Ana Sayfa Blog Sayfa 4684

Siyaset denizi için tekne tasarımı – 2

Gençliğimin ciddi bir kısmını Karaburun’un Karareis mevkiinde geçirdim. Ulaşımı zor olan Karaburun yarımadasının da en zor ulaşılan yeri olan Karareis’in iki nedenden ötürü (az da olsa) tarihi önemi vardır. Birincisi Şeyh Bedrettin’in müritlerinden Börklüce Mustafa’nın Osmanlı’ya isyan ederek kurduğu komün düzenin bir köşesi olması. İkinci olaraksa yüzyıllar boyunca Ege denizindeki Korsan gemileri tarafından liman olarak kullanılmış olmasıdır.

Coğrafi komunun getirdiği ulaşılmazlık Karareis ve Karaburun’u otonom gruplar için ideal bir mekan, bir güvenli liman kılmıştır. Otonom grupların ihtiyacı olan kimsenin onlara karışamayacağı, Karareis’in bir zamanlarki otoritesiz hali gibi özgür alanlardır. Devlet duvarlar ördükçe, sınırlar çekip, muhafızlar yerleştirdikçe otonomluk imkansızlaşır.

Türkiye’de Korsan olmak

Türkiye nüfusunun çoğunluğu o ya da bu şekilde korsan içerik tüketmektedir. İnternet üzerinden indirilen filmler veya şarkılardan tutun, korsan kitaba, korsan CD’ye, hatta taklit giysiler, ayakkabılar ve çantalarla dolup taşan pazarlarımıza kadar korsan tüketim hayatımızın her alanındadır. Fakat sorsanız kimse kendisine korsan demez. Daha doğrusu demezdi.

Türkiye’de bir Korsan parti hareketi var. Bu hareket Avrupa’da yükselen Korsan partilerle benzer ilkelere sahip bir parti kurmayı amaçlıyor. İsimlerindeki “Korsan” kelimesini de sistemin onlara yüklediği negatif bir sıfat olarak değil farklı bir dünya düşleyebilmenin bayrağı olarak gururla taşıyorlar.

Türkiye’nin Korsanları otoritenin sansüründen, gözetlemelerinden ve fişlemelerinden azade bir dünya düşlüyor. Türkiye’nin Korsanları bir sömürü aracı haline gelmiş olan fikri mülkiyet düzeninin baştan aşağı değişmesi gerektiğini söylüyor. Türkiye’nin Korsanları bireyler için özgürlük, devlet içinse şeffaflık talep ediyor. Türkiye’nin Korsanları ulus devlet sınırlarına dijital araçlarla meydan okuyor.

Korsan bir parti olmak

Korsanların yukarıda özetlemeye çalıştığım amaçlarına ne Yeşiller’den ne de EDP’den kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Dahası Yeşiller ve EDP’nin birleşmesiyle ortaya çıkacak partinin Korsan politikayı benimsemesi, ilgili konularda çalışma yapmasının şart olduğunu düşünüyorum. İki partinin de mevcut programları bunu desteklemekte ve hatta zorunlu kılmaktadır. Fakat sadece özgürlükçü ve eşitlikçi bir programa sahip olmak bir partiyi Korsan parti yapmaya yetmez.

Gençlerle aynı dilden konuşmayan, siyaset yapmak için internetin demokratikleştirici araçlarını kullanmayan, şeffaf olmayan ve en önemlisi Korsan politikaları birincil önemde görmeyen bir parti Korsan parti olamaz.

Türkiye’nin Korsan Partisi olmak

Ben buradan bir söz veriyorum. Kurulacak partinin programında ve politika belgelerinde Korsan politikaların adının konarak ve hakkının verilerek yer almasını sağlayacağım. Eğer başaramazsam yeni partide yer almayacağım.

Yeni partimizin adı ne olursa olsun, Türkiye’nin Korsan Partisi olabilmesi sadece bana ya da politik metinlerinin içeriğine bağlı değil. Türkiye’nin Korsan partisi Türkiye’nin korsanları tarafından kurulur.

Yeşiller ve EDP’nin birlikteliğinde çok farklı geçmişleri olan insanların bir araya geleceğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Farklı öncelikleri ve ideolojileri olan insanların bir arada yaşayıp, çalışıp kendi önceliklerini ve ideolojilerini koruyabilmelerinin yolu otonomluktur.

Yeni partimizin yapısının Türkiye’nin Korsanlarını kabul etmeye açık ve uyumlu olması gerekir. Korsanların amaçları, öncelikleri, örgütlenme şekilleri ve kullandıkları dil Yeşillerden de EDP’lilerden de farklı olabilir. Onlarla ancak eşitler olarak bir masaya oturursak ve onlara parti içinde özgürlük ve destek garantisi verirsek bir ortaklık kurabiliriz.

Eğer böyle bir birliktelik fikri aklımıza yatıyor ise zaman kaybetmeden bir Korsan politika konferansı çağrısı yaparak tanışmanın ilk adımını atmalıyız.

Peki biz Türkiye’nin Korsanlarına Karaburun’un Börklüce Mustafa’ya sunduğu gibi güvenli bir liman sunacak mıyız? Türkiye’nin Korsanlarını dünyada bir ilk olabilecek bu ortaklığa eşit kardeşler olarak davet edecek miyiz?

Eğer yapmazsak korkarım ki 2+2=5 etmeyecek.

Hedef var, hedef var: Lübnan, 2020, %12

Türkiye, tükettiğinden daha fazla elektrik üretmesine, yüksek oranda verimsizlik ve kayıplara rağmen “enerji krizi kapıda!” telaşelerinin eksik olmadığı bir ülke. Bu durum, doğayı ve yerel halkları yok etmek üzerine kurulu inşaatçı bir politikayla birleştiğinde derelere kilit vuran HES projelerinin, ülkeyi ve dünyayı dumana boğan kömürlü santrallerin ve herkesin arkasına bakmadan kaçtığı nükleer santral rüyalarının sonu gelmiyor. Dünyadan bu konuda rekor üzerine rekor haberleri gelirken Hükümet, rüzgar ve güneş cenneti olan Türkiye’de yenilenebilir enerji konusundaki suskunluk ve hatta ayak diremesini muhafaza etmekle kalmıyor, her geçen gün çıtası yükseltilen HES, termik ve nükleer hedefleri açıklıyor. Enerji Bakanı Taner Yıldız son açıklamasında 2023 yılı için 23 nükleer ünite hedeflediklerini açıkladı.

