Ana Sayfa Blog Sayfa 4640

Diyarbakır Amed midir? – Seyhmus Diken

Eğer bir şehir üzerinde diğer bütün etkenlerden öte, siyaseten bunca duruluyorsa, siyasetin etkili, etkisiz bütün aksesuarları, aktörleri kullanılarak şehir zorba muktedirlerce ele geçirilmek isteniyorsa; şehrin doğal mecrası üzerinden kendine uygun akışlar yaratması, kendi muhalefetini kendi içinde üretmesinden daha doğal bir durum olamaz.

Hele hele adı geçen şehir, sıradan bir şehir olmayıp adeta iktidar olmanın üzerinde muhasebesinin yapıldığı, bölge üzerinde etki gücü ve belirleyiciliği hayli yüksek bir şehirse bu daha anlaşılır oluyor.

Diyarbakır’ın binlerce yıl evvelinden adının “kurtulmuş” anlamına gelen “Omid-Amid” olduğu yıllardan bu yana bu hep böyle olmuştur. Tarihe adını ve yaptıklarını bırakmak isteyenler, şehri adeta isimleriyle anmak istemişlerdir.

Bu Milat öncesi 40’lı yıllarda Birinci Dikran Krallığını kurup şehre “Dikranagerd-Tigranagerd” adını koyan kral döneminde de, Bekir Bin Vail adına izafeten “Dîyarbekr” adı konulan dönemde de böyle olmuştur.

1920’li yıllarla birlikte cumhuriyet, Türklüğü ve bakır tenli insanların diyarı mana ve ehemmiyetini pekiştirmek için olsa gerek “Diyarbakır”ı uygun bulmuş.

Kürtler ise Med atalarına izafeten “Amed” ismini yakışır bulmuşlar.

Asur Kralı Adad Nirari’den kalma kılıcın kabzasına nakşedilmiş Amid isminden bu yana isimler değişmiş, ama kılıcın kabzasından damlayan kan kesilmemiş. Toprağı sulamış durmuş. Kanla sulanan toprağın hak talepkârlığı her daim gündemde olmuş.

Bütün bir cumhuriyetin seksen küsur senesinin çoğunu sıkıyönetimler, tek partiler, olağanüstü haller gibi baskıcı zulümkârlıklar altında yaşayan Diyarbakır ve hinterlandı, hesaplaşmanın da yüzleşmenin de adeta arenası olmuş. Bu sebeple cumhuriyetin erk sahibi bütün egemenleri sürekli Diyarbakır üzerinden etkili kelamlarını söyleyegelmişler. Ve hep Diyarbakır’ı özellikle istediklerini beyan etmişler. Ama Diyarbakır; “Harcı, acıyla, kanla, zulümle, kinle” ve elbette dirençle karılmış şehir hep direnmiş.

Egemenlere karşı direncin nirengi noktası, mihenk taşı olmuş. Zaptetmek isteyenlere “nanik yapmış”, sürprizlerini paylaşmış bir şehir.

Bu sebeple Diyarbakır’ı anlamak sahiden zordur.

Diyarbakır’ın ruhuna nüfuz etmek gerek.

Daha dün son bir cümle ile “sizce Diyarbakır nasıl anlatılır?” diye soranlara: “Diyarbakır anlatılmaz ve yazılmaz! Ne anlatılır ve yazılırsa bir eksik kalır. Ancak yaşanır” demem bundandı.

Bu noktadan baktığımızda Diyarbakır üzerinde odaklaşarak sesini dünyaya duyurmaya çalışan Kürt siyasetinin 14 Temmuz 2012 tarihi itibariyle devletçe izin verilmeyen Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) “Özgürlük İçin Demokratik Direniş” Mitingi sırasında yaşananlar aslında şehrin ve halkın, yani Diyarbakır’ın ve Kürt Halkının tarih boyunca yapageldiklerinin tipik bir tekrarıdır.

Diyarbakır “Alternatif Muhalif Metropol” bir şehirdir. Başkalarının izinden yürüyen değil, kendi izleğini yaratan bir şehirdir. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bilcümle Kürdün siyasal ve demokratik kâbesidir. Diyarbakır üzerinden böyle bir demokrasi kalesi var olduğunu dünya âleme duyurmaya / anlatmaya çalışan demokratların da yüz ağarıdır Diyarbakır.

Bütün bu açılardan izin verilmemesine rağmen Kürt siyasetinin en üst temsiliyetinin ispatı vücuduyla 14 Temmuz 2012 günü Diyarbakır İstasyon Meydanında gaza, toza, beze ve boyaya karşı, “silahsız-külahsız” Kürdün demokratik direniş hakkını kullanması gerçek manada bir hakkın dünya âleme ayan beyanıdır.

Peki, bu hak dile getirilirken cumhuriyetin koyduğu ad’a adeta bir tavır alış olan Amed adı neyin simgesidir?

Evet, Amed adı yeni bir dilin ve varoluşun ötekileştirmeye rağmen hep varolan dile gelen adıdır.

O halde yazının başlığındaki “midir” artık gereksizdir.

Yani ez cümle Diyarbakır Amed’dir…

 

Şeyhmus Diken – www.bianet.org

PETA’dan çağrı: Plastik yılan kullan!

Hayvan hakları örgütü PETA, Hindistan’da ağustos ayında yapılacak geleneksel yılan festivali öncesinde yılan oynatıcılarına, şovlarında gerçek yılan kullanmamaları çağrısı yaptı. PETA, yılanların yakalanıp torbaların içine konduğunu, aç bırakıldıklarını ya da süt içmeye zorlandıklarını açıkladı ve dişlerinin de vahşice çekildiğini hatta bazılarının ağızlarının dikildiğine dikkat çekti.

PETA’nın Hindistan biriminin koordinatörü Chani Singh, “Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde yılanların dişleri çekilip, ağızları dikilmiyor. Plastik yılanlar kullanarak, yılanlara yapılan bu mezalime son vermelerini istiyoruz” dedi.

PETA’nın açıklamasına ilk tepki, göçebe yılan oynatıcıların temsil eden federasyondan geldi. Federasyon başkanı Raktim Das: “Nasıl olur da PETA yılanlara işkence yaptığımızı söyleyebilir? Biz yılanlara taparız. Onların acı çekmesini asla istemeyiz.” dedi.

‘Joker’ utangaç ve zeki bir doktora öğrencisi…

0

Batman filminin galasında 12 kişiyi öldüren ve 58 kişiyi yaralayan James Holmes’un eylemi haftalardır planladığı ortaya çıktı. Saldırganın binlerce mermi depoladığı tespit edildi

ABD ‘nin Colorado eyaletindeki kanlı gece ile ilgili soruşturma sürüyor. Aurora Polis Şefi Daniel Oates, 24 yaşındaki eski tıp öğrencisi James Holmes’un, 22 Mayıs ve 6 Temmuz arasında silah dükkanlarından bir adet yarı otomatik saldırı tüfeği, bir adet 12 kalibrelik Remington marka av tüfeği ve iki adet 40 kalibrelik Glock marka tabanca satın aldığı, internet üzerinden de 6 binden fazla mermi temin ettiğinin belirlendiğini söyledi.  Oates, Holmes’un mermileri taşımak için çok sayıda şarjör de aldığını ve olay yerinde saldırı tüfeği için 100 mermi taşıyan birkaç şarjör bulunduğunu belirtti.

