Ana Sayfa Blog Sayfa 4522

AİHM, Hayata Dönüş Operasyonunu mahkum etti

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 19 Aralık 2000’de, Bayrampaşa Cezaevindeki açlık grevini sona erdirmek için polisini düzenlediği “Hayata Dönüş” operasyonları ile ilgili ortak şikayet başvurusunda Türkiye ‘yi haksız buldu.

AİHM, F-tipi cezaevlerini protesto etmek için düzenlenen açlık grevine katılan ve polis operasyonu sırasında yaralanan Erol Arıkan, Hacer Arıkan, Turhan Tarakçı ve Dinçer Otluçimen’in yaptıkları ortak başvuruda, “Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ‘nin 2. maddesini ihlal ettiğine” hükmetti.

AİHM, Türkiye’nin, Erol Arıkan, Dinçer Otluçimen ve Turhan Tarakçı’ya 15’er bin, Hacer Arıkan’a 20 bin ve dört başvuru sahibine mahkeme masrafı olarak 4 bin avro ödemesini kararlaştırdı.

AİHM gerekçeli kararında, polisin açlık grevlerini sona erdirme için düzenlediği operasyonlarda, “orantısız güç kullandığı” yorumunu yaptı.

(Yeşil Gazete)

Memet Ali Alabora: “Oyun oynayacak mısın? Oynamayacak mısın?”

Yeşil Gazete olarak, okurlarımız için Memet Ali Alabora’yla bir röportaj gerçekleştirdik. M.Ali Alabora, şu günlerde 1 Aralık’ta sahnelenmeye başlayacak olan “Mi minör” isimli oyunun yönetmenliğini yapıyor. Aynı zamanda oyunun geçtiği Pinima ülkesinin başkanını da oynayacak olduğu ve çarpıcı olacağı şimdiden belli olan gösteriden ayrı olarak, kendisiyle Oyuncular Sendikası başkanlığı hakkında, oyun kavramı üzerine ve hatta kültür-sanat politikalarına yönelik birçok başlığa denk gelecek içerikte, uzun uzun muhabbet ettik. Alabora’ya yoğun prova süreçleri ve Heberler çekimleri arasında bize vakit ayırdığı için teşekkür ediyor ve sizlere yemyeşil muhabbetimizi aktarıyoruz.

***

R. K: “Mi minör” mü? “Pinima” mı?

M.A: Mi minör… Oyunun adı “Mi Minör.” Ülkenin adı “Pinima.” Miminör.net. Oradan görebiliyorsunuz hikayeyi.

R. K. : Ben Mi minör’ü tiyatronun adı olabilir mi diye düşünmüştüm.

M. A. : Hayır, hayır… Tiyatronun bir adı yok. Bir kumpanya değil bu. Bu sadece bir proje. “Mi Minör” diye bir proje. Bunu yapan bir prodüktörün adı madı yok yani. Bir prodüksiyon şirketimiz var ama ayrıca öne çıkan; şu tiyatronun, şu oyunu gibi bir durumuz yok.

R. K. : Mi minör ve Pinima sitelerini incelemeden, yalnızca tanıtım videosunu izlediğimde ilk olarak “Heberler”’deki gibi bir Türkiye parodisiyle karşılaştığımı düşünmüştüm.  Yani izleyiciler tarafından sosyal medyadan izlendiği haliyle… Ama sonradan bakınca aslında Türkiye’yle hiç ilgisi yokmuş da, Orwell’vari bir bilimkurguymuş gibi geldi. Bu oyun fikri bir Türkiye parodisi midir? Yoksa bağımsız bir kurgu hikaye mi?

M. A. : Burası tamamen Pinima. Meltem Arıkan’ın bulduğu bir ülke. Burası Türkiye değil. Amerika da değil.. Herhangi bir yer de değil. …Ama çok ilginç bir yansıması var. O da şu; “abi burası tam Türkiye olmuş ya.” “Burası Tam Kuzey Kore olmuş.” “Abi aynı Türkmenistan.” “Tam Amerika olmuş.” …. Bütün bunları o ülkelerden gelen çeşitli insanlardan ya da yorum yapan çoğu insandan duydum ben.  Yani dolayısıyla bu bir ülkeye ait veya bir ülkenin parodisi olsun diye yapılmış bir şey değil. Bu genel olarak dünyadaki sistemin, bugünkü işleyişin, korku üzerinden işleyişin ve genel olarak ataerkillik üzerinden işleyişin kurgulandığı bir ülke. 0’dan, 3.14 metre yüksekliğindeki Pinima ülkesinde bir yer.