Öte yandan Türkiye’nin sık sık “model” olmakla övündüğü ve nispeten “geride kalmış” olarak nitelediği ortadoğu ülkelerinin de enerji konusunda hedefleri var. Ancak bu hedefler Türkiye’ye göre çok daha yenilikçi, yenilenebilir enerjiler üzerine kurulu hedefler. Geçtiğimiz yazıda Suudi Arabistan’ın “devrim” niteliğinde hedeflerini paylaşmıştık, bu yazıda da, Lübnan’ın 2020 yılı için koyduğu “elektriğin %12’si yenilenebilirden” hedefiyle ilgili son gelişmelerin aktarıldığı bir makaleyi sizlerle paylaşacağız. Green Prophet’te Linda Pappagallo tarafından kaleme alınan makaleyi Yeşil Gazete okurları için Türkçe’ye Tuğçe Tuğran çevirdi.

Lübnan 2009’da, 2020 yılına gelindiğinde elektrik üretiminin %12’sini yenilenebilir enerjilerden karşılıyor olacağını taahüt etti. Peki bu hedef bugün bakıldığında iyimser mi?

Tam da olması gerektiği gibi; yenilenebilir enerji Ortadoğu’da giderek önemli bir tartışma konusu haline geliyor. Vestas’a göre Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yenilenebilir enerjilerin toplam güç üretimi içindeki payı %0,2 civarında. Bu, Avrupa’nın %17 ortalaması (ki en yüksek rakam Norveç’in inanılması güç %103 oranı) ve küresel ortalama olan %3 ile karşılaştırıldığında yüz kızartıcı bir rakam. Ama Lübnan’ın hedefleri daha yüksek.

Lübnan Enerji Tasarrufu Merkezi’nin başındaki Pierre El Khoury ülkesinin görece önemli hedeflere ulaşma yolunda olduğuna inanıyor. Lübnan hükümeti, 2009 yılında gerçekleşen Kopenhag İklim Zirvesi’nde, 2020 yılı için elektriğinin %12’sini yenilenebilir kaynaklardan elde etme sözü verdi.

Daily Star’da yayınlanan habere göre Pierre El Khoury-farklı yenilenebilir enerji teknolojilerinin (rüzgar, hidro, solar, termal ve bio enerji) gelişmeye devam edeceğini varsayarak- 12% hedefine ulaşılabileceğine inanıyor. Aslında ülkenin siyasi istikrara ulaşacağı ve rüzgar enerjisinin daha da gelişeceği varsayıldığında bu rakam %19’a kadar çıkabilir.
Lübnan’ın Rüzgar Haritası

Enerji Bakanlığı, 2010 yılında UNDP CEDRO desteği ile Lübnan’ın ulusal rüzgar haritasını (PDF dosyası) çıkarma projesini başlattı. Sonuçlar ilginç bir şekilde  Lübnan’ın rüzgar enerjisi potensiyelinin son derece yüksek olduğunu ortaya koydu. Projeye göre rüzgar enerjisinden 6,2000MW elektrik üretilebilir (güncel enerji talebi 2,400MW civarında) ama arazi mülkiyet sorunları, elektrik altyapısı ile ilgili sorunlar ve diğer hukuki etkenler yüzünden gerçekçi bir yaklaşımla üretimin 400 MW civarında olacağı söylenebilir.

‘Şu ana kadar hiç rüzgar tarlası inşa edilmemiş olsa da potensiyel ortada’ diyor Pierre El Khoury.  ‘Özellikle de 462 numaralı kanun değiştirilir ve özel sektörün yenilenebilir enerji üretimine katılımı sağlanırsa’.

 

Lübnan’ın eski Maliye Bakanı M.Chatah’a göre ‘Elektrik Lübnan’daki tüm problemlerin kaynağı…ve problemin büyüklüğü devlet bütçeleri için tehlike oluşturmaya başlamak üzere’.

Şurası açık ki Lübnan mali, ekonomik ve hatta siyasi istikrarını sağlamlaştırmak istiyorsa enerji sektörünü yeni baştan inşa etmeli. Ama son zamanlardaki çalkantılar düşünüldüğünde bunun için şimdilik geç kalınmış olabilir.

(Yeşil Gazete, Green Prophet)

Özeleştiri – Murat Sevinç

Bütün ‘Yetmez Ama Evet’çilere AKP’li ya da ‘Hayır’ ve ‘Boykot’çulara Ergenekoncu diyenler, bu yazı sizler için

Çevrenizde orta yaş ve üzeri her kim varsa sorun bakalım, (öz)eleştiri konusunda ne düşünüyor. Yaşamı boyunca hiç denemiş mi gerçek bir özeleştiriyi, canını yakmayı, kendisini üzmeyi, içinden çıkılamaz bir yerlere sürüklemeyi. Yoksa koca bir ömrü “en kötü huyum çok iyi kalpli olmam!” zavallılığı ile mi tüketmiş? Anlamlı pek az yanıtla karşılaşacaksınız muhtemelen. Herhalde çok batılı bir alışkanlık ya da haslet, insanın kendisini ve sevdiklerini eleştirebilmesi; belki de “akıl” ve “şüphe” ile çok sıkı bir bağı var, haliyle “Aydınlanma” ile. “Özeleştirememek”, bizim topraklara çok geç ve kör topal uğramış bir düşünme biçiminin sonucu olsa gerek. Türkiye toplumunun ne yazık ki yoksunluğunu hiç hissetmediği bir nitelik. Şöyle bir düşünün, yıllardır neredeyse hiç kimse, herhangi bir saçmalığı, kırıcılığı için sizden neden özür dilemedi? Ya da boşverin kendinizi, neden bu ülkede hiç kimsenin hiçbir zaman rezil olmadığını, yöneticilerin ne denli başarısız olurlarsa olsunlar, hiçbir zaman istifa etmediklerini, aksiliklerin sorumluluğunu üstlenmediklerini, ezcümle insanı dehşete düşüren yüzsüzlüklerini bir düşünün. Düşünelim. Eli kalem tutanları da ihmal etmeyelim. Siz kaç kez “yanılmışım” diyen yazara rastladınız? Hadi yanılmış olmak büyük felaket olsun, peki kaç kez “hayal kırıklığı yaşıyorum, umduğum bu değildi” diyene rastladınız? Yahu bu nasıl bir toplum ki, hep haklı, hep akıllı, hep namuslu, hep bilgili, hep, hep… İnsan kendi dehasından sıkılmaz mı hiç; hayır sıkılmıyor ve yorulmuyor çılgın Türk.
Türkiye’de karikatüristlere yazarlara saldırılıyor, tiyatrocularla uğraşılıyor, akademi iğdiş ediliyor. Yani, her türlü iktidar odağı ile arasına mesafe koyması gereken kim varsa ülkede, onlar da “eleştiremez” hale getiriliyor. Bu yolla, özeleştiriyi öğretme olasılığı olan “eleştiri” kurumu da yok ediliyor. Erkek devletin ve kurumların tüm zaafını açık etme olasılığı bulunan “kadına” saldırılıyor örneğin. Boşuna mı muhafazakârın kadın düşmanlığı? Üstelik bu düşmanlığı ne yazık ki muhafazakâr kadınla el ele yapmaya çabalıyor. 

