Ana Sayfa Blog Sayfa 460

EŞİK: Laik hukuka dayanan kadın haklarına sahip çıkın

14 Mayıs ve 28 Mayıs 2023 Seçimleri sonrası Meclis‘e giren kadın haklarına karşı partilerin vekilleri ve 6284‘ün tartışmaya açılması kadın ve LGBTİ+ örgütleri tarafından eleştirilmişti. Yeniden Refah Partisi ve HÜDAPAR‘ın vekillerinin de Meclis’e girmesiyle TBMM’de kadın hakları karşıtı söylemlere parti programında yer veren partilerin sayısı artmış oldu.

Eşitlik için Kadın Platformu (EŞİK) da mecliste kadın düşmanlığının arttığına dikkat çeken bir açıklamada bulunarak “Kadın erkek eşitliğine karşı söylem ve uygulamalarında dozu her geçen gün artıran Recep Tayyip Erdoğan, 28 Mayıs’ta tekrar cumhurbaşkanı seçildi. Böylece laik hukuk sistemine ve kadın haklarına yönelik ciddi geriye gidişlerin gündeme geleceği (-nden endişe duyulacak/ duyduğumuz) bir dönem başladı” dedi. Açıklamada şunlar aktarıldı:

“Seçim kampanyası boyunca eğitim hakkından, çalışma ve miras hakkına dek; kadınların doğumdan ölüme sahip olduğu tüm haklar tartışmaya açıldı. Karma eğitim, seyahat hakkı, boşanma ve nafaka haklarının geri alınacağı dillendirildi. Kadın karşıtı programlar içinde yalnız kadınların ‘sahiplendirilmesi‘ bile yer aldı. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Şiddet Yasası karşıtı söylemler ile kadınların şiddetsiz bir yaşam hakkını korumaya yönelik tüm mevzuat ve kurumlar hedef alındı.

LGBTİ+’lar seçim kampanyasının her aşamasında hedef gösterildi ve yeni meclisin önüne ilk işlerden biri olarak LGBTİ+ varoluşu suç haline getirmek hedefi konuldu.”

Fotoğraf: Şehlem Kaçar / csgorselarsiv.org

İktidar bloğunun, Meclis’te bu politikaları açıkça destekleyip savunacak vekiller seçtirdiğine vurgu yapılan metinde yeni meclisin daha yemin töreni bile yapılmadan, bir vekilin üç eşli olmasıyla gündem olduğuna işaret edildi.

“Yeniden Refah Partili bu vekil YRP’nin seçim öncesinde bir ‘seçim vaadi‘ olarak topluma sunduğu, kadınları erkeğe tabi, itaatkar hizmetkarlar olarak konumlandıran hukuk anlayışının sembolü oldu. AKP’nin iktidarı boyunca adım adım fiilen yürürlüğe koyduğu paralel dini hukukun, 28. Dönem Meclisi’nin ana gündemi olacağı, Hüda-Par seçim vaatlerinde açıkça dile getirildiği gibi meclis çatısı altında ‘çok hukukluluğun’ tartıştırılacağı şimdiden görülüyor” ifadelerinin kullanıldığı açıklamada şunlara yer verildi:

“2015’te, Anayasa Mahkemesi‘nin Türk Ceza Kanunu’ndaki resmi nikah olmaksızın dini nikah yapanlara veya yaptıranlara ceza getiren hükmünün iptal edilmesi, erkek çok eşliliğinin ve çocuk yaşta evlendirmelerin yani çocuk cinsel istismarının önünün açılması için en kritik adımlardan birisiydi. Bunu 2017 yılında müftülük nikahının yasallaştırılması izledi. Bugün Yeniden Refah Partisi ve HÜDA-PAR gibi partilerin seçim propagandalarına ve mesajlarına baktığımızda zinanın suç haline getirilmesi, flörtün yasaklanması gibi ‘vaad’lere rastlıyoruz.”

Açıklamanın devamında şunlara yer verildi:

“Genelde sadakatsizlik yapanlar erkekler olduğu için kadınlar zinanın yeniden suç olması talebini yanlış yorumlayıp, sadakatsiz kocaların cezalandırılacağını sanarak destekleme eğilimine giriyorlar. Oysaki, İslam’ın bu çarpıtılmış yorumlarında aslında erkeğin zinası diye bir suç pek yok. Dört eşe kadar dini nikahlı, dört eşten sonra ise sınırsız sayıda kadınla nikahsız olarak evlenmeye hakkı olduğunu düşünen bir erkekler iktidarı ile karşı karşıyayız. Erkekler açısından zina ancak bir başka erkeğin ‘mülkü’ addedilen kadınlarla birliktelik halinde söz konusu. Kadınların zina yapmış sayılması için cinsel beraberlik bile gerekmiyor; el zinası, göz zinası gibi uydurulmuş kavramlarla kadınların kamusal alanda görünmesi bile zina kavramına eklenebiliyor. Öte yandan idam cezasının geri getirilmesi talepleri yükseltilirken, kadınlar için de zina iddiasıyla recm cezasının da altyapısı, en azından psikolojik ortamı oluşturulmaya çalışılıyor.”

‘Erkek çok eşliliği ile çocuk cinsel istismarının iç içe olduğunu kabul etmemiz gerekiyor’

“Erkek çok eşliliği meselesi, çocuk cinsel istismarı ile de doğrudan doğruya ilişkili bir kavram. Çünkü Türkiye kadın hareketinin on yıllardır mücadelesini verdiği gibi, çocuklarla cinsel ilişki yaşı ve evlilik yaşı konusunda bu ülkenin bir kısım muhafazakâr ve dinbazları tarafından İslam dininde kız çocukları için dokuz, erkek çocukları için 12 yaşta evlilik meşruymuş gibi gösterilerek çocuk cinsel istismarının ve çocuk yaşta evlendirmelerin önü açılıyor.

Erkek çok eşliliği ile çocuk cinsel istismarının iç içe olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bunun çok acı sonuçlarından birisi yoksullaştırılmış ailelerin ve sığınmacıların kız çocuklarının ikinci, üçüncü veya dördüncü eş olarak ‘alma’ furyasıdır. Bu gerçeği hiç kimse görmek ve dillendirmek istemiyor.”