R. K. : Tam olarak otoriteryenlik eleştirisi var mı peki burada? Otoriteryen bir ülke mi burası; korku üzerinden dediğiniz yeri açabilir miyiz? Çünkü otoriteryen mi? Yoksa acaba simülasyon mu demek gerekiyor acaba diye düşündürüyor? Biraz da öyleymiş gibi.. Yani ne kadar otoriteryen? Hatta Otoriteryen eleştiri pek yokmuş gibi de görülebilir mi?

M. A. : Dediğim gibi.. Bir Amerikalı buraya “aynı Amerika” diyor. Ya da başka bir arkadaş başka bir yere benzetiyor. Dolayısıyla hani bu dünyanın heryerinden birşey var içinde. Mesela oyunun içinde bir takım yasaklar var. O yasaklar arka arkaya dizildiğinde inanılmaz absürd duruyor. Ama o yasakların hepsi dünyanın bir yerinde gerçekten var olan yasaklar.

R. K. : “Mi minör” ismi nereden geliyor?

M. A. : Mi minör ismi tamamen Meltem’in tercihi. Kadın sesine çok yakın bir ton mi minör. Biraz onunla ilgisi var. Biraz da kendi tercihi tabi…

R. K. : Hikâye aslında biraz dolaşıyor ama hikâyeyi alabilir miyiz?

M. A. : Mi minör Pinima ismindeki bir ülkede geçiyor. Pinima, demokrasiyle yönetilen ve herşeye başkanın karar verdiği bir ülke. Ve bu Pinima’ya, siz oyuna geldiğiniz andan itibaren girmiş oluyorsunuz. Bu ülkenin bir televizyonu var. Televizyonda yayınlanan dizileri var. Reklamlar var, haberler var. Siz o haberleri izliyorsunuz, kimi zaman haberlerde olanlar halka soruluyor. Sizin yanınızda insanlarla röportaj yapılıyor. Siz de o meydandasınız. Ve başkan halkı için her seferinde yeni düzenlemeler yapıyor. Oyunun temel kurgusu bu. Siz de bunu yaşıyorsunuz. Ama bu sırada bir piyanist var, bir sokak piyanisti. Ve oyun o sokak piyanistinin ince sesleriyle “mi” notalarının yasaklanmasıyla başlıyor. Bunun üzerine piyanist tepkisini göstermek için şarkılar söylemeye başlıyor ve ona yeni müzisyenler de katılıyor, sonra ergenler de katılıyor, isterse seyirciler de katılıyor. Böylece piyanist seyirciyle birlikte, sosyal medya üzerinden de birsürü seyirciyle, dijital oyuncuyla ilişki kurararak Pinima’da olup bitenleri dünyaya yaymaya ve seyirciye de gerçekten olup bitenleri göstermeye davet ediyor. Biz aslında sizi bir gösteri izlemeye davet ediyoruz. Siz bir gösteri izlerken bir oyun başlıyor. Piyanist ve ekibi sizi bir oyun oynamaya davet ediyor aslında. Burada seyircinin en baştan itibaren seçimleri var. 1-) Önce bu oyuna gelecek misiniz? Yoksa sosyal medyadan ne olup bittiğine mi bakacaksınız? Arada yaptığımız canlı yayınları mı izleyeceksiniz? İzledin mi hiç yayınlardan bazılarını?…