Bitmeyen kavga
Bu satırların yazılmasına neden olan örnek, “yetmez ama evet” (YAE) kampanyasını yürütenler ile “hayırcılar” arasında, AKP ceberutlaştıkça sertleşen polemik. Her iki grup da homojen değil kuşkusuz. YAE grubu içinde, her durumda iktidar yancısı olmaya yeminli fırsatçılar olduğu gibi, bu ülkenin sorunlarından illallah demiş ve bir şeylerin değişmesini talep eden aklı başında demokratlar da var. Keza, hayır diyen ya da boykot edenler içinde de benzer ayrımlar söz konusu. Her neyse, sonuçta AKP her zamanki gibi kendi kitlesi dışında her kim varsa birbirine düşürmeyi başarmıştı 2010’da; büyük beceriyle. Karşı taraf, “hayırcı, boykotçu, YAE ve evetçi” olarak dörde bölünmüşken, İstanbul’un tutucu semtlerinin evlerinde “evet için dualar” tertip ediliyor, cemaat lideri “ölülerin mezarından kalkıp oy verebilmesini” diliyordu. Tek tek madde içeriklerini bir yana bırakalım, 2010 anayasa değişikliği süreci, “bir süreç olarak” anayasacılık tarihimizin en pespaye ve en sahtekâr dönemiydi. Değişiklikler üzerine şehvetle yazı yazanların, “aman Allahım nasıl olur karşı çıkılır, bu ne akılsızlık?” diyen tayfanın, yaşamları boyunca bir anayasa metni alıp baştan sona karıştırmadıklarından da, anayasa/hukuk/siyaset ilişkisi üzerine ciddi şekilde kafa yormadıklarından da, anayasa tarihinden pek haberli olmadıklarından da kuşkum yok. Ayrıca, yine yaşamları boyunca “öte yakadan” bir tanışları olduğu da çok kuşkulu. Haliyle ciddiye alınacak bir yanları yok. Ancak bunların hiçbir önemi kalmadı şu anda. Sonunda eli kalem tutanlar, ilk kez güçlü bir İslamcı-milliyetçi iktidarla tanışmış ve sınırlarını görmüş oldu. Önemli olan şu idi: AKP, 2010 sonbaharında, hayalini dahi kuramayacağı bir “aydın” desteği buldu ve bu nedenledir ki kendi sloganını bırakıp onlarınkine sarıldı. Sonunda, diğer tüm değişiklikler işlevsiz şekilde ortada kalırken, bir dünya görüşü yargıyı neredeyse tümüyle etki altına alabildi. Bu konuda kuşkusu olanlar, “evetçi” Orhan Gazi Ertekin ve Faruk Özsu’nun (iki namuslu yargıç) Radikal 2’deki yazılarını okusun. 

Asker meraklıları
Gelelim, aklını YAE ile bozmuş olanlara. Her fırsatta, her faşizan ifadede derdi tasayı bırakıp YAE’ler ile uğraşanlara. Elbette bu grup da homojen değil. Aklı başında olanları da var. Ancak asker meraklıları, milliyetçi solcular (ne saçma bir laf!) vs. bir özeleştiri yaptılar da haberimiz mi olmadı? 2007’de Anayasa Mahkemesine rezil mi rezil bir baskı uygulanırken neredeydiler? Kanadoğlu’na “büyük hukuk alimi” muamelesi yapar ve sözümona AKP’yi yıpratma işini yargıya havale ederken, hiç yüzleri kızarmadı da şimdi mi özgürlükçü oldular? AYM’nin prestiji beş paralık oldu, oylar yüzde 47’ye fırladı, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi ve 2007 halk oylamasının (5+5’in kabul edildiği) kapısı aralandı, 367’nin ardından. AKP “5+5” formülünü geçirirken, muhteremler “bilgisayarlarla oynadılar o yüzden yüzde 47 çıktı” şeklinde dahiyane analizlerle meşguldü. Peki, sonrasında ilerici hamleler yaptılar da duyan mı olmadı? Anne sütü kadar helal olan “anadilde eğitim” konusunda eli yüzü düzgün bir şey mi söylediler? Kürt sorununda önerileri nedir? “Belediyeleri azıcık daha güçlendirelim?” diyorlar, öyle mi? Ah canlarım! Bu ülkenin yazarı çizeri mahkeme kapılarında taş yağmuruna tutulur, ölüm tehditleri alırken neredeydiler? YAE grubuna laf atmak, hesap sormak dışında bir marifetleri var mı? Tabii, sağda solda konuşma yapıp zırvalamak, milletvekilliği için parti kapılarında bekleşmek için başkaca bir içeriğe ihtiyaç yok belli ki.
Ne YAE’ler ne de solcu görünümlü milliyetçi aklı evveller, ülke standartlarının ötesine geçmeyecekler. Geçemezler. Yediremezler kendilerine özeleştiriyi. Biri, durmaksızın ve ideolojik çatışmaları hiç hesaba katmadan 2010 değişikliklerinin ne denli demokrat ve ilerici olduğunu anlatıp duracak. “Bizim analizlerde sorun yok, elbette yanılmadık, Başbakan değişti vs.” diyecek. “Bugün olsa yine ‘evet’ derdik” diye babalanacak, her küheylan vatan evladı gibi. Diğeri ise kendi aczini ve sözsüzlüğünü, YAE’çiler üzerinden aklayacak, usanmadan. Aslında hiçbir zaman hiçbir şey söylemeden ama söyler gibi yaparak. Bu arada AKP gün be gün totaliterleşirken, neresiyle gülecek Allah bilir!
Memleket münevverinin kötü bir huyu, hatalı bir analizi, zannedersem, yok! Olsa bu yaşa dek görürdük. 

Murat Sevinç-Radikal 2

Vak’a-i Hayriye- Sinan Dirlik

Sürekli dalgalanan siyasal gündemin en büyük yan etkisi hafıza kaybı. Daha birkaç yıl, birkaç ay önce hararetle tartıştığımız konuları, neden ve niçinleriyle, kimin ne söylediğiyle birbirine karışarak uçuveriyor hafızalarımızdan.

