleri anbean duyurabilmesi hem de salonda bulunamayanların bu konuda “yeni siyasi seçenek” ile ilgili fikirlerini beyan edebilmesi için twitter üzerinde  #YeniSiyasetEDPYeşiller etiketi oluşturuldu.
 

Yarın 11:00 itibarı ile twitter üzerinden gönderilecek mesajlarda  #YeniSiyasetEDPYeşiller hashtagini kullanarak bu süreç ile ilgili düşünceleri paylaşmak ya da  twitter.comYeniSiyasetEDPYeşiller linki üzerinden bu konu hakkındaki paylaşımları takip etmek mümkün olacak.
 
Tüm okurlarımızdan bu sürece değerli fikirleri ile katılmalarını rica ediyoruz.
 

(Yeşil Gazete)

Nükleer Karşıtı Platform kongresi yarın Mersin Mimarlar Odası’nda

Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Kongresi 16 Haziran 2012 Cumartesi günü Mersin’de toplanıyor. Kongre Mimarlar Odası Mersin Şubesi Konferans Salonu‘nda saat 9.30‘da başlayacak.

Hazırlıkları tamamlanan NKP Kongresi’nde program da açıklandı. NKP Kongresi programı kapsamında açılış konuşmasının ardından Divan oluşturularak çalışmalar başlayacak. Sonuç Bildirgesi Komisyonu‘nun oluşumunun ardından davetli konuşmacılara söz verilecek. Örgütlerin ve yerel NKP‘’ler de kongre sırasında sunumlar yapacak.

Program kapsamında “Nükleer Karşıtı Mücadelede Nasıl Bir Örgütlülük” konusunun ele alınacağı bir de forum yapılması planlanıyor. Sonuç bildirgesinin okunması ve düzenlenecek konser etkinliği ile kongre çalışmaları tamamlanacak. Mimarlar Odası Mersin Şube Konferans Salonu‘nda düzenlenecek olan kongre 16 Haziran Cumartesi günü saat 9.30‘da başlayacak.

 

Yeşiller ve EDP’nin ortak deklarasyonu yarın açıklanıyor

EDP ve Yeşiller Partisi; demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü, barıştan ve doğadan yana, ekolojist bir kitlesel siyasi seçenek yaratmak için , 16 Haziran Cumartesi günü İstanbul’da ortak deklarasyonlarını kamuoyuna açıklayacak.

Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin ortaklaşa düzenledikleri basın toplantısı  Taksim Hill Otel’de saat 11.00’de yapılacak.

Toplantı için yapılan basın duyurusu şöyle:

YENİ BİR SİYASİ SEÇENEK İÇİN BULUŞUYORUZ

Taksim Hill Otel
16 Haziran 2012 Cumartesi – 11.00

Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi dünyaya benzer yerlerden bakan iki siyasi parti. Toplumun geniş kesimlerine ulaşmak, seçeneksizlikten kısırlaşan siyasi ortamı canlandırmak ve yeni bir siyasi alternatif yaratmak için ortak arayışa girdik.

Dünyayı değiştirmek için birlikte mücadele edeceğimiz; ilkelerini ve hayallerini paylaştığımız, politik önerilerini önemsediğimiz; herkesin eşit, herkesin farklı olduğu, çoğulcu bir siyasi partiye ihtiyaç duyulduğunu tespit ettik. Bütün dünyada adaletsizliğin derinleştiği, şiddetin yükseldiği, demokrasinin tahrip edildiği bir zamanda; iklim değişir, doğa tahrip edilir, ekolojik yıkım insan uygarlığını ve hatta üzerinde yaşadığımız gezegenin varlığını tehdit ederken, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü, barıştan ve doğadan yana, ekolojist bir seçenek yaratmak için çalışmalara başladık.

