Ana Sayfa Blog Sayfa 4531

Niçin Yeşil Siyaset (III): Çoğulcu, katılımcı, tabandan demokrasi – Erkan Bayır

Dünya genelinde yeşil siyasetin ortak değerlerinden biri demokrasiye koşulsuz bağlılıktır. Bu bağlılık, öncelikle insanların kendilerini ilgilendiren bütün kararlarda doğrudan söz sahibi olma hakkına dayanır. Her insanın siyasete katılma hakkı vardır ve eşit derecede önemlidir. Yönetim, insanlar siyaseti doğrudan biçimlendirebildikleri ve karar alma mekanizmalarına doğrudan müdahale edebildikleri ölçüde demokratiktir. İnsanların demokrasiye doğrudan katılımı; yetki ve sorumluluğun paylaşımı, yetki ve sorumluluk sahibi olan insanların şeffaf ve hesap verebilir olması, hiyerarşinin ve lider sultasının ortadan kaldırılması ve siyasetin yerelleşmesi esasları üzerine kuruludur.

Yeşil siyasetin demokrasi anlayışı, tıpkı bir bitkinin toprakta kökleşmesi gibi, demokrasinin kökleşmesi için tabanın siyasete katılımının arttırılmasını ister. Tabana dayanmayan, tabanı yok sayan temsili demokrasi, o tabanı oluşturan insanların demokrasiye yabancılaşmasına yol açar. Gücün ve servetin belli merkezlerde yoğunlaştığı eski siyaset anlayışı antidemokratiktir ve yolsuzdur, karar alma mekanizmalarına katılımı azaltır, seçme hakkını kısıtlar; dolayısıyla demokrasinin eşitlikçi ve küçük ölçekli yerel demokratik örgütlenmelere dayanması gerekir. Merkezileşmenin azaltılması ve yerel siyasetin öne çıkarılması, küçük ölçekli demokratik örgütlenmelerin öz yönetimi ve özerkliği ile olanaklıdır.

Küçük ölçekli yerel demokratik siyaset, özgürlüklerin ve farklılıkların hem yerel ölçekte tanınmasını, hem de yerelden genele yayılmasını sağlar. Tabanın çeşitliliğe sahip olması, demokrasinin farklı köklerden ve farklı kaynaklardan beslenmesi anlamına gelir. Çok seslilik ve çoğulculuk, farklı kimliklerin ve farklı yaşam biçimlerinin güvencesidir. İnsanın özgür olmadığı hiçbir yapı veya yönetim anlayışı demokratik olamaz. Özgürlükleri kısıtlayan ve farklılıkları baskı altına alan her türlü milliyetçilik ve otoriter faşist ideoloji, yeşil siyasetin demokrasi anlayışı tarafından kesin bir dille reddedilir. Yeşil demokrasi, ayrımcılığın karşısındadır ve ezilenlerin, azınlıkların, farklı kimliklere sahip insanların yanındadır, yabancı düşmanlığına ve ırkçılığa karşı net bir tavır alır.

* * *

Gücün ve servetin belli merkezlerde yoğunlaştığı eski siyaset, emeğin sömürülmesinden ve karar alma süreçlerinden dışlanmasından beslenir. Yeşil siyaset ise, emeğin en yüce değer olduğu ve yerel ölçekten genele doğru tüm karar süreçlerinde etkin katılımının garanti altına alındığı bir emek demokrasisini savunur. Emeğin yabancılaştırılmadığı yerel demokrasi, hem üretkenliğin özendirilmesini, hem de adaletli bir bölüşümü ve hakça paylaşımı sağlar. Emek demokrasisi, doğrudan katılımın sağlanacağı en küçük birimler olan iş yerlerinden ve yerel topluluklardan başlar. Çalışma yaşamının demokratikleşmesi, emeğin örgütlenmesiyle ve bu örgütlü emeğin kendisini ilgilendiren kararları bizzat biçimlendirmesiyle sağlanır. Demokrasi, sömürüye ve emeğin sindirilmesine karşıdır, sendikalardan ve emek örgütlerinden yanadır.

Eski siyaset; sermaye birikimi için her yolun mübah olduğu, kontrolsüz, doğayı yok eden ve insanlık onurunu çiğneyen, bitki ve hayvan türlerini tehdit eden, çevreyi kirleten kapitalizmi destekler. Yeşil siyasetin demokrasi anlayışı ise, insanı doğadan ayrı olarak değerlendiren ve hiyerarşik olarak diğer canlı türlerinin üzerinde konumlandıran türcü anlayışa karşı çıkar. Yeşil siyaset, kapitalizmin hem sömürü düzenine ve ayrımcılığına, hem de çevre ve emek düşmanı çizgisine karşıdır. Yeşil siyasetin demokrasi anlayışı; herkesin insanlık onuruna yakışır, temiz bir çevrede yaşama hakkını savunur. Doğal, tarihsel ve kültürel mirasın özenle korunması ve yaşatılması hedefi, yeşil siyasetin varlık nedenlerindendir. Bu hedef sadece yerel ölçekte düşünülmemelidir; çünkü doğal, tarihsel ve kültürel mirasın korunması evrensel bir bakış açısı gerektirir.