Havan mermileri ve bubi tuzakları

Holmes’un Colorado Tıp Fakültesi yakınlarındaki apartman dairesinde de kavanozlar dolusu kimyasal madde, metrelerce dikenli tel, çok sayıda cephanelik ve havan mermisi olması muhtemel bazı mermiler depoladığı belirlendi.

Öte yandan Holmes’un evini bubi tuzakları ile donattığı için henüz ayrıntılı bir arama yapılamadığı bildirildi.

Adının açıklanmasını istemeyen bir yetkili, Holmes’un dairesinde ev yapımı çok gelişmiş silahlar bulunduğunu ve bubi tuzaklarının eve girecek kişiyi öldürecek ya da ciddi bir biçimde yaralayacak şekilde yerleştirildiğini kaydetti.

Holmes’un evindeki tüm bubi tuzaklarının etkisiz hale getirilmesinin zaman alacağını belirten yetkililer, apartman dairesinde tüm binanın patlamasına yol açabilecek ısı yükseltici sıvıların da bulunduğunu söyledi.

Utangaç ve zeki bir doktora öğrencisi

Arapahoe Cezaevi’ne gönderilen Holmes’un Aurora’da Pazartesi sabahı yerel saatle 8.30’da mahkemeye çıkarılması bekleniyor.Holmes’un susma hakkını kullandığı ve avukat istediği bildirildi.

Silahlı saldırganı tanıyanlar, Holmes’u utangaç ve zeki biri olarak tanımladı. Verilen bilgiye göre, hemşire bir anne ile yazılım şirketinde yöneticilik yapan bir babanın oğlu olan Holmes, San Diego’da büyüdü.

Onur öğrencisi olduğu lisede futbol oynayan ve 2010 yılında California Üniversitesi’nden dereceyle mezun olan Holmes, burada nöro-bilimler alanında doktora yaptı. Ancak kısa bir süre önce doktoradan ayrıldığı belirlendi.

Holmes doktora programından ayrılmadan önce, “Psikiyatrik ve Nörolojik Hastalıkların Biyolojik Temelleri” dersinde mikro DNA göstergeleri üzerine sunum yaptı.

Okuldaki öğretmenleri ise, Holmes’un akademik başarısının en üst düzeyde olduğunu belirtti.

FBI ‘dan verilen bilgide; Facebook , MySpace , Twitter gibi hiçbir sosyal paylaşım sitesine katılmayan Holmes’un herhangi bir terörist grupla ilişkisinin olmadığı belirtildi.

Saçlarını kırmızıya boyayan ve kendisini tanıtmak için Batman filmindeki kötü karakterin adı olan “Joker”i kullanan Holmes’un, saldırı düzenlemek için neden bir sinema salonunu seçtiği henüz bilinmiyor.

Saldırıdan önce gaz maskesi, kurşun geçirmez kask, yelek ve bacak koruyucu giyen Holmes’un, boğazını ve kasık bölgesini korumak için de önlem aldığı belirlendi.

Radikal

“B.k içiyoruz”

İstanbul’da satılan 19 litrelik damacana sularının laboratuarda inceleme sonuçları ortaya inanılmaz bir tablo çıkardı.

A haber’de Mehmet Ali Önel’in sunduğu ‘Deşifre’ programının yayımlanan habere göre, 55 tanınmış firmanın sularından sadece 14’ü temiz çıktı. 41 suda başta ‘koliform’ (dışkı yoluyla bulaşan) bakteriler olmak üzere insan sağlığına zararlı maddeler bulundu.

Laboratuar yetkilisi Can Demir, “Bandrollü 55 damacana, 11 ayrı laboratuara götürüldü. Burada tahlil edildi. 14’ü uygun çıktı, 41’i sağlığa zararlı” dedi. Büyük firmalar olduğu için isimlerini açıklamadıklarını belirten Önel, ancak firma isimlerini Sağlık Bakanlığı’na bildireceklerini söyledi.

Programda, suların dolumu sırasında ve üretim sahasının hijyen koşulları nedeniyle bu sonucun çıkmış olabileceği belirtildi. Su firmalarının ünlü ve bilinen markalar olduğu kaydedildi. Sağlık bakanlığı yetkilisi Mustafa Aksoy, “Bu damacanalar ünlü firmaların taklidi de olabilir dikkat edilmeli” diye konuştu. Bu arada damacana sularının mikroplu çıkması sosyal paylaşım ağı twitter ’da da günün konusuydu.

Radikal

Normal doğum sezaryene karşı mı? – Evren Balta Paker

Bugüne kadar sezaryen konusunda siyasetçiler konuştu, doktorlar konuştu, gazeteciler konuştu, muhalifler konuştu. Bütün bu sesin ortasında doğum yapan annelerin sesi duyulmaz oldu. Siyasetçiler sezaryen oranlarının çok yüksek olduğunu, doktorların ve hastanelerin keyfi bir biçimde anne adaylarını sezaryene yönelttiklerini söyledi. Doktorlar sezaryenin bu şekilde kısıtlanmasının anne-çocuk ölümlerinin sayısını artıracağını ve meselenin keyfiyet değil, sağlık hizmetlerinin örgütlenişiyle ilgili olduğunu söylediler. Tıbbi zorunluluk bulunması halinde doğumun sezaryenle yapılmasını düzenleyen kanunun, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesinden itibaren gazetelerde korku dolu hikâyeler okumaya başladık. Sezaryene çok geç kalındığı için ölen annelerin, çocukların hikâyeleriydi bunlar. Doktorlar ve gazeteciler bizi uyardılar daha da fazlası olabilir diye.

Bütün bunlar bizde sanki sezaryenin hikâyesi bu kanunla başlayan bir hikâyeymiş gibi bir hava yarattı. Oysa değil. Tam da sezaryen meselesinde anlamlı bir tutum alabilmek için bandı biraz geriye sarmak ve bu kanundan önce sağlık piyasasından hizmet almaya çalışan annelerin başına neler geldiğine bakmak gerekiyor. Bu annelerin hikâyesine baktığınızda ise karşınıza iki apayrı hikâye çıkıyor. Ulusal istatistiki ortalamaların yansıtmadığı bir hikâye bu. Evet seksenli yıllarla birlikte bütün dünyada ulusal sezaryen ortalamaları yükseldi. Bu yükseliş iki binli yıllarda tepe noktasına ulaştı. Örneğin az sezaryen yapmakla övünen Amerika’nın ulusal sezaryen ortalaması bile 2007’de üyzde 31,8 civarındaydı. Çin’de bu oran yüzde 46 civarında. Brezilya gibi ülkelerde bu oran yüzde 80′lere varmış durumda. Ama bunlar hep ulusal ortalamalar. Ve bu ulusal ortalamalar kadınların yaşadığı farklı deneyimleri yansıtmıyorlar.

