Ana Sayfa Blog Sayfa 4528

Haklılığın inadı / Erdoğan’ın inadı – Ragıp Duran

12 Eylül günü “süresiz ve dönüşümsüz” açlık grevine başlayan ilk grup iki ayı doldurdu ve kritik aşamaya çok yaklaştı. Artık ölüm orucu niteliğine bürünen hareketin ilk başladığı beş cezaevinden maalesef ölüm haberlerinin gelme tehlikesi yüksek.

Bu aşamada öncelikli olarak birkaç  konu ön plana çıkıyor:

— Hükümet, devlet denetiminde olan, yani insanların can güvenliğini sağlamakla sorumlu olduğu resmî bir mekândan tabut çıkmasının kendisini içte ve dışta ne kadar güç duruma düşüreceğini bildiği için, şimdiden grevcilere müdahale ederek zorla besleme seçeneğini gizlice de olsa gündeme getiriyor. Hukuka, yasaya, uluslararası teamüllere aykırı da olsa Erdoğan, bu çarenin geçerli olacağını, her halükârda ölümden daha iyi olduğunu tahmin ediyor. Oysa ki Kürt açlık grevcilerinin haklılığın inadına dayanan direnişinin vahametinin ve kararlılığının farkında olmayan başbakan, bu yöntemin hem cezaevlerinde hem dışarıda hem de uluslararası alanda yaratacağı tepkileri öngöremiyor. Zorla besleme, şiddet içerdiği, mahkûm ve tutuklarının bağımsız iradelerini hiçe saydığı için başvurulmaması gereken bir yöntem. Ayrıca da geçersiz ve etkisiz. Çünkü bir hak için ölüme yatan mücadeleci insanlar, zorla beslenirlerse başka yöntemlerle direnişlerini canları pahasına sürdürebilirler. Öcalan’ın Suriye’den ayrılmasının ardından ne tür eylemler gerçekleştiğini herhalde herkes hatırlıyor.

— Ankara’da BDP ve DTK’nın üst düzey yöneticileri önemli açıklamalar yaptı. “Hükümetin hukukçu iki bakanı ile görüştük. Anadilde eğitim ve Öcalan’ın tecridine son verilmesi ve avukatlarıyla görüşmesi taleplerinin yasal ve meşru olduğunu kabul ediyorlar. Anadilde eğitim için altyapının hazır olmadığını, ama bu talebin uzun olmasa da orta vadede kabul edilebileceğini söylediler. Herhangi bir mahkûmun ya da davası devam eden bir tutuklunun avukatıyla görüşmesinin de engellenemeyeceğini kabul ettiler. Ama uygulamaya gelince, bu iki konunun da hayata geçirilmesi meselesi bizi aşar diyorlar. Her şey Erdoğan’ın iki dudağının arasında.”

— Öcalan faktörü yeniden devrede. Herkes krizi çözebilecek tek aktörün Öcalan olduğu konusunda hemfikir. “Öcalan ‘açlık grevini sona erdirin’ diye çağrı yapsa, grev biter mi?” sorusuna verdikleri yanıt mealen şöyle: “Sayın Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme hakkının sağlanması bizi de, açlık grevcilerini de rahatlatır. Taleplerden biri zaten bu…”

— Ne var ki, Kürt siyasetçiler Erdoğan’ın tutumundan çok şikâyetçi. “Biz bu açlık grevlerini yeniden diyalog ve müzakere kapısının açılmasını sağlayacak bir girişim olarak görüyoruz. Erdoğan ise çok gayrıciddi bir şekilde sabah akşam BDP’yi suçluyor. Kebap muhabbeti yapıyor.”

— Ölüm tehlikesi çok somut. “Bakın şimdi bizim insanlarımız, oğlu silah alıp dağa çıkmış, onun ölümünü başka türlü karşılıyor, başka türlü algılıyor. Tabii ki kimse oğlunu kızını dağda da olsa kaybetmek istemez. Ama elde silah dağa çıkan oğlunun kızının bir gün cenazesinin gelebileceğini de biliyor insanlar. Ama cezaevinde devletin denetimi altında bir mekânda oğlu kızı ölen insan bu ölümleri bambaşka bir şekilde anlar. Doğrudan ve sadece devleti, hükümeti sorumlu tutar.”