* * *

Yeşil demokrasi, Türkiye’deki doğa, emek ve kimlik sorunlarının tamamını insan hakları sorunları olarak tanımlar ve “İnsan haklarının hiyerarşisi olmaz.” anlayışına dayanır. Hiçbir insan hakları sorunu, diğerlerinden daha önemli ve öncelikli değildir. Kürt Sorunu’nun barışçıl ve demokratik çözümü için eşitlik mücadelesi, Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri, toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele eden feminist hareket ve LGBT hareketi, kapitalist sömürü düzenine karşı direnen emek mücadelesi, Müslümanlık dışındaki dinlere mensup yurttaşların ve ateistlerin eşitlik için verdiği mücadele, başörtülü veya başı açık bütün kadınların erkek egemenliğine karşı verdiği mücadele, engellilerin toplumsal yaşama ve çalışma yaşamına eşit ve engelsiz katılım için verdiği mücadele, ve gelecekte insan hakları mücadelesi verecek olan ezilen gruplar eşit önemdedir ve hepsi aynı ölçüde değerlidir.

Yeşil demokrasi, insanların kendi kararlarını ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi, yani çoğulcu, katılımcı ve tabandan demokrasi demektir. Bu demokraside askeri vesayete de, onun uzantısı olan sivil vesayetçiklere de yer yoktur. Yeşil demokrasi seçimlere dayanır; ama bu demokrasi seçimlerle sınırlı değildir. Yaşamın her alanının, üretim ilişkilerinden insan ilişkilerine kadar demokratikleştirilmesi ve eşit katılıma, insan haklarına ve özgürlüklere bağlı olması esastır.

Yeşil demokrasi, insanın kendi bedeni üzerinde de söz ve karar hakkına sahip olması demektir. Vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı en temel değerlerden biridir. Yeşil demokrasi; işkence, fiziksel ve cinsel taciz, tecavüz, psikolojik yıldırma ve mobbing gibi insanlık onuruna ve vücut bütünlüğünün dokunulmazlığına aykırı olan her türlü kötü uygulamanın ve insan hakları ihlalinin karşısındadır. Yeşil demokrasi üreme ve ürememe haklarını savunur, kürtaj hakkını ve doğum kontrol hakkını benimser.

Yeşil demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğüne dayanır. Düşünce ve ifade özgürlüğü, her insanın ayrımcılık veya şiddet içermeyen ve ayrımcılığı veya şiddeti özendirmeyen görüşlerini kamuoyuyla paylaşma, yayma, duyurma, sözlü-yazılı ve görsel-işitsel olarak yaygınlaştırma özgürlüğüdür. Ayrımcı nefret söylemi ve bu söyleme dayalı nefret suçları, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamına kesinlikle girmez.

Yeşil demokrasi, dinamik ve ilericidir, yeniliklere ve gelişmelere açıktır; demokrasiyi sıkıcı ve resmi kalıplardan kurtararak farklı seslere ve farklı renklere açar. Yeşil siyasetin demokrasi anlayışında, “demokrasi” hem amaçtır, hem de insanların mutluluğunu sağlamanın aracıdır. Bu yeni demokrasi, insanların doğrudan müdahale edebilecekleri, çoğulcu, katılımcı, eşitlikçi, özgürlükçü, barışçı ve ilerici bir demokrasidir.

 

 

Erkan Bayır

 

 

Yanlış Cumhuriyet – Ufuk Uras

Montesquieu, cumhuriyeti monarşik olmayan yönetim diye tanımlıyor. Bir şeyi ne olmadığıyla tanımlamak pek isabetli değil tabii; elmaya, armut olmayan dediğinizde, onu tanımlamış olmuyorsunuz, ya ayvaysa?

Monarşi öncesi yapılar dikkate alındığında mesele daha da karışabiliyor.

Libya, Suriye, İran, Kore gibi ülkeler de cumhuriyet, oligarşik yönetimler de.

Ülkemizde milleti hakime, imtiyazlarından vazgeçmek istemediği için, cumhuriyetin dönüşümünde kilit öneme sahip olan anayasanın demokratikleşmesi süreci tıkanıyor. Egemenliğin kaynağının halk olmasıyla, halkın kendi kendini yönetmesi birbirini tamamlayan ilkelerdir.

Mutabakat yoluyla değil, zor yoluyla bir düzeni sürdürmenin sınırlarına gelindi.

Egemenlik ilişkileri cumhuriyet rejimlerinde de bir kişinin iki dudağına bağlı kalabiliyor. İmralı’daki tecrit ve avukatlarla görüşmenin sıkıştığı nokta burası zaten.

Bir yandan, “tecrit yok, avukatlarla görüşmede sorun yok,” derken, diğer yandan somut bir adımın atılmadığını görüyoruz. İyi polis-kötü polis numarası siyasette de bayatladı. Yalan yanlış siyasetten hala medet umma hali, Roboski devleti refleksinde değişmeden sürüyor.

Bu arada sivil itaatsizlik politik itaatsizliğe dönüştü, aforoz politikaları sonuç vermedi, kimse de egemenlerden hoşgörü beklemiyor.

İster görün, ister görmezlikte gelin, bir halk kendi tarihini yapacak özne olarak, “Ben buradayım” diyor.

Ne yapsanız, imtiyaz ve statükonuzu koruyamaz haldesiniz. İnsanların itaat etmesini sağlayamıyorsunuz.

