Ana Sayfa Blog Sayfa 4641

Yaz kızım, Hidroelektrik Santral’in reddine…

Hidro Elektrik Santrali (HES) konusunda Ankara 7. İdare Mahkemesi, çevreci bir karara imza attı.

Mahkeme, Ankara’nın, Beypazarı ve Güdül İlçeleri sınırları içinde Süvari Çayı üzerinde yapılması planlanan Dereli HES’i hakkında “Çevresel Etki Değerlendirme” Raporu hazırlanması gerektiğine karar verdi ve HES’in uygulanmasında telafisi güç zararlar doğabileceğine dikkat çekti.

Köy, devlete karşı çıktı ve kazandı

Tahtacıörencik Köyü, Ankara’nın, Beypazarı ve Güdül İlçeleri sınırları içinde yer alan Süvari Çayı üzerinde yapılması planlanan Dereli HES projesine ilişkin Ankara Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’nün verdiği “ÇED Gerekli Değildir” kararının iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle dava açtı. Başvuruda, köy muhtarlığının doğal tarımı teşvik etmeye başladığı, çaydan köydeki 500 kadar küçükbaş ile 200 kadar büyükbaş hayvanın su ve besin ihtiyaçlarının giderilmesinde yoğun bir şekilde yararlanıldığı belirtildi. Köy halkı, Dereli HES Projesinin yapılacağı alanın ekolojik ve başta tarım, hayvancılık ve kültür doğa turizmine katkısı olmak üzere ekonomik değeri dikkate alındığında, çevresel etkileri açısından ÇED Raporu hazırlanması gereken bir proje olduğuna dikkat çekti.

Valilik, DSİ, Milli Parklar Genel Müdürlüğü, olur demişti ama…

Ankara Valiliği ise savunmasında, İl Çevre ve Orman Müdürlüğü teknik personeli tarafından, yerinde yapılan inceleme sonrasında faaliyetin belirtilen alanda gerçekleştirmesine ilişkin olarak ÇED Raporu hazırlanmasına gerek bulunmadığı esası ile “ÇED Gerekli Değildir” kararı verildiğini ifade ederek, sosyal ve ekonomik gelişime paralel olarak ortaya çıkan enerji ihtiyacının, öz kaynaklardan sağlanmasının ülke ekonomisi açısından büyük önem taşıdığını belirtti. Valilik, faaliyetin belirtilen alanda gerçekleştirilmesinin sakınca taşımadığını kaydederek, Dereli HES Projesi kapsamında dere yatağının kurutulmaması ve bölgenin su ihtiyacı ve canlı hayatın devamının gözetilmesi amacıyla regülatörden dere yatağına bırakılacak su miktarının tespiti amacıyla DSİ Genel Müdürlüğü ve Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü arasında yapılan protokol çerçevesinde istenen Tennant Metoduna göre hesaplamaların yapıldığını, tesis edilen işlemlerde hukuka aykırılık bulunmadığı belirtilerek davanın redededilmesini istedi.

Bilirkişi, doğal çeşitliliğe dikkat çekti

Mahkeme tarafından görevlendirilen bilirkişi raporunda ise proje tanıtım dosyasında projenin çevresel etkilerinin yeterince değerlendirilmediği kaydedildi. Raporda, projenin gerçekleştirileceği Süvari Çayı ve çevresinin İç Anadolu Bölgesi step-orman geçiş kuşağında yer alması, riparian(dere) ekosistemleri, orman ekosistemleri ve argo(segetal) ekosistemleri olmak üzere farklı ekosistemleri barındırması ve ekosistem çeşitliliğinin bir sonucu olarak alanda biyolojik çeşitliliğin de son derece zengin olduğuna dikkat çekildi. Raporda, “Biyolojik çeşitliliğin önemi dikkate alındığında faaliyetin ekosistemler ve biyolojik çeşitlilik üzerine olası etkilerinin de çok detaylı bir şekilde irdelenmesi ve gerekli önlemlerin alınması ulusal mevzuat açısından olduğu kadar uluslararası mevzuat (Bern Sözleşmesi, Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasına Dair Sözleşme, Kuş ve Habitat Direktifi) açısından da bir zorunluluk olması nedeniyle ÇED Raporu hazırlanması gerektiği kanaatine varılmıştır” denildi.

 

Mahkeme: “Herkes sağlıklı çevrede yaşama hakkına sahiptir

Ankara 7. İdare Mahkemesi ise bilirkişinin raporunu da dikkate alarak, Anayasa’nın “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir…” hükmüne atıfta bulundu. Mahkeme, dava konusu işlemin tesis edildiği tarihte yürürlükte olan Çevre ve Orman Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 2. maddesine dikkat çekti. Söz konusu kanunu göre, çevrenin korunması, kirliliğinin önlenmesi ve iyileştirilmesi için prensip ve politikalar tespit etmek, çevrenin korunması ve kirliliğinin önlenmesi amacıyla Türkiye şartlarına uygun olan teknolojiyi belirlemenin Çevre ve Orman Bakanlığı’nın görevleri arasında sayıldığına işaret etti. Mahkeme, Süvari Çayı üzerinde yapılması planlanan Dereli HES projesine ilişkin olarak ÇED Raporu hazırlanması gerektiği sonucuna varıldığını belirtti. “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulmayan mahkeme, “Hukuka aykırılığı açık olan dava konusu işlemin; uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceğinden yürütülmesinin durdurulmasına” oybirliğiyle karar verdi.

Sabah

Fransa’da Sosyalist Parti, fuhuşu yasaklayacak mı?