— Erdoğan ilk sinyali “Şantaj yapmayın. Siz açlık grevi yapıyorsunuz diye bu hükümet Öcalan’ı serbest bırakmaz” derken verdi. Açlık grevcilerinin bu aşamada “Öcalan’a hürriyet” diye bir talebi yok. Tecridin son bulmasını ve avukatlarıyla görüşme hakkının sağlanmasını istiyorlar. Erdoğan kararlılık gösterisine girişmiş durumda. Aslında iktidarın ve haksızlığın inadını teşhir ediyor. Her geçen gün açlık grevcileri ve BDP aleyhine olur olmaz suçlamalarda bulunuyor. Bu inat ve ısrar grevcileri tahrik ettiği gibi, ölümlere de davetiye çıkarmak anlamına geliyor. Adalet Bakanı, “Çözüme gidecek yolda iseler her kesimle görüşmeye hazırız” diyerek BDP’ye davetiye çıkarıyor, Erdoğan’ın aksine.

— Ölümler başlarsa ne olur? “Herkes kaybeder. Önce insan canı gider. Sonra Erdoğan gider. Biz de sorumluluğumuzu alırız tabii. Türkiye kaybeder, kimse kazanmaz.”

— Birisi Erdoğan’a hatırlatmalı: Kürt siyasî hareketinin muhalefeti öyle CHP muhalefetine filan benzemez. Bu hareket, kısa vadeli düşünürsek, 1984’ten bu yana, kimi kez tökezlese, gerilese de, bugüne kadar hem siyasî hem de diğer alanlarda mücadelesini yürüttü, yürütüyor. Kürt siyasî hareketinin sosyolojik, ideolojik, hatta duygusal altyapısı öyle AKP seçmenininkilere filan benzemez. Statü, kimlik ve dil talepleri uğruna bugüne kadar onbinlerce insan canını verdi. Üstelik bugün artık, özellikle Irak Kürdistan Özerk İdaresi ve Suriye’deki Kürt ayaklanma ve yapılanmasından sonra Türkiye Kürtlerinin eskiye oranla ayağı yere daha sağlam basan politikalar geliştirdiğini ve uyguladığını herkes görüyor. PKK liderlerinden Karayılan’ın bir hafta önce “biz cezaevlerinde hiç kimsenin ölmesini istemiyoruz” şeklindeki açıklamasını da hesaba kattığımızda, bu siyasî ve barışçı hareketin uzun vadeye yayılabileceğini öngörebiliriz.

— Açlık grevi, KCK tutuklamalarına, BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılma girişimine, Kürt avukat ve gazetecilerin içeri atılmasına karşı bir eylem aynı zamanda. Tüm siyasî yolları kapatılmış, tüm demokratik hakları elinden alınmış bir toplumun taleplerini yüksek sesle dile getirmek için şiddet kullanmadan gerçekleştirebileceği belki de yegâne eylem tarzı açlık grevi.

— Erdoğan milliyetçi reflekslere daha fazla bel bağlarken kendi partisinden ve özellikle de Kürt seçmeninden uzaklaştığının da farkında değil. Kibirdir yorulup yollarda kalan. Kürt düşmanlığı, demokrasi zaafı, Erdoğan’ın altını oyuyor. İdamı yeniden gündeme getirerek kazanmayı düşlediğinin kaç mislini kaybettiğini ona kimse söyleyemeyecek. Siyasî ve ideolojik mülâhazalardan uzaklaşıp açlık grevine sadece insanî, yani insan canı penceresinden bakma yeteneğini yitirmiş bir şahsiyetle karşı karşıyayız.

— Erdoğan, Roboski katliamından bu yana sürekli olarak irtifa kaybediyor. Dışarıda Suriye, içeride Kürt meselesi konusunda hep olumsuz davranışlar içinde. Tüm bu  davranış ve yaklaşımları bir tek Devlet Bahçeli’nin onaylaması, “Güçlü Millet” formülüne yakışıyor mu?

— Başta CHP olmak üzere Türk kamoyunun, özellikle AKP karşıtı kesimlerin Kürt cenahına hâlâ uzak durması Erdoğan’ın önemli bir kozu olsa gerek.

— Sonuç olarak, kutuplaşmanın zirveye yaklaştığı bir dönem ve ortamda, diyalog ve müzakere yollarının tamamen kapatılıp, Fikret İlkiz’in deyimiyle “Kürt meselesini KCK tutuklamalarıyla çözemeyen” Erdoğan, son derece yasal ve meşru bir hak talebini tanımamakta daha fazla direnirse, veremeyeceği bir hesapla karşılaşabilir.

Ragıp Duran  www.birdirbir.org


 

 

ABD’de ikinci general skandalı

0

CIA Başkanı David Petraeus’un evlilik dışı ilişkisi yüzünden istifa etmesinin üzerinden bir hafta geçmeden, bu kez de ABD’nin Afganistan’daki Kuvvet Komutanı General John Allen hakkında soruşturma açıldı.