Bu hafta da böyle oldu. AKP iktidarının Kürt politikasında hayli sertleştiği bir ortamda CHP durup dururken “haydi Kürt sorununu konuşup çözelim” diye çıkıverdi ortaya. En azından şimdilik “vak’a-i hayriye” olarak yorumlanabilecek bu çok olumlu gelişmenin hayırlara vesile olacak biçimde tamamlanabilmesi için biraz geriye dönüp bakmakta yarar var. Zira sadece 1 ay sonra, 18 Temmuz’da yine yeni bir CHP kurultayı var ve artık hepimiz biliyoruz ki erenlerin sağı solu belli olmaz, CHP kurultay sonrası yepyeni bir söylemle ortaya çıkabilir. Bakalım, göreceğiz…

Ocak 2010’da bir kitapçık olarak hazırlanarak sunulan “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” nin giriş bölümü, Başbakan Erdoğan’ın “Bu bir devlet projesidir. Muhatabı da millettir. Başarmaktan, başarılı olmaktan, süreci nihayete erdirmekten başka seçeneğimiz yok” sözleriyle başlıyordu.

Hafızamız bulanıyor ya, bu tarihlerin önemi gözümüzden kaçabiliyor. Oysa tarihsel dizge önemli. Gerçekten çok önemli…

AKP, 1 Ekim 2009’da dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ ve Ömer Çelik’ten oluşan “Demokratik Açılım Komisyonu” kurduğunu açıkladı.

Hemen ardından 4 Ekim 2009’da 3. Büyük Olağan Kongre’de Demokratik Açılım konsepti okunarak tabanın onayı alındı.

19 Ekim 2009’da siyasal tarihimize “Habur Olayı” olarak giren ve büyük gürültü koparan olay yaşandı. Çoğu kişi için AKP’nin “Demokratik Açılım defterini kapattığı gün” olarak görülür bu olay. Oysa öyle değil. AKP bütün tepkilere rağmen 1 Ocak 2010’da “Demokratik Açılımı” parti ajandasına koydu ve 22 Ocak 2010’da “Demokratik Açılım Kitapçığını” yayınladı.  

Toplam 30 maddede, 133 sayfada toparlanan ve Türkiye’de Kürt sorunu, bu sorunun niçin çözülmesi gerektiği ve nasıl çözülebileceğine dair önerileri içeren söz konusu kitapçık kamuoyunda yükselen tepkiler nedeniyle havada asılı kaldı…

Hatırlayalım. Muhalefetin “önce bir içinde ne varmış görelim” diye dudak büktüğü, ardından da “Türkiye’yi bölmeye yönelik bir ihanet planı” olarak şiddetle karşı çıktığı “Demokratik Açılım” planına en büyük tepki, beklenenin aksine MHP’den çok CHP’den gelmişti. Dönemin CHP Genel Başkanı Baykal, Erdoğan’ın “Açılımı görüşelim” çağrısını bir şartla kabul edeceğini açıklamıştı: Görüşmenin kameralar önünde yapılması şartıyla…

Geride bıraktığımız 2 yılda sayısını bilemediğimiz kadar Türk ve Kürt gencinin ölümüyle sonuçlanan bir süreç yaşandı. Son derece trajik, katliam denecek genç ölümlere Türk ve Kürt anaları ağıtlar yaktı.

Kazan Vadisinde 35 Kürt gencinin tüyler ürpertici biçimde öldürülmesi, Uludere’de kaçak sırasında 34 Kürt gencinin bombalanması, Beytüşşebap’ta 7’si korucu, 13 kişinin PKK tarafından öldürülmesi, 17 Ağustos 2011’de Çukurca’da 13 güvenlik görevlisinin öldürülmesi, 18 Ekim 2011’de yine Çukurca’da 26 askerin öldürülmesi, can kaybıyla sonuçlanan çok sayıda olaydan sadece birkaç tanesi… İşin vahimi, hiçbir ölümü birbirinin karşısına koymadan da tartışamıyoruz. Kürt gençlerinin ölümlerinden söz ettiğinizde “peki ya askerlerimiz” deniyor. Asker ölümlerinden söz ettiğinizde “peki ya Kürt çocukları” diye soruluyor. Hepsinin Türk ya da Kürt bu acılı coğrafyanın, gözü yaşlı analarının kuzuları olduğu unutuluyor çoğu zaman…

İlk çatışmaların yaşandığı 1984’ten bugüne kadar kimine göre 40 bin, kimine göre 50 bin insanın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan kanlı ve kirli bir savaş bu… Bir an önce bitirilmesi gereken bir sorun, bir an önce son verilmesi gereken bir kan banyosu…

30 madde ve 133 sayfadan oluşan “Demokratik Açılım” kitapçığının sayfalarını karıştırırken, “keşke” diyor insan… Keşke 2 yıl önce muhalefet elinin tersiyle itmeseydi Açılım planını… Keşke “içi boş” denilen bu 133 sayfalık planın yayınlanmasından 2 yıl sonra, 8’i durum saptamasından, 2’si ise “mecliste tartışalım, akil adamlar komisyonu kuralım”dan ibaret 10 maddelik bir “yol haritasıyla” çıkılmasaydı ortaya… Keşke 2 yıllık zaman, can, güven kaybına izin verilmeseydi…

CHP’nin kendi tarihselliği içerisinde çifte kavrulmuş bir sorumluluğa sahip olduğu Kürt sorununun çözümünde, AKP’den çok daha güçlü adımlar atmakla yükümlü olduğu unutulmasın. Hiç değilse son 2 yılın kaybedilmesinde CHP’nin ayak diremesinin sorumluluğu yadsınamaz. CHP eğer 2 yıl önce “hayır” dediği Kürt Açılımına bugün “evet” deme noktasına gelmişse, 2 yıl boyunca yitirilen canların vebalini de taşıyor demektir. O zamanki CHP yönetimini çözüme zorlamayan medyanın, CHP’lilerin, herkesin, hepimizin boynundadır bu vebal…

İnsan hayatı, hele ki gencecik insanların hayatı söz konusuysa hiçbir zaman geç değil. Şimdi üzerimize sıçrayan kanı temizleyip tarihimizin bu en yeni “vak’a-i hayriye”sine dört elle sarılmalıyız. Çünkü artık ne daha fazla kaybedecek zaman, ne daha fazla kaybedecek can, ne daha fazla kaybedecek umuda tahammülü var bu coğrafyanın…

Sinan Dirlik – Yeni Düzen

Bir..! İki..! Üç..! Şampiyon Beşiktaş

2011-2012 Beko Basketbol Ligi şampiyonu Beşiktaş Milangaz. Güçlü rakibi Anadolu Efes’i play-off serisinde 4-2 mağlup ederek şampiyonluğa ulaşan siyah-beyazlı ekip 37 yıllık hasrete de son vermiş oldu.