‘Arzu edilen toplum, gücü gücü yetene; hiçbir sınırlama, müdahale, ceza ve yaptırım olmaksızın şiddet uygulayabildiği bir toplum’

“Yeni mecliste oluşan eşitlik karşıtı erkek ittifakı, önümüzdeki yasama döneminde kadın ve kız çocuklarının hayatlarının daha çok tartışılacağı, kadınları ve çocukları babalarının ve kocalarının ‘mülkü’ olarak tanımlayan ve onlardan gelecek her türlü ekonomik, fiziksel, cinsel, duygusal şiddeti hoş gören ve buna devletin müdahale etmeyeceği bir toplum yaratmak istiyorlar. Onun için İktidar bloğuna mensup öncelikle erkek milletvekilleri seçim sürecinde İstanbul Sözleşmesine dair 6251 sayılı uygulama kanunun bile ortadan kaldırılması, 6284 sayılı şiddet yasasının lağvedilmesi gibi taleplerle ortaya çıkmaktan, bunları topluma seçim vaadi olarak sunmaktan çekinmediler.

Arzu edilen toplum, gücü gücü yetene; hiçbir sınırlama, müdahale, ceza ve yaptırım olmaksızın şiddet uygulayabildiği bir toplum. Kadına şiddetin olağan bir olgu olduğunu kabul ettirmeye çalışıyorlar. Yeni meclisteki tüm siyasi görüşlerden kadın vekillere çok önemli görevler düşüyor. Ve tabii ki bu ülkenin kadınları ve çocuklarına böylesi bir hayatın layık görülmesine itirazı olan eşitlikçi erkek vekillere de.”

Fotoğraf: Depo Photos

‘Yasalara dokunmayın uygulayın’

“Çok iyi bilinmelidir ki; başka seçenek bırakılmamış, zorla ‘ikna edilmiş‘ tek tük kadınların çok eşliliği ‘onaylayan’ beyanlarına bakılarak erkek çok eşliliği ve çocuk yaşta evlilik adı altında çocuk cinsel istismarı meşrulaştırılamaz. Bu ülkede milyonlarca kadın, kaynağını laiklikten alan Medeni Kanun’la garantiye alınmış olan haklarını özümsemiş, 100 yıldır bu hukuk sisteminde yaşamaktadır. Hiç kimse ama hiç kimse kadınları bu haklarından vazgeçiremeyecektir.

Tüm kadın ve eşitlikçi erkek vekillerine, önümüzdeki süreçte meclise getirilebilecek kadın haklarını yok etme girişimlerine hayır demelerinin, edecekleri milletvekili yemininin ve Anayasa’nın bir gereği olduğunu hatırlatıyoruz.

Yasalara dokunmayın uygulayın.”

Vekiller yemin etti, TBMM 28’inci Yasama Dönemi resmen başladı

Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin (TBMM) 28’inci Yasama Dönemi törenlerle başladı.

Yüksek Seçim Kurulu‘nun (YSK) milletvekili genel seçimi kesin sonuçlarını ilanının ardından TBMM Genel Kurulu, Meclis İçtüzüğü‘ne göre saat 14.00’te çağrısız toplandı. Milletvekilleri, meclis kürsüsünde and içiyor. Törenin gece yarısına kadar sürmesi bekleniyor.

Meclisteki en yaşlı üye olması dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli, TBMM Geçiçi Başkanı olarak oturumu yönetti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da törenlere katıldı.

Tüm milletvekilleri Anayasa‘daki yemin metnini kürsüden yüksek sesle okuyarak görevlerine resmen başlıyor. Herhangi bir sebepten ilk birleşime katılamayan milletvekilleri, daha sonra yemin edecek.

Erdoğan ile Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu and içme törenilerini locadan izliyor.

Erdoğan, cumartesi yemin edecek

Erdoğan ise cumartesi günü ise Meclis’te yemin edecek. Cumhurbaşkanı’nın yeni kabineyi açıklamasının ardından da bir gün sonra yeni bakanlar Genel Kurul’a giderek yemin edecek.

Bugün (2 Haziran) milletvekillerinin yemin töreni ile Meclis Başkanı seçim süreci de başlayacak. Meclis Başkanı seçildikten sonra Başkanlık Divanı ve komisyonlar oluşturulacak.

Vekillerin yemini

Milletvekillerinin Anayasa‘da yer alan ve görevlerine başlayabilmeleri için etmeleri gereken yemin şu çekilde:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyet‘e ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Sırrı Süreyya Önder, Yeşil Sol Parti’nin Meclis Başkanvekili oldu

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Eş Sözcüleri Çiğdem Kılıçgün Uçar ve İbrahim Akın ile Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanları Mithat Sancar ve Pervin Buldan’ın başkanlık ettiği tanışma ve yeni dönemi değerlendirme toplantısında partinin grup yönetimi belirlendi.

Önceki dönem grup başkanvekilleri Meral Danış Beştaş ve Saruhan Oluç’un grup başkanvekilliğine devamı yönünde karar verildi.

Meclis İdare Amirliği görevini Siirt Milletvekili Tuncer Bakırhan, Meclis Başkanvekilliğini ise İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in yürütmesi kararlaştırıldı.

Vekil Can Atalay hâlâ hapiste

Gezi davasında 18 yıl hapis cezası verilerek 25 Nisan 2022’de tutuklanan avukat Can Atalay, 14 Mayıs Milletvekilli Seçimleri’nde Türkiye İşçi Partisi‘nden (TİP) Hatay milletvekili seçildi. Atalay, mazbatasını almasına rağmen hâlâ tahliye edilmedi.

Milletvekili mazbatasını da alan Atalay’ın Tahliyesi için Yargıtay’a başvuru yapılmasına rağmen tahliyesi geciktirilerek hapishanede tutulan Atalay, Meclis’te bugün gerçekleştirilecek olan yemin törenine katılamıyor.

Atalay’ın tahliye edilmemesine birçok siyasi isim tepki gösterdi.

CHP Erzincan Milletvekili Mustafa Sarıgül, yemin töreni için bulunduğu TBMM’de düzenlediği basın toplantısında “‘TBMM, milli iradenin tecelligahıdır’ diyorsak, ‘TBMM demokratik rejimin kalbidir’ diyorsak, halkın oylarıyla milletvekili seçilen Can Atalay, bugün burada olmalıydı” diye konuştu.

Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan, sosyal medya platformu Twitter üzerinde yaptığı paylaşımda “Bugün. Meclis eksik vekille açılacak. Hukuksuz bir şekilde yargılanan, cezalandırılan Can Atalay şimdi de ‘şahsım’ yargı düzeni tarafından hukuksuz bir şekilde tahliye edilmiyor” diyerek Atalay’ın serbest bırakılması çağrısı yaptı.

Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Koray Doğan Urbarlı “Can Atalay hapisten katıldığı bir yarışta başarılı oldu. Hukuki olarak da siyasi olarak da kazandı. Halen cezaevinde tutulması hem hukuka aykırı hem de siyasi olarak bir acizliğin kabulüdür” ifadelerini kullandı.

Yeşil Sol Parti Erzurum Milletvekili Meral Danış Beştaş, “Milletvekillerini cezaevinde tutmak, halkın iradesinin gaspıdır. Net. Hatay’ın iradesi Can Atalay’ın yeri parlamentodur, cezaevi değil. Partimizin seçilmiş iradesi olan milletvekilleri ile belediye başkanlarının hala cezaevinde tutulması iktidarın rehine politikasıdır, halk iradesini tanımamaktır. Derhal demokrasinin gereği yapılmalıdır!” dedi.

Yeşil Sol Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca “Bugün mecliste yemin töreni var, 28. dönem parlamento süreci başlıyor. Hepimiz orada olacağız. Mazbatasını aldığı halde cezaevinde rehin tutulan Hatay Milletvekili Can Atalay meclise!” diye yazdı.

İzmir’de polisler LGBTİ+’ları ve avukatları darp etti

Bugün (2 Haziran) gerçekleştirilmesi planlanan 2. Ege Onur Pikniği, TGB, BAP, TÜGVA ve Yeniden Refah Partisi gibi oluşumlar tarafından açıkça tehdit edildi. İzmir Barosu, kriz masası oluşturarak Emniyet Müdürlüğü ve Ege Üniversitesi Rektörlüğü ile görüşmeler yaptı. Emniyet Müdürlüğü ve ÖGB’nin, LGBTİ+ öğrencilerin güvenliğini sağlamayacağını bildirmesi üzerine 2. Ege Onur Pikniği ertelendi.

‘2-3 kişi olacaksınız, daha fazlanızı burada görmek istemiyoruz’

Kaos GL‘den Gözde Demirbilek‘in aktardığına göre; 13:00’da İzmir Barosu önünde Özgür Kürsü’de tüm bu tehditlerle ilgili basın açıklaması yapmak için toplanan Piknik koordinasyonuna polis “2-3 kişi olacaksınız, daha fazlanızı burada görmek istemiyoruz” diyerek saldırdı.

LGBTİ+ aktivistleri ve Baro avukatları polis tarafından darp edildi.

Baro önünü kapatarak açıklamanın duyulmasını engelleme girişiminde bulunan polise rağmen 2. Ege Onur Pikniği aktivistleri basın açıklamasını okudu.

İzmir Körfezi’nde alarm: İlk kez müsilaj ve mikro algler bir arada görüldü

Havaların ısınmasıyla birlikte İzmir Körfezi‘nde deniz yüzeyinde koyu renkli, kabarcıklı oluşumlar gözlendi. Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Yaşar, bu oluşumların kirliliğe bağlı plankton patlamaları, kızıl renkli red tide (müsilaj) ve makro alglerden kaynaklandığını söyledi.

1978 yılından beri körfezde çalıştığını, ancak ilk kez bu durumla karşılaştığını söyleyen Prof. Dr. Yaşar, şunları anlattı:

“Çok kirli olduğu halleri de bilirim ama 2000 yılına kadar mavileşen körfez, 2000 yılından sonra geriye dönüş yaptı. Çok da sert bir dönüş oldu. Suyun görünürlüğü sıfır santim. Her yer kirli. Ölü balıklar var. 10 günden beri bu durum devam ediyor. Narlıdere‘den itibaren her yerde balık ölümleri, red tide’lar, deniz marulu patlamaları görünür hale geldi. Bunun tek bir nedeni var; körfez çok ağır hasta. Komaya giriyor diyebilirim. Balık ölümleri de bunu gösteriyor. Müsilaj ve red tide aynı şeydir. Hepsi plankton patlamasıdır.”

İzmir Körfezi’nde yoğun kirlilik: Kıyılar ve deniz içi marul tarlasına dönüştü

‘Bir santim bile görüş mesafesi yok’

Yaşar’ın verdiği bilgilere göre, “Her bir litre deniz suyunda yaklaşık olarak 1 milyon plankton yaşıyor. Bahar aylarına gelindiğinde havanın ısınmasıyla beraber kirlilik de varsa; bunların sayısı 2 milyonlara çıkıyor ve oksijen yetmediği için ölüyorlar. Kırmızı olarak görülen oluşumlar da o canlıların ölüleri. Müsilajda ise türler farklı;  beyaz, kahverengi ve gri olabiliyor.”

Uluabat Gölü’nde alg patlaması: Nedeni insan faaliyetleri ve küresel ısınma
Marmara Denizi’nde alg patlaması: Erdek sahilleri kahverengiye büründü
İzmit Körfezi alg patlaması nedeniyle kahverengiye büründü

Prof. Yaşar, kesin ve net bir şey var ki; körfezimiz çok kirli. Zaten kokuyor da. 1 santim bile görüş mesafesi yok” dedi.

Plankton patlamaları kronikleşti

İzmir Körfezi’nde 1954 yılında ilk kez iç körfezde plankton patlaması gerçekleştiğini aktaran Prof. Dr. Yaşar, şu ifadeleri kullandı:

“Bugünkü “red tide” dediğimiz olay gerçekleşti ve binlerce balık öldü. 80’li yıllarda Büyük Kanal Projesi devreye girdiği için körfez masmaviydi. Bizler de bilim insanları olarak her mevsim adım adım körfezi izliyorduk. 2005 yılından sonra Piriştina‘nın ardından onun gösterdiği özeni diğer başkanlar göstermedi. Körfez geriye döndü. 2010’lu yıllara geldiğimizde kirlilik nedeniyle deniz marulları patlamaya başladı. Sonra bu durum kronikleşti.