Bir kadına “uygunsuz e-posta mesajları” göndermekle suçlanan General Allen iddiaları reddediyor.

Soruşturma kapsamında, generalin Florida’da yaşayan Jill Kelley’e son iki yıldır gönderdiği 30 bin sayfalık e-posta mesajları ve diğer belgeler inceleniyor.

Bu yazışmaların cinsel içerikli oldukları için mi, yoksa gizli bilgiler içerdikleri için mi uygunsuz görüldüğü konusunda yetkililer henüz açıklama yapmadı.

Jill Kelley, Florida’da “sosyete çevrelerinin ünlü bir siması” olarak tanımlanıyor. Aynı zamanda ABD Merkez Komutanlık karargahının bulunduğu Tampa’daki üste yaralı askerler ve asker aileleri ile ilişkilerden sorumlu bir gönüllü.

Kelley’nin adı ilk olarak Petraeus skandalında geçmişti.

Kelley FBI’dan bir arkadaşına başvurarak imzasız tehdit mesajları aldığını söylemişti.

Bunun üzerine başlatılan soruşturmada, mesajların General Petraeus’un biyografisini yazan Paula Broadwell’den geldiği tespit edildi ve Broadwell’in general ile ilişkisi böylece ortaya çıkarıldı.

Reuters ajansına bilgi veren bir yetkili “iki kadının Petraeus’u paylaşamadığını ve generale kimin daha yakın olduğu konusunda çocukça bir kavgaya tutuştuğunu” söyledi.

Kelley’nin General Petraeus’un aile dostu olduğu, aralarında bir ilişki bulunmadığı belirtiliyor.

NATO komutanlığı tehlikede

General John Allen, Afganistan’daki ABD birliklerinin komutasını Temmuz 2011’de Petraeus’tan devralmıştı.

Bu hafta NATO’nun Avrupa Kuvvetler Komutanlığı görevine getirilmesi bekleniyordu ancak ataması soruşturma sonuçlanana kadar durduruldu.

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, General Allen’in Afganistan’daki görevini sürdüreceğini ancak NATO adaylığının ertelenmesi talebinde bulunduğunu ve Başkan Obama’nın da buna onay verdiğini açıkladı.

Savunma Bakanı, General Allen’in Afganistan’daki performansını överek, Taliban’a karşı savaşta önemli rol oynadığını söyledi.

Broadwell’in bilgisayarı inceleniyor

Öte yandan Cuma günü istifa eden CIA Başkanı General Petraeus’un sevgilisi Paula Broadwell’in evinde dün gece arama yapıldı.

FBI ajanlarının en az iki bilgisayar ile başka belgelere el koyduğu belirtiliyor.

Broadwell’in bilgisayarında gizli bilgiler bulunduğu öne sürülmüştü.

Petraeus sevgilisine gizli bilgi vermediğini, eğer elinde böyle bilgiler varsa bunları gazetecilik amacıyla gittiği Afganistan’da başka komutanlardan toplamış olabileceğini söyledi.

Paula Broadwell geçen ay yaptığı bir konuşmada Libya’da gizli Amerikan tutukevleri bulunduğunu, Bingazi konsolosluğuna yapılan saldırının da CIA’in burada tuttuğu bazı kişileri serbest bırakma amaçlı olduğunu öne sürmüştü.

Guardian gazetesine göre Broadwell, General Petraeus’un da durumdan haberdar olduğunu da ileri sürüyor.

Başkan Obama’nın tutsak almasını 2009 yılında yasakladığı CIA ise bu iddiaları reddediyor.

Ancak Washington’da bazı çevreler Petraeus skandalının generalin Bingazi konusunda Kongre’ye bilgi vermesinden hemen önceye rastladığına ve tanıklığın şimdi iptal edildiğine dikkat çekerek, zamanlamasını sorguluyor.

General Petraeus, biyografi yazarı Broadwell ile ilişkisinin ordudan emekliye ayrılıp CIA şefi olduktan iki ay sonra başladığını ve dört ay önce son bulduğunu söylüyor.

(BBC Türkçe)

Zlatan’ın rövaşatası Puşkaş Ödülünü bir sene gecikmeli alacak

FIFA, İsveçli futbolcu Zlatan İbrahimovic’in İngiltere’ye attığı röveşata golünün bu yıl ”Yılın En İyi Golü” adayları arasına alınmayacağını bildirdi.