Beşiktaş Türkiye Kupası, Avrupa Şampiyonlu’ğundan sonra Lig Şampiyonluğu’nu da kazanarak tarihe geçti!

Fransa solu mecliste çoğunluk kazanmaya yakın

Yeni Ulusal Meclisi 5 yıllığına belirlemek üzere sandık başına giden Fransızlar haftaya pazar bir kez daha oy kullanacak.

İlk tur sonunda Sosyalist Parti ve Halk Hareketi İçin Birlik Partisi yaklaşık yüzde 30’ar oy topladı. Sosyalistler rakiplerine göre az fakla önde.

Öte yandan aşırı sağ Ulusal Cephe Partisi yüzde 14’e yaklaşırken yeşiller ve radikal sol yüzde 5-6 oy topladı.

Ancak Fransız seçim sistemi bu sonuçların sandalye sayısına yansımasına olanak tanımıyor.

Sosyalistlerin 300’ün biraz altında veya üstünde sandalye çıkarması bekleniyor. Mutlak çoğunluk 289 sandalye.

Bu çoğunluğun altında kalırlarsa, önce yeşiller sonra da Sol Cephe üyesi vekillerle birleşebilirler. Aşırı sağ çok az sayıda koltuk elde etmeyi beklerken, merkez sağın güçlü bir grup çıkaracağı kesinleşti.

‘Mini’ çevre felaketleri ve Altınözü Kayalıkları – Ali Yurttagül

Çevre meselesi, son otuz yılın dünya politikasına damgasını vuran, iklim sorunu yanında, Çernobil, Fukuşima gibi nükleer felaketler ile insanların hafızasına kazınan bir sorun oldu.

Bu konuya eğilensiyasî partilerin sahneye çıkması bu sürecin bir nevi sonucudur diyebiliriz.
“Yeşiller” gibi çevreci partiler iktidara uzak olsalar da, toplumun
çevre konusunda bilinçlenmesi ve tüm siyasî akımların bu konuya hassaslaşmasını
sağladığı gibi, çevre meselesini genel bir toplum sorununa dönüştürdü. Zira
çevre ile yaşam kalitesinin iç içe olduğu artık biliniyor. Buna rağmen çevre
bilinci bazı ülkelerde oldukça etkin bir olgu iken, bazı ülkelerde hâlâ
politikanın gündeminde değil. Etkin çevre bilinci ve ekonomik verilere biraz
yakından bakmak, çevre bilincinin gelişmişlik ölçüsü olarak algılanacak bir
nevi parametre olduğunu görmek için yeterlidir. Bir ülke ne kadar kalkınmış ve
sosyal sorunları ne kadar tatmin edici bir sisteme oturtmuş, toplumun eğitim
düzeyi ne kadar yüksekse, buna paralel olarak da çevre bilincinin o kadar
yüksek olduğunu izlemek mümkündür. Bu tür toplumların çevre ve tabiat
dengesinin iklim, bitki örtüsü ve hayvanlardan, mikroorganizmalara kadar uzandığının
bilincinde olduklarını görürüz. Bu bilinç giderek Türkiye’de de gelişmekte ve
çevre konusunda hassas bir kitlenin sesi, barajlar, nükleer santraller,
hidroelektrik santrallere karşı duyulur hale geldi. Avrupa’da çevre konusu
devlet politikasında da önemli bir yer edinmeye başladı. Sadece sivil toplum ve
çevre ajansları değil, sanayi, ekonomi ve enerji bakanlıklarına karşı, çevre
bakanlığı bir denge unsuru olarak gelişti. Türkiye’de ise durum oldukça ilginç
bir görüntü veriyor. Çevre bakanı HES’ler gibi projelerde çevreyi değil bu
projelerin ekonomik önemini enerji bakanı veya ekonomiden sorumlu bakandan daha
şiddetli savunuyor. Çevre meselesi bu yüzden Bakanlar Kurulu’nda hâlâ kimsesiz,
Türkiye kapsamlı çevre sorunları yanında, “güzden kaçan” binlerce
“küçük” çevre felaketleri ile karşı karşıya. Ülkenin tabii dokusu her
gün değişiyor ve birçok şey geri dönmemek üzere kayboluyor.

Çevrenize biraz yakından baktığınız zaman, iyi bildiğiniz, çocukluğunuzun geçtiği, yani kişilik ve hatıralarınızın önemli bir parçası olan birçok şey ve yerin artık
kaybolduğunu veya tanınmaz hale geldiğini görürsünüz. Belki bunlar küçük
detaylardır. Fakat biraz daha dikkatli baktığınızda benzer mini felaketlerin
Türkiye’nin her yerinde olduğunu ve bu binlerce mini çevre felaketlerinin
Türkiye’yi değiştirdiğini ve birçok şeyin tekrar gelmemek üzere kaybolduğunu
görürsünüz ve sizi acı bir hüzün kaplar. Bu nisan başında yıllar sonra tekrar
gezme olanağını bulduğum Altınözü Kayalıkları’nda yaşadığım gibi.

Doğa Derneği’nin Hatay vilayetinde korumaya değer bulduğu dört bölgeden biri olan Altınözü Tepeleri sadece bitki örtüsü ile değil, Türkiye’de sadece bu bölgede yaşayan
hayvan türleri ile önemlidir. Amanos dağlarının Amik ovasına doğru zeytin
desenli eteği gibi yayılan tepelikler, bol yağışlı bölgenin sularını taşıyan
çay ve dereler tarafından vadilere bölünmüştür. Bunlardan en önemlisi
haritalarda “Beyaz Çay”, bölge halkının “Kuseyr Çayı”
dediği, ormanı andıran zeytin ağaçları ile örtülü vadide kıvrılarak akarken
Altınözü’nde kayalıklardan geçer ve küçük kanyonlar oluşturur. Bu kanyonlar
üzerine inşa edilmiş taş yapı barajlar ve su kanalları sadece değirmenlere su
taşımaz, aynı zamanda yakın tarihlere kadar biricik sulama sistemi idi.
Kayalarda daha eski zamanlardan olduğunu görebileceğiniz kanal oymalarının
izleri, mağaralar, höyükler ve eski kale kalıntıları, bölgenin yüzlerce hatta
binlerce yıldır yerleşim bölgesi olduğuna işaret eder. Barajlar, su kanalları
ve değirmen tekniği, yüzyıllardır yaşayan kolektif bir mühendislik tarihinin
izleri gibidir.