Son 6-7 yıldır düzenli olarak patlamaya başladı. Maalesef bu yıl uzun yıllardan sonra red tide ile tanıştık. Red tide ile tanışınca balık ölümleriyle de tanışmış olduk. Geçen haftadan beri İnciraltı sahilinde balık ölümleri gözlemliyoruz. Hala körfezi foseptik olarak kullanıyoruz. Hala derelerden arıtılmamış suların körfeze gelmesine izin veriyoruz. İzmir Körfezi, dünyada ekonomik potansiyel açısından en önemli körfezlerin başında geliyor. Ama bu potansiyelin değere çevrilmesi için yapılması gereken ilk körfezin temizlenmesi.”

Avrupa Birliği, tekstil endüstrisini daha sürdürülebilir kılmak için hızlı modaya veda ediyor

Avrupa Parlementosu (AP), üretim ve geri dönüşüm gibi sanayi faaliyetlerinin sera gazı emisyonu ile su ve enerji kullanımı gibi etkilerinin çevre üzerinde yarattığı iklim krizikuraklık ve kirlilik gibi etkileriyle mücadele etmek amacıyla Avrupa Birliği ülkelerindeki tüketicileri etik açıdan daha sorumlu ve sürdürülebilir seçimler yapmaya çağıran raporu perşembe günü (1 Haziran) kabul etti.

AB ülkelerinde tüketim çılgınlığının yavaşlatılması ve “hızlı moda” olarak anılan ve nispeten daha kısa ömürlü olan tekstil ürünlerinin kullanımına son verilmesi için daha sert önlemler içeren raporda, tekstil ürünlerinin daha uzun vadede dayanıklı olmasının yanı sıra yeniden kullanımının, onarımının ve geri dönüşümünün daha kolay olması tavsiye edildi.

AP tarafından yapılan basın açıklamasına göre, giyim ürünleri ve ayakkabıların döngüsel, sürdürülebilir ve sosyal olarak adil bir şekilde üretilmesi gerektiğinin altını çizen rapor, aynı zamanda satılmayan ve iade edilen tekstil ürünlerinin imhasının yasaklanması için çağrıda bulundu.

Üretim ve tedarik zincirlerinde insan, sosyal ve işçi haklarına, çevreye ve hayvan refahına saygılı olunması vurgusu yapan raporun tavsiyeleri, parlementoda 600 lehte, 17 aleyhte ve 16 çekimser oyla kabul edildi.

‣ Avrupa Birliği, iklim ve çevre için moda çılgınlığında frene basıyor

AB mevzuatında ele alınacak özel tedbirler

Parlamento, tüketicilerin sürdürülebilir seçimler yapmak için daha fazla bilgiye sahip olması gerektiğini söylüyor ve eko-tasarım yönetmeliğinin yakında yapılacak revizyonunda satılmayan ve iade edilen tekstil ürünlerinin imhasının yasaklanması çağrısında bulunuyor.

Avrupa Parlamentosu Üyeleri, yeşil geçişte tüketicileri güçlendirmeye ve çevrecilik iddialarına yönelik devam eden yasama çalışmaları gibi yollarla, üreticiler tarafından yapılan yeşil aklamanın önüne geçmek için net kurallar talep ediyor.

Parlamento üyeleri ayrıca, Atık Çerçevesi Yönergesi’nin yakında yapılacak revizyonunun tekstil atıklarının önlenmesi, toplanması, yeniden kullanımı ve geri dönüşümü için belirli farklı hedefler içermesini istiyor. Üyeler, komisyonu vakit kaybetmeden mikroplastiklerin ve mikrofiberlerin çevreye salınmasını önlemek ve en aza indirmek için girişim başlatmaya çağırıyor.

‘Bolluğu sürdürülebilirliğin önüne koymanın sonuçlarına katlanma çağrısı’

Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, çarşamba günü yaptığı genel kurul bildirisinde, Bangladeş’te bin 134 kişinin ölümüne neden olan Rana Plaza hazır giyim fabrikasının çökmesinin 10’uncu yıldönümüne dikkati çekti.

Metsola, bu felaketin AB de dahil olmak üzere Batı dünyası için “tüketicilerin bolluk ve uygun fiyat tercihlerini ölçülülük ve sürdürülebilirliğin önüne koymanın sonuçlarına katlanma” sorumluluğu konusunda bir uyandırma çağrısı olduğunu hatırlattı.

Raportör Delara Burkhardt ise atılan adımlara ilişkin şunları söyledi:

“Tüketiciler, satın alma alışkanlıkları yoluyla küresel tekstil sektöründe tek başına reform gerçekleştiremez. Piyasanın kendi kendini düzenlemesine izin verirsek, insanları ve gezegeni sömüren bir hızlı moda modeli için kapıyı açık bırakırız. AB, üreticileri ve büyük moda şirketlerini daha sürdürülebilir bir şekilde faaliyet göstermeye yasal olarak mecbur etmelidir. İnsanlar ve gezegen, tekstil endüstrisinin kârından daha önemlidir. Bangladeş’teki Rana Plaza fabrikasındaki çökme gibi geçmişte meydana gelen felaketler, Gana ve Nepal’de büyüyen tekstil çöplükleri, kirletilen sular ve okyanuslarımızdaki mikroplastikler, bu ilkeyi izlemediğimizde neler yaşandığını gözler önüne seriyor. Yeterince bekledik – artık bir değişim yaratma zamanı!”

Ne olmuştu?

Komisyon, tekstil ürünlerinin tüm yaşam döngüsünü ele almak ve tekstil ürünlerinin üretim ve tüketim biçimlerini değiştirecek eylemler önermek üzere 30 Mart 2022’de AB Sürdürülebilir ve Döngüsel Tekstil Ürünleri Stratejisini sunmuştu. Bu strateji, Avrupa Yeşil Mutabakatı’ndaki tekstil sektörüne yönelik taahhütlerinin uygulanmasını amaçlıyor.

Parlamento, bu raporu kabul ederek, vatandaşların sürdürülebilir AB ürünlerini ve üretimini teşvik ederek döngüsel bir ekonomi inşa etmeyi önergede sunulan sürdürülebilir ve dayanıklı bir büyüme modeline geçişi destekleme beklentilerine yanıt veriyor.