R. K. : İzledim. Bugün “düşünce özgürlüğü satıyoruz” denen bir video vardı.

M. A. : Onlar tanıtım videoları, o değil. Pınarın, piyanistin sitesi var. O siteye girersen, orada, o gece çekilmiş canlı yayınlar var. Oradan yapılmış. Seyircilerle konuşuyor. Soruyor. Yani ya seyirci olarak canlı yayınları izleyerek twitleri takip ederek, “ya orada bir şey oluyor”u takip edebilirsiniz. Ya da bilet alıp mekana gelebilirsiniz. Bileti alırken iki tane seçeneğiniz var; ya Pinima halkı gibi onlarla aynı zeminde olacaksınız, orta alanda ayakta olacaksınız iki saat boyunca, ya da tribünden izleyeceksiniz seyirci olarak. Bileti aldınız, geldiniz. Her ikisinden birine karar verdiniz. Yine iki seçeneğiniz var. Seyirci olarak, sadece oyunu izlemeyi tercih edebilirsiniz, -gösteriyi izlemeyi. Ya da piyanistlerin davetiyle oyuna katılmayı tercih edebilirsiniz. Yani her aşamada seyircinin seçim yapmasını beklediğimiz bir oyun aslında.

R. K. : Sosyal medyayla ilgili, mesela piyanist bir twitter hesabı açmış ve oradan yayınlara başlamış bile. Her karakterin bir hesabı var gibi…

M. A. : Her oyun oradan başlıyor. (Şu anda internette misin? Hani neredesin? … :P ) Bak şurada “piyanisti destekle” var. O bizi piyanistin sitesine götürüyor.  Oyun sırasında burada durursan, bu açık kalırsa, sağ tarafta piyanistin attığı twitleri, facebook’ta post ettiklerini ve o sırada yaptığı canlı yayınları izleyebiliyorsun.

R. K : Her karakterin var mı peki?

M. A. : Her karakterin değil. Piyanistin, müzisyenlerin ve ona eşlik eden ergenlerin. Burası piyanistin Ustream kanalı. Buradan, oyun anında izlenebiliyor ama aynı zamanda daha önce çekilmiş videolara da gidebiliyoruz.  Şimdi oyun esnasında çekilmiş bir video izleteceğim. Ve sen yazdığın zaman sana cevap da yazıyorlar içeriden.

R. K. : Yalnız oyun sosyal medyadan ayrı olmuyor. İlle de akıllı telefon, tablet ya da laptop gerekiyor gibi.

M. A. : Yoo aslında sadece ayrı bir katman yaşıyorsun. Tamamen hayat gibi. Twitter kullanmadan da bugün yaşarsın.

M. A. : Bak seyret şimdi. Bunlar bayağı şu anda bir adamın ağzına ekmek tıkılmasını izliyorlar. Sosyal medyadan izleyen için bizim temel kurgumuz aslında seyircinin tepkilerini görebilmeniz. Dolayısıyla her gece farklı bir olay izliyorsun aslında.

R. K. : Sosyal medyadan bu görüntüler izlenebilecek mi?

M. A. : Canlı bu. Canlı kayıt. Bunu evde olsaydın canlı olarak izleyebiliyordun zaten. Bak. Bunlar seyirci, hiç biri oyuncu değil. Başkan çıktı mesela şimdi. Ben oynuyorum.

R. K. : Tepki veriyorlarsa ne oluyor?

M. A. : Veriyorlar, “Yuuuh” falan diyorlar. Bak şimdi tepki veriyorlar bana. Ben diyorum ki “biri çok yemekten öldü” diyorum. Yuhhluyorlar beni. …Silah sıkıldı! Sen evde izlerken şimdi kesilecek burada yayın.. Sonra başka yayına geçecekler.

R. K. : Bir oyunun ne kadar kısmı canlı yayınlanıyor?

M. A. : Toplamda yaklaşık 20 dakika bağlanıyoruz…

R. K. : Çünkü canlı yayınlanıyorsa…  Her seferinde oyun değişiyor ama bütün oyunu izlemiş olacaklar.

M. A. : Aslında ben tamamını da canlı yayımlayabilirim. Bir problem yok insanlar izleyecekse. Şey gibi düşün. Bir yerde bir olay oluyor, toplumsal bir olay oluyor, istiyorsan hepsini izle. Ama orada olmakla, onu oradan izlemek arasında bir fark var yani. Ve de ne olursa olsun, temel konsantrasyon noktamız o yayınları yaparken aslında seyircinin tepkilerini görmek ve göstermek.