0

 Fransa’da Sosyalist Parti (PS), fuhuşun yasaklanması konusunu yeniden tartışmaya açtı. Seks Sektörü Çalışanları Sendikası, yasağın “ataerkil bir yaklaşım” olacağı görüşünde.

Ünlü Fransız yazar Victor Hugo, 1862 yılında kaleme aldığı “Sefiller” adlı eserinde “Köleliğin sona erdiği söyleniyor. Oysa var olmaya devam ediyor ama sadece kadını kapsıyor, adı da fuhuş” ifadelerini kullanmıştı. Yıl 2012 ve Fransa bugün Hugo tarafından ileri sürülen görüşün doğru olup olmadığını tartışmaya devam ediyor. François Hollande’ın Mayıs ayında cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasının ardından iktidar koltuğuna oturan Sosyalist Parti (PS), fuhuşun yasaklanması konusunu yeniden tartışmaya açtı. Konu Nicolas Sarkozy’nin iktidarı sırasında da gündeme gelmiş, ancak parlamento, değişik gerekçelerle yasa çıkarmayı başaramamıştı.

“Fahişelik sistemi, kadına karşı şiddettir”

Tartışma, hükümet sözcüsü ve Kadın Hakları Bakanı Najat Vallaud-Belkacem tarafından geçtiğimiz günlerde yapılan “Benim ve partimin hedefi fuhuşun yok olduğunu görmektir” şeklindeki açıklamayla gündeme oturdu. Fransız bakan Ocak 2013’te konu hakkında görüş belirtmek isteyen tüm çevrelerin katılacağı bir “uzlaşı konferansı” düzenlemek istiyor. Bu amaçla fuhuşun tamamen yasaklanmasını isteyen “ilgacılar” ve yasağa karşı çıkan seks sektörü çalışanlarını temsil eden kuruluşlarla görüşmeye devam ediyor. Amacının ilk etapta fuhuşu geriletmek olduğunu söylüyor. Bakanın bu konudaki başdanışmanı Caroline de Haas, ilgacı bir militan olarak tanınmakta. De Haas, konu hakkındaki tutumunu “Fahişelerin ezici çoğunluğu fahişeliği isteyerek seçmiş insanlar değil. Bu nedenle fuhuşu kadına yönelik şiddet olarak görüyoruz” şeklinde ifade ediyor.

Fransız genelevleri 72 yıldır yasak

Konu aslında Fransa’da yeni bir tartışma değil. Fransa’da genelevler 1946 yılından bu yana yasak. Fransa 1960 yılından bu yana uluslararası planda “ilgacı” bir tutum izliyor ancak kendi topraklarında fuhuşa “tolerans” gösteriyor. Fakat genelevlerin yasak olması fahişeleri sokaktan müşteri toplamaya mecbur kılıyor. Bu nedenle birçok Avrupa ülkesinin aksine Fransa’nın büyük şehirlerinin sokaklarında bazı kesimleri hiç de memnun etmeyen, hatta Avrupa Birliği’nin Orta ve Doğu Avrupa’ya genişlemesinin ardından bireylerin serbest dolaşımı önündeki engellerin kalkmasıyla birlikte, “rahatsız edici” düzeye varan görüntüler oluşmaya başlamış durumda. Fransız İçişleri Bakanlığı ülkede 20 binden fazla fahişenin çalıştığını tahmin ediyor. Bunların yüzde 90’ının yabancı uyruklu olduğu ve Doğu Avrupa, Balkanlar ve Afrika’dan geldiği belirtiliyor.

Sarkozy yasaklamak istemişti, olmadı

Nicolas Sarkozy’nin İçişleri Bakanı olduğu 2003 yılında fuhuşla mücadele adına çıkarılan ve fuhuşu “sokakta askıntılık” olarak tanımlayan uygulamanın işe yaramadığı bugün herkes tarafından kabul görmekte. Fuhuşa karşı yeni bir yasa çıkarılması halinde pratikte hiçbir işe yaramayan bu uygulamadan vazgeçileceği söylenmekte. Ancak fuhuşu kaldırmak isteyen Fransız hükümetinin önünde, fahişeler ve onları sömürenler dışında fahişelerin müşterilerine nasıl davranılacağı sorunsalı da bulunuyor. Kimi çevreler para karşılığı fahişelerle beraber olanların da cezalandırılmasını isterken, kimileri böyle bir uygulamanın “tehlikeli” olacağını ve fuhuşu kontrol edilemeyecek biçimde yeraltına sürükleyeceğini savunuyor.

“Yasak ataerkil bir yaklaşım”

Seks Sektörü Çalışanları Sendikası (STRASS) genel sekreteri Morgane Metreuil, fuhuşun tamamen yasaklanmasının “feminist olmaktan ziyade ataerkil bir yaklaşım” olduğunu savunuyor. Yasağın “ölümcül bir ideoloji” olduğunu söyleyen Metreuil, “Yasak, fuhuşu sadece daha tehlikeli kılacak ve kent merkezlerinden çıkarmakla sınırlı kalacaktır” diyor. Hafta içinde bakan Najat Vallaud-Belkacem ile görüştüklerini belirten Metreuil, kendilerine “2003 yılında Sarkozy tarafından uygulamaya konulan pasif askıntılık uygulamasından vazgeçilmesi karşılığında müşterinin cezalandırılması şantajının teklif edildiğini” de bildirdi. “Fuhuş diğerleri gibi bir meslektir” şeklinde konuşan Metreuil, mevcut çıkmaz karşısında bakan Vallud-Belkacem’in “derhal istifasını” talep ettiklerini söyledi.