TEMA’dan Dünya Çevre Günü açıklamasında plastik uyarısı

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından çevre farkındalığını artırmak amacıyla her yıl 5 Haziran’da farklı bir temayla kutlanan Dünya Çevre Günü’nün bu yılki teması “Plastik kirliliğine son ver” olarak belirlendi. Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) da konuyla ilgili bir açıklama yayımladı.

Pasifik Okyanusu‘ndaki 1.6 milyon metrekarelik plastik yığınına dikkat çeken TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç şunları söyledi:

“Türkiye’nin yüzölçümünün neredeyse iki katı büyüklükte olan bu plastik dağı, dünyamızın plastik kirliliği sorununun vardığı boyutları gözler önüne seriyor. Karadan ve nehirlerden denizlere, oradan da okyanuslara ulaşan plastik kirliliği, öncelikle denizel ekosistemdeki hayvan ve bitki türlerine zarar veriyor. Yapılan araştırmalar sonucunda artık biliyoruz ki birçok balık türünün midesinde mikroplastikler var. Dahası, anne karnındaki fetüste, yeni doğan bir bebeğin plasentasında, insan kanında ve akciğerlerinde mikroplastiklerin olduğuna dair bulgular mevcut.”

Ataç, hem çevre hem de tüm canlıların sağlığı üzerinde ciddi sorunlara yol açan plastik kirliliğinin nedenlerine değindi:

“Plastiklerin geri dönüştürüldüğüne dair yaygın bir inanç var ancak; mevcut verilere bakıldığında dönüşümün yeterli olmadığı görünüyor. Dünyada 1950- 2015 yılları arası insanlık, yaklaşık 8.3 milyar ton plastik üretmiş; bunların 6.3 milyar tonu, yani %76’sı plastik atığa dönüşmüş. Bu plastik atıkların ise sadece %9’u geri dönüştürülebilmiş. Türkiye’nin Avrupa’dan en çok atık ithal eden ülke olduğu da düşünüldüğünde, geri dönüştürülemeyen plastiklerin yarattığı kirlilik sorgulanır hale gelmektedir.”

Geri dönüştürülemeyen plastikler için tercih edilen bertaraf yönteminin çoğunlukla yakma işlemi olduğunun altına çizen Ataç “Bu işlem sonucunda hem iklim değişikliğine yol açan karbondioksit gazı hem de zararlı kimyasallar açığa çıkıyor. Örneğin 1 ton plastiğin yakılması sonucunda 2,9 ton karbondioksitin atmosfere salındığı biliniyor” dedi.

TEMA Başkanı, açığa çıkan diğer kimyasalların ise solunum yoluyla canlıların yaşamına zarar verdiğini belirtti:  “Toprağa, bitkilere, yüzey sularına ve yer altı sularına kadar sızarak besin zinciri yoluyla da insan ve hayvan sağlığına zarar veriyor.”

‘Tek kullanımlık plastikler acilen yasaklanmalı’

Ataç’ın plastik kirliliği ile başa çıkabilmek için bir an önce alınması gereken önlemlere ilişkin önerileri de şöyle:

  • İnsan ve tüketim odaklı bir yaşayış biçiminden çok insanın da diğer tüm canlılar gibi doğanın bir parçası olduğu kabulüyle, bireyleri plastik kullanımına mecbur bırakmayan, çevresel kirliliğe yol açmayacak ve atık oluşumunu azaltacak düşük karbon ayak izine sahip ürünlerin üretimi artırılmalı.
  • Tek kullanımlık plastikler yasaklanmalı. Bu konuda yerel yönetimlere ve politika yapıcılara daha büyük iş düşüyor.
  • Bunlara ek olarak gezegenimizin sağlığı için elbette bireyler tarafından da tüketim tercihleri değiştirilmeli. Tüketimin azaltılması, yeniden kullanım alışkanlıklarının edinilmesi, atıkların geri dönüşüme gönderilmeden önce kaynağında ayrıştırılması gerekiyor.

Stonewall’ın ardından… Onur Ayı başladı

Her yıl Haziran ayı Onur Ayı, Haziran ayının son haftası LGBTİ+ Onur Haftası olarak kutlanıyor. Ayrıca Onur Haftası’nda bir de Onur Yürüyüşü gerçekleştiriliyor. Dünyanın birçok ülkesinde şenliklerle gerçekleştirilen Onur Ayı ne yazık ki son yıllarda Türkiye’deki iktidar nedeniyle baskı ortamında gerçekleştiriliyor. Onur Yürüyüşleri’nde yüzlerce insan gözaltına alınıyor.

Yakınlardaki bir sokağın ismi ayaklanmayı anmak için değiştirildi.

14 Mayıs 2023 Parlamento ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve 28 Mayıs 2023 ikinci tur Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nin öncesinde iyice artan LGBTİ+’lara karşı nefret söylemleri Türkiye’de LGBTİ+’ların ötekileştirilmesine neden oldu. Bu Haziran da LGBTİ+’lara arşı nefret söylemlerini artıran Recep Tayyip Erdoğan‘ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından kutlancak ilk Onur Ayı olacak.

Milyonlarca insanın hayatını değiştiren ayaklanma: Stonewall 

 Onur ayı nasıl ortaya çıktı: Stonewall Ayaklanması

ABD’deki eşcinsel hakları için bir dönüm noktası olan Stonewall Ayaklanması, isyancıların beklentilerini de aşarak gelecek nesillerin hayatını şekillendirecek bir harekete yol açtı.

50 yıl önce New York‘taki sıcak bir gecede yarım düzine kadar polis memuru mafya tarafından yönetilen bir eşcinsel barına baskın düzenlediğinde, bunun gelecek nesillerin hayatlarını şekillendirecek bir harekete yol açacağından habersizlerdi.

Fotoğraf: DepoPhotos

Evsiz bir genç olan Mark polis memurlarına karşı çıkmadı. Ancak belki de kurşun kadar etkili bir şeyi vardı: Tebeşir

Stonewall Inn barının dışında kaos yaşanırken evsiz genç, yukarıya doğru yürümeye başladı ve kaldırıma üç kelime yazdı:

Üç kelime: Yarın gece Stonewall

Mark tarafından yazılan bu basit mesaj, Marty Robinson‘un gelişmeleri yayma, kendiliğinden başlayan bu başkaldırıyı daha büyük bir eyleme dönüştürme girişimiydi. Bundan bir saat önce polis Greenwich Village semtindeki barı bir haftada ikinci kez basıyordu.  Yaklaşık 200 müşteri – lezbiyenler, eşcinsel erkekler, translar ve evden kaçmış gençler – Christopher sokağına atılmışlardı.