R. K. : Peki hocam, ben sizi ve tiyatroya ilişkin yaklaşımınızı biraz daha yakından tanıyorum ancak okurlarımız bilmeyecektir. Arayışta olduğunuz seyirci-oyuncu / oyuncu-seyirci denklemlerine ilişkin ciddi bir deneme, deneysel tiyatroymuş gibi algılıyorum. Nasıl peki içinize siniyor mu? “Yakaladım” diyor musunuz? Belki de “çağdaş tiyatro teorilerine ilişkin özel bir şeyi becerdim, oldu” diyor musunuz? Toparlayamadım ama .. :P

M. A. : Şimdi tabi seninle röportaj yapıyor olmak çok farklı başkasıyla yapmaya göre. Çünkü sen benim ne üzerinde çalıştığımı çok uzun yıllardır biliyorsun. Çok uzun yıllardır üstünde çalıştığım oyun denen şeyin, yani “oyun oynama”nın, tiyatronun, sinemanın, televizyonun sınırlarını aşan bir şey olduğunu düşündüm hep. Bizim esas işimizin de oyun olduğunu düşündüm. Bunu da seninle konuştuk hep. Aslında burada yapmaya çalıştığımız şey de bir oyun kurgulamak ve o bizim oyuncularımıza da, aktörlerimize de, yani her gece bir oyun kurgulayabilmek ve bir oyun oynamalarını sağlamaya çalışmak. Evet, o oyunun da bir kuralları ve sınırları var. Bunların bazıları belli, bazılarını da bu oyunu oynadıkça göreceğiz. Ben mutluyum böyle bir şeyi deneyebildiğim, böyle bir şeyi yapabilmeme inanan insanlarla beraber olduğum için. Meltem’in tekstinden başladı herşey. Benim oyun fikrimle buluştu ve birleşti. Ve onun texti bu oyunun kurgulanmasına inanılmaz bir imkan tanıdı.. Öyle ki yurtdışında dijital oyunculardan bir kısmı “Pinileaks” diye bir şey başlattılar. Pinima başkanının rezilliklerini ortaya çıkaran bir Pinileaks kurdular.. Yine yurtdışında dijital oyunculardan bazıları bir “RPG” fikri geliştirdiler. “Role-playing-game” fikri geliştirdiler. Ve şimdi Pinima’ya ajan arıyorlar. Hani içeride mücadele edenleri bulacak olan… Yani herkeste bir oyun oynama isteği doğuruyor. Ama bunu istemeyenler yani oyunun dışında kalmak isteyenler için de bazen beklenileni vaadetmeyebiliyor. Yani tamamen sizin seçiminizle ilgili birşey aslında.. “Oyun oynayacak mısın? ya da oynamayacak mısın?”la ilgili bir şey. Çok uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım oyun oynama kavramı ve oyun oynamak üzerine, -ben istediğimi yaptım yani.

R. K. : Peki buna oyundan ayrı olarak performans olarak baktığımızda, tiyatro olarak, yani bir gösteriye yansıtabilmek var çünkü burada…

M. A. : Evet zor olan oydu zaten. Hep çalıştığımız ve konuştuğumuz şey de oydu. Evet oyun oynayabiliyoruz. Oynatabiliyoruz da. Oyunu kuruyoruz ama bunun bir dramaturgi içinde, dört başı mamur biçimde her gece yapılabilmesini sağlayabilir miyiz? Temel soru buydu benim için yıllardır.. Ben bunu sağlayabildiğim kadarını sağladığımı düşünüyorum ilk oyun olarak. Bunun sınırları nerelere gidecek, yani mesela ben buna yeni bir boyut olarak sosyal medyayı eklerken “aaa sosyal medya çok moda, o da işin içine girsin” diye çıkmadı. Kendi hayatımızın içinden çıktı. Meltem’in de öyle. Meltem benim çok yakın arkadaşım. Bundan üç yıl evvel, sosyal medyayla hiçbir ilgisi yokken ben ona “Twitter’a girmen lazım” diye “bak şöyle, böyle” diye anlatırken…