“Benim sınıfım, senin kararın”

Türkiye’de sezaryen oranı yüzde elliye yakın denilmekte. Bu oran üzerinden gidelim örneğin. Bu kanun çıkmadan önce kendi özel doktoru ile özel bir hastanede (sigortası karşılasın ya da karşılamasın) doğum yapmak isteyen bir annenin normal doğum yapabilme şansı pek yoktu. Bunu etrafımdan duyduğum yüzlerce hikâyeden biliyorum. 2005 yılında doktorumun antlaşmalı olduğu İstanbul’un en büyük hastanelerinden birine sancım geldiği için normal doğum yapmak için gittiğimde bana “rezervasyonsuz hasta alamayacaklarını” söylemelerinden biliyorum. Hastane personeline “şaka mı yapıyorsunuz, ben doğuruyorum” dediğimde, “önceden oda rezervasyonu yaptırmam gerektiğini” söylemişlerdi. Doğum hemşiresi neden sonra benim normal doğum yapmak isteğimi anladı. Uzun Kurban Bayramı tatiliydi ve aileler çocukları tatilde doğsun diye sezaryen randevularını önceden almışlardı. Bütün hastaneler önceden tarihi planlanmış doğumlar yüzünden doluydu. Bir başka arkadaşıma doktoru, bebek çok büyük olduğu için sezaryenle erken bir tarihte almaları gerektiğini söyledi. Arkadaşım normal doğum yapmak istiyordu, riski duyunca 3 hafta önce bebeğini sezaryenle doğurdu. Bebek 2 kilo 200 gramdı. Türkiye’de özel hastane sistemine girip de çeşitli nedenlerle normal doğumdan vazgeçmiş yüzlerce anne tanıyorum.

Niyetim doktorları suçlamak değil elbette. Bu akıntıya karşı kürek çeken binlerce doktorun olduğunu da biliyorum, ama bu akıntının gerçek olduğunu da. Sezaryen özel muayenesi olan doktorlar için iyi bir şey. Neden olmasın ki? Normal doğumun saati belli değil, günü belli değil, tatile çıkamıyorsunuz. Ve hastanız doğuma kesinlikle nöbetçi doktorun değil, sizin girmenizi istiyor. Neticede doğuma sizin girmeniz için en başından beri size para ödemiş, özel ofisinize gelmiş.

Elbette bu durum sadece doktorların rahatıyla da ilgili değil. Sağlık hizmetlerinin temel mantığındaki dönüşümle de ilgili. Olması muhtemel hastalıklar için bile sürekli kontrole gitmeniz, testler yaptırmanız, paralar ödemeniz gerekiyor. Doğum hayata dair normal bir süreç, bir hastalık değil ama bu süreç “normal” kategorisi altında öylesine standardize edilmiş durumda ki, hemen her şey o dar normal tanımının dışına çıktığı için risk faktörü olarak görülebiliyor. Örneğin geç yaşta doğum yapıyor olmak, bebeğin kilosunun fazla olması gibi durumlar hep birer risk faktörü. Bu eğitimden geçmiş hekimler de risk almak istemiyorlar. Bu tıbbileşme kadınların doğum sürecinde aktif özneler olmasının önünü kapatıyor. Hamilelik ikili testler, üçlü testler, ultrasonlar, standart kilolar, yenilmesi, yenilmemesi gerekenler ile bir rasyonellik, ölçülebilirlik, beklenebilirlik sürecine dönüşüyor.

Sağlık hizmetlerinin mantığındaki dönüşüme bir de sağlık hizmetlerinin örgütlenişindeki dönüşümü ekleyin, yüksek sezaryen oranları sonucuna otomatikman ulaşacaksınız. Bugün dünyanın hemen her yerinde sağlık hizmetleri özelleşmiş durumda. Özel hastanelerin sahiplerinin, onu işletenlerin temel mantığı sağlıktan para kazanmak. Normal doğum yaptıran doktorla sezaryen yapan doktorun kazandığı ücret arasında çok büyük bir fark olmayabilir, ama hastanelerin normal doğumdan kazandığı para ile cerrahi bir prosedür olan ve bu yüzden pahalı olan sezaryenden kazandıkları para arasında bir fark var. Sezaryen maliyetli bir operasyon olduğu için hastaneler bu operasyondan para kazanıyor ama devlet ve sigorta şirketleri para kaybediyor. Buyrun size devlet ve sigorta şirketlerinin sezaryen karşıtı olmasının asıl nedeni!..

Bu hikâyenin bir yüzü. Bu yüzüne baktığımda normal doğum bir haktır demek, bunu bağıra bağıra söylemek istiyorum. Hikâyenin başka bir yüzü daha var ama. Sezaryen bir ameliyat. Gerekli olduğu durumlarda yapıldığında anne ve çocuğun hayatını kurtaran bir ameliyat. Doğumda yaşanan anne-çocuk ölümleri oranının düşmesinin bir nedeni de sezaryenin yaygınlaşması. Gerektiği durumlarda yapıldığında hayat kurtaran bu ameliyat, deneyimli hekimler, anestezi uzmanları, cerrahi müdahale odaları gerektiriyor. Bu ameliyatın yapılması kararının alınması annenin hamilelik boyunca takip edilmesini gerektiriyor. Bu ameliyatın yapılması ülke çapına yayılmış yaygın ve ucuz sağlık hizmetlerinin varlığını gerektiriyor.

Bu duruma bir de sezaryeni kadınların bilerek ve “tıbbi bir gereklilik” olmadan da tercih edebileceği gerçeğini eklemek gerekiyor. Normal doğum tartışması normal doğumu kadınlar için mümkün en iyi doğum biçimi olarak sunuyor (üstelik bunu yapan sadece siyasiler de değil doğalcı annelik akımı uzun zamandır bu fikirde). Oysa doğum tıp hizmetlerinin geliştiği ve yaygınlaştığı yirminci yüzyıldan önce de kadınlar için güllük gülistanlık bir deneyim değildi. Romanlar, tarih, öyküler hep kadınların doğum sırasında çektikleri acıyı, yaşadıkları korkuyu anlatırlar. İlk dalga feminizm tam da bu acının üzerinden ağrısız doğumu kadınların yararına ve özgürleştirici bir deneyim olarak görmekteydi. Bu durum son yirmi yılda değişti, doğal olan her şeyin kutsandığı ve hiyerarşik olarak üstün görüldüğü bu yeni annecilik kadınlara çocukları için yapmak istemedikleri şeyleri yapmaları gerektiğini ve çocuklar için en iyisinin “doğal” olan olduğunu söylüyor (sezaryene karşı normal doğum; mamaya karşı emzirme gibi). Bu durum çeşitli nedenlerle bunu yapamayan kadınlara kendini kusuru ve eksik hissettiriyor. Oysa kadınların sırf doğumdan duydukları korku ve acı yüzünden de sezaryeni seçme hakları olmalıdır.

Hadi lafı fazla uzatmayayım, bu ülkede pek çok kadının bu yasadan önce de sezaryen gibi bir şansı yoktu. Dolayısıyla yüzde elli ulusal ortalama bu ülkede sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizliği yansıtmıyor. Özel hastane sisteminin içinde sağlık hizmetlerinin masrafını (bir bölümünü ya da hepsini) kendi ceplerinden karşılamaya muktedir olan kadınlar kendilerini şartlar ne olursa olsun genellikle sezaryen masasında bulurken, bu ülkenin öteki kadınları ulusal ortalamayı düşürenler oluyor hep. Çocuğunu sezaryen ile 2,3 kilo doğuran arkadaşım bana “Zeynep Kamil’e gitseydim bağıra bağıra doğururdum derken” aslında çıplak gözle bu gerçeğin farkına varmıştı. Nitekim kanun tasarısı tartışılırken çokça yazıldı, çizildi; sezaryen oranları özel kliniklerde yüzde doksanlara varan rakamlarla hiç de ulusal ortalamayı yansıtmıyor, o ulusal ortalamayı dramatik bir biçimde yukarı çekiyor.