Kayalıklar bundan yirmi otuz yıl öncesine kadar zengin hayvan çeşitlerine ev sahipliği yapıyordu. Sırtlan, çakal, tilki, tavşan yanında, keklik, bıldırcın ve oldukça zengin küçük kuş türlerinin yaşam havzası idi. Türkiye’de yaşadığı başka bir bölge olup olmadığını bilmediğim “oklu kirpi” (Hystrix cristata) Altınözü Kayalıkları’nda kaybettiği “okları” ile varlığını hissettirirdi. Kuzey Afrika’da rastlanan bu
hayvan Altınözü Kayalıkları’nda görülemiyor artık. Bölgede, eskiden yaygın olan
kınalı keklik de görülmüyor.

Kanlı Kaya, Donluğun Kayası ve Seyrek Kaya diye halkın üç bölge olarak isimlendirdiği kayalıklar tehdit altında. Koyu kırmızı toprağı kayalara da yansıdığı için “kanlı” denen kayalıklar iş ve yerleşim alanı açılmak için ortadan kaldırılıyor. Yollar, insanlarla birlikte köpek ve kedilerin girdiği Kanlı Kaya, artık yabani hayvanlar için
yaşam alanı değil. Doğuda bulunan Seyrek Kaya’nın ise devlet ve özel şirketler
tarafından taş ocağı olarak kullanılması, kayalıklarda derin yaralar açmış.

DEVLETİN ÇEVRE SORUMLULUĞU

Ortada bulunan Donluğun Kayası
pek yara almamış olsa da, hasta durumda. İlkbaharda dereciklerin geçtiği bu
kayalıklar, kurbağa ve diğer birçok su hayvanının yumurtalarını bıraktıkları
bir bölge idi. Eskiden berrak su taşıyan bu dereciklerde de hiçbir yaşam izine
rastlanmıyor artık.

Beyaz Çay da yaşam mücadelesi veriyor. Dağların eteklerinden çıkan ana
kaynakları içme suyu olarak alındığı için, yazın kurumakla karşı karşıya
kalıyor. Altınözü ve vadinin diğer yerleşim birimlerinden arınmadan akan artık
sular hayvanlara ölüm saçıyor. İlkbaharda Hıristiyan köylerden inen
balıkçıların çoğalmaya başladığında Paskalya’nın yaklaşmakta olduğunu
hatırlatırdı bu çay, bölgedeki etkin Müslüman nüfusa. Beyaz Çay modern
teknolojinin de tehdidi altında. Yoğun zeytinciliğin etkin olduğu bölgede,
eskiden de zeytin suları çaya akar, kış aylarında su kahverengi çalardı. Fakat
elle sıkılan zeytin hâsılatı aylarca sürer ve suda asit oranı sınırlı olurdu.
Son yıllarda modern makineler tüm ürünü bir ay içerisinde kaldırdığı için,
artık zeytin suları yüksek asit oranı ile Çay’a ölüm saçıyor. Aslında yağ ve
yakacak gibi değerli maddeler içeren zeytin artıklarının diğer Avrupa
ülkelerinde olduğu gibi, bir havuzda toplanıp buharlaşmasını bekleyerek, oldukça
kolay, pahalı olmayan ve sanıyorum kanunlarımızın da zorunlu kıldığı bir
yöntemle arındırılması mümkün. Sembolik cezalar kesilerek her yıl geçiştirilen
bu durum binlerce yaratığı öldürdüğü gibi, etrafa zehir saçıyor.

Aslında sorun bireylerin bilinçsizliği veya insanların duyarsızlığı
değil. Keklik seslerinin yok olduğundan şikâyet eden köylülerle
karşılaşacağınız gibi, artık balığa çıkamadığından yakınan insanlarla da
karşılaşabilirsiniz kısa bir yürüyüşte. Köylüler, artan kanser vakalarından
tedirgin ve bir şeylerin yanlış gittiğinin farkındalar. Hastalanan çevrenin
insanlara yansımaması mümkün mü? Sorun kamunun malı olan çevreyi koruması
gereken devletin zayıf ve çevre sorununun ciddiyetini kavramamış olması.
Devletin çevre sorunundaki ciddiyetten uzak tutumu ve bunun farkında olan
çevreden sorumlu memur kitlesinin duyarsızlığı çevreyi kimsesiz kılıyor. Devlet
çevrecilerin ve genel olarak sivil toplumun çevreye etkin bir şekilde sahip
çıkması ile değişebilir, belki kalan hayvan türlerini kurtarabilir, suların ve
toprağın zehirlenmesini önleyebiliriz. Aslında binlerce “mini” çevre
felaketi Türkiye’nin yaşamakta olduğu büyük bir çevre felaketinin küçük bir
görüntüsünden başka bir şey değil.

Çevre ile ilgili olmasa da olumlu işaretler de var. Bundan sekiz yıl
önce büyük sel felaketi ile kısmen yıkılmış yüzlerce yıllık taş barajlardan
birini devlet tamir ettirmiş; tarihi su kanalları henüz çalışır durumda olmasa
da. Yara almış olmasına rağmen ayakta duran taş köprünün de yakında
yapılacağını söylüyor köylüler. Höyüklerden birinin üzerinde tarlası olan bir
köylüye, bölgenin sit alanı olduğu, artık tarlasına ağaç dikmemesi telkin
edilmiş, kökleri toprağın altında yatan dokuyu etkilemesin diye. Bağ ve bostan
ekerim artık, diyor..

 

Ali Yurttagül- Zaman

Akil adamlar-kim bunlar? – Tanıl Bora

Akil adamlar… Tedirgin edici çağrışımları da yok mu bunun? Aristokratik bir ihtiyar heyeti geliyor gözümün önüne. Bir çokbilmiş erkekler meclisi… Kâh kaşlarını çatarak kâh acı bir tebessümle, ağır ağır konuşuyorlar. Ortada vahim bir durum, bir felâket olmalı, onların ahkâmına ihtiyaç duyuyorsak. Fevrîleri yatıştırıyor; neden olmayacağını açıklıyor, olurunu söylüyorlar. Bu arada bir yandan da karizma yarıştırıyorlar, muhtemelen. Öncelikle, akil insanlardan -adamlar demiyorum- söz ediyorsak, bu karikatür zihnimizden silinmemeli. Öyle bir akillik töresi de vardır ve hayli güçlüdür, zira! Televizyonlar akil adam kaynamıyor mu?