R. K. : Bu arada siz bunu söylüyorsunuz ama cep telefonu bile kullanmıyordunuz.

M. A. : Kullanmıyordum artık kullanıyorum… :) Ve Meltem üç yıldır o kadar aktif hale geldi ki, -dünyada çok acayip bir ağ var artık-, dünyanın her yerinden takip edicileri var, takipçilerinin çoğunluğu yabancı ve çok ciddi bir yabancı networkü oluştu. Ve bu oyunun içinde dışardan katkı sağlayanların hemen hemen hepsi onun sosyal medyadan tanıdıkları oldu. Hatta bu oyunun teknolojik altyapısını sağlayan kişi de, şu anda bizimle birlikte olan “nine” adıyla sitede görebileceğiniz kişi bile sosyal medya aracılığıyla tanıştığımız ve şu anda bizim çok yakınımız olan biri. Dolayısıyla bütün bunlar eklenmiş oldu. Yani oyunun bir de dijital oyuna doğru giden bir kısmı oldu.

R. K. : Eh tabi, bir çok sitesi var…

M. A. : Evet dört tane sitesi var oyunun. Bir tanesi “Mi minör” yani oyunun resmi sitesi. Piyanistin bir sitesi var. Piyanistin karakteriyle, yani bu karşı duruşun karakteriyle özdeşleşen bir site.  “Pinima”’nın bir sitesi var. Orası ülkenin resmi sitesi… Bir de bunlardan tamamen bağımsız “Mi minör teknoloji” sitesi var. Onu yurtdışından bir dostumuz hazırlıyor. O sebeple yalnızca İngilizce. Orası size teknolojik olarak kişisel güvenlik, güvenli telefon kullanımı, dijital mecrada teknik bilgiler veren bir blog. Mi minör teknoloji.

R. K. : Tabi hepsinin bir de sosyal medyada yansıması var. Facebook’ta, Twitter’da…

M. A. : Facebook’ta iki tane sayfa var. Biri Mi minör’ün kendi sayfası, kurumsal, reklam için…. Piyanistin bir sitesi var Facebook’ta, o bir kişi gibi yaşıyor, arkadaş kabul ediyor. Facebook o kadarla sınırlı. Ustream’da piyanistin canlı yayınlar yaptığı bir kanalı var. Youtube’da var. Bir de Twitter’da Mi minör teknolojinin ayrı, piyanistin ayrı, Pinima’nın ayrı, Mi minör’ün ayrı hesapları var.

R. K. : Bu oyun, Maçka Küçükçiftlik Park’ta, Caferağa’da yani tiyatro salonunda değil de daha çok konser salonlarında oynanıyor. Bu bir kısıtlama getirir mi?

M. A. : Evet tiyatro salonunun içi boşaltılmamışsa, çok büyük bir black box değilse, o salonlarda oynama imkanımız yok. Ancak ben oyunu en baştan basketbol sahasında oynanmak üzere tasarladım. O salonların 15’e 28 ölçüsü var ve onun yanında tribünler varsa dünyanın heryerinde oynayabiliriz.

R. K. : Peki Pinima, bir devrim sonrası mı öyle olmuş bir ülke? Yoka bizatihi bir ülkeyi mi buluyoruz? Yani Başkanla birlikte mi değişmiş?

M. A. : Bilmiyoruz… Orasını Pinima’yla yazışarak, Pinima’ya sorarak geliştirebilirsiniz. İleride Pinima’ya kanun teklifi de verebileceksiniz. Başkan da onaylarsa kanun teklifleri geçirecek. Böylece o evreni, Pinima evrenini genişletebiliriz.

***

R.K.  : Oyuncular Sendikası olarak SGK İstanbul İl Müdürü ile geçen sene görüşmeleriniz olmuştu. Orada size sanatçıların sanatçı olduğuna dair onay verme yetkisi verildi.  Bildiğim kadarıyla sanatçılar dışarıdan primlerini ödeyerek sigortalarını yaptırabiliyorlar.