FIFA tarafından yapılan açıklamada  İsveçli Zlatan Ibrahimovic’in İngiltere ile yapılan hazırlık maçında yaklaşık 25 metreden attığı röveşata golünü, 2012 adaylarının oylanmaya başlamasından sonra atılması nedeniyle ”Yılın En İyi Golü”ne verilen Puşkaş Ödülü adayları arasına alınamayacağı belirtildi. Golün, seçim komitesince 2013’deki ödül için değerlendirmeye alınacağı ifade edildi.

Pozisyonda, İngiltere kalecisi Joe Hart ceza yayı dışında kafayla uzaklaştırmaya çalışmış, kalecinin topa hareketlendiğini görünce kendini birkaç adım geriye atarak topu bekleyen Zlatan Ibrahimovic de kısa düşen topu zaman kaybetmeden mükemmel bir röveşata vuruşu ile İngiltere ağlarına göndermişti. Maçın son dakikasında İsveç, İngiltere karşısında 3 – 2 önde iken gelişen pozisyon buradan izlenebilir.

7 Ocak’ta ”Yılın En İyi Futbolcusu” ödülünün verileceği gece açıklanacak Puskas Ödülü’nün adayları arasında Fenerbahçe’den Moussa Sow ve Slovak Miroslav Stoc da yer alıyor.

(Eurosport)

 

Çin’de yeni dönem iklim değişikliğinde bir dönüm noktası mı

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) 18. Ulusal Kongresi’nin ardından ÇKP Merkez Komitesi; Devlet Başkanı Yardımcısı Şi Cinping’i ÇKP Genel Sekreteri olarak seçti.

Üzerlerindeki “ciddi sorumluluğun farkında olduklarını” vurgulayan Şi, tüm etnik unsurlarıyla birlikte Çin halkının beklentilerinin üzerlerinde olduğunu ifade etti.

Şi, “Halkın mutlu yaşam arzusunu karşılamak bizim görevimizdir” dedi ve bu konuda çaba sarf etmenin sorumlulukları olduğunu söyledi.

Çin ve Dünya halklarının mutlu yaşam arzusunu yerine getirmek için Başkan Şİ’nin önünde bir çok çözülmesi gereken sorun var. Çin’in Hindistan ile ilişkisi, Japonya ile olan “adalar” gerginliği, küresel ekonominin dalgalı hali, Tibet meselesi ve küresel iklim değişikliği meselesi bunlardan sadece bir kaçı.

Doha’ya doğru

Yeni Başkan Şİ’nin ‘halkını mutlu etmeye’ nereden başlayacağı bilinmiyor. Fakat İklim değişikliğinin kendini en yoğun hissettirdiği günümüzde, iklim değişikliği telafisi mümkün olmayan zamanlara doğru hızla ilerliyor. 1.4 milyarlık nüfusu ile dünyanın ikinci büyük ekonomisine ev sahipliği yapan Çin’in bu ilerlemedeki payı büyük.

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Yürütme Sekreteri Christiana Figueres de bu konunun “mutlak önemi”ne değinerek, yeni başkanı önümüzdeki ay Katar’ın başkenti Doha’da gerçekleşecek olan iklim değişikliği görüşmelerine çağırdı.

Başkan Şİ, iklim değişikliği için kritik eşik olan 2 derecelik artışın öngörüldüğü bir dönemde başkanlık görevini yerine getirecek. Çin bu artışın asıl kaynağı olan karbon emisyonları salınımında %29’luk oranla, ABD (%16) ve AB (11)’ye liderlik ediyor.

Başkan Şİ’nin bu sabah yaptığı kabul konuşmasında, hükümetinin hedefleri arasında “daha güzel bir çevre” olduğunu söyledi. Ülkenin son 5 yıllık planı içerisinde, karbon salınımını %17’ye düşürülmesi ve elektrik üretiminin %11.4’ünün yenilenebilir enerji kaynakları üzerinden sağlanması da hedefliyor.

Bu hedefe rağmen, Çin, İklim görüşmelerindeki karbon emisyonlarını kısıtlayan yasalar konusundaki uzlaşmaz tutumu ile hatırlanıyor.

(Yeşil Gazete, RTCC)

 

Orhan Veli için “Yelkovan kuşlarının peşisıra”

Soldan Sağa: Sait Faik, Orhan Veli, Sabahattin Ali

Orhan Veli’nin ölümünün 62. yılında (14.11.2012), Taksim’de buluşan Orhan Veli severler şairin Rumelihisarı’ndaki mezarına kadar yürüdü.