Halkların eşitliği temelinde bir yaklaşımdan başka çözüm yok. “Benimki kültürel kimlik, seninki etnik kimlik” gibi bir kimlik hiyerarşisi dayatmasıyla bir yere varılması zor.

Bu sistemden en çok kim faydalanıyorsa, sistemi de canhıraç o savunuyor. Siyasette sizin gibi düşünenlere değil, sizden farklı düşünenlere nasıl davrandığınız önemlidir. Egemen siyaset anlayışı her zaman tepeden siyaset yapmaya dayanıyor ve halkı tepelemeye devam ediyor.

Toplumun gıyabında toplumu yönetmeye dayalı jakoben anlayışta bir değişiklik yok. Sorunların çözümünde toplumu dışta tutma yaklaşımı, hiçbir sorunun çözümünde etkili olamıyor. Onların çözümleri de zaten sorunun ta kendisi. Hayata ezenlerin gözüyle bakanlar, ezilenlerin hiçbir sorununa çare olamazlar.

Toplumdan beslenmeyen bir siyaset, her zaman çürüme ve yozlaşmaya mahkumdur.

Siyaseti yaşamdan koparanlara karşı, halkı siyasete çağırmak, siyaset yaşama yabancılaştıysa, yaşamı siyasallaştırmak ve örgütlü bir toplumu savunmak ve gerçekleştirmek önemli. Siyaset, eğer toplumun tüm potansiyelini bir kinetik enerjiye dönüştürebiliyorsa anlam taşıyor. Yoksa dostlar alışverişte görsün siyasetinin bir anlamı yok.

Tarih boyunca her zaman, en kötü kölelik gönüllü kölelik olagelmiştir. Egemen sistemin yanlışlarına karşı, onun ideolojik, siyasi kabullerinden yola çıkılarak mücadele edilemeyeceğini hayat kanıtladı.

Özgür davrandığınızı düşünüp hep başkalarının sizden beklediği gibi tavır almayı sürdürebiliyorsunuz. Camus’nün vurguladığı gibi, belki tümüyle suçlu değilsiniz, çünkü bu tarihi siz başlatmadınız, ama bu sizi suçsuz da kılmıyor, çünkü o tarihi sürdürerek suça ortak oluyorsunuz. AKP’deki post-kemalist anlayışın geleneksel kemalizme göre temel farkı, post- kemalizmin kemalist olduğunu fark etmeden aynı refleksi vermeyi alışkanlık haline getirmesidir. Siyasette yolunuz yanlışsa, koşmanın da bir faydası yok.

Fareli köyün kavalcısının ardına dizilenler, bu yolun sonunun nasıl bir yarda sona erdiğinin farkına bile varamıyorlarsa, koyverin gitsin.

 

Ufuk Uras – Özgür Gündem

Maslak 1453, Fatih Ormanı’na dokunamayacak

Maslak 1453 Projesi ile gündeme gelen Fatih Ormanında mesire yer planı hakkında son kararı  Orman ve Su İşleri bBakanlığı verdi. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Fatih Ormanı B Tipi Mesire Yerinin işletmeciliğini yürüten AKC Petrol Ürünleri’nin sözleşmesini, idareden izin almaksızın işadamı Ali Ağaoğlu’nun da arasında bulunduğu gruba hisse devri yaptığı gerekçesiyle feshetti.

Depozito ve teminatları gelir kaydedilecek olan AKC Petrol Ürünleri, mesire yerini 10 gün içinde hasarsız olarak Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na devredecek, ayrıca 1 yıl boyuncada devlet ihalelerine giremeyecek.

AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, Ali Ağaoğlu’nun Maslak 1453 projesi ile gündeme gelen Fatih Ormanı Mesire Yerinin sözleşmesi 9 Kasım 2012 itibarıyla Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından feshedildi.

 

Metin Kurt’u anma etkinliği bu akşam Ses Tiyatrosu’nda

Metin Kurt, Beyoğlu Ses Tiyatrosu’nda bu akşam düzenlenen bir panelle anılıyor. Metin Kurt’un hayatını ve mücadelesini anlattığı, “Sporda Ter Dökenler Kazanacak” kitabının da lansmanının yapılacağı etkinlik 20:00’de başlıyor.

Türkiye’de spor, spor emekçilerinin mücadelesi ve Metin Kurt” başlıklı panelin konuşmacıları: Radikal gazetesi yazarı ve NTV’de spor yorumculuğu yapan Bağış Erten, İstanbul Üniversitesi Öğretim Görevlisi Veysel Atayman, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi Mehmet Karlı, Yazar-Yönetmen Emre Sarıkuş ile Spor Emek-Sen kurucularından Kurtuluş Kılçer.

Panelin ardından Galatasaray ve Milli futbol takımlarında sol açık mevkinde mücadele eden Metin Kurt’un gerek faal futbolculuk yaşamı sırasında gerek futboldan ayrıldığı dönem süresince uğruna hayatını adadığı Sporcuların Sendikalaşma mücadelesi hakkında bir sinevizyon gösterisi yapılacak.

“Sporda Ter Dökenler Kazanacak” Metin Kurt’u anma etkinliğine futbolseverlerde kayıtsız kalmadı. Galatatasaray’dan Tek Yumruk, Beşiktaş’tan Halkın Takımı ile Fenerbahçeyi temsilen Sol Açık Fenerbahche taraftar grupları da Metin Kurt’u anma etkinliğinde efsane sol açığın yanında yer alacaklar.