M.A. : Görüşmelerimiz hala oluyor. Her gün görüşüyoruz hatta.  2011 yılında torba yasayla birlikte sanatçılara özel bir avantaj ortaya çıktı. 5510 Sayılı sosyal güvenlik kanununa, ek 6 maddesi olarak çıkan bir maddeye göre sanatçıların bir ay içinde 10 günden az çalışmaları olduğu takdirde, kendi primlerini kendileri ödeyebiliyorlar. Üstelik bu primlerde 19 günün primini (bu ilk çıktığında 18 gündü, bu yıl 19 gün oldu, gelecek yıl 20 gün olacak, 13 yılda tekrar eşitlenecek) yatırarak 30 güne saydırabiliyorlar. Kişinin sanatçı olduğunu ispat etme noktasında Oyuncular Sendikası yetkili bir kurum. Sanatçının, Kültür Bakanlığı’ndan, meslek birliğinden ya da bağlı bulunduğu sendikadan bununla ilgili onay alması gerekiyor. Ama bu ek 6 maddesinin  işleyişi ile ilgili problemlerimiz var. Bu problemleri SGK’ ya bildirdik. Onlar da sistemde bununla ilgili olan sıkıntıları çözmeye çalışıyorlar. Ama aslında ek 6 bizim tercih ettiğimiz bir uygulama değil.  Biraz ehven-i şer. Yani şöyle bir mantık var burda aslında. Hiçbir şekilde sigortaları yapılamıyor, bari kendileri sigortalarını yapıversinler diye çıkartılmış bir madde bu.  Dolayısıyla kötü kullanıma açık.

R.K :  Bu ek madde 2011 yılında mı çıktı? Sizin çabalarınızla mı çıkmış oldu?

M.A: Evet, 2011 yılında çıktı. Biz  sanatçılar için böyle bir düzenleme istiyorduk.  Aslında taksiciler için yapılmış bir düzenleme sanatçılara uyarlandı.  Biz, bunu geliştirmek ve iyileştirmek istiyoruz.  Bu da  uzun bir süreç alacaktır. Neden sanatçılar için böyle bir şeye ihtiyacımız var? Sanatçıların a-tipik çalışma durumları, yani normaldeki ilişkilerden farklı; iki gün orada, bir gün orada, üç gün orada gibi çalışma durumları… Özellikle oyuncular üzerinden baktığınızda daha çok zamanı oturarak, daha az çalışarak geçirilen bir meslek olduğu için, bir oyuncu için çalıştığınız zamanlar sürprizdir, yani ayrıcalıklıdır. “Bugünlerde işsizim” değil, “bugünlerde işliyim” demek bir sürprizdir. (Gülüyor ) Genelde oyuncu işsiz, az bir müddet işlidir. Onun için bu bizim hedeflerimizden ve amaçlarımızdan biri. Emeklilik priminin ve işsizlik sigortasının mesleğe göre düzenlenmesi. Bu aslında bir ilk adımdı.  Bunu şu anda kullanıyoruz ve eksikliklerini görerek tüketmeye çalışıyoruz, daha iyisini yapabilmek için…

R.K: Peki, sizin bu oyunculuktan , Garajistanbul iletişiminden bugüne kadar gelen süreçte bu sendikayla haşır neşir olmanızın size kattığı neler var?