Kadın örgütleri fuhuş yasağına destek verdi

Kadın hakları konusunda ülkenin önde gelen sivil toplum kuruluşlarından NID ise fuhuşun tamamen yasaklanmasını savunuyor. İlgacı kuruluşun genel sekreteri Grégoire Théry, hükümetin konuyu yeniden gündeme taşımasının “memnuniyet verici” olduğunu belirterek, “Yasak konusu bir kadın-erkek eşitliği sorunudur” diyor. NID, fuhuş yasağına karşı çıkanların “herkes kendi vücüduyla istediğini yapar” tezine de, “İnsanın kendi vücüduyla istediğini yapacağının gerçek savunucuları bizleriz. Bizler cinselliğin piyasa kanunundan dışlanmasını savunuyoruz. Piyasa ne zaman bir eşitlik faktörü haline geldi? Kendi vücüduyla istediğini yapmak ile paraya ihtiyacı olan başkasının vücudüyla istediğini yapmak aynı şeyler değildir” yanıtını veriyor.

Hollanda ve Almanya’da serbest, İtalya ve İngiltere’de yasak

Fransa’daki tartışmayı zor kılan nedenlerden biri de Avrupa genelinde bu alanda müşterek bir standardın olmaması. İsveç ve Norveç gibi İskandinav ülkelerinde fuhuş yasak olmamakla birlikte, fahişeler “kurban” olarak görülüyor ve müşterileri cezalandırılıyor. İtalya ve İngiltere, Fransa gibi fuhuşu “sokakta askıntılık” olarak gören uygulamalara sahip. Fuhuş Almanya’da 2002 yılından bu yana serbest. Cinsellik konusunda liberal kimliğiyle tanınan Hollanda ise fahişelere hukuksal statü tanıyan tek Avrupa ülkesi olma unvanına sahip.

 Kayhan Karaca / Deutsche Welle Türkçe

Rusya, helikopter vermiyor

0

Rusya, Batı ile gerginliğe neden olabileceğini düşündüğü için Suriye’ye helikopter satmaktan vazgeçti.

Suriye’ye teslim edilmesi beklenen helikopterleri taşıyan kargo gemisi, yükünü Kaliningrad’da bir limanda indirdi. Rus RIA Novosti ajansına konuşan bir kaynak, “Gemi boşaltıldı. Helikopterler şu an limanda. Rosoboronexport’un (Rus hükümetine ait silah üreticisi şirket) helikopterlerin ne yapılacağı konusunda karar vermesini bekliyoruz” dedi.

Kaliningrad’daki bir tamir merkezinde bakıma alınan helikopterin Suriye’ye gönderilmesi Batı ile Rusya arasında ciddi bir gerginliğe neden olmuştu.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Haziran ayında yaptığı açıklamada Rusya’yı Şam’a silah desteği vermekle suçlamıştı. Rus yetkililer ise Suriye’de çatışmalar başlamadan uzun süre önce yapılan bir anlaşmadan doğan yükümlülüklerini yerine getirdiklerini belirterek helikopterlerin sivillere saldırmak için kullanılabileceğini reddetmişti.

Alaed gemisinin sahibi Femco şirketinden yapılan açıklamada ise kargoyla ilgili belgelerde Suriye’nin adının geçmediğini açıkladı.

Gemi Haziran ayında üç Mi-25 helikopteri ve hava savunma sistemleri yüklü olarak Kaliningrad’dan yola çıkmış ancak İngiliz Standar Club şirketinin sigortasını askıya almasıyla Rusya’ya geri dönmek zorunda kalmıştı.

ABD Kongresi dün bir karar aldı ve Rosoboronexport şirketiyle her türlü anlaşmanın iptal etti.

( Hürriyet )

Erdoğan’ın köyüdür, sever de, döver de…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan istedi, Güneysu’nun dağları yemyeşil oldu… Rize’nin Güneysu İlçesi’ndeki “Kıbledağı” ağaçlandırıldı. Şimdi dağın zirvesindeki cami kaldırılacak ve daha büyük bir cami inşa edilecek. Diğer taraftan, Başbakan’ın hemşehrilerinin bile istemediği “Güneysu HES Projesi” için geri adım atılmış değil… 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan , 2011’in ocak ayında, eşi Emine Erdoğan ve kızı Sümeyye Erdoğan ile birlikte Güneysu İlçesi’ne 9 kilometre uzaklıktaki Kıbledağı’ndaki Ayane Camii’ni ziyaret etmiş, burada bir kent ormanı projesi ve yeni bir cami yapılmasını istemişti. Bunun üzerine, Güneysu Belediyesi ve Çevre-Orman Bakanlığı kent ormanı projesini tamamladı, dağın zirvesini düzleştirdi, yeni cami projesi için çalışma başlattı.

Güneysu Kaymakamı Gökmen Çiçek, dağın turizme kazandırıldığını belirtti ve turistler için çardaklar, piknik alanları ve çocuklar için oyun alanları açıldığını alanlar yapıldığını söyledi. belirterek, Ramazan ayı boyunca insanların iftarlarını açmak için bölgeye geleceğini söyledi. Çiçek, “Ayrıca, bölge halkının ihtiyaçlarına cevap verebilecek modern cami inşaatımız bir ay içerisinde başlayacak” dedi.