Eşcinseller polisten kaçmaya alışkındı ancak bu sefer, saldıran onlardı, kaçanlar ise üniformalılardı.

Eşcinsel hakları hareketi o gece başlamadı ama ilerleyen saatler ve günlerde olacaklarla güçlenecekti.

Fotoğraf: DepoPhotos

Her yıl Haziran ayında Manhattan‘daki 1969 Stonewall Ayaklanmaları‘nı onurlandırmak için kutlanan etkinlikler bütününe Onur Ayı deniyor. 1969’da başlayan ayaklanmalar o günden bugüne elde edilen kazanımların zeminini oluşturuyor.

2022 Onur Ayı’nda neler olmuştu?

Türkiye’de ise iktidar eliyle artırılan nefret söylemleri 2022’deki Onur Ayı’nda hem etkinliklere, hem de Onur Yürüyüşü’ne yasaklamaları beraberinde getirdi. Ancak Onur Yürüyüşü de Onur Ayı da her sene gerçekleştirildi.

Geçen yıl İstanbul’da gerçekleştirilen Onur Yürüyüşü’nde 373 LGBTİ+ aktivisti gözaltına alındı. 

LGBTİ+ aktivistler sabah saatlerine kadar Vatan Emniyet önünde gözaltına alınan eylemcileri bekledi. İstanbul Pride Komitesi’nden 27 Haziran 2022’de gece saatlerinde gözaltı sürecine dair yapılan açıklamalarda avukat ihtiyacı olduğu belirtildi. Ayrıca Vatan Emniyet Müdürlüğü önünde bekleyen avukatlara polisin saldırdığı, fiziksel şiddet uygulandığı aktarıldı.

2022’de 30’uncusu düzenlenen İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Beyoğlu ve Kadıköy Kaymakamlıkları kararıyla yasaklandı.

Onur Yürüyüşü öncesi Cihangir’de polisler konuşlandı. Yüzlerce polis LGBTİ+’ların yürüyüşlerinin öncesinde saat 11.00’da Sıraselviler çevresinde toplanmaya başladı.

İstanbul Valiliği 11.00’da Taksim ve Şişhane metro çıkışlarını kapattı. Valiliğin yasaklamasına karşı İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ve Yürüyüşü Komitesi “direniş” temasıyla Onur Yürüyüşü’nün gerçekleştirileceğini açıklamıştı.

Eylemciler ters kelepçeyle gözaltına alındı. Polisler basın mensuplarına birçok kez çekim yapmamalarını, görüntü almamalarını söyledi.

Onur’a karşı nefret yürüyüşleri

2022’nin son aylarında Türkiye’de iktidar tarafından son dönemde artırılan LGBTİ+’lara yönelik baskı ortamının sonucu olarak nefret yürüyüşleri ortaya çıktı.

Birçok ilde gerçekleştirilen nefret yürüyüşlerinde LGBTİ+’lar ötekileştirildi. Bu nefret yürüyüşlerinde Yesevi Alperenler Derneği gibi radikal islamcı dernekler ön safta yer aldı. Bazı eylemlere çocukların da getirildiği görüldü. Ancak bazı illerde vatandaşlar nefret yürüyüşlerine karşı eylem gerçeleştirerek LGBTİ+’ların hak ve özgürlük taleplerini dile getirdi.

Fotoğraf: Egepostası
İstanbul Valiliği izni ve RTÜK’ün desteğiyle LGBTİ+’lara yönelik nefret yürüyüşü!
LGBTİ+’lara karşı nefret bu kez de Konya’da yürütüldü
‘Aile’ öne sürülerek yaygınlaştırılan LGBTİ+ nefreti bu kez Urfa’da yürüdü
Hedef gösterilen LGBTİ+’lar: Faşist çetelerin önü bizzat devlet eliyle açıldı

AKP ve MHP iktidarı LGBTİ+’ları dışlayarak “aileyi koruma ihtiyacını” ön plana sürerek LGBTİ+’ların “aileyi tehdit ettikleri” yönündeki iddialarla birçok kez ötekileştiren ifadeler kullandı.

İktidar ayrıca 28 Mayıs 2023 seçimi öncesinde bu ifadeleri bir seçim propagandası olarak kullandı.

Meclis’e giren HÜDA-PAR’ın ‘devleti’nde sadece kadın, çocuk ve LGBTİ+’lar dışında kalanlar özgür 

Öte yandan Yeniden Refah ve HÜDAPAR ile ittifak oluşturan AKP’nin listeleri aracılığıyla da LGBTİ+ ve kadın haklarına karşı ideolojilere sahip partilerin milletvekilleri TBMM’ye yerleştirildi.

TBMM’de LGBTİ+’lara karşı nefret söylemini artıran partilerin vekillerinin bulunmasına ek olarak LGBTİ+ derneklerin kapatılması talepleri de medyada pek çok kez gündem oldu.

‘Bir kere açıldık, bir daha kapanmayız’

Ancak tüm baskı ve nefret söylemlerine rağmen LGBTİ+’lar hak mücadelelerini sürdürüyor. LGBTİ+ dernekler “Bir kere açıldık, bir daha kapanmayız’ diyor.

Fotoğraf: DepoPhotos

Akdeniz’de istilacı deniz kestaneleri toplu halde ölüyor: Diğer türlere de bulaşabilir

İsrail ve Yunanistan‘dan bilim insanları, ilk olarak Kaş kıyılarında görüldükten sonra tüm Doğu Akdeniz’i işgal eden ve Ege Denizi‘nde de artan istilacı deniz kestanelerinde, bir patojene bağlı kitlesel ölümler tespit etti.

Uzmanlar, bunun kısa süreli “iyi” bir gelişme olabileceği gibi patojenin diğer türlere bulaşması halinde yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini söyledi.