(Yeşil Gazete)

Pandalar da iklim değişikliğinin tehdidi altında

Nature dergisinde yayınlanan yeni bir rapor, pandaların temel besin kaynağı olan bambu bitkisinin ortadan kalkabileceğine dair bir öngörüde bulundu.İklim değişikliği pandaların daneslinin sonu anlamına gelebilir. Biliminsanları uyarıyor; ‘İklim değişikliği dolayısıyla dev pandalar olası bir kıtlığın içerisine girebilir ve hayatta kalmakta zorluk çekebilir’

Araştırmacılar, pandaların temel yaşam alanı olan Çin’de, panda neslinin içinde bulunduğumuz 21.yüzyılın sonuna doğru tükenebileceğini belirtiyor.

Yale Universitesi’nde yapılan araştırmanın koordinatörlüğünü yürüten Mao-Ning Tuanmu, Pandaların yaşam alanlarını korumak için ileriye yönelik harekete geçilmesini gerektiğini söyledikten sonra pandaların gelecekte yeni yuvaları olabilecek alanların şimdiden planlanması gerektiği konusunda uyarılarda bulundu.

Araştırma panda nüfusunun %17’sini oluşturan Çin’in Şensi bölgesindeki Qinling dağlarında yaşayan 275 vahşi panda üzerinde yapıldı. Şensi pandaları binlerce yıldır dağın eteklerinde bulunana insanlardan izole bir biçimde yaşamlarını sürdürmekteydi. Muhtemel bir gıda problemi karşısında bu kısıtlı alanlarının pandaları savunmasız hale getireceği ifade ediliyor.

Pandaların yaşadığı ormanın yegane örtüsü olan bambular, hem Pandalariçin başlıca besin kaynağı hem de bölgede yaşayan birçok canlı için de yaşama alanı.

Bambu bitkisinin yaşam döngüsünün  iklim değişikliğinin olumsuz etkileri ile mücadele etmesinin mümkün olmadığının belirtildiği raporda, sadece bir tür üzerinde yapılan araştırma sonucunda ortalama çiçeklenme sürecinin 30 ile 35 sene arasında olduğu belirlendiği bilgisi de raporda vurgulanıyor.

En iyimser görüşe göre, içerisinde bulunduğumuz yüzyılın sonu, bambu bitkisinin de sonu manasına gelecek.

İklim Değişikliğinin etkileri ile karşılaşılacak bambu kıtlığında  pandaların yeni besin kaynakları bulmasının gerektiği ifade edilen raporda yeni besin kaynakları bulunamaması halinde Panda neslinin sona erebileceği vurgulanıyor.

Michigan Universitesi’nden iklimbilimci Jianguo Liu konu ile alakalı olarak, “iklim değişikliği ile meydana gelen olumsuz değişiklikleri anlamak, bilimsel açıdan için iyi kararlar vermeye yardımcı olmaktadır” şeklinde konuşuyor

(Yeşil Gazete, The Guardian)

 

Bisikletliler Derneği’nden “Bisiklet Yolları” kampanyası

Bisikletliler Derneği “Bisiklet Yolları yapılması” talebi ile bir imza kampanyası başlattı. Bisikletliler Derneği Başkanı Murat Suyabatmaz , kampanyayı Belediyeler Birliği’ne yönelik olarak başlattığını belirtiyor.

Şu ana kadar beşbine yakın imzanın atıldığı kampanyaya buradan destek vermek mümkün

Change.org üzerinden duyurusu yapılan, “Güvenli ve ulaşım odaklı bisiklet yolları yapılmasını istiyorum” kampanyasının çağrı metni şu şekilde

“Bisiklet yolları yapılması için Belediyeler Birliği’nin konuyu gündemine almasını ve belediyeleri bu konuda eğitmesini talep ediyorum.

Taşıt yolları, kaldırımlar, engelliler için yollar ve bisiklet yolları. Bütün bunlar, belediyenin yerine getirmesi gereken görevler arasında. Son zamanlarda sevindirici biçimde hemen her yerde engellilerin daha rahat yürüyebilmesi için düzenlemeler yapıldı.

Böylesi güzel gelişmeleri görmek sevindirici, fakat aynı hassasiyet bisiklet yolları için gösterilmiyor. Belediyeler ile iletişime geçtiğimizde verilen cevap çoğunlukla “daha önemli öncelikleri olduğu” oluyor. Yapıldığı zaman ise “çocuklar için bir uğraşı” olduğu düşüncesiyle bir gezi parkuru veya parklar, bahçeler yakınlarında bisiklet yolu konularak konunun gündelik ulaşım ve ihtiyaçlar gibi önemli bir kısmı göz ardı edilmiş oluyor.

Bisiklet yolu sadece çocuklar için değildir. Güvenli ve ulaşım odaklı bisiklet yollarının yapılması, bisikletli ulaşımın gelişmesini sağlayacak en önemli unsurdur.

Bisiklet yolları ve bisikletli ulaşıma olanak sağlanmasını öncelik olarak görmeyen belediyelerin dikkatini çekmek ve Belediyeler Birliği’nin bu konuda girişimlerde bulunması için kampanyamı imzalayarak destekleyin.