Kıbledağı Köyü’nde bulunan Ayane Camii, Karadeniz Bölgesi’nin en yüksekteki camilerinden biri olma özelliğini taşıyor. Denizden 1200 metre yükseklikte bulunan cami, çevre köylerden getirilen elektrik bağlantısı ile içerisinde kimse olmasa bile sabaha kadar ışığı açık tutuluyor. Böylece birçok bölgeden fark edilebiliyor. 1910 yılında Salarhalı Sabit adlı bir imam tarafından kesme taştan inşa edildiği bilinen cami, 1963 yılında da restore edildi.

Yeşil Gazete

Suriye istihbarat şefi öldürüldü

0

Suriye devlet televizyonu, istihbarat şefi Hişam İhtiyar’ın hayatını kaybettiğini bildirdi. İhtiyar, çarşamba günü düzenlenen bombalı saldırıda yaralanmıştı.

Böylece önceki gün Ulusal Güvenlik Merkezi’ne düzenlenen saldırıda Esad yönetimi içinden ölenlerin sayısı dörde çıktı

Suriyeli muhalifler, ülkenin Irak ve Türkiye ile sınır kapılarını ele geçirdiklerini açıkladı.

Irak İçişleri Bakan Yardımcısı Adnan el Assidi, Özgür Suriye Ordusu’nun Suriye-Irak arasındaki tüm geçişleri ele geçirdiğini doğruladı.

Iraklı yönetimi, isyancıların Kaim yakınlarındaki bir sınır kapısında 20’den fazla Suriyeli askeri öldürdüğünü söyledi.

BBC muhabirleri, sınır geçişlerinin el değiştirmesinin isyancıların bölgeye silah ve savaşçı sokmasını kolaylaştıracağını söylüyor.

Irak hükümeti Suriye ile geçişleri durdurmayı planlıyor.

Türkiye’nin yanı sıra Mısır, Suudi Arabistan, Lübnan, Ürdün, Katar and Yemen’de bugün Ramazan’ın ilk günü.

Suriye ise Umman, Irak ve İran ile cumartesi gününü Ramazan ayının ilk günü kabul ediyor. İsyancılar, eylemlerinin bu durumdan etkilenmeyeceğinin sinyalini verdi ve Ramazan’ın zafer ayı olacağını öne sürdü.

BBC TÜRKÇE

Başbakan’ı blocklamak kaç yıldan başlar?

Facebook’ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla yargılanan 17 yaşındaki B.K., Başbakan’ın şikayetçi olmamasına rağmen 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilirken, B.K.’nin 3 yıl süre ile denetime tabi tutulacağı açıklandı.

 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özel, duruşmaya katılamazken, şikayetten vazgeçtiklerini açıkladı. Dilekçede “Gerek mahkemenize hitaben yazılmış 5.3.2012 tarihli dilekçe, gerek müvekkile hitaben yazmış olduğu dilekçeler değerlendirilmiş olup, davaya müdahale talebimiz olmadığını ve şikayet hakkımızdan vazgeçtiğimizi beyan ederiz” denildi.

Davada, ’Suça sürüklenen çocuk’ olarak yargılanan B.K.’nin avukatı Mesut Söylemez, Başbakan’ın vekili aracılığıyla şikayetçi olmadığını mahkemeye ilettiğini belirtirken, müvekkilinin beraatini istedi. Ancak mahkeme heyeti Başbakan’ın şikayetçi olmamasına rağmen B.K.’ye ceza verdi.

B.K. üç yıl denetime tabi tutulacak

B.K.’nin ağır ifadelerin yer aldığı yazıyı açıkça paylaşıp, Başbakan’a hakaret ettiğini vurgulayan hakim Hacı Dursun Pekin, B.K.’yi önce 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı. Eylemin alenen gerçekleştiğini vurgulayan Pekin, cezayı 1/6 oranında arttırıp 1 yıl 9 aya yükseltti. B.K.’nin suçu işlediği tarihte 15- 18 yaş gurubunda olması da dikkate alındı ve cezası bu kez 1/3 oranında indirildi. 1 yıl 2 ay hapis cezası verildi. B.K’nin yargılama sürecindeki olumlu davranışlarını ve sabıkasız olmasını da dikkate alan hakim, cezayı takdiren 1/6 oranında indirip, 11 ay 20 gün hapis verdi.

CMK’nın 231/5. maddesi gereğince B.K. hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 3 yıl süre ile denetime tabi tutulmasına karar verildi. B.K’nin denetim süresi içinde işlediği kasıtlı bir suçtan dolayı mahkum olmadığı takdirde davanın düşürüleceği, aksi halde hükmün açıklanacağı bildirildi.

“Üzgünüm, utanmalıyım”

Duruşma sonrası üzgün olduğunu söyleyen B.K., “Buradan Başbakan’a teşekkür etmek istiyorum. Dava açıldıktan sonra ona bir mektup göndermiştim. Bu mektup ulaşmış. O da bu mektup karşılığı anlayışını gösterdi. Bizzat mahkemeye dilekçe gönderip, gençlerin milletin geleceği olduğunu vurgulayarak benden şikayetçi olmadığını bildirdi. Ona hakaret ettiğim için, eleştiri dozunu kaçırdığım için belki de utanmalıyım. Başbakan şikayetçi değil ama ben 11 ay 20 gün ceza aldım. Bu ileri demokrasi mi, ileri adalet mi bilemiyorum ama bir uyumsuzluk olduğu ortada. Hükmün açıklanması geri bırakıldığı için temyize de gidemiyorum. Üç yıl denetim içinde olacağım, hiç bir suça karışmazsam bu dava düşecek. Herhangi bir suça karışır ceza alırsam bu ceza da ona eklenecek” dedi.