Bu çalışmaları toplumun farklı kesimleri ile paylaşmaya ve genişletmeye, derinleştirmeye hazır olduğumuz bir zamanda, yapılanların sonuçlarını paylaşmak istiyoruz. Amacımız her iki partinin sınırlarını aşan, faaliyetlerimizi geniş kitlelerle buluşturan, topluma heyecan veren yeni bir siyaset yaratmak.

Ortak deklarasyonumuzu açıklayacağımız basın toplantısına sizi de bekliyoruz…

Tarih: 16 Haziran Cumartesi
Saat: 11.00
Yer: Taksim Hill Otel
Adres: Sıraselviler Cad. No:5, Beyoğlu, İstanbul

EŞİTLİK VE DEMOKRASİ PARTİSİ – YEŞİLLER PARTİSİ


 

Vegan Yaşam Standı hafta sonu Beşiktaş’ta

Vegan Kolektif bu haftasonu  Beşiktaş’ta vegan yaşam standı kuruyor.

Beşiktaş merkezde, Büyük Çarşı önündeki alanda (Kazan ile camii arası) kurulacak olan stantta vegan yaşam deneyimi ve felsefesi üzerine hazırlanmış broşürler dağıtılacak ve Türkiye’deki vegan ürünlerin tanıtılmasından sonra tadımlık vegan lezzetler sunulacak. Stantta ayrıca Vegan Kolektif’in, gıda-temizlik-kozmetik ürünlerinde vegan logosu bulunması için başlattığı imza kampanyası için imza toplanacak.

Ayrıca gün içerisinde, Kolektif gönüllülerinden Gülce Özen Gürkan, Türkçe’de vegan farkındalığa dair olan ilk şarkı “Ne Ayaksın?”ın canlı olarak seslendirecek.

Stantta ayrıca Earthlings belgeselinin DVD’leri dağıtılacak ve vegan beslenme, hayvan hakları ile ekolojik duyarlılık konusunda kitaplar bulunacak.

Vegan Kolektif’in  imza kampanyasına destek olmak için buradaki linke tıklayabilirsiniz.

 

Red Kit ay sonuna kadar Galatasaray’da

Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin Galatasaray’daki binasında 10 Mayıs’tan bu yana segilenmesine devam edilen ve 17 Haziran’da son bulacağı belirtilen “Red Kit İstanbul”da sergisi ay sonuna kadar uzatıldı.

Çizgi roman araştırmacısı Didier Pasomonik’in küratörlüğünde hazırlanan “Red Kit İstanbul’da” sergisi, Vahşi Batı’nın en yalnız kovboyunu İstiklal Caddesi’nde ağırlıyor.

Red Kit, Düldül, Daltonlar, Rintintin, Billy the Kid, Goscinny, Morris ve diğerleri…

Aynı zamanda İstanbul Uluslararası Çizgi Roman Festivali İstanbulles kapsamında gerçekleştirilen “Red Kit İstanbul’da” sergisi, Türkiye’de bir çizgi roman kahramanı üstüne yapılan ender sergilerden biri olma özelliğini taşıyor.

Serginin yapıldığı Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin Galatasaray’daki binasında bulunan sergi salonu küçük bir Red Kit kasabasına dönüştürüldü. Vahşi Batı stili bir bar kapısından girilen sergi salonunda evler, posta arabaları ve ünlü çizgi roman karakterleri Red Kit, Düldül, Daltonlar, Rintintin, Billy the Kid ve diğerleri bulunuyor. Ayrıca orijinal çizimler, karakterlerin oluşum süreçleri, çizgi roman endüstrisinin gelişimi, Red Kit evreninin perde arkası, Red Kit’e özgü dünya görüşü ve korsan çizimli albüm kapaklarından İzzet Günay-Sadri Alışık’lı sinema afişlerine dek Red Kit’in Türkiye macerası bu sergide. Serginin afiş ve panosunda kullanılan İstanbul silüetli Red Kit çizimi de, Morris’in izinde Red Kit’in maceralarının devam ettiren Achdé’tarafından özel olarak çizildi.