Bu konudaki çabalarımız sayesinde, Çevre Kanunu’nun 18. Maddesi kapsamında bisiklet yollarının kent imar planına işlenmesi durumunda, planda yer alan projelerin Bakanlıkça desteklenmesini sağladık. Buna göre, bisiklet yollarının yapım masraflarının %45’i devlet tarafından karşılanıyor.

Bisikletli ulaşım, çevre dostu olması, daha sağlıklı bir yaşam imkanı sunması ve trafik sorununa alternatif geliştirmesinden ötürü her gün çoğalan binlerce kişinin ulaşım yöntemi olmuş durumda. Masraflarının yarısını devletin karşıladığı ve büyük bir toplumsal talebin olduğu bisiklet yollarının yapımını belediyelerin öncelikli hizmet olarak görmesini sağlamamız gerek.

Belediyeler Birliği’nin bu konuyu gündemine alması ve belediyelerin bu konuda bilinçlendirilmesi için gerekli düzenlemeleri yapacağını beyan etmesi için kampanyama destek verin.”

(Yeşil Gazete)

Keşan’da taş ocağına karşı doğa yürüyüşü

Edirne’nin Keşan ilçesinde  Doğa Çevre ve Kültür Derneği (DOÇEK) üyeleri hafta sonu bölgede yapılması düşünülen taş ocaklarına karşı bir doğa yürüyüşü düzenledi.

Keşan’a bağlı Mecidiye Beldesi’nden başlayan doğa yürüyüşü, Mecidiye Göleti boyunca Kartalkaya Mevkiine  müteakip Mecidiye’de son buldu.

Bölgenin en güzel yerlerinden biri olarak kabul edilen Kartalkaya Mevkii’nde taş ocakları açılacağı iddiası bir süredir bölge halkını tedirgin ediyor. DOÇEK üyeleri de, bu güzel coğrafyaya taş ocağı yapılmasını istemediklerini vurgulamak amacı ile doğa yürüyüşünü bu bölgede düzenledi ve yetkililerin dikkatini çekmeye çalıştı.

DOÇEK Başkanı Hakan Eşme, bölgenin büyük bir eko-turizm potansiyeli içerdiğini ve bunu yaygınlaştırmak için uzun süredir bölgede faaliyetler yaptıklarını, fakat taş ocakları iddiasının böylesi bir coğrafya için ölüm ilanı anlamına geldiğini belirtti

Taş ocaklarının turizm potansiyeli taşıyan bölgeler için tam bir cinayet olduğunu ifade eden Eşme, “Bu şekilde kaybedilen bir coğrafyanın geri gelmesi mümkün değil. Telafisi mümkün olamayacak ve uzun yıllar turizm anlamında bölgeye katkılar sağlayacak bölgenin taş ocağı olarak kullanılmasına akıl sır erdiremiyoruz, Umarız ki sayın valimiz ve yetkililer bu görüşleri dikkate alır.” şeklinde konuştu.

DOÇEK Başkanı Hakan Eşme, taş ocaklarının açılmaması için sivil toplum kuruluşları olarak ellerinden geleni yapacaklarını da sözlerine ekledi.

(Trakya Gazetesi)

Sanat Tarihi mezunları Maliye Bakanlığı’nın onayını bekliyor

Sanat Tarihi Bölümü mezunları Kültür Bakanlığı tarafından talep edilen 684 memur kadrosunun Maliye Bakanlığı tarafından onaylanmasını bekliyor.

Sanat Tarihi Mezunları Platformu Atilla Koç zamanında uygulamasına başlanan DÖSİM ( Döner Sermaye İşletmeleri) personelinin önce 4B’li memur statüsüne alınmasının, ardından da KPSS’den 50 puan alamamış olanların bile kadroya geçirilmelerinin kendi uzmanlık alanlarında görev yapmalarını engellediğini öne sürüyor.

Platform adına yapılan açıklamada “2006 da KPSS olmadan 370 Sanat Tarihi mezunu işçi olarak Kültür bakanlığına bağlı DÖSİM’e alındı.Bunlar daha sonra 4B’li memur yapıldı şimdi de kurum içi yükselme sınavı adı altında THS kadrosu verilmektedir”  denildi

Sanat Tarihi mezunlarının yaşadığı haksızlıkların bununla da kalmadığını belirten Sanat Tarihi Mezunları Platformu, Genelkurmay Başkanlığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı Personel Temin merkezine Müze araştırmacısı alımının Sanat Tarihi mezunlarından yapılması gerekirken Tarih mezunlarına kadro verildiği, Vakıflar Genel Müdürlüğü uzman alımları sırasında Osmanlı arşivleri için personel ihtiyacının kendi bölümleri bu konuda ihtisaslaşma amacı ile kurulmuş iken “Osmanlıca bilmiyorsunuz” haksız ithamı ile Arap Dili ve Edebiyatı  ile  Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinden yapıldığı vurgulandı.

Kültür Bakanlığı ,Vakıf Eserleri Kurulu gibi kurumların uzman alımında Yabancı dil KPDS şartı koymasının Osmanlıca eğitimi almış Sanat Tarihi mezunlarını mağdur ettiği savunulan açıklamada, İngilizce bilen bir üniversite mezununun Osmanlıca şartı aranan bir kurumda kendileri yerine istihdam edilmesindeki mantıksızlığı giderecek uygulamaların bir an önce hayata geçirilmesi talep edildi.