B.K’nin avukatı Mesut Söylemez ise karar gereği temyize gidemediklerini ancak Ağır Ceza Mahkemesi’ne hem şeklen hem esastan itiraz edeceklerini açıkladı.

 

Kadınları da mı alsınlar askere? – Pınar Öğünç

10’lu yaşlarının başındaki kız çocuğu, Ece diyor ki: “Ülkemizde erkekler 20 yaşına geldiğinde askere gidiyor. Yasalara göre kadınlar askere alınmıyor ama Kurtuluş Savaşı’nda bu vatanı hep birlikte kurtardık. Askerlik bu yüzden çok kutsal bir vatan borcu. Bence kadınlar da gitmeli askere.”
Okan cevabı yapıştırıyor: “Bence kadınların askerlik yapmasına hiç gerek yok. Zaten kadınlar, erkekler kadar kuvvetli olmadığı için askerlik yapamazlar.” Ülkemizin kendisini savunmak için daima hazır olması, bu yüzden kadınların da mutlaka askerlik eğitimi alması gerektiğinden söz ediyor sonra Ece. Ve altıncı sınıf öğrencilerine soruyoruz: Ece mi haklı, Okan mı? Toplumsal cinsiyet rollerini ve militarist zihniyeti enjekte edici, cinsiyetçilikte ortak bu iki ‘karşıt’ görüşten birini seçecek çocuklar. Ödev bu, ders bu.
Tarih Vakfı daha önce 2003 ve 2009 yıllarında ders kitaplarındaki insan hakları ihlallerine dair, uyandırma servisi vazifesi gören taramalar yapmıştı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne bağlı Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Birimi (SEÇBİR) bu kez ders kitaplarını militarizm süzgecinden geçirmiş. Az evvel anlattığım okuma parçası da Ders Kitapları İzleme Grubu’nun hazırladığı bilgi notundan zaten.

Bir vicdani ret tazminatı daha
Coğrafya dersinde erozyonun bile ‘vatan toprağı’ teması üzerinden okutulduğu nesiller için hiç de şaşırtıcı bir yanı yok aslında bu örneklerin. Şimdi size Yüzbaşı Volkan’ın sınıf ziyaretini mi anlatsam? Bir Mehmetçik’e mektup yazma ödevini mi? Mesir macunu şenlikleriyle birleşen asker millet ünitesini mi? Anayasa konusunun işlendiği ders kitabına eklenmiş ‘Bunları biliyor musunuz?’ köşesinde birden şöyle bir uyarı görmek hangimizi şaşırtır ki: “Hızlı gelişim gösteren ülkemizin güçlenmesi bazı ülkeler tarafından istenilmemektedir. Gelişmekte olan büyük bir ekonomik güce sahip ülkemizi kendileri için tehdit olarak gören devletler, ülkemizin güç kaybetmesi için çeşitli çalışmalarda bulunmaktadırlar.” Tehdit algısını her daim diri tutmak gerekli tabii ki.
Proje koordinatörü Ayşe Alan, daha önce toplumsal cinsiyet, ayrımcılık meseleleri üzerine de çalışmış bir tarih öğretmeni. Onu şaşırtan bir ayrıntı, bu mesajların gittikçe daha erken yaşlarda verilmeye başlanması, mesela üçüncü sınıfta birden hayat bilgisi içinden fışkırması.
Bu sene başında Milli Güvenlik dersinin kaldırılması büyük ses getirmiş, bir devrim havası yaratmıştı. Önemli bir adımdı lakin beş ay sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayımladığı genelgeyle Milli Güvenlik dersi içeriğinin 11. sınıf İnkılap Tarihi ile 12. sınıf Çağdaş Türkiye ve Dünya Tarihi dersleri içine yedirileceğini duyurması aynı ölçüde duyulmadı. Hatta çok az insanın haberi var. Ayşe Alan, bunun çok daha tehlikeli olduğunu vurguluyor. Milli Güvenlik dersi başka kılıklarda, orada duruyor.
Bir 6. sınıf Sosyal Bilgiler kitabında, yoktan zemin oluşturmak ister gibi, kadınlar için de zorunlu askerliği tartışan bir metin çıkıyor karşımıza. Aynı esnada 2001’de vicdani reddini ilan ettikten sonra 2005’te tutuklanan ve 11 ay cezaevinde yatan Mehmet Tarhan’ın AİHM’de açtığı dava sonuçlanıyor. Türkiye, bir vicdani retçiye daha tazminat ödeyecek. Bu bilgi kitaplarda hiç olmaz.

 

Pınar Öğünç – Radikal

İstanbul’da Neden Toplu Taşıma Araçlarını Kullanmıyorum? – N. Emrah Aydınonat

İstanbul trafiği denince hemen akla şu soru geliyor. Bunca sıkıntısına rağmen (ben dâhil) herkes neden özel otomobiliyle trafiğe çıkıyor? Neden boğazı vapurla geçip, manzaraya karşı çay keyfi yapmak yerine arabasına atlayıp trafiğe karışıyor? İnsanların kendilerine eziyet etmek istediğini, mazoşist olduklarını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aslında herkes en konforlu ve rahat şekilde gideceği yere ulaşmaya çalışıyor. Evet. Trafiğe rağmen İstanbul’da en konforlu ulaşım biçimi çoğu zaman aracınıza atlayıp trafiğe karışmak! Peki, neden böyle? Cevabı basit. Kısa mesafeler dışında toplu taşıma sistemini kullanmak zor ve sorunlu.

İstanbul’da bir yerden diğerine nasıl gidersiniz?