Ölümler, Yunanistan ve Türkiye’nin Akdeniz kıyıları boyunca 1000 kilometreden fazla alana yayılmış durumda.

Uzmanlar, söz konusu ölümlerin geçici olarak yararlı olabileceğini, ancak patojenin bulaşması halinde diğer deniz canlıları için yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini belirtti.

Akdeniz’i istila ettiler, Ege’ye yayılıyorlar

İsrail Akdeniz Araştırmalar Merkezi, Yunan Deniz Araştırmaları Merkezi, Rodos Hidrobiyolojik İstasyonu, Tel Aviv, Boston ve Stirling üniversitelerinden akademisyenlerin Akdeniz’deki istilacı deniz kestanelerine yönelik araştırması, The Royal Society adlı uluslararası dergide makale olarak yayımlandı.

Çalışmada, Akdeniz’de ilk olarak 2006’da Antalya‘nın Kaş açıklarında görülen istilacı deniz kestanesinin, sonraki yıllarda Lübnan, İsrail, Mısır, Libya kıyılarıyla birlikte tüm Doğu Akdeniz havzasını işgal edecek şekilde çoğaldığı, Ege Denizi’nde de görülmeye başlandığı kaydedildi

İstilacı olmaları nedeniyle kitlesel ölümler kısa dönemli azalma yaratması açısından olumlu görülürken, patojenin diğer deniz canlılarına bulaşma riski daha korkutucu olarak değerlendirildi.

Akdeniz’de istilacı deniz kestanelerinin kitlesel ölümüne dair ilk kanıtlar olarak sunulan çalışmada,  bu ölümlerin daha çok Türkiye ve Yunanistan kıyılarında yaşandığı, Rodos Adası ile Kaş Yarımadası yakınlarında yoğunlaştığı belirtiliyor.

Kastellorizo Limanı, Kaş sahili, Anthony Quinn Körfezi, Alimia Adası, Gökova ve Fethiye açıkları gibi alanlarda çalışmalar yapan ekip, Doğu Akdeniz’deki yüksek sıcaklıklar ve hızlı ısınmanın bölgedeki patojen salgınını hızlandırması ve yoğunlaştırmasını bekliyor.

Makalede, kitlesel ölümlerde gözlenen semptomların nedeni, bulaşma yolları, hem yerel hem bölgesel ölçeklerdeki potansiyel sonuçlarına yönelik çalışmaların ise sürdürüldüğü kaydediliyor.

Patojenler yerel faunaya bulaşabilir

Bilim insanları, Akdeniz’deki yerel deniz kestaneleri ve diğer deniz canlılarına bulaşmasına ilişkin endişelerini de bildirdi. Potansiyel patojenlerin yerel ve bölgesel süreçlerle yayılmasının yerel faunaya bulaşma riski taşıdığını aktaran uzmanlar  istilacı bu türün doğal yaşam alanı olan Kızıldeniz’e salgın transferi riskinin çok yakın olduğu, potansiyel olarak yıkıcı sonuçlar doğurabileceği uyarısı yaptı.

Araştırmacılar, salgına neden olan patojenin tanımlanması gerektiğini belirterek, gerekli önlemler için bölgesel ölçekte acil iş birliği çağrısında bulundu. 

Danıştay, Çeşme’de çevresel tahribata yol açacak projeye yeşil ışık yaktı

Danıştay, Cumhurbaşkanı kararnamesi ile ilan edilen “Çeşme Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi” planlama sürecinde kararın iptali talebini reddetti.

Bazı meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar tarafından açılan davada, 12 Şubat 2020 tarih ve 31037 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanan 11/02/2020 tarih ve 2103 sayılı İzmir Çeşme Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi sınırlarının yeniden belirlenmesine ilişkin Cumhurbaşkanı kararının iptal edilmesi talep edilmişti.

Danıştay 6’ıncı DairesiTürk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası ve Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun (EGEÇEP) başvurusuyla açılan davada dosyayı inceleyerek kararın iptali talebini reddettiğini açıkladı.

Ege’den Son Söz’den Metehan Ud’un aktardığına göre, karara karşı 30 gün içinde bir üst mahkemeye itiraz edilebilecek.

Kararda şu ifadeler yer aldı:

“Dosyada mevcut bilgi ve belgeler çerçevesinde, davaya konu izmir çeşme KTKGB sınırlarının yeniden belirlenmesine ilişkin işlemle 16.000 hektarın üzerinde bir alanı kapsayacak şekilde yeniden belirlenen Çeşme KTKGB sınırları incelendiğinde; alanda, 1., 2. ve 3. derece Arkeolojik Sit Alanlarının, Alaçatı Kutlu Aktaş Barajı içme-Kullanma Suyu Havzasının, Kesin Korunacak Hassas Alanlar, Nitelikli Doğal Koruma Alanları ve Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanlarından oluşan Doğal Sit Alanlarının, Akdeniz Foku Yaşam Alanları gibi alanların ve çeşitli ekosistemlerin bulunduğu ve mevzuat düzenlemeleri ile korunan yapılaşma yasağı ya da kısıtlı yapılaşma olanağı bulunan söz konusu alanların birçoğunun dava konusu işlemle belirlenen sınır üzerinde yer aldığı görülmekle birlikte, işleme dayanak gerekçe raporunda, bölgedeki turizm imkanları ve koruma gereklilikleri ile eki haritada gösterimi yapılan sınırlar yönünden yeterli tespitlerin olduğu, sınırlanın genişletilmesi ve değiştirilmesine ilişkin gerekliliklerin ortaya konulduğu, korunan alanların KTKGB içerisinde yer almalarının gerekçesinin turizm gelişimine yönelik bütüncül planlama kararlarının geliştirilmesine olanak sağlayacak bir bölge sağlanması olarak açıklandığı, söz konusu tespitlerin ilgili mevzuatta aranan hususlar yönünden yeterli olduğu, korunan alanlar ile turizm türlerinin bölgeye entegrasyonuna yönelik genel stratejilere ilişkin değerlendirmelerin bölgeye ilişkin yapılacak -koruma planlan da dahil olmak üzere diğer planlamalara esas olacak detaylı raporlama çalışmalarının konusu olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu durumda, 12/02/2020 tarih ve 31037 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, İzmir Çeşme Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesinin sınırlarının yeniden belirlenmesine ilişkin 11/02/2020 tarih ve 2103 sayılı Cumhurbaşkanı Karanında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.”