Yol boyunca, Orhan Veli’nin çıkardığı Yaprak dergisinin çerçevelenmiş bir nüshası taşındı; çeşitli şairlerden şiirler okundu. Orhan Veli araştırmacısı M. Şeref Özsoy’un girişimiyle ilki 1996’da yapılan yürüyüş, Orhan Veli’nin kardeşi Adnan Veli’nin “Bazan Beyoğlu’ndan Sarıyer’e kadar yürüyerek, ıslık çalarak gittiği olurdu” sözünden ilham alıyor.

İlk yürüyüşe katılanlar arasında şairin kız kardeşi Füruzan Yolyapan’ın da bulunduğunu söyleyen Şeref Özsoy, katılımın az olmasına karşın yıllardır ısrarla yürümelerini şu sözlerle yorumladı: “Kaç kişi yürüdüğümüzün önemi yok, biz zaten iş olsun diye yürüyoruz!” Bu sözlerde Orhan Veli’nin “İş Olsun Diye” başlıklı şiirine gönderme vardı tabii: “Bütün güzel kadınlar zannettiler ki/ Aşk üstüne yazdığım her şiir/ Kendileri için yazılmıştır./ Bense daima üzüntüsünü çektim/ Onları iş olsun diye yazdığımı/ Bilmenin.”

Atlas’tan İbrahim Baştuğ’un da katıldığı uzun yürüyüşteki üçüncü kişi ise Mürsel Gürkan’dı; yol boyunca Özdemir Asaf’tan şiirler okudu. İbrahim Baştuğ, Atlas İstanbul’un Aralık 2012’de çıkacak sayısı için Orhan Veli ve İstanbul’u konu alan bir makale hazırlıyor.

Orhan Veli’nin hazin ölümünün 62. yılında şairin dediği yoldan şairin kabrine şairin de dem vurduğu gibi yelkovan kuşlarının peşisıra giden Orhan Veliseverler için “Gün olur alır başımı giderim” şiirini anımsa(t)mak istedik biz de Zülfü Livaneli’nin sesinden. Buradan dinleyebilirsiniz.

(Keşfetmekiçinbak.com, Yeşil Gazete)

Zaytung değil Orman ve Su İşleri Bakanlığı

Yeni Şafak gazetesinde yer alan bir habere göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Hidroelektrik santral (HES) kurulan havzalarda doğal yapının bütünüyle korunması için bir proje başlattı. Trabzon ve Rize başta olmak üzere Karadeniz’deki HES’lere paralel kurulan havzalarda bitki örtüsü korunacak. Dört bir tarafı HES’ler ile çevrili göl ve geçitler ise yaşam alanı olacak.

Haberin girişinden, “Dürüst, tarafsız, ahlaksız haber..” şiarı ile asparagas haberleri mizahi bir dil ile aktaran Zaytung tarafından hazırlandığı intibaını yaratan habere göre ayrıca Orman ve Su İşleri Bakanlığı bu Projeyle, bitki örtüsünün yeniden ve eskisinden fazlasıyla tesisini öngörür iken, yaban hayatının korunması için balıklara su geçişi sağlayacak köprüler ve kara hayvanlarına üst geçitler de kuracak.

Haberin ayrıntılarına göz attıkça Zaytung haberi olduğu intibaı ister istemez kuvvetleniyor. Yeni Şafak’ın aktardığına göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Trabzon Of Solaklı ve Rize İyidere vadisinde gerek HES gerekse de karayollarının çalışmalarından dolayı ortaya çıkan olumsuzlukların giderilmesi amacıyla pilot havza çalışması başlattı. Pilot uygulamanın ardından ülke geneline yaygınlaştırılacak proje kapsamında öncelikli olarak Solaklı Vadisi ele alındı. Of – Çaykara arasındaki yaklaşık 20 kilometrelik güzergahta Karadeniz Teknik Üniversitesi öğretim üyeleriyle birlikte ‘Solaklı Vadisi İyileştirme Projesi’ adı altında entegre bir çalışma başlatıldı. Üçünün inşaatı devam etmek üzere 4 adet HES bulunan proje güzergahında, aynı zamanda karayolu inşaatı da yer alıyor.

Yeni Şafak bu haberin görseli olarak bir kroki paylaşmayı da ihmal etmemiş. Görsel de HES’lerle yanyana mutlu mesut yaşayan bir tabiat tasviri bulunuyor. Göl kenarında evler, göl üstünde yeralan şirin mi şirin köprüler. Yeşilin binbir tonu sonsuz enerji kaynağı ile birarada. Başlıkta dem vurduğumuz gibi,  “Zaytung değil Orman ve Su İşleri Bakanlığı”

(Yeşil Gazete, Yeni Şafak)

 

Pera Müzesi’nde “Hasankeyf İçin Buluşma”

Atlas Dergisi ve Doğa Derneği işbirliği ile bu akşam 18:30’da Pera Müzesi’nde “Hasankeyf İçin Buluşma” etkinliği düzenleniyor.