Eğer Kadıköy’den Beşiktaş’a gidecekseniz elbette aracınızı almayı düşünmezsiniz. Vapura atlayıp karşıya geçersiniz. Peki ya Sultanbeyli’den Rumeli Hisarüstü’ne gidecekseniz (oldukça uzun bir mesafe!) ne yapmalısınız? Bunu öğrenmek için İETT’nin “oraya nasıl giderim” web sitesine girip hangi toplu taşıma araçlarını kullanacağınıza bakabilirsiniz mesela. İETT’nin web sitesine bu bilgileri girdiğinizde karşınıza şu çıkıyor: “Girdiğiniz sorguya ait üçlü çözümde bulunamamıştır”! Yani (herhalde) diyor ki, oradan oraya üç araç değiştirerek bile gidemezsiniz! Hmm! Hadi Sultanbeyli son duraktan Beşiktaş İskele’ye gitmeye çalışalım. Sonuç aynı: “Girdiğiniz sorguya ait üçlü çözümde bulunamamıştır”! Durun pes etmeyin. Üsküdar’a gidip oradan motorla karşıya geçebilirsiniz. İETT bu sefer bize yol gösteriyor. Üsküdar’a gitmek mümkün! Sisteme göre iki otobüs değiştirmemiz gerekiyor. Toplam 56 durak var ve seyahat süresi 103 dakika. Bu seyahat süresi bilgisine ne kadar güvenebileceğimiz şüpheli çünkü sistem İstanbul trafiğini göz ardı ediyor. Bindiğiniz otobüs trafiğe takılırsa vay halinize. Zaten kaldığınız yerden çıktınız, durağa gittiniz, otobüs beklediniz, aktarma durağında indiniz diğer otobüsü beklediniz falan derken iyimser bir tahminle en az 30 dakika geçeceğini unutmayalım. Trafik olmasa bile 130 dakikalık bir seyahat süresinden bahsediyoruz. 2 saat 10 dakika! Bunun üstüne daha vapura bineceğiz, karşıya geçeceğiz, oradan bir otobüs bulup Rumeli Hisarüstüne’ne gideceğiz! 4 saat önce falan yola çıkmakta fayda var.

Özel araçla hayat daha kolay!

Peki, özel aracımızla yola çıksaydık ne olacaktı. Otobanı kullanarak, trafiğin olmadığı bir anda 1 saatte, normal İstanbul (yoğun) trafiğinde 1,5 – 2 saat arasında gideceğimiz yere ulaşacaktık. Aracımızda klimamızı çalıştıracak, radyomuzu açacak ve navigasyon cihazımıza gideceğimiz yeri girip yola çıkacaktık. Gideceğimiz yere konfor içinde ulaşacaktık. İktisatçılar diyor ki müşevvikler önemlidir. Eğer araç kullanmanın maliyeti (zaman+para+yorgunluk cinsinden) toplu taşıma araçlarını kullanmanın maliyetinden düşükse insanlar özel araçlarıyla yola çıkar. Bu kadar basit! İstanbul’da pek çok durumda özel araç kullanmanın maliyeti, her şeye rağmen, toplu taşıma araçlarını kullanmanın maliyetinden düşük. Dolayısıyla, özel aracı olanların çoğu eğer gelir durumları çok kötü değilse kendi araçlarıyla yollara düşüyor. Bana inanmıyorsanız İETT’nin web sitesindeki şu grafik açıklayıcı olacaktır.

Otomobille günde 3 milyon yolcu seyahat ediyor!


Grafik, çeşitli taşıma araçlarının bir günde taşıdığı yolcu sayısını gösteriyor. Otomobillerin ezici üstünlüğünü var, 3 milyon yolcu taşıyorlar. Buna taksi ve servis otolarını da dâhil edin, işte size İstanbul’un trafik sorununun açık bir resmi. Grafikte dikkat çekici başka noktalar da var. Özel Halk Otobüsleri’nin (ÖHO’nun) İETT Otobüsleri’nden çok yolcu taşıması, deniz ulaşımının zayıflığı ve metronun ve raylı sistemin yetersizliği. Raylı taşımacılık İstanbul’daki ulaşım ihtiyacının sadece %10,7’sini karşılıyor. Deniz taşımacılığı ise sadece %2,53’ünü! Modern ülkelerin aksine karayollarına yüklenmiş durumdayız; payı %87,30!

İstanbul’da araç sahibi olup, aracıyla yollara düşenler trafik sorununun en önemli kaynağı. Ancak, yolculukların çoğu toplu taşıma ile gerçekleşiyor. Önce verileri vereyim sonra açıklayacağım.

  • İETT’nin sunduğu verilere göre, yolculukların sadece %23,52’si özel otomobillerle gerçekleşiyor. Yolculukların %76,48’i ise toplu taşıma araçlarıyla (servis araçları dâhil) gerçekleşiyor.
  • TÜİK’in son verilerine göre İstanbul’da 2 milyon kadar (Mayıs ayı itibarıyla tam olarak 1.951.111) otomobil var. İstanbul’un nüfusu ise yaklaşık 13,5 milyon kişi. Kişi başına düşen otomobil sayısı 0,14.

Sorun şu, toplu taşıma araçlarını kullananlar, adı üstünde, toplu olarak bazı araçlara doluşuyorlar ve öyle yolculuk yapıyorlar. Trafik sorunu yaratmıyorlar. Özel otomobillerle yapılan yolculuklar ise en fazla 4 kişi ile gerçekleşiyor. Çoğu zaman ise trafikte bir otomobil sadece bir veya iki kişi taşıyor. Bu sebeple, toplam yolculuklar içindeki payı (%23,52) düşük olsa da, otomobille yolculuk İstanbul için trafik sorunu demek. Bu tabloya bakınca, (a) İstanbul’da trafiğe çıkan özel otomobil sayısını azaltmamız, (b) otomobil başına taşınan yolcu sayısını arttırmamız gerektiği ortada. Değil mi? Değil! Bakın neden.