Dolayısıyla beyler (beyler diyorum çünkü bu konuda hep siz konuşuyorsunuz) kadınlar normal mi doğursun, sezaryenle mi doğursun diye tartışmadan önce sağlıkta yarattığınız heyulaya dönüp bir bakın. Başka ne bekliyordunuz? Şimdi siz o heyulanın sonuçlarını yine kadınların bedenleri üzerinde kararlar vererek bertaraf etmeye çalışıyorsunuz…

Dünya Sağlık Örgütü, Haziran 2010’da sezaryen oranlarının ülkemizde siyasetçiler tarafından sıkça referans verilen yüzde 10-15 civarında olmasına dair önerisini geri çekti. Bu öneriyi geri çekerken yaptıkları açıklamada şöyle diyorlardı “Sezaryen oranlarına dair optimum bir yüzdenin varlığına dair ampirik bir kanıt bulunmamaktadır. Her şeyden önemlisi kadınların sezaryen yaptırmaları gerektiğinde yaptırabiliyor olmalarıdır”. Evet sezaryen bir haktır, ama yalnızca parası olan kadınların hakkı değildir. Ama çocuklarını risklerine rağmen, bağıra bağıra doğurmak da kadınların hakkıdır. Özel sağlık hizmetleri tarafından soyulacak paraları olduğunda bile bu hakları vardır.

Sezaryen ve normal doğum tartışmasında sezaryen iyidir, normal doğum iyidir tartışmasını geçmeliyiz. Bu konudaki en anlamlı politika kadınların seçim hakkına yönelik olmalıdır. Evet kadınlar nasıl doğuracakları konusunda karar verebilirler. Doğumdan ölesiye korktuğum için sezaryen da olabilirim, 4,5 kilo bebeğimi normal de doğurabilirim. Bu yasaya karşıyım, sezaryeni kısıtladığı için değil, kadınların bedenini bir kez daha aşırı tıbbileştirilmiş bir alana hapsettiği ve kadınların elinden seçme hakkını aldığı için. Tıpkı bu yasadan önce de olduğu gibi.

Evren Balta Paker – www.uzuncorap.com

 

Zet küpün karesi (Açık Kitap Yazı Kalır 3)

10’lu yaşlarımın bi yerlerindeydim (yani ya ortası ya da başı ama sonu değil, emin de olamadığım için bu şekilde belirtiyorum). O vakitler İstanbul Bahçelievler’de oturuyoruz. Eski internetsiz, facebooksuz ve dahi twittersız günlerde biz -şimdi masal gibi gelse de- sokaklarda oyun oynardık ve dönemlerimiz olurdu. Kukalı saklambaç dönemi, Boru dönemi (içine ok haline getirilmiş kağıt yerleştirdiğimiz bir boru idi bu ve o okları borunun içinden rakibimize üflemek sureti ile oynardık bu oyunu), Kağıt dönemi.

Kağıt dönemi sırasında mahalleden arkadaşım Gökhan ile kağıt oynarken hayatımdaki ilk ekonomi/iktisat/maliye dersimi aldım. Şimdi kağıt derken aklınıza iskambil kağıtları gelmesin, alakası bile yok. Bazen araba markaları bazen futbolcu isim ve numaraları vsr olan kağıtlar dönerdi piyasada. İşte o kağıtlardaki numaranın son harfinden türeyen oyunlar oynardık bizde. Sende lamborghini var ve kağıdında 58 yazıyor diyelim, onu yere bırakıyorsun eğer arkadaşında sonu 8 ile biten herhangi bir araba markası var ise o ana kadar yere bırakılmış tüm kağıtları alıyordu.

İşte Gökhan ile ben de başladık oynamaya. En sonunda Gökhan’ın elindeki tüm kağıtlar bitti. Gökhan da kazandığım için beni tebrik etti, ben de mutlu mesut evime gittim. Evde kağıtlarımı bi saydım. Ulan, benim daha az kağıdım var. Nasıl oluyor ki bu? Düşün, düşün çıkamıyorum işin içinden. O kadar safım ki Gökhan’ın oyun sırasında bazı kağıtları dizinin altına bazılarını cebine koyarak beni kandırmış olacağına ihtimal dahi vermiyorum. İşte sana ilk ekonomi dersin, sen ekonomiden zerre anlamıyorsun azizim.

Açık Kitap Yazı Kalır’ın, “Bilgi İktisadı ve İktisadi Bilgi” maddesini okurken aklıma bu hatıram geldi ve bir kez daha kendimi gülümsemekten alamadım. Üç buçuk sayfa ve dokuz tam sütun yer kaplayan maddeyi her ekonomi yazısını okurken yaptığım gibi kafamı kaşıyarak, çoğu şeyden hiçbir şey anlamayarak okudum. Bu konuya kafa patlatmış abimlerin resimlerine baktım sonra, Adam Smith, Friedrich August von Hayek, Joseph E. Stiglitz. Kenneth J. Arrow vsr. Hayatlarını ekonomi, iktisat bilimine vakfetmiş insanlar. Onu oraya al, bunu burdan şuraya koy, onun fiyatını berikine yaklaştır, bunun arzını şuraya indir ama ötekinin berikinden fazla olmamasına da dikkat et. Teoremler üret, formülasyonlar yarat, seni meşgul eden derdi tüm diğerlerine bulaştır dur.

Üniversitede okurken bir iktisat hocamız vardı. Hoca isimleri ile aram kötüdür, beni mazur görsün onun da ismini anımsamıyorum. Merkez Bankasında önemli görevlerde bulunmuş bir iktisat profesörü idi Derslerde hiç anlamadığımız şeylerden hızlı hızlı bahseder, bu bahis sırasında tahtaya daha da anlamadığımız şekiller çizerdi. Bu anlatış ve çizişin bir anında bize döner, “anladınız mı çocuklar?” diye sorardı. Bir hocaya bir tahtadaki dünyanın o ana kadarki en çözülmez sırrına bakar ve “anladık hocam” manasına kafamızı sallardık.

Ne var ki hocanın anlattığından da tahtaya çizdiğinden de -hadi sezarlık bende kalsın- hiçbir şey anlamazdım. Aynen şimdi kitaptan öğrendiğim, “Pareto etkin durum” sözünden hiçbir şey anlamadığım gibi. Bu nasıl bir cümledir arkadaş, “Pareto etkin durum”. Neresinden tutsan elinde kalıyor. İktisatta her zaman vardır zaten böyle esrarcengiz tanımlamalar, formüller, ifşaatlar. İlgili maddenin yazarı Açık Radyo programcısı Hasan Ersel de benimle aynı fikir de olmalı ki maddenin bir yerinde şöyle demiş.

“Nasıl fizikçiler ya da tıp doktorları kendi aralarında konuştuklarında dışarıdan bakanlar pek bir şey anlamıyorlarsa, bu iktisat için de geçerli.”

Sonra da bu sırra vakıf olmanın yollarını sıralamış, iktisat eğitimi ve hayat boyu sürecek bir kendini geliştirme çabası.

Bana hayatımdaki ilk iktisat dersini veren arkadaşım Gökhan ile yıllar sonra yeniden karşılaştım. Kendine ait işyeri vardı, arabası, yazlığı vsr. Bense hala kazandığımı sandığım oyunlardan sonra evime gidip nasıl oluyorda daha az kağıdım olduğuna hayret etmekle meşguldüm.