Etkinlik kapsamında Muğla Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Adnan Çevik, “Hasankeyf: Medeniyetlerin Buluştuğu Başkent” adlı raporunun içeriğini aktaracak.

“Hasankeyf İçin Buluşma” etkinliğinde ayrıca Atlas’ın yayın yönetmeni Özcan Yüksek’in ve çeşitli akademisyenlerin de katılımıyla Çevik’in içeriğini aktardığı rapor üzerinden bir Hasanketf söyleşisi de gerçekleştirilecek.

Etkinliğin facebook sayfasına buradan ulaşmak mümkün.

(Yeşil Gazete)

Eski AP Milletvekiline B1 vitamini gözaltısı

Almanya’nın Avrupa Parlamentosu’ndaki (AP) eski milletvekili Feleknas Uca, Türkiye’ye bildirim yapmadan çok sayıda B!1vitamini soktuğu gerekçesi ile havalimanında gözaltına alındı.

Feleknas Uca, Atatürk Havalimanı’ndan Türkiye’ye girerken, polis tarafından valizinde yapılan aramada, 248 kutu B1 vitamini bulundu. Vitaminlere kaydı olmaması nedeniyle el konulurken, Feleknas Uca’nın vitaminleri cezaevinde açlık grevindeki KCK’lılar için getirdiğini söylemesi üzerine Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerine haber verildi.

Havalimanına giden terörle mücadele ekipleri, Feleknas Uca’yı gözaltına alarak Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürdü. Burada sorguya alınan Feleknas Uca’nın bugün Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na sevkedilmesi bekleniyor.

B1 vitamini alınamaması durumunda açlık grevi yapan insanların bundan nasıl etkileneceğini İmc.tv’ye konuk olan Nöroloji uzmanı Dr. Emel Gökmen şu şekilde ifade ediyor.

B1 vitamini kullanılmazsa ortaya çıkacak sağlık sorunları nelerdir?
Şu anki veriler B1 kullanılmadığı, kimi cezaevlerinde kısmen kullanıldığı hatta bu vitaminin verilmediği de söyleniyor. TTB’de cezaevlerindeki hekimlerle iletişime geçmeye çalışıyor, birçok kanaldan bu konuda bilgi edinilmeye çalışılıyor, çok net bilgi yok ama genel bilgi, B1 sıkıntısı var. Bir anlamda 96’ya benzer bir açlık grevi yaşıyoruz. Bu noktadan B1’in önemini vurgulamak istiyorum. B1 vitamini kullanılmadığı zaman açlık grevci şu, şeker, tuz aldığında grev devam ediyor. İnsan kolay ölmüyor, açlıktan da ölmüyor. Öyle bir şey ki, metabolizma kendini küçülterek, dayanıyor. 300’lü günleri gördük 2000’li yıllarda. Açlıktan insan ölmüyor, neden ölüyor? Araya giren problemlerden ölüyor. Çünkü bizim atalarımız, ilkel toplumlarda aylarca açlık, kıtlık yaşadığı için bizim genlerimizde o bilgi var. Biz açlıkla karşılaştığımızda metabolizma kendini küçülterek dayanıyor. Peki araya girenler ne oluyor? 84’ün ve 96’lı yıllarında açlık grevinde yaşamını yitirenlerin otopsi raporları var. Ölüm nedenlerinin en büyük etkeni “akciğer enfeksiyonu”. Neden oluyor? Bu açlık grevlerinde B1 vitamini kullanılmamıştı. 40’lı günlerle birlikte sinir sistemi zayıflıyor. Nasıl etler inceliyor, kas, kemik azalıyor, deri buruşuyor, zayıflık başlarsa sinir sisteminde de zafiyet başlıyor. Sinir sisteminde zayıflık başladığı anda ise özellikle duyularımız, algılarımız olan ışık, ses, koku hassasiyeti başlıyor. Bunlarla birlikte önüne geçilemeyen bulantılar görülüyor. Bununla birlikte art arda önüne geçilemeyen kusmalar yaşanıyor. Zaten bağışıklık sistemi zayıfladığı, vücutta protein kaybı yaşandığı için ardından akciğer enfeksiyonu oluyor ve ölümler böyle gerçekleşiyor. Bu 60’lı günler, 70’li günlere de gider. Diyarbakır’da Metris’te oldu, 96’da böyle oldu.
Elimizde net bir bilgi olmadığı için cezaevlerinin şu anki durumunu da 96’da yaşandığı gibi varsayıyoruz. 96 açlık grevine katılanların hepsini kaçıncı gün hangi durumu yaşadılar tek tek kaydettiğim için bu etkileri söyleyebiliyorum. Ancak kişiye göre değişiyor. Mesela 60. günde olup hala ayakta olup hiçbir sıkıntısı olmayan da olabiliyor.