M. A. : Sendikanın bana kattığı mı?

R. K. : Evet, sendikanın bir oyuncuya, bir sanatçıya kattığı neler var?

M. A: Açıkça şunu söyleyebilirim. Sendikal mücadele içine girdiğiniz zaman, emek mücadelesi dediğimiz,  o yıllardır dilimize pelesenk olmuş, çeşitli politik mecralarda, siyasi mecralarda dillendirdiğimiz şeyin, bir kavram olmaktan öteye, doğrudan yaşantımızın içinde bir şey olduğunu algılamak mümkün oluyor. Benim için bunun algılanması ancak, gerçekten emek mücadelesinin içinde sendikal bir mücadele verince gerçek oldu. Yani “ücret ne demek?” “Benim aldığım şey, ücret.” “Niye ücret?” “İşçiye ücret ödenir.” “Ben niye işçiyim? İş nedir? İşçi ne? Emek ne? Sermaye ne?” Bunların hepsini kavramsal olarak tabi ki biliyoruz. Ama bunu kendi hayatınızda bire bir pratikle yaşamak çok başka türlü bir farkındalık geliştiriyor. Bunun için küçük bir örnek vereyim. Ben, yıllarca bir vize formu ya da buna benzer bir resmi form doldururken, çalıştığınız işyeri kısmına hep serbest meslek yazardım. Fakat, hep kafamın bir kenarında da şöyle bir soru olurdu. Ben buraya serbest meslek yazıyorum, ama aslında ben şu anda, şu prodüksiyon şirketinde çalışıyorum, onun dizisinde oynuyorum ya da filminde oynuyorum diye düşünürdüm. Ama ilişkimizde hep serbest meslek makbuzu kesildiğini ve belge  açısından serbest olduğumu bildiğim için serbest meslek yazardım. Ama bu çelişki hep kafamı karıştırırdı. Artık bugün biliyorum ki, aslında bizim ilişkimiz serbest bir ilişki değil.  Aslında o gün kafamı karıştıran şey,  doğru bir kafa karışıklığıymış. Çünkü hakikaten ben  aslında oraya bağlı çalışan bir işçiymişim. Burada bizim ilişkimizin makbuzla düzenleniyor olması, ilişkimizin bağlılık ilişkisi olduğunu değiştirmiyor.  Yani bunu ve aldığımızın “ücret” olduğunu algılamak… Mesela “paramı alamadım” diyorduk, “para” diyorduk biz ona. Ya da mesela ilk konuşmaları yaparken “taban fiyatın belirlenmesi” diye bir cümle kullanıyorduk.  Oysa fiyat, bir ürün için geçerlidir. İşçiliğin karşılığı ücrettir. Oysa doğru olanı, taban ücretin belirlenmesi . Bu farkları anlamak, bu farkındalığa ermek, bu mücadelenin içinde olunca anlaşılıyor. Dolayısıyla sendikal mücadele de bana çok şey kattı. Yani, bugün herhangi bir yere gittiğim zamanki bütün  iş ilişkilerine başka türlü bakıyorum. Yani benim için bir garson, bir kasiyer başka biri artık. Yani iş ilişkisini okuyabiliyorum, farkı anlayabiliyorum. Bunu idrak ederek anlayabiliyorum.

R. K. : Şimdi şu konuya gelelim. Oyuncular sendikası, telif hakları konusunda Sinema Oyuncuları Meslek Birliği’nin (BİROY) sürdürdüğü bir mücadeleye de destek vermekte. Bize bu süreçten bahseder misiniz?

M. A.: Peki size o zaman küçük bir sürpriz söyleyeyim.  BİROY, 1995 öncesiyle ilgili bir dava açtı, bizim meslek birliğimiz. Ben BİROY’un üyesiyim sadece, yöneticisi değilim.  BİROY’un başkanı Janset, aynı zamanda Oyuncular Sendikası’nın Yönetim Kurulu üyesi. Onlar 95 öncesinde işleri olan oyuncularla  ilgili geniş kapsamlı bir dava açtılar. Yani, dava başvurusunda bulundular. Davayı açmak, savcılığın işi… Bekliyoruz.  Ama bu arada çok müthiş bir şey yaptılar. İspanya’ya gittiler. İspanya’daki Oyuncu Meslek Birliği toplayıcı örgütüyle bir toplantı yaptılar.  İspanya’dan 4 tane filmin telifini aldılar ve buraya geldiler. Bunu yakın zamanda burada tanınan oyunculara dağıtacaklar. Oyuncular ilk defa oynadıkları bir filmden telif alacaklar, ama İspanya’dan… :S

R. K. : Bu bahsettiğiniz Yeşilçam’dan filmler mi?

M. A.: Hayır, bunlar yeni zamanlarda vizyona girmiş 4 tane film.

R. K.: Hangileri? :)

M. A. : Sonra söyleyeyim.

R. K. : Peki, tamam. :)

***

R. K.: Seferihisar konusundan da bahsedelim biraz. Teos’ un sanatçılar kenti olması düşüncesi, Yeşil Gazete okurlarına çok anlamlı gelecektir.