Hoca isimleri ile aram pek yoktur dedim ama bunun elbette birkaç istisnası var. Lisedeki matematik hocam İslam Dikmenli mesela. Lise 2 matematik, İslam hoca beni ayağa kaldırmış notlarımı okuyor. ilk dönem 4 sınavdan aldığım notlar sırası ile 1, 2, 1 ve 1; 2. dönem ilk 2 sınav, 1 ve 6. İslam hoca not defterinden kaldırdığı gözlerini bana dikip, “Alper, evladım, bu nasıl oluyor, notlar birden bire böyle artar mı çocuğum, fırtına mı çıktı, kasırga mı yıktı ortalığı?” diye soruyor. Sınıfı da alıyor bir kıkırdama. Hayatında bir tek gün olsun doğru dürüst ders çalışmayan ve sadece sınıfta dinlediklerinden aklında kalanlar ile sınavlara giren ben her nasıl olduysa İntegral konusunu anlamışım işte. Ama nerde bizde o yaşta iken bunu savunacak, “Hocam ben İntegral konusunu çok iyi anladım, istediğinizi sorun hemen yanıtlayayım” diyecek cesaret. İslam Hoca o gün beni Gökhangillerle karıştırdı. Kopya çektim, hile yaptım, çamura yattım sandı.

Ve onun dersine giren her öğrencinin aklından çıkmadığına emin olduğum veciz sözlerini tekrarladı, “Sen böyle işlere sakın bulaşma evladım. Şİmdi birşey demiyorum, seni yakalamadım. Ama bir dahaki sınavda gözüm hep üzerinde olacak ve yakaladığım vakit basarım not defterine Zet küpün karesini”

Hayat böyledir işte hocam, atı alan üsküdarı geçer, sen mendil bile bulamazsın arkasından sallayacak.

En son iktisat derslerimden birini de “Bilgi İktisadı ve İktisadi Bilgi” maddesinin yazarı Hasan Ersel bir Açık Radyo programı sırasında Ömer Madra ile konuşurken vermişti.

Konu ne idi hatıtlamıyorum ama Hasan Ersel bir kovboy kasabasını anlatmaya başlamıştı. Çok zengin, müreffeh bir kasaba idi burası. İşsizlik yok, nüfus dengeli, arz talep dengesi mükkemmel. Uzaktan baktığınızda o kasabada yaşamak için canınız gider değil mi. Ama kaz hiç bir zaman ayağına denk gelen bir hayvan olmamıştır. Kasabadaki bu ortamı yaratan nedene göz atmak gerekir diye devam etmişti Hasan Ersel. O kasabada düello çok moda imiş, hemen hemen hergün en az bir düello meydana geliyor. Doğal olarak hergün en az bir kişi de ölüyor. Cenaze levazımatçıları, tabut yapanlar, bu işe yan ürün sağlayan herkes zengin. İşsizlik yok çünkü onu dengeleyecek bir düello geleneği var, istihdam %100. Arz talep dengesi de aynı nedenden dolayı sorunsuz.

“Peki,” diye devam etmişti Hasan Ersel, “şimdi ekonomi mükemmel diye siz bu kasabadaki sisteme müdahale eder misiniz, etmez misiniz?”

İktisat bu sorunun yanıtını bulabildi mi emin değilim hocam, ben şimdi eve döndüm, yeni bir oyun kazandımda kağıtlarımı saymam lazım.

anavarza

 

[Yeşil Sahaf] René Dumont’un eskimiş kitapları

René Dumont

René Dumont, yeşil politikanın en yaşlı kuşağından (ve uzun bir ömür yaşamış) bir isim. En iyi bilinen özelliği 1974 gibi yeşil politika için erken bir tarihte Fransa’da ekoloji hareketinin başkan adayı olması. Onun başkan adaylığı kampanyasının Fransız yeşil partisinin doğuşunu hızlandırdığı, Dumont’un da partinin öncülerinden biri olduğu söylenebilir.

1904’te Fransa’nın kuzeyindeki Cambrai’de doğan ve 2001’de 97 yaşında ölen René Dumont, ziraat mühendisliği okumuş ve ülkesinin Hindiçin’deki sömürgelerinde makinelere ve tarım ilaçlarına bağlı endüstriyel tarımı (yani “yeşil devrimi”) uygulayan isimlerden biri olmuş. İkinci Dünya Savaşı öncesinde “yeşil devrimi” en çok savunan isimlerden biri olan, hatta kısa dönemlerle tarım bakanlığı görevinde de bulunan Dumont, daha sonra üniversitede öğretim üyeliği yapmaya başlamış ve endüstriyel tarımın sakıncalarını ilk farkeden ve dillendiren isimlerden biri de yine kendisi olmuş.

René Dumont 1974'te seçim kampanyasında

Dumont’un ismi 1974’de yapılan başkanlık seçimlerinde çevre hareketlerinin ortak bir çevreci aday göstermeye karar vermesi üzerine ön plana çıkmış. Oldukça ilgi çeken kampanyasında savaş karşıtı ve antikapitalist bir çizgi izleyen Dumont’un kampanyasının yöneticiliğini de daha sonra kendisi de Yeşiller’in başkan adayı olan ve bir dönem çevre bakanlığı yapan Brice Lalonde olması ilginç bir not. Dumont bu seçimde %1,32 gibi düşük bir oy oranında kalsa da (yine de bu yıl Eva Joly’nin aldığından daha yüksek oy), bu seçim deneyiminin Fransa’daki yeşil hareketin doğuşuna olan etkisi tartışılmıyor.

Elinde bir bardak suyla

Dumont’un seçim kampanyasında (ve sanırım sonraki performanalarında da) en akılda kalan imgelerden bir tanesi televizyonda vb. masasında her zaman bir elma ve bir bardak su bulundurmasıymış. Elbette sade yaşamı ve tüketime karşı yetinmeyi simgelemek için.

Rene Dumont’un kitaplarından ikisi, Dünya Nereye Gidiyor ve Uçurumun Kıyısındaki Dünyamız, Türkiye’de çevre ve ekoloji meseleleriyle ilgili yayımlanan ilk kitaplar arasında yer alıyor. Her iki kitap da Varlık Yayınevi’nin küçük boyutlu Faydalı Kitaplar serisinden çıkmış. Dünya Nereye Gidiyor, Müntekim Ökmen’in çevirisiyle 1974’de, Uçurumun Kıyısındaki Dünyamız ise Semih Tiryakioğlu’nun çevirisiyle 1976’da yayımlanmış.

René Dumont'un Varlık'tan çıkan kitapları: Dünya Nereye Gidiyor, 1974 ve Uçurumu Kıyısındaki Dünyamız, 1976

Kitapların içeriği bugün okunduğunda bazı sözler fazla tekrarlanmaktan klişeleşmiş, kimi olgu ve veriler de eskimiş gelebilir. Ama burada önemli olan Dumont’un yaklaşımı. Tüketim toplumunu, sınırsız büyüme arzusunu, nükleer enerjiyi, tarımdaki kimyasalları ve küresel adaletsizliği eleştiren Dumont, zamanın ruhuna uygun olarak nüfus sorununa da önemli yer ayırıyor, ama soldan bakan bir isim olarak “önce zenginler ve çok kirletenler” demeyi ihmal etmeden.