Kasım ayında yapılacağı duyurulan öğretmen atamalarında üniversite mezunları için 3500 kadro verileceği ilan edilmiş durumda. 2012 yılı için Diyanet İşleri Bakanlığının talep ettiği 4.100 kişilik kadro ise Maliye Bakanlığı tarafından oanaylanarak kabul edildi.

(Yeşil Gazete)

TMMOB: Maslak 1453 kent suçudur

TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi yaptığı basın açıklaması ile Maslak 1453 Projesinin bir kent suçu olduğunu ifade etti.

Ağaoğlu İnşaat tarafndan yürütülen Maslak 1453 projesinin reklam kampanyasında kurulacak sitenin Maslak Ormanının yanında olduğu vurgulanmış bu da orman habitatına verilecek zarar nedeni ile tepki çekmişti. Yeşilist tarafından proje aleyhinde başlatılan imza kamoanyasına kıs sürede onbinlerce destek gelmesi üzerine Ağaoğlu Şirketinin yönetim kurulu üyesi Ali Ağaoğlu’nun iddialı demeçleri gündemi uzun süre meşgul etmişti.

TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’nin yaptığı basın açıklamasının tam metni şu şekilde

MASLAK 1453 ADI ALTINDA YAPILANLAR KENT SUÇUDUR

İstanbul`un rant hırsı ile fethedilme aşkı ve buna karşı doğadan, bilimden ve kamu yararından yana mücadelemiz son dönemde kamuoyunun gündemine gelen yeni bir proje; “Maslak 1453” ile sürüyor.

MASLAK 1453 ADI ALTINDA YAPILANLAR KENT SUÇUDUR
“Maslak 1453” adlı inşaat projesi son dönem itibariyle kamuoyu ve basında çeşitli başlıklar altında tartışma konusu olmaktadır. Söz konusu proje ile ilgili yaratılan bilgi kirliliği ile benzer birçok uygulamada olduğu gibi İstanbul`a karşı işlenen suçlar örtbas edilmek istenmektedir.

15.06.2009 tasdik tarihli 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı`nda “Askeri Güvenlik Bölgesi”nde kalmakta olan ve %99`u Toplu Konut İdaresi (TOKİ) mülkiyetinde bulunan bu alanda yine TOKİ tarafından hazırlanarak onaylanan 11.08.2010 tasdik tarihli “İstanbul İli, Şişli İlçesi, Ayazağa Gecekondu Önleme Bölgesi 1/5000 ölçekli Nazım ve 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planları” ile son derece ayrıcalıklı imar hakları getirilerek kamu yararı ve şehircilik ilkelerine aykırı bir biçimde bölge, yapılaşmaya açılmıştır. Odamız tarafından dava konusu edilen bu planlara yönelik, yargılama sürecinde haklılığımızı bilimsel bir şekilde ortaya koyan bilirkişi raporları ve görüşleri mahkemeye sunulmuş iken planlarda yapılan çok küçük değişiklikler ile bu kez Çevre ve Şehircilik Bakanlığı`nın 16.09.2011 tarihli Olur`u kapsamında söz konusu planlar tekrar yürürlüğe sokulmuştur. Planlara yönelik denetleme ve yargılama sürecini adeta atlatabilmek amacıyla yapılan bu uygulamaya karşı yine Odamız tarafından dava açılarak; bilimden, kamu yararından ve doğadan yana mücadelemiz kararlılıkla sürdürülmektedir.

Gündemdeki bu proje ile dar gelirlilerin konut sorununu kamu arazileri ve finansman olanaklarını da kullanarak çözmek amacı ile kurulmuş olan TOKİmarifetiyle son dönemde birçok örneğini gördüğümüz şekilde, kamu arazileri ayrıcalıklı imar hakları tesis edilerek, lüks konut ve ticaret fonksiyonu ile yapılaşmaya açılmıştır. Hepimizin ortak mülkiyeti olan ve ancak kamu yararı gerekçesi ile şehircilik ilkeleri gözetilerek kullanılması gereken bu alanlarda ortaya çıkan rant, kimi sermaye gruplarının eline teslim edilmektedir.

Peki, yapılan bu planlar ile ne türlü kararlar getirilmiştir? Öncelikle; planlar ile donatı alanları azaltılarak bölgenin sosyal ihtiyaçlarını karşılaması gereken donatı dengesi bozulmuştur. Plan kararları ile birlikte oluşturulan yüksek yoğunluklu yapılaşmanın yanı sıra, sosyal donatı alanlarının dahi ticari fonksiyonlara alınabileceğine dair hükümler getirilerek son derece keyfi uygulamaların önü açılmıştır. Yaklaşık 10.000 kişilik nüfusu barındıracak bu yerleşim alanı ile birlikte, trafik ve yapı yoğunluğunu artırıcı, çevreye emsal teşkil edici ve orman alanlarını tehdit edici nitelikte bir yapılaşma meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bilindiği üzere, mevcut Büyükdere-Maslak hattında, trafiğin en yoğun olduğu sabah-akşam saatlerinde sürekli tıkanıklık yaşanmaktadır. Karayolu altyapısının mevcut durumu itibariyle günümüzdeki ulaşım talebini karşılayamadığı bu aks, getirilecek yeni nüfusun yaratacağı ek trafik yükü ile ulaşım sorununu içinden çıkılamayacak bir duruma sokacaktır. Sonuç itibariyle yapılan bu planlar ile ortaya çıkacak olan inşaat, trafik ve altyapı yoğunluğunun maliyetini yine kamu, yani bizler ödeyecektir.