İstanbul, otomobiller için tasarlanmış bir şehir!

İstanbul’da yaşayan herkesin özel otomobili yok. Olanların bir kısmı da özel otomobille yolculuk etmenin maliyetini karşılayacak bir gelire sahip değil. Mecburen toplu taşıma araçlarını kullanmak zorunda olan bir çoğunluk var. Buna rağmen İstanbul özel otomobiller için tasarlanmış bir şehir.[1] İBB trafik tıkanmasın diye elinden geleni yaparken çoğunlukla sadece otomobillerin yolunu açmayı, yolları genişletmeyi, duraksamaları azaltacak tüneller inşa etmeyi düşünüyor. Bunlar özel otomobillerin trafiğe çıkmasını teşvik eden düzenlemeler. Hatırlarsanız İBB, 2008 yılında İstanbul’un trafik sorununu halletmek için 33 tane tünel yapmak üzere çalışmaya başladı [*]. Çoğunu da yaptı. Tüneller de üçüncü boğaz köprüsü projesi de İstanbullunun değil, otomobillerin hayatını kolaylaştırmayı hedefleyen projeler. Her gün yollara düşen ve bir yerden diğerine gitmeye çabalayan %76,48’lik çoğunluğu değil, özel otomobilleriyle yolculuk eden %23,52’yi düşünerek şehirleşiyoruz. İstanbul’la ilgili projelerimizi %76,48’lik çoğunluğa odaklayıp, otomobillerin ve trafiğin hayatımızdaki rolünü azaltmaya çalışmamızın zamanı çoktan geldi de geçiyor. İktisatçı bakış açısıyla, şöyle diyebiliriz: İBB’nin hedefinin toplu taşıma araçlarını kullanmayı, otomobille trafiğe çıkmaya göre daha cazip hale getirmek olması lazım. Ne var ki, şu anda bunun tam tersi yapılıyor. Köprü trafiğinden şikâyet edilmesi üzerine köprü geçişlerinin Başbakan’ın talimatıyla bedava yapılması bunun en güzel örneği. Bu düzenleme, köprü trafiğini azaltmaz, arttırır! Bunun yerine deniz yolunu kullanmak bedava yapılsaydı, köprü trafiği rahatlardı.[2]

Özetle, sorun, otomobillere odaklanmış şehircilik anlayışında. İstanbul, toplu taşıma araçlarını kullanmanın (zaman+para+yorgunluk cinsinden) maliyetinin azaltılmasına değil, özel araçla ulaşımın (zaman+para+yorgunluk cinsinden) maliyetinin azaltılmasına yönelik projelere odaklanmış durumda. Diyorlar ki, böylece İstanbul’da trafik rahatlayacak. Maalesef bu doğru değil, özel araçla ulaşımın maliyeti düştükçe daha fazla insan özel aracıyla trafiğe çıkacaktır. Yapılması gereken şey, toplu taşıma sistemini kullanmanın maliyetini azaltacak projelere odaklanmaktır. Daha sonra da özel araçla ulaşımın maliyetini yükseltmektir.[3] Her konuda olduğu gibi bu konuda da uzun dönemli projelere ihtiyaç vardır. Günü kurtarmanın işe yaramadığını yıllardır görüyoruz.

Toplu taşıma araçlarını özendirmek için basit bir öneri

Konunun uzmanı değilim bu sebeple size büyük bir çözüm önerisi sunacak değilim. Zaten İBB’deki uzmanlar bu konuları benden çok daha iyi biliyordur muhtemelen. Belki de toplu taşımı teşvik etmek yerine, özel otomobili olanların hayatını rahatlamaya çalışmalarının bir nedeni vardır. Belki, araba sahibi olma hevesini kırmak istemiyorlardır. Belki de her İstabullu’nun ve dahi Türkiye’de yaşayan herkesin bir araba alıp yollara dökülme hayaliyle yaşamasını istiyorlardır. Belki de toplu taşıma araçlarına mahkûm olan çoğunluktan oy almanın yolu bu hayali yaşatmaktır. Bilemiyorum. Zaten politikacıların ve bürokratların nasıl düşündüğünü anlamakta genellikle güçlük çekiyorum.