Kitaplardan birkaç cümle cımbızlamamı isterseniz, yeşil politikanın ortaya çıkışında belirleyici olduğu söylenebilecek birkaç cümleyi önemli bulduğumu söyleyebilirim:

“Zengin ülkeler her türlü hayvan yetiştiriciliğini geniş ölçüde azaltırlarsa dünyadaki açlık azalacak, bunun sonucu olarak da dünya barışı daha iyi gücence altına alınacaktır.” (UKD)

“İş artık filan milyarderi, falan baskı grubunu ya da endüstri dalını eleştirmekten çıkmıştır. Kapitalist ekonomi bugünkü yapısını koruduğu, emperyalist kalmakta devam ettiği, her şeyi ve her yeri kendi hükmü altında tuttuğu, yani KÂR hazretleri tahtında kaldığı sürece böyle olacaktır.” (DNG)

“Bütün bu israfı, çürümeyi, zorlamaya varmayan devrimci bir dönüşüme öncülük edecek reformcu bir eylemle yavaşlatmak, durdurmak gerekiyor.” (DNG)

“Çağımızın temel çelişkisi artık patronla işçi arasındaki, zengin ülkelerin yöneticileri ile yönetilenleri arasındaki çelişki değildir. (…) Modern çağların proleteryası artık kırlık yerlerde yaşayanlar, gecekondularda barınanlar ve azgelişmiş ülkelerin işsizleri, yarı işsizleri ve yoksullarıdır.” (DNG)

Ama her şey bir yana René Dumont’un en bayıldığım cümlesi Dünya Nereye Gidiyor kitabındaki ara başlıklardan biri: “Özel otomobil: Bir sapıklık simgesi”.

Ben de bu kitapları doksanlı yılların başlarında sahaflarda bulmuştum. Hala da sahaflarda bol miktarda bulunabiliyor. Çevre ve ekoloji hareketlerinin tarihi üzerine araştırma yapanlara veya sadece Yeşiller nereden çıktı, doğuş yıllarında nasıl bir dil ve hangi argümanlar hakimdi diye merak edenlere, bu oldukça eskimiş, ama ilginç kitapları öneririm.

Dünya Nereye Gidiyor:
Yok olmak mı, düş kurmak mı?
Rene Dumont
Çeviren: Müntekim Ökmen
Varlık, 1974

Uçurumun Kıyısındaki Dünyamız
Rene Dumont
Çeviren: Semih Tiryakioğlu
Varlık, 1976

(Yeşil Gazete)

Zülfü Dicleli “Yeniden Düşünürken”

“Anlamak….gideni ve gelmekte olanı,” demişti Nazım bir dizesinde, yanlış hatırlamıyorsam, ama bu entellektüel uğraşın bir ‘ince zenaat’ olduğundan eminim. Eğer bu zihinsel yetkinlik, dünyayı değiştirme uğraşına bir ömür verilerek kazanılmışsa dile gelen analizler ve geleceğe ilişkin projeksiyonlar özel bir önem kazanıyor.Zülfü Dicleli, tam da böyle bir deneyimden damıttığı düşüncelerini içeren yazılarını, konuşmalarını nihayet bir kitapta topladı. Dünyayı Anlamak ve Değiştirmek Üzerine YENİDEN DÜŞÜNÜRKEN, başlıklı kitap Haziran 2012’de, eşi Ayşe Bilge Dicleli ile birlikte yönettikleri OPTİMİST Yayınları’ndan çıktı. Dicleli’nin son 20 yıllık yazı ve konuşmalarını içeren kitap değişen dünyayı anlama kılavuz gibi de okunabilir.

Zülfü Dicleli’nin 1960’larda gençlik hareketleri içinde yer alarak başlayan dünyayı değiştirme serüveni, 12 Mart döneminde THKP-C ve Dev Genç davalarından iki buçuk yıl tutukluluğun ardından, 1977’de illegal Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyeliği ile devam etti. 1982’de Partinin MK üyeliğine, 87’de Polit Büro üyeliğine seçildi. 1988’de Türkiye İşçi Partisi ile TKP’nin birleşme kongresinde Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) Polit Bürosuna seçildi. TBKP’nin Türkiye’de resmen kuruluşunda yasal kurucular arasında yer aldı. 1993’de Yeni Demokrasi Hareketi’nin (YDH) ilk kurucularından biri oldu.  Bu uzun siyasi mücadelenin 1979-1989 arasındaki on yılını Almanya’da geçirdi. Siyasal çalışmaları arasına, 1976-79 arasında DİSK’te uzman olarakgörev yapmasını da eklemeliyim. Dicleli çok sayıda kitap çevirdi.

Yeşiller Partisi’nin, oluşumuna öncülük yaptığı “Ekolojik Anayasa Girişimi”nde yer alan, Ekolojik Anayasa Konferansımızın konuşmacılarından olan eşi, Ayşe Bilge Dicleli ile birlikte 1994’ten beri kurumsal yayıncılık yapıyorlar. 2004’ten beri Otimist Yayınları’nı çıkarıyorlar ve 2010’dan beri de, EKO IQ Yeşil İş ve Yeşil Yaşam dergisini ve kitaplarını yayımlıyorlar.

Eh…gerçekten de uzun ve yoğun bir siyasal mücadele ve entellektüel birikim sonucunda Dicleli’nin söylediklerine kulak vermekte yarar var. Birikimini, görüşlerini son derece açık, duru bir dille ifade ediyor.  Dürüst ve cesur. Hiç sakınmadan, kim ne der, nasıl tepkiler alırım endişesine kapılmadan, lafı dolandırmadan söylüyor.

“Sunuş” yazısının ilk paragrafında, “İnsanlık tarihinin neredeyse son 500 yılını kapsayan Batı merkezli Modernizm çağının sonuna geldik. İnsanlık tarihsel bir eşikte bulunuyor. Daha birkaç on yıl sürecek gibi görünen bu eşiğin ötesinde, bir ihtimal yeni küresel bir uygarlığa yönelme perspektifi parlıyor,” diyerek söze başlıyan Dicleli, tüm yaklaşımlarına egemen olan geleceğe dair iyimser bakışının işaretini veriyor. Yayınevlerine boşuna “Optimist” adını koymamışlar, demek ki.Bu, boş bir iyimserlik değil kesinlikle. Gideni  ve gelmekte olanı iyi okuyan bir yerden konuşuyor Dicleli.

Kitapta yer alan makale ve konuşma metinleri bugünden geçmişe doğru beş bölüm halinde düzenlenmiş: Yeni bir Aşama; Ezberleri Bozmak; Günümüzün Siyaseti; Sosyalizm, Marksizm ve Gelecek; Değişimin Dinamikleri; Yeni bir siyaset Kültürü

Yeni bir siyaset kültürü oluşturmayı hedefalan, kendine ‘geleceğin partisi’ deme cesaretini gösteren, Türkiye’de solmuhalefet boşluğunu doldurmaya talip yeni bir oluşum için kolları sıvayan bizler için, Dicleli’nin “YENİDEN  DÜŞÜNMEK” kitabını okumak, üzerinde tartışmak yararlı bir temrin oluşturacak, diye düşünüyorum.

Günümüzde Adil ve Yeşil Bir Dünya İçin Mücadele başlığını taşıyan ilk makalenin ara başlıkları dikkat çekici:“Ard arda iflas eden ütopyalar”; “500 yıllık bir dönemin sonu”;” Yeni anlatılar”; ” Bazı genel eğilimler”; “Çözüm gerçekten mümkün”; ” Meydanlar gene dolmaya başladı”; “ İş dünyasında da arayışlar başlıyor” ; “ Sistemler nasıl değişir”; “ Tahakkümden işbirliğine”; “ Bulut bilişim ve sermayenin çeşitlenmesi; Sosyal şirketler”; “Adil toplum”; “Dünyayı değiştirmenin yeni tarzı”; “ Yeşil hareket ve kadın hareketi bize yol gösteriyorlar”; “Bugünden yarını kurmak”.