Maslak 1453 projesine konu olan planlama alanının tamamında eğimden dolayı açığa çıkan bodrum katların iskan edilebileceği, iskan edilen bodrum katların emsale dahil olmadığı belirtilmektedir. Projenin gerçekleşeceği arazinin %40`lara varan aşırı eğimli yapısı ve planlama alanında 60 metreyi aşan kot farklarının oluştuğu da düşünüldüğünde, planda verilen inşaat hakkının yoğunluğu ve ayrıcalığı göz önüne serilmektedir. Yine diğer birçok plan notları ile inşaat emsaline dahil edilmeyen alanlar oluşturularak; Plan Yapımına Ait Esaslara Dair Yönetmelik`e ve İstanbul İmar Yönetmeliği`ne aykırı, yapılaşma ve nüfus yoğunluğunu arttırıcı kararlar alınmıştır. Orman alanına bu kadar yakın bir alanın yüksek yoğunluk verilerek imara açılması, halihazırda giderek kaybolan orman alanlarını ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Sonuç olarak, bu ölçekteki bir kararın parçacıl olarak ele alınması ve kamuya ait olan bir alanın kamu mülkiyetinden çıkarak özelleşmesini sağlayacak fonksiyonlara geçirilmesi; şehircilik ilkeleri, planlama esasları ve kamu yararına açıkça aykırıdır. Kentsel rantları kamu adına kamusal işlevlerde kullanmak üzere önlemesi ya da geri alması gereken ve 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu`nda bu kamusal işlevleri açıkça tanımlanan TOKİ`nin kentsel rantlar üzerinden kendine ve belirli kesimlere gelir sağlamaya çalıştığı açıkça görülmektedir.

Kamunun sunduğu imkanlar ile zenginleşme fırsatlarını çok iyi değerlendiren, yeri geldiği zaman kentlerimizi ve doğal değerlerimizi korumak amacıyla mücadelelerini sürdüren meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının “kapatılması” gerektiğinden bahsedecek kadar cüretkarlaşabilen, geçmiş dönemlerde depreme dayanıksız konutlar inşa ettiğini açıkça itiraf eden bir mütteahitin devletin kurumlarıyla işbirliği yaparak işlediği tüm bu suçların üzerine, benzerleri gibi kararlılıkla gideceğimizin bilinmesini isteriz.

Yine reklam filmlerinde, herkese daha iyi yaşama koşulları sunacağım diye, bir benzerini Ayazma`da gördüğümüz gibi, yoksul kesimlerin yerlerinden edilerek kamu arazilerinin rant projelerine açılmasının ve günden güne sağlıklı, erişilebilir konut edinme imkanının elimizden kayıp gitmesine seyirci kalmayacağız.

Kamuya ait olan değerlerin, alanların birer birer çeşitli sermaye gruplarına verilmesinde olduğu gibi kamuoyunu yanıltarak yapılmak istenen tüm bu projelerde Şehir Plancıları Odası olarak, tüm halkımızla birlikte kamu yararından, bilimden, doğadan ve insandan yana mücadelemizi sürdüreceğimizi bir kez daha belirtiyoruz.

Saygılarımızla

TMMOB Şehir Plancıları Odası
İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu

(Yeşil Gazete

Suriye muhalefetinde kim kimdir

18 aydır Beşar Esad yönetimini devirmeye çalışan Suriye muhalefeti birçok farklı gruptan oluşuyor.

Son olarak Suriye Devrimi ve Muhalefet Güçleri Ulusal Koalisyonu adı altında yeni bir koalisyon kuruldu ve başına Şeyh Moaz el-Hatib getirildi.

İşte geniş bir yelpazedeki Suriye muhalefetinin başlıca grupları:

Liderlik Konseyi

Suriye muhalefetinin yeni lideri el-Hatib

11 Kasım 2012’de Katar’da toplanan muhalefet grupları 60 kişiden oluşan yeni ve daha kapsayıcı bir liderlik konseyi kurulmasını kararlaştırdı.

Suriye içi ve dışından üyeleri kapsayan Suriye Devrimi ve Muhalefet Güçleri Ulusal Koalisyonu’nun ülkenin tek yasal temsilcisi olarak tanınması, yapılacak mali ve muhtemelen askeri yardımlar için tek adres olması umuluyor.

İsyancıların kontrolündeki bölgeleri yönetmek ve Esad sonrası geçiş döneminde neler yapılacağını belirlemek koalisyonun amaçları arasında.

Koalisyona bir zamanlar Şam’daki Ümmeyye Camii imamı olan Şeyh Moaz el-Hatib başkanlık ediyor.

Ilımlı bir kişi olduğu söylenen Sünni din adamı El-Hatib, 2011 ve 2012’de birkaç kez tutuklanmış daha sonra serbest bırakılmıştı.

El-Hatib, Katar’ın başkenti Doha’da yeni muhalefet koalisyonunun başkanlığına seçildikten sonra Suriyeli askerlere orduyu terketmeleri çağrısında bulundu ve tüm mezhep ve etnik grupların birleşmesini istedi.