Olaya İstanbul’da A noktasından B noktasına gitmek isteyen bir Ankaralı olarak baktığımda, en azından benim toplu taşıma araçlarını daha çok kullanmamı sağlayacak bir öneri yapabilirim. Bu önerinin başkalarının da daha fazla toplu taşıma araçlarını kullanmasını sağlayacağından eminim. Çok basit bir öneri. İstanbul’un trafik sorununu çözmek için bu önerimin uygulamaya konmasının yeterli olmayacağını gayet iyi biliyorum. Ama iyi bir başlangıç olabilir. Biliyorsunuz, İstanbul’da bir yerden diğerine gitmek için kullanabileceğiniz pek çok toplu taşıma aracı alternatifi var. Ne var ki, bunları toplu olarak görebileceğiniz ve hangi toplu taşıma araçları kombinasyonunu kullanabileceğinizi öğrenebileceğiniz bir web sayfası yok. İşte önerim: Toplu taşıma araçlarını kullanmanın maliyetini düşürmek için İstanbulluların ve İstanbul’u bilmeyen yerli ve yabancı turistlerin kullanabileceği yeni bir “nasıl giderim” web uygulaması yapılmalıdır. Bu uygulama İstanbul’daki tüm toplu taşıma alternatiflerini (minibüsler dâhil) içermeli ve yolcunun isteğine göre kombinasyonlar yapmasına izin vermelidir. Bu uygulama, İstanbul’da A noktasından B noktasına gitmek isteyen kişiye en yakın durakları, bu yolculuk için kullanabileceği toplu taşıma araçlarını ve yolculuk alternatiflerini göstermeli ve İBB’nin elindeki gerçek zamanlı trafik yoğunluğu bilgisine göre tahmini yolculuk sürelerini vermelidir.[4] Ayrıca, uygulamayı kullanan kişinin İstanbul’u bildiği değil, bilmediği varsayılmalıdır. Ne de olsa, İstanbullular’ın çoğu da İstanbul’u bilmiyor. Bu uygulama hemen kullanıma sokulabilir. Faydası çok kısa sürede görülecektir. İnanın bu o kadar zor değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin elinde tüm bilgiler var. Aslına bakarsanız, bunun bugüne kadar yapılmamış olması çok şaşırtıcı!

 


[1] Maalesef Ankara’da da durum bu!

[2] Bu, mesela, köprü gelirleri, deniz taşımacılığı yapan işletmelere aktarılarak yapılabilirdi.

[3] Burada dikkat edilmesi gereken nokta, mevcut toplu taşıma ile ilgili mevcut problemler çözülmeden, özel araçla ulaşımın maliyetinin arttırılmaması gerektiğidir. Zaten gelecek yerel seçimde oy alabilmek için böyle bir şeye kalkışılacağını sanmam ama yine de uyarayım.

[4] İstanbul’da toplu taşıma araçlarının dakik olması güç olduğundan, bu sistemde taşıtların ne zaman hangi durakta olacağı bilgisi olmasa da olur. Yeter ki nereye nasıl gideceğimizi kolaylıkla öğrenelim.

N. Emrah Aydınonat

TEPAV

http://www.tepav.org.tr/tr/kose-yazisi-tepav/s/3368#_edn2

 

Es Es turu yarıladı

0

Eskişehirspor, UEFA Avrupa Ligi 2’nci ön eleme karşılaşmasında İskoçya’nın ST.Johnstone takımını konuk etti. Hırvat hakemlerin yönettiği karşılaşmada Eskişehirspor, Alper ve Veysel’in golleriyle maçı 2-0 kazandı.

2’nci dakikada Veysel’in ortasında Malecki ceza alanında sert vurdu top az farkla auta çıktı. 13’üncü dakikada Batuhan’ın soldan ortasında Veysel’in kafa vuruşunda top üstten dışarı gitti. 25’inci dakikada Malecki’nin soldan ortasında Kamara kafayla vurdu top yandan az farkla auta çıktı. 41’inci dakikada gelişen Eskişehirspor atağında Alper’in ceza alanı dışından sert şutunda top Batuhan’ın sırtına çarpıp ağlarla kucaklaştı: 1-0. Karşılaşmanın ilk yarısı 1-0 Eskişehirspor üstünlüğü ile kapandı. 64’üncü dakikada Kamara’nın ara pasında Veysel ceza alanında topla buluştu, vuruşunda top ağlara gitti: 2-0. 70’inci dakikada Telloo‘nunun pasında Dede’nin şutunda top kalecide kaldı. Karşılaşma Eskişehirspor’un 2-0 galibiyeti ile bitti.

 

Fener’in rakibi gönlüne göre

0

Fenerbahçe, UEFA Avrupa Şampiyonlar Ligi 3’üncü ön eleme turunda Romanya’nın FC Vaslui takımıyla eşleşti.

Sarı-lacivertliler, ilk maçını 31 Temmuz’da, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda oynayacak. Rövanş, 7 Ağustos’ta ise Vaslui kentinde yapılacak.

Sadece 10 yılda, “Sıfır”dan, Avrupa’ya…

FC Vaslui, 10 yıllık tarihiyle dikkat çekiyor… Romen kulübü, 2002’de kuruldu ve 2002-2003 sezonunda 3.ligde mücadele etti. Sezon sonunda Play-Off’a kaldılar ve 2.lige yükseldiler. 2003-2004 sezonunda Play-Off’a kaldılar ama 1.lige yükselemediler. 2004-2005 sezonunda ise 2.ligi lider bitirdiler ve 1.lige yükseldiler. İki sezon boyunca, 1.ligde kalmak için mücadele ettiler ve başardılar. 2007-2008 sezonunda İnter Toto kupasına katıldılar. Kulüp, sadece altı yılda, alt liglerden Avrupa kupaları seviyesine gelmişti…

2009-2010 sezonunda Romanya Kupası’nda yarı finale çıktılar. 2011-2012 sezonunda 2. oldular ve Şampiyonlar Ligi’nden Fenerbahçe ile eşleştiler.

FC Vaslui, maçlarını 11 bin kişilik Municipal Stadı’nda oynuyor. Teknik Direktörleri Marius Sumudica, 41 yaşında ve Romanya Ligi’nde henüz büyük bir takım çalıştırmamış. Oyuncuların toplam değeri 27.7 milyon avro… En değerli oyuncusu, 31 yaşındaki Brezilyalı Wesley, 2011-2012 sezonunda 33 maçta 27 gol attı. Ancak Vaslui’den önce herhangi bir başarısı bulunmuyor.

Yeşil Gazete