Bu ara başlıklar bile değişen dünya üzerine bütünsel bir analizle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Yarını bugünden kurmak için verilen mücadeleye ışık tutarken, dünyayı değiştirmekle ilgili motivasyonumuzu yükseltecek ipuçları ve bilgiler veriyor.

Dicleli,“Bugün iki hareketin deneyi çok zengin ve bence işi belirlemiş durumda. Dünyada bir tanesi ekolojik hareket, bir tanesi de kadın hareketidir,” saptamasını yapıyor ve ikisinin de çok sınıflı hareketler olduğunun altını çiziyor.

Yeşil hareket 70’lerde dünyada ortaya çıktı ve bizim ülkemizde de var. Yaklaşık kırk yıl  içinde de dünyayı çok değiştirdi. Kadın hareketi de öyle.Bu hareketlerin “bir merkezi yok,  her sınıftan bugün Türkiye’de girişimci kadın hareketi var. Hep beraber kadın haklarını hızla çoğaltıyorlar ve çok aktörlü, çok sınıflı oldukları için, çok fikirli ve ideolojililer ama yine de birbirlerine tahammül edebiliyor, beraber iş yapabiliyor, belli yolları beraber yürüyebiliyorlar.”

En küçük katkıya bile değer vermek çok önemli, diyen yazar,“Eski anlayışımıza göre kapitalizmi yıkmadan sosyalizm kurulamazdı…… Fakat şimdi, bugünkü değişimler temelinde adil bir topluma hizmet edecek sosyal ekonomik yapıları bugünden kurmak mümkündür. Yani vaktiyle Robert Owen’ın 18. Yüzyıl başlarında denediği gibi, komünler kurmak, alternatif toplumu kapitalizm içinde içinde kurmak o zamanlar mümkün değildi ama bugünkü ekonomik gerçeklikte mümkün ve yapıyorlar da.

Dicleli’nin, dünyayı ve değişimi anlama çabalarının temelinde uzun sosyalist mücadele deneyimi bulunduğu için kitaptaki metinlerin ana temalarını da, sosyalizm ve kapitalizm, sol, liberalizm, sivil toplum üzerine eleştirileri, görüşleri oluşturuyor. Kitabın ‘İçindekiler’ listesine bakınca oldukça ilginç tartışma konuları görüyoruz.

Örneğin, “Sol, Tarihinin 3. Aşamasına adım atıyor”;  “Niçin artık Sosyalist Olunamaz”; “Sürdürülebilir Olmaktan Çıkmış Olan Mevcut Haliyle Kapitalizmdir”; “Küresel Finansal Çöküşün ve Kemalizmin Ardından Siyasetin Yeni Paradigmaları”; “Marks’tan değil Marksizm’den Kurtulmalıyız”ve daha başkaları…

“Sol, Tarihinin 3. Aşamasına Adım Atıyor” başlıklı ilginç makalesinde büyük harflerle şöyle cümle var: “BUGÜN BİR SOL YIKILIRKEN YENİ BİR SOLUN YARATILIŞINI YAŞIYORUZ VE DAHA DA YAŞAYACAĞIZ.” “Solun tarihini, sosyalizm öncesi, 19. Yüzyıl vahşi kapitalizm dönemi ve Fransız Devrimi bağlamında tarif edebilirsek, ikincisini Rus Devrimi bağlamında ele alabiliriz,”diyor ve doğmakta olan yeni sol hakkındaki saptamalarını ve ögörülerini anlatıyor.  Bizler gibi sosyalist/komünist gelenekten gelenlerin böylesi, 3. Aşama Sol’a yapabileceği çok çeşitli katkılar olabilir, diyor.  Bu makalenin Yeşil Gazete okurlarının ilgisini en fazla çekecek olan metinlerden biri olacağını sanıyorum.

Makalelerinde, kapitalizmin bu haliyle sürdürülemez olduğuna, nasıl radikal bir dönüşüm geçirilebilieceği üzerine yoğun bir tartışma yürütüyor.“Bunun için önce onun temel inançlarının, sistemin önkoşullarını oluşturan varsayımların, koordinatlarının değişmesi gerektiğini” söylüyor ve sistemin kendi içinden çıkan değişim dinamiklerinin analizine bol bol yer veriyor.

Solun değişimi doğru okuyabilmesi, anlamlandırabilmesi için öncelikle, düşüncede bir paradigma değişimine gitmesi gerekir, diyor Dicleli. Yeni solun bu değişim trendlerini görebilen, sistemi içinden dönüştürecek reformlar için vizyon geliştirebilen bir sol olacağını belirtiyor ve bu yeni solun dünyada gelişmekte olduğunu söylüyor.

Yeni solun düşünme paradigması için şunları dikkate alması gerektiğini düşünüyor: “Şeyleri (evreni, eko-sistemleri, insan beynini, medyayı, interneti…) şimdiye kadar olduğu gibi merkezi, hiyerarşik, duvar sınırlı sistemler sistemler olarak değil, ilişki ve bağlantı ağları olarak görmek, algılamak ve düşünmek – yatay, merkezsiz, kendi kendine örgütlenen ve geçirgen zar sınırlı, açık ağ sistemleri olarak…[ İnsan da bu ağlardaki, içinden madde, enerji, enformasyon ve sosyal ilişki akışları geçen bir düğüm noktasıdır] Dolayısıyla ekonomik, sosyal, politik, kültürel her türlü örgütlenmenin ve yönetim tarzının böyle bir dönüşüme ihtiyaç duyduğunu görmek gerekiyor.”

“Küresel Finansal Çöküşün Ardından Yeni Paradigmalar”başlıklı, 2009 tarihli konuşmasında, enine boyuna bir durum analizinin ardından, “O zaman mutlaka sürekli reform partisi gibi bir parti lazım, yani işi devamlı reform yapmak olan, sürekli reform peşinde koşan, durmadan bunu yapan bir parti lazım. Japonların fabrikada sürekli iyileştirme teorisi var. Onun gibi sürekli reform  ,….çünkü her şey hızla değişiyor….her düzeyde iktidarı amaçlayan bir parti değil, bugünden durumu değiştirmeye çalışan bir hareket lazım ve iktidara geldiği zaman da iktidarın kendisini değiştirmeyi, dağıtmayı, parçalamayı, ademi merkezileştirmeye çalışan bir hareket lazı,” diyerek,  yeni sol parti, yeni sol siyasete dair görüşlerine açıklık getiriyor.

Zülfü Dicleli’nin görüşlerine katılsak da katılmasak da,Dünyayı Anlamak ve Değiştirmek Üzerine YENİDEN DÜŞÜNÜRKEN’in değişimi ve gelmekte olanı görmeye çalışmak ve yeni sol ve siyaset üzerine düşünce egzersizi yapmak için çok elverişli bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Dünyayı Anlamak ve Değiştirmek Üzerine YENİDEN DÜŞÜNÜRKEN
Zülfü Dicleli
Optimist Yayınları
2012

 

Yüksel Selek

Türkiye çevre literatürü

Bilgi üretiminin ve dağıtımının hız kazandığı günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz işlerden birisi bilgilerin tasnifi. Çevre yayıncılığı gibi dar gözüken bir alanda bile bu ihtiyaç kendisini hissettiriyor. Her şeyi Google’da bulabiliriz düşüncesi bizi tembelliğe itiyor olabilir. 2009 yılında Türkiye’de çevre konusunda yapılan yayınları “Türkiye Çevre Literatürü” başlığı altında bir araya getirmeye başladım.  Tamamen bir ihtiyaçtan doğan bu bibliyografya denemesi 3 yılda gelişti ve Temmuz 2012 itibariyle 430 kitaba ulaştı.