Suriye Devrimi ve Muhalefet Güçleri Ulusal Koalisyonu’nun başkan yardımcılıklarına rejim aleyhtarı işadamı Riyad Seyf ve ünlü bir siyasi aileden olan Süheyr el-Etesi getirildi. Başkan yardımcılıklarına bir Kürt temsilcinin de katılması bekleniyor.

Suriye dışındaki Suriyelilerin insani yardım çalışmalarına yardımcı olan Mustafa Sabbagh ise genel sekreterliğe seçildi.

Daha önce en büyük muhalefet örgütlenmesi olan Suriye Ulusal Konseyi, koalisyon grubundaki 60 sandalyeden sadece 22’sini kontrol edecek.

Ancak konseyin yeni başkanı George Sabra koalisyonun kurulmasını “rejime karşı önemli bir adım” diye niteledi.

Şiddeti reddeden ve hükümetle görüşmekten yana olan iç muhalefeti temsil eden Ulusal Eşgüdüm Komitesi ise koalisyona katılma sözü vermedi.

Komitenin başkan yardımcısı Hasan Abdül Azim, Doha’ya davet edilmediklerini ancak muhalefetin birleşmesini olumlu karşıladıklarını söyledi.

Suriye Ulusal Konseyi

Suriye Ulusal Konseyi lideri George Sabra

Suriye Ulusal Konseyi, 2011 yılının Ekim ayında Beşar Esad yönetimine alternatif olarak kuruldu.

Konseyin şu andaki başkanı Hristiyan ve sol görüşlü bir rejim aleyhtarı olan George Sabra.

Sabra, Suriye Devrimi ve Muhalefet Güçleri Ulusal Koalisyonu kurulmadan kısa süre önce Kürt muhalif Abdelbaset Sayda’nın yerine seçilmişti.

Hem Sayda, hem de bir önceki Suriye Ulusal Konseyi lideri Burhan Ghalioun, ortak bir muhalefet cephesi oluşturamamakla eleştirilmişti.

Suriye Ulusal Konseyi, bütün yasal yollara başvurarak rejimi devirmeyi ve Suriye toplumunun tüm unsurları arasında birliği sağlamayı amaçladığını belirtiyor. Web sitesinde “Suriye devriminin şiddet içermeyen karakterini koruyacağını ve yabancı askeri müdahaleye karşı olduğunu” yazıyor.

Suriye’de çoğunluktaki Sünnilerin ağırlıkta olduğu Suriye Ulusal Konseyi, herbiri yaklaşık olarak nüfusun yüzde 10’unu oluşturan Hristiyan ve Alevilerden destek almaya uğraştı.

Suriye Ulusal Konseyi, Özgür Suriye Ordusu ile birlikte çalışmakta zorlandı.

Ancak iki grup, operasyonlarını koordine etmek konusunda anlaşma sağladı ve Ulusal Konsey uluslararası camiaya isyancılara destek olması çağrısında bulundu.

George Sabra, Suriye Devrimi ve Muhalefet Güçleri Ulusal Koalisyonu’nun kurulması ardından Suriye Ulusal Konseyi’nin “altta kalmayacağını” söyledi.

Sabra “Ulusal Konsey bu girişimden ve tüm diğer girişimlerden eskidir, derin bir siyasi ve bölgesel yapısı vardır” dedi.

Ulusal Eşgüdüm Komitesi

2011’in Eylül ayında kurulan Ulusal Eşgüdüm Komitesi 13 sol eğilimli siyasi parti, üç Kürt partisi ve bağımsız siyasi ve gençlik eylemcilerinden oluşuyor.

Komiteye Hüseyin Abdül Azim başkanlık ediyor.

Komite hükümetle müzakere ve dış müdahale konularında Suriye Ulusal Konseyi’nden farklı düşünüyor.

Eşgüdüm Komitesi, ordunun sokaklardan çekilmesi, barışçı göstericilere yönelik saldırılara son verilmesi ve tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması karşılığında hükümetle diyalogtan yana.

Uçuş yasağı gibi önlemler içerecek dış müdahalelere karşı ve Esad üzerindeki baskının arttırılması için ekonomik yaptırımlar ve diğer diplomatik önlemlere başvurulması gerektiğini düşünüyor.

Koşullu da olsa hükümetle diyalog çağrısında bulunan tek muhalefet grubu olma özelliğini taşıyor.

Özgür Suriye Ordusu

Özgür Suriye Ordusu lideri Riyad el-Esad

Özgür Suriye Ordusu, Suriye’den kaçan askerler tarafından Türkiye’de kuruldu.

Liderleri eski bir hava albayı olan Riyad el-Esad.

Ordu, kurulduğu zaman “özgürlük ve itibar edinmek, rejimi devirmek, devrimi korumak ve rejimi müdafaa eden sorumsuz askeri mekanizmaya karşı durmak” için çalışacağını bildirdi.

Albay el-Esad, komutasında 40.000’den fazla kişi olduğunu öne sürüyor. Ancak gözlemcilere göre bu rakam en fazla 10.000 civarında.

Ellerinde doğru-dürüst silah olmadığı ve pek çoğunun en temel eğitim dışında askeri eğitime sahip olmadığı söyleniyor.

Özgür Suriye Ordusu, doğrudan yaklaşık 200.000 askeri olan Suriye ordusunun karşısına çıkacak gücü olmadığını kabul ediyor.

Üyeleri çoğunlukla Sünni, liderleri ise genelde Alevi.

(BBC Türkçe)