Akil insanlardan beklediğimiz, idare-i maslahat olmamalı. Vasatın arabuluculuğu değil. Güngörmüşlükleri, acımış bir “böyle gelmiş böyle gider” gevrekliğine dönüşmüş olmamalı. Merakları ölmüş olmamalı. Ki, dinleyebilsinler. Tecrübelerinden esas olarak kibir damıtmış olmamalılar. Tersine, güngörmüşlükle sadeleşmiş olmalılar. Büyük fikirlere, büyük davalara büyüklüklerini kaybettirmeden, onların gölgesinde biten otların farkında olmalılar. Can değeri bilmeliler her şeyden önce. Ki, dinleyebilsinler.
Müslümanı “kâfir bile her haliyle her suretiyle kâfir değildir” hikmetine, dinsizi “insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir” bilgeliğine bağlı olmalı. Veya, hümanist-Marksist filozof Ernst Bloch’un “Homo homini lupus”a, “insan insanın kurdudur”a karşı diktiği: “Homo homini homo”, “İnsan insanla, insana insanlık edişiyle insandır” şiârına… Ki, dinleyebilsinler. Dinlediklerini göstererek, dinlemeyi öğretebilsinler. Kimsenin kimseyi dinlemediği bir vasatta, akil insanların gösterebileceği en büyük mucize bu olmaz mı? Dinleme deneyimleri yaratmak, böylece gerçek konuşmaya alan açmak.

Kimsenin akletmediğini akledecek, bilinemeyeceği bilecek değildirler. (Ancak bunun idrakindeyseler, onlara “akil” deriz zaten!) Aklını fikrini, varsın en akiller olsun, birilerine havale eden bir toplum, rüşdünü yitirmiştir. Akil insanlar, bundan en fazla rahatsız olanlardır. Bu rahatsızlığı paylaşmayı ve çoğaltmayı bilenlerdir; “biz”leri bir linç güruhu değil de, bir kuru kalabalık değil de, bir tüketici portföyü değil de, askere alınan vergi salınan çocuk doğurtulan bir devasa “insan kaynakları departmanı” değil de bir toplum, bir kamu olmaya ikna edecek bir dili kurabilenlerdir. Gerisi, “bizim” işimiz…

Tanıl Bora – Radikal

 

Modern bir günahlardan arınma ayini; kliktivizm – Cüneyt Özdemir

Sanal dünya ve sanal eylemcilik, üzerinde durup tartışmamız gereken bir konu. Klikleyeyim derken işin ucunda ‘klik’e gelmek de olabiliyor!

Bir süredir ne zaman canlı yayına çıksam ordu içinde çalışan, sayıları 50.000’i bulan sivil memurların mail ve twitter’dan mesaj bombardımanı ile karşılaşıyorum. Tıpkı bir zamanlar bedelli askerlik isteyenlerin, atanamayan öğretmenler ya da bu kadarına pes diyen astsubaylarda olduğu gibi sivil memurlar da aralarında örgütlenmişler ve haklarını arıyorlar. Bunu yapmak için şimdilik tercih ettikleri tek yol ise mesaj göndermek, facebook’ta sayfalar oluşturmak ve… Ve o kadar! Bu şekilde ne kadar iyi örgütlenirlerse örgütlensinler işleri çok zor. İsterseniz işlerinin neden zor olduğunu yakın zamandan bir örnekle açıklayayım.

Bir klik yeter!
Hatırlar mısınız, bundan bir süre önce sizlere youtube’da başlatılan bir kampanyayı duyurmuş, dünyanın en ünlü kötü adamı aleyhine oluşturulan KONY kampanyasından bahsetmiştim. Youtube’a konulan 30 dakikalık bir belgesel filmde çocukların kaçırılması ve Afrika’nın kötü yürekli gerilla lideri olarak Kony bizlere bir reklam filmi estetiğinde tanıtılıyordu. Kampanyayı düzenleyen –ve sonrasında kafayı yiyip güpegündüz şehrin orta yerinde mastürbasyon yaparken yakalanan- yaratıcısının bizden istediği çok basitti: Bir ‘klik’, o kadar! Ünlü isimlere bir klik ile ulaşacaktık. İsteyen birkaç klikle kampanyaya maddi yardımda bulunabilse de asıl istenen sadece bir klikti. Dün merak edip youtube’a baktım, Kony filmini bugüne kadar 91 milyon kişi seyretmiş. Film hâlâ youtube’da duruyor. Kony de hâlâ çocuk gerillaları ile Afrika ormanlarında! Hay Allah, oysa pek çok kişi Kony filmini seyredip hiç tanımadığı çocuklara bir klik ile yardım ederken ne kadar büyük bir iç ferahlığına kavuşmuştu düşünsenize. Bir klik ve Afrika’nın kötü kalpli Gerilla Kony’sini sonsuzluğa uğurlamak. Hesapta her şey bu kadar basit gözüküyordu. Olmadı. Neden olmadığını anlamak için zaman makinesine binip iki yıl öncesine gitmemiz gerekiyor.

Kliktivizm eylemleri
12 Ağustos 2010 tarihinde Guardian’da Micah White imzasıyla ilginç bir makale yayımlandı. Son yıllarda dünyada hızla yayılan bir akımın sorgulandığı bu makele aynı zamanda literatüre yeni bir kelimeyi daha kazandırıyordu: ‘Kliktivizm’.
White, makalesinde kliktivizmi, aktivizmin pazarlama, bilgisayar teknolojileri, popülizm ile kirletilmiş hali olarak tarif ediyor, en büyük zararı da sol hareketlere ve sosyal kampanyalara verdiğini iddia ediyordu. Son iki yıldır biz kendi gündemimizden başımızı kaldırıp bir türlü tartışmayı buralara taşıyamadığımız için belki de pek çok kişi hemen her gün sosyal ağlarda bir kutucuğu işaretleyerek, ‘like’ ederek, fotoğraf paylaşarak ya da ‘retweet’leyerek katıldığı ‘eylemlerin’ aslında neye yaradığını düşünmeye fırsat bulamadı. Kimilerimizin samimi, kimilerinin ise kendi günahlarından arınma alanı olarak gördüğü bu kampanyaların neden çuvalladığını yeterince irdeleyemedik. İşin büyüsü bizleri esir aldı. Kabul edelim ki bu tür kampanyalar tam bir ‘kazan-kazan’ durumuydu. Bir yandan dikkat çekilen bir duruma tek bir klik, fotoğraf, like ile katkıda bulunuyor, diğer yandan bunu sosyal medya ağlarında zaten sizi takip eden dosta düşmana gösterip kişisel politik doğruculuk promosyonunuzu yapıyordunuz. Üstelik bunu yaparken düzene karşı çıkar gibi gözükseniz de eyleme dönüşmediği için aldığınız risk çoğu zaman sıfırdı. Steril bir eylem koyma hali. Aynı eylemi mesela bir meydanda toplanıp yapmaya kalktığınızda harcayacağınız zaman, polisten yiyeceğiniz dayak ya da biber gazı, ardından bir adliyede hesap verme zorunluluğu yoktu. Bir klik ve o kadar!