Ulaşabildiğim en eski yayın, 1973 yılında Mimarlık dergisinin “Çevre sorunları ile ilgili uluslarası politika önerileri ve geri kalmış ülkelerin kalkınmasına olabilecek etkileri” başlığıyla yayınlanmış bir yazı. Osmanlı’da çevre ile ilgili yazılı belgelere kadar geri götürebiliriz bu listeyi. 1995’te “Başbakanlık Arşivi’ndeki Belgeler Işığında Türkler’de Çevrecilik Anlayışı” araştırmasını  yürüten dönemin Devlet Arşivleri Genel Müdürü İsmet Binark, örnek olarak 1566 yılında ağaçlara zarar verenlere kürek cezası verilmesini, 1572’de İskenderiye Körfezi’nin temizlenmesi için 67 bin 187 altın ayrılmasını gösteriyor.

Listeyi oluştururken zorlandığım konularda birisi çevre literatürünün sınırlarının nereden çizileceği. Kapsam oldukça geniş. Çevre kirliği, iklim değişikliği, yenilenebilir enerjiler, su, biyoçeşitlilik, ekolojik ekonomi, çevre sosyolojisi, çevre hukuku…Onlarca akademik ve popüler alan. Binlerce makale,kitap,rapor,derleme, mevzuat, tez var. Şimdilik özel bir kriter koymadan,çevre ile ilgili akademik ve populer ulaşabildiğim ve bana iletilen bütün yayınları listeye ekliyorum. Sadece yıllara göre bir tasnif var. Belki ileride çeşitli kriterler gözetip liste içinde de konulara göre bir sınıflandırmaya gitmek söz konusu olabilir. Bu arada literatürün blogun en fazla tıklanan (4000 kez)  yazısı olduğunu da belirteyim. Yeni ve eski kaynaklara ulaştıkça bu listeyi güncelliyorum. Görüş, eleştiri veya eklenmesini istediğiniz yayınları iletmek için [email protected] adresinden iletişime geçebilirsiniz

Türkiye Çevre Literatürü

yesilgundem.net/2009/02/turkiyede-cevre-politikalar-ve-cevre

Son dönemin yeşil kitapları (13)

Türkiye’de Ormancılık Tarihi

Biliyor musunuz; Türkiye’de orman ekosistemleri ve ormancılıkla ilgili öğretim yalnızca orman fakültelerinde yapılıyor. Örneğin, orman ekosistemleri ve ormancılık üniversitelerin hukuk, iktisat ve siyasal bilgiler; dahası, ziraat, çevre, şehir planlama mühendisliği, güzel sanatlar vb fakülte ve bölümlerinde “seçmeli ders” olarak bile görülmüyor. Büyük bir olasılıkla, şaşıracak ve; “-Öyle olması gerekmiyor mu?” sorusu aklınıza gelecektir. Evet, gerekmiyor; gerekmiyor çünkü orman ekosistemleri yalnızca ekolojik önemi olan doğal varlıklar, ormancılık da yalnızca teknik bir uğraşı alanı değildir: “Orman” sayılan yerler, dolayısıyla da ormancılık düzeni ülkemizde toplumsal, ekonomik ve siyasal değişme ve gelişmelerden etkilenmiş, bu değişme ve gelişmeleri etkilemiştir. Ancak bu etkileşim ülkemizde çok az sayıdaki ormancı çalışan dışında tartışma gündemlerine gerektiğince girememiştir. Öyle ki, orman ekosistemlerine yönelik duyarlılığın yaygınlaşmasına karşın bu tutum günümüzde de değişmemiştir. Oysa orman ekosistemleri ve ormancılık ile toplumsal, ekonomik ve siyasal değişme ve gelişmeler arasındaki etkileşimin de her düzlemde tartışılması gerekiyor. Türkiye Ormancılık Tarihi’nde bir yandan bu gereğin çeşitli boyutları sergilenmeye bir yandan da Cumhuriyet tarihinin pek de “okunmayan” sayfalarının açılmasına çalışıyor. Kimbilir, bakarsınız, bu sayfalarda daha önce gözlerden kaçmış olguların ayırtına varılabilir ve Cumhuriyet tarihine yeni sayfaların eklenmesine de bir katkısı olabilir.

 

Türkiye’de Ormancılık Tarihi
Yücel Çağlar
ODTÜ Yayıncılık
2012

 

Türkiye’nin kentsel dönüşüm politikaları karşısında barınma ve konut hakkı

Türkiye’de nüfusun büyük çoğunluğu artık kentlerde yaşıyor. Bu nedenler kent yaşamını ilgilendiren politikalar yeşil politik mücadelenin temel eksenleri arasında yer alıyor. İstanbul, 15 milyonluk nüfuduyla Türkiye nüfusunun beşte birini barındıran bir megapol olarak kentlerle ilgili bütün sorunların devasa boyutlarda yaşandığı bir kent haline gelmiş durumda. Dolayısıyla Türkiye’de kentlere dair geliştirilen politikaların İstanbul örneğini gözardı etmesi söz konusu olamaz. Öte yandan İstanbul özelinde geliştirilen kent politikaları diğer kentler için de yol gösterici olabilir

Kent Politikaları Rapor Dizisi’nde barınma, ulaşım,gıda gibi kent yaşamını ilgilendiren en hayati konularda somut politika önerileri geliştirmeye çalışıyoruz. Konuyla ilgili olarak çok değerli uzmanlar tarafından hazırlanan raporlarda kentsel dönüşüm, ulaşım ve İstanbul’un çevre ve gıda politikaları açısından özel önem taşıyan balıkçılık konularında hem mevcut durumun yeşil bakış açısıyla tanımlanmasını, hem de yeşil politikalara yol gösterecek politik öneriler dizisi geliştirilmesini amaçlıyoruz.

 

Türkiye’nin kentsel dönüşüm politikaları karşısında barınma ve konut hakkı
Cihan Uzunçarşılı Baysal
Yeşiller Partisi Kent Politikaları Dizisi 1
2012


Sorularla AB Politikaları ve Türkiye: Çevre Politikası

2004 yılında İKV tarafından yayımlanan ve temel AB politika alanlarında okuyuculara bilgi vermeyi hedefleyen “15 Soruda 15 AB Politikası” kitapçık serisi İKV uzmanları tarafından güncellenmeye devam ediyor. Serini 10’uncu kitapçığı Nisan ayı içerisinde yayımlandı. “Sorularla AB Politikaları ve Türkiye” kitapçık serisinin onuncu kitapçığı olan ve İKV Uzman Yardımcısı Damla Cihangir tarafından hazırlanan “Çevre Politikası” başlıklı yayın, AB’de çevre politikasının  neden ortaya çıktığı, tarihsel gelişimi, hedefleri ve amaçları; bunun yanında, Çevre Eylem Programları, Çevre Politikası’na ilişkin mali araçların ve fonların neler olduğu, Avrupa Çevre Ajansı’nın ne olduğu ve nasıl işlediği ve son olarak, Türkiye’nin Çevre Politikaları’nın AB’ye uyum durumu incelenmektedir.

 

Sorularla AB Politikaları ve Türkiye: Çevre Politikası”
İKV Yayınları
2012

(Yeşil Gazete Kitap)