B1 vitamini alındığı takdirde açlık grevlerinin seyiri nasıl oluyor?

B1 metabolizmayı beslemiyor, açlığa dayanıklılık da geliştirmiyor, besleyici bir özelliği yok ama sinir sisteminin ilacı. Sinir sistemini koruyor. Sinir sistemi için B1, B6 ve B12 gerekli. Bunlar koruyor. Sinir sistemini koruduğu için duyu hassasiyetleri gelişmiyor. Bu durumda metabolizma var olan deposunu az az kullanarak idare ediyor, 100., 200. günlere kadar gidiyor. Açlığa dayanmayı arttırıyor ama besleyerek değil, araya giren problemleri engelliyor. Grev süreci böyle. Bu çok tartışılır bir süreç. 2000’li yıllarda ben B1 kullanılmasında ısrar ettim. Bana söylediler, B1 kullandık, ölümler olmuyor, ölümler olmadığı için de ses getirmiyor. Bu politik bir şey, benim asıl önemsediğim açlık sonlandırmak.

B1 ilerleyen aşamalarda kullanılsa da faydalı olur mu?

Açlık grevinde olanlar hangi aşamada olursa olsun B1 vitamini alabilir. Bunun faydası olacaktır. Risk almaz, birçok şeyi de düzeltir. Sinir sistemi kendi toplayıp etkisini gösterebilir. Yine bir deneyim yok, bu bir varsayım. Ancak bu kadar uzun süre açlık greviyle çalışıp, bu kadar çok hastayı izledikten sonraki düşüncem bu. Kullanılırsa sorun olmaz. B1 vitamini alınca sinir sistemi kendini toplayacak, toplayınca da bu problemler olmayacak, ölümler de azalacak. İkincisi; asıl önemli olan açlık grevinin sonlandırılması. Açlık grevi bütün dünya siyasi literatüründe farklı şekillerde sonlandırıldı. En güzeli karşılıklı anlaşma ve taleplerin kabulü. Türkiye siyasi geleneğine baktığımızda, talepleri kabulü ve böyle sonlanmalar pek olmamaya başladı. Anlaşma olabilir, zorla besleme olabilir, zorla müdahale olabilir ya da 2000’li yıllardaki gibi operasyon tarzı olabilir. Bu çok çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Hekim bilmiyor olabilir. Tıbbi olarak belki sağır sultan duydu, yayınlar çıktı ama tıp eğitiminde yok bu. 96 yılında cezaevi hekimine B1’in önemini söylemiştim, açlık grevi sonlandırıldı. Açlık grevcilerine B1’siz kesinlikle şekerli serum takılmaması gerektiğini söylemiştim. Bütün hepsinin kolunda yüzde 20 şekerli serumla geldiler cezaevinden hastahaneye.

(Yeşil Gazete, Bianet, ANF, Imc.tv)

 

 

 

‘Haydarpaşa Port’a onay

İstanbul’un tartışmalı projelerinden ‘Haydarpaşa Port’a Belediye Meclisi’nden onay çıktı. Belediye Meclisi’nin raporunda, yeşil alanların korunacağı belirtiliyor.

Uzun süredir tartışılan ‘Haydarpaşa Port’ projesi, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde oy çokluğuyla kabul edildi. Projenin hayata geçmesiyle Haydarpaşa Limanı ve gerisindeki alanın imar planında değişiklik olacak.

Kabul edilen komisyon raporunda, ‘İstanbul Boğazı Karayolu Geçiş Tüneli Projesi’nin bir bölümünün Haydarpaşa Liman Sahası’nın içinde bulunduğu hatırlatıldı. Buna göre bölgedeki yapılaşmanın tünel kenarlarından 20 metre uzaklıkta olması gerektiğine dikkat çekildi. Raporda, kıyı bölgesinde yer alan ‘aktif yeşil alan’ın özelliğini koruyacağı da belirtildi.

Projeyle Haydarpaşa’nın bir önemli bir ticaret ve turizm merkezi olması hedefleniyor. Mimarlar Odası ve bazı sivil toplum örgütleri, tarihi değerleri ve doğayı tahrip edeceği gerekçesiyle projeye karşı çıkıyor.