Hüsnü Mübarek’i kliktivizm değil halk yıktı
İşte kliktivizmde en çok itiraz edilen noktaların başında bu modern zaman illüzyonu geliyor. Zira kliktivizm bir konu hakkında bir kez müdahil olduktan sonra sizi düşünme ve eylem halinden uzaklaştırıyor. Bütün bunlar olmayınca da aktivizmin içi boşalıyor. Her şey kuru bir slogana iniyor. Bunu farklı bir örnekle de açıklayabiliriz. Hepimiz Arap Baharı’nda sosyal ağların gücünü çok önemsiyoruz. Gelin görün ki geçen hafta ömür boyu hapse mahkûm olan Hüsnü Mübarek’i diktatörlük tahtından indiren, facebook hesaplarındaki bu kampanyalara verilen sanal destekler değildi. Bu destekler Tahrir Meydanı’nı dolduran yüz binlerce insan için sadece bir haberleşme aracıydı. Eğer o meydana çıkıp binlerce insan Mübarek’in eli palalı askerlerine karşı direnmese, inadına o meydanda günlerce kamp kurup her türlü tehdit ve baskıya rağmen karşı çıkmasa ve onlarcası bu uğurda ölmeseydi tıpkı Kony eyleminde olduğu gibi bütün o mesajlar internet sayfalarında kalacak, Hüsnü Mübarek de Mısır devlet başkanı olarak geçen hafta Türkiye’deki Dünya Ekonomik Forumu’na katılıyor olacaktı.

Sanal kampanyaların iyi sorgulanması gerekiyor
Sanal dünya ve sanal eylemcilik, üzerinde durup tartışmamız gereken bir konu. Her iyi fikir ya da her sosyal kampanya aynı sonuçlanmıyor. Bu tür sanal kampanyaların ve sanal kahramanlarının iyi sorgulanması gerekiyor. Afrika’nın kötü yürekli gerillası Kony’yi devirmek için yola çıkıp, milyonlarca insanı arkasına alıp, şehrin ortasında mastürbasyon yaparken tutuklanan bir örnek varken dikkat etmekte fayda var. Klikleyeyim derken işin ucunda ‘klik’e gelmek de olabiliyor!

Cüneyt Özdemir-Radikal

Haydi tabiatın kökünü kurutalım! – Mehveş Evin

 

Gündem böylesine yoğun olunca bazı yasa tasarılarını geçirmek, tartışılacak konuları hasıraltı etmek, gerçekten kolay oluyor. Eh, hayati konular varken bas imzayı, geçsin Meclis’ten mantığı tıkır tıkır işliyor.
Orman Bakanlığı’nın hazırladığı ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı’ndan bahsediyorum. Konunun uzmanları, tasarının isminin aksine, tam bir felaket anlamına geldiğini söylüyor… Dinleyen kim?
Evet, ironik bir şekilde Dünya Çevre Günü’nde çevre komisyonundan geçen bu tasarı, alel acele görüşülüp Genel Kurul’a iletildi. Anlayacağınız, evlere şenlik bir kanun daha geliyor.
Hazırsanız ‘tabiatı kollama’ adı altında nelerin önerildiğine bir göz atalım.

İstemezukculuk yapma!
Birincisi, artık her ‘koruma ve kollama’ başlığının altından çıktığı gibi, bu tasarıda da ‘korumama ve kollamama’ ana motivasyon. Zira okulda bize doğal kaynaklar olarak öğretilen her şey, artık ekonomik kaynak olarak yer alıyor.
Çevre Mühendisleri Odası’na göre tasarı, doğal varlıkları kullanma mantığıyla hazırlanmış ve koruma kısmı dengelenmemiş. Bu haliyle insanın, sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı hiçe sayılıyor. Uluslararası sözleşmelere tamamen aykırı bir kanun hazırlanıyor.
Şimdi birtakım aklıevveller, gomunistlik ve istemezukculuk yaptığımızı sanacak. Çünkü “Ne var yani kalkınmayalım, büyümeyelim mi?” şeklinde yaygın bir itiraz kalıbı var.
Tabii bu arkadaşlar, kendi küçük dünyalarını kurtardıkları için ‘koy teraziye gitsin’ şeklinde bir ruh haline sahip. Sermayenin zaten umuru değil, tek derdi para.

Sonra ağlamayın
Oysa bizim derdimiz, “Doğal kaynakları kullanmayalım, her şey olduğu gibi kalsın, hiçbiri değişmesin, otlar bürüsün” değil. Hayır efendim! Eski yazılarımı tekrarlamayayım… Sürdürülebilir büyüme nedir, ekolojik denge neden önemli, bugün yapılan yatırımların neden dikkatle hesaplanması gerekiyor, dünya nereye gidiyor, önce bunları inceleyin de sonra konuşun bir zahmet!
Sonra “Neden kanser vakaları arttı, neden şehirlere göç bu kadar fazla, neden hormonlu gıda yiyorum, neden çocuğum devamlı hasta?” diye ağlamayın. Çünkü bütün bunlar, birbirine bağlı.
Türkiye’de 1.876 tür yok olma tehlikesi altında. İnsanımız, özellikle şehirde yaşayanlar, “Ee bana ne” diyor. Oysa sana, hepsi senin o çok değer verdiğin küçük hayatına etki edecek, hâlâ anlamıyorsun.

 

 

Koruma, işlet devri
–  Kanun tasarısında yetki ve sorumluluklar iyi ifade edilmediği için kötü kullanıma açık. Mesela doğal varlıklarının çeşitli dernek ve üçüncü kişilere kiralanması söz konusu.
–  Milli park, doğal sit, özel koruma bölgeleri, yatırıma açılacağı için hiçbir şekilde korunması, muhafazası mümkün olmayacak. Fırtına Vadisi’nde HES yapmak da, Çıralı’da otel yapmak da artık mümkün olacak. Böylece kalan son doğal alanlar birer birer tarihe karışacak.
–  Müjdeler olsun: Doğal varlıklarda her türlü tescil ve plan işi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilecek!
–  Velhasıl, bilim ve meslek örgütlerini tamamen dışarıda bırakarak hazırlanan taslak, bu ülkenin ölüm fermanıdır.

Mehveş Evin – Milliyet