Projede neler var?

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğü tarafından İzmir‘in Çeşme yarımadasında hayata geçirilmesi planlanan Çeşme Turizmini Koruma ve Geliştirme Kararı, Çeşme’nin Alaçatı ile Urla‘nın Zeytineli bölgelerini içine alan 9 bin 574 hektarlık bölgede hayata geçirilmek isteniyor. Proje ile bölgedeki turizm sezonu 12 aya çıkarılması ve en az 100 bin kişiye istihdam sağlanması planlanıyor.

Projede; 20 golf sahası, turnuvalara uygun spor alanları, termal turizm tesisleri, kongre, fuar ve etkinlik merkezi, kültür ve sanat merkezleri, tarım ve doğa turizmi alanları, Ege’nin en büyük müzesi, ekstrem spor alanları, film stüdyosu, turizm teknik meslek liseleri ve sağlık merkezi gibi tesisler yer alacak. Turizm tesisleri, denize sıfır olacak şekilde planlanmayacak ve sahilde geniş bir bant genel kullanıma açık olacak.

Ne olmuştu?

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Yatırım işletmeleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılması planlanan Çeşme Turizm Projesi için Resmi Gazete’de 12 Şubat 2020’de yayınlanan planlara karşı TMMOB, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, EGEÇEP ve 100 yurttaş dava açmıştı.

Davanın avukatlığını Şehrazat Mercan, Ömer Erlat, Karya Mercan, Sinan Balcılar, Arif Ali Cangı, Mithat Kaya ve Halil Dönmez yapmıştı.

Dava kapsamında Danıştay 6’ıncı Dairesi tarafından 27 Ekim 2021 tarihinde bölgede bilirkişi incelemesi gerçekleşmişti.

Bilirkişi ‘kamu yararı yok’ demişti

Bilirkişi tarafından hazırlanan raporda, projenin bölgede yaratacağı olumsuz etkileri belirtilerek kamu yararına uygun olmadığı ifade edilmişti.

Raporda, “Koruma alanları yanı sıra turizm kullanımlarına, dolasıyla yapılaşmaya da açılmasına yol açacak olan sinir kararının, tarım ve orman alanları, doğal degerler su kaynakları ve kültürel miras üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri göz önüne alındığında, planlama ilkelerine kamu yararına uygun olmadığı görüşüne varılmıştır” denildi.

Danıştay 6’ncı İdaresi, meslek örgütlerinin ve doğa savunucularının yürütmeyi durdurma talebini oy çokluğu ile reddetmişti.

Kararı yeniden ele alan Danıştay idari Dava Daireleri Kurulu, Danıştay’ın aldığı ret kararını kaldırmış ve yürütmenin durdurulmasına karar vermişti.

Kayseri’de 71 işçinin zehirlendiği siyanürlü madende kapasite artırımına onay

Kayseri’nin Develi ilçesinde Öksüt Madencilik ve Kanada Centerra Gold tarafından işletilen altın madeninde kapasite artırımına Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından onay verildi.

71 işçinin civadan zehirlendiği altın madeninde tehlikeli kimyasal atıkların kullanımının artmasına bakanlık tarafından Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu kararı verilerek maden işletmesinin üretimi artırılarak kapladığı alan 1463 hektara çıkarıldı.

BirGün‘den Gökay Başcan‘ın aktardığına göre, altın madenin çıkarılma ve işlenmesi aşamasında binlerce ton tehlikesi kimyasal atık kullanılıyor.

İlk olarak Ocak 2020’de tarihinde altın dökümünü gerçekleştiren şirket kapasite artırımıyla faaliyet alanını da büyüttü. Bin 243 hektarlık alanda faaliyet gösteren şirket büyüklüğü bin 463 hektara çıkardı.

Yaklaşık 2 bin 50 futbol sahası büyüklüğüne denk gelen proje alanı orman, mera ve şahıs arazilerinden oluşuyor.

Binlerce ton siyanür kullanılacak

Açık ocak yöntemiyle işletilecek ocakta patlatmalar meydana gelecek. Patlatmalar sonucu çıkan cevher yine aynı bölgede ayrıştırılarak zenginleştirilecek. Bu esnada da daha önce 71 işçinin zehirlenmesine yol açan kimyasal atıklar kullanılacak.

ÇED dosyasında yer alan bilgilere göre maden işletmesinde yılda kullanılacak tehlikeli atık maddelerden bazıları şöyle:

  • 2 bin ton siyanür,
  • 600 metreküp nitrik asit (kezzap),
  • 600 metreküp hidroklorik asit (tuz ruhu).

Bu tehlikeli atıkların depolandığı ve kullanıldığı altın madeni işletmesinde ayrıca patlayıcı deposu da inşa edilecek. ÇED sınırına yaklaşık 260 metre mesafesine inşa edilecek patlayıcı deposunun kapasitesi ise 75 ton.

Altın madeninde çok fazla ekonomik olmayan pasa ve kayaç da ortaya çıkacak. Kapasite artışıyla birlikte bölgede 134 milyar 720 milyon 823 ton ekonomik olmayan kayaç depolanacak.

Yine ÇED dosyasında yer alan bilgilere göre proje kapsamında 35 milyon ton cevherin zenginleştirilmesi, 982 bin ons altın ve 1,75  ton gümüş üretimi gerçekleştirileceği öngörülüyor.

Ne olmuştu?

Bakanlığın kapasite artırımına onay verdiği proje işçilerin hayatını tehdit ediyor. Madendeki civa zehirlenmesi skandalı geçen yıl şubat ayında madenin altın döküm odası (ADR) bölümünde görev yapan taşeron özel güvenlik firmasına bağlı çalışanlarda başlayan sağlık sorunları ile ortaya çıkmıştı.

Civa zehirlenmesine ilişkin bilirkişi raporunda, zehirlenmeyi fark ederek dökümü durduran danışmanının görevi son verildiği ortaya çıkmıştı.

Bilirkişi raporu sonrası konuya dair ihmal ve sorumluluğu bulunan maden işletmesi görevlileri hakkında savcılıkça soruşturma açıldı. Savcılığa verilerin ifadelerle sorumlular suçu birbirine attı.