 

Plan yok, dava çok. 3. Köprü projesinde belirsizlik

Bianet’ten Nilay Vardar’ın haberine göre 3. Köprü Projesi güzergahında parçalı değişiklikler öngören 1/5000 imar planı değişikliklerine karşı dokuz meslek odası 17 dava açtı; ancak ilginç olan planın değişikliği var ancak kendisi yok.  Mimarlar Odası’ndan Yıldız Uysal, “Planda değişklik var ama planın kendisi ortada yok; her şey belirsiz” diyor.

Poyrazköy-Garipçe arasında İstanbul Boğazı’na inşa edilecek ve ihalesi yapılan 3. Köprü için sondaj çalışmaları başlamıştı.

Sivil toplum örgütleri, meslek odaları başından beri projeye İstanbul’u nefessiz bırakacak, ulaşımı çözmediği gibi daha da sorunlu hale getirecek, yapılaşmayı arttıracak diyerek karşı çıkıyor.

Üç yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı 1/100.000 ölçekli imar planında 3. Köprü yer almıyor ve buna kesinlikle karşı çıkılıyordu.

Ancak hükümetin 3. köprüyü tekrar gündeme getirmesinin ardından bu planda yapılan bir kaç ufak değişiklikle, ardından da 1/25.000 ölçekli Kuzey Marmara Otoyolu imar planıyla köprü yapımının önü açıldı.

“Güzergah belirsiz, plan yok”

TMMOB’a bağlı dokuz meslek odasının, hukuka aykırı bulduğu iki imar planın karşı açtığı davalar sürüyor. Bu sırada 3. Köprü projesinin güzergahındaki 13 ilçenin 17 noktasında 1/5000 imar plan değişikliği yapıldığı ortaya çıktı.

Ancak Beykoz, Eyüp, Pendik, Sarıyer, Tuzla, Büyükçekmece, Tuzla, Silivri, Çatalca, Arnavutköy, Başakşehir Sancaktepe, Sultangazi, ilçeleri üzerinde değişiklik yapılan plan ortada yok.

Mimarlar Odası Kentleşme ve Planlama Komite üyesi Yıldız Uysal, “Eskiden yapılan yanlışlıklar en azından ‘hukuki kılıfı’na uydurulmaya çalışılırdı. Artık o da ortadan kalktı. Plan değişikliği var ancak planın kendisini bulamadık. Güzergahın nasıl olacağı belli değil; her şey belirsiz” diyor.

Uysal, 3. Köprü projenin ilk başta “transit trafiği kent iç trafikten arındırmak”, “köprü çevresinde yapılaşmayı arttırmamak ” gibi iddialarla sunulduğunu ancak üzerine demir yolu eklenerek ve yanına havaalanı yapılarak bundan vazgeçildiğini söyledi.

Sultanbeyli’de sadece tek bir karayolu yapıldığında yapılaşmada yüzde 2100 artış olduğuna dikkat çeken Uysal, “Köprü ve havayolu yan yana konduğunda İstanbul’un kabusu olacak” diyor.

“Su toplama havzası ve ormanlar yok olmamalı”

Plan değişikliğine karşı açılan dava dilekçesinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ilk imar planında 3. Köprü’nün neden olmaması gerektiğine dair yer alan kararlarına dikkat çekildi:

* Öncelikle araçların değil insanların ekonomik ve hızlı ulaşımının sağlanmalı

* İstanbul genelinde demiryolu ve denizyolu ağırlıklı, yüksek kapasiteli, kaliteli ve ulaşım türlerinin entegre edildiği toplu taşıma ağırlıklı bir ulaşım sisteminin kurulmalı

* Kuzeye gelişimi tetikleyecek, kentin doğal-tarihi yapısını bozacak ve uzun dönemde ilave ulaşım sorunları oluşturacak ulaşım ve yerleşim kararlarından kaçınılmalı

* İstanbul’un doğusu ile batısı arasında sürekliliği karayolu  ile sağlanmış bir Boğaz  geçişinin İstanbul’un kentsel gelişimi açısından olumsuz sonuçları, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü geçişi sonrasında ortaya çıkan kentsel gelişme deseni ile deneyimlendi.

* İstanbul’un doğal eşikleri benzer bir süreci  yaşamayacak derecede hasar gördüğünden, su toplama havza alanlarının ve ormanların daha fazla yok olmasına neden olacak gelişmelerden kaçınılması gerekiyor.

(Bianet)