M.A.: Tunç Soyer (Seferihisar  Belediye Başkanı)  gerçekten çok kültürlü ve çok vizyon sahibi biri.  Zaten Seferihisar’ ı ilk “Cittaslow” yani “yavaş kent” yapma vizyonu da bunun önemli bir göstergesi. Kültürel alana çok önem veriyor. Ama kültürel alanı sadece sanatsal, kültürel, tarihi değerlerimiz olarak değil benim çok uzun yıllardır hep çeşitli mecralarda anlatmaya çalıştığım şekliyle, yani gastronomisiyle, kendi yaşama kültürüyle, tarımıyla, ürettiğiyle, sanatıyla, tarihiyle, kültürüyle bir bütünsellik içinde düşünüyor ve bunun üzerine yatırım yapmak istiyor. Bu kapsamda davet kendisinden geldi, Salih Güney aracılığıyla. Salih Güney de hem bizim üyemiz, hem de arkeolojiye çok meraklı.  Gençliğinden beri çok meraklıymış. Ben de Salih Ağabey’in bu yönünü yeni öğrendim.  Teos’un şöyle bir özelliği var; Teos, Efes kadar, Bergama kadar büyük bir İyon kenti. Milattan sonra 300’lü yıllarda birçok İyon Kenti’nden dışlanan sanatçılar, oyuncular, Teos’ta bir araya gelmişler ve Teos’ta prodüksiyonları üretmeye başlamışlar.  Milattan sonra 3. yy.’da, Teos’ta, ilk Oyuncular Birliği’ni kurmuşlar. Tiyatronun öncülüğü olan Dionisos şenliklerinin bir Diythrambos’a dönüşerek tiyatro olmuş halinin Tanrısı sayılan, Dionisos’un, dünyadaki en büyük tapınağı da Teos’ta. Başkan bizi oraya davet etti. Biz de Dionisos Tapınağı’nın kalıntılarının orada, ev yapımı şaraplarla, Teos zeytinleri ve peynirleri eşliğinde yeniden dünyanın ilk oyunculuk örgütüne bir selam göndermiş olduk, o topraklarda kurulmuş  yeni bir oyunculuk örgütü olarak…

R.K.:  Peki, daha sonrası için de planlar var mı?

M.A. : Evet,  Tunç Bey’le ve Seferihisar’la ilişkimiz devam edecek.  Belki,  Avrupalı oyuncular, Avrupalı oyunculuk örgütleri için de Seferihisar’ı bir çekim alanı haline getirmek ve uzun vadede de yine Seferihisar’ı kültürel ve sanatsal anlamda bir çekim alanı haline getirmek için ortak çalışacağız.

R.K.: Yüksel Aksu’yla birlikteliğiniz de çok güzel. Bu da, bizim okurlar için çok yabancı olmayan şeyler.  Özellikle “Entelköy Efeköy’e karşı” olsun, “Dondurmam Gaymak” olsun, bunlar hep eskiden beri bizim insanlara sunduğumuz yeşil fimler… Bu projeler daha devam edecek mi?

M.A: Yüksel benim çok yakın arkadaşım. Bu oyunu yaparken de Yüksel geldi, belgeselini yapıyor mesela. Oyunun belgeselini yapıyor ekibiyle birlikte. Dolayısıyla bizim Yüksel’le birlikteliğimiz devam edecek. Film mi çekeriz, rakı mı içeriz değişir ama biz çok eski arkadaşız. Dondurmam Gaymak’la başladığımız ve Entelköy Efeköy’e Karşı’yla devam ettiğimiz şeyin içinde de, aslında Mi Minör’e dönersek, “oyun”la ilgili bir şey var. Dondurmam Gaymak, benim için bir oyun deneyiydi.  Oyun dediğimiz şeyi, oyunun çıktığı coğrafyalardan birtanesi olan Karia coğrafyasında, Karia halkıyla birlikte yansıtabilmekti aslında orda yaptığımız şey. Entelköy Efeköy’e Karşı’da da buna benzer bir şey yaptık.  Dolayısıyla Yüksel’le olan bağlantımız, profesyonel birlikteliğimiz, arkadaşlığımızın ötesinde iş üretmek üzerine kurduğumuz birliktelik, böyle bir oyunu temel alan bir yerden geliyor.

R.K: Aynı zamanda yerelliğe de uzanıyorsunuz.

M.A.: Eh tabi o sonuçta kendi coğrafyasına çok bağlı. Bir Ula’lı (Muğla), Karia halkından gerçek bir oyuncu … Daha doğrusu Yüksel, çok acayip bir oyunbaz, çok iyi bir anlatıcı, oyunkuran, oyunbozan, oyun-yapan, sadece bir yönetmen olarak değil, kişi olarak da öyle bir adam… Keçi zaten, tipi de keçi. :) Yani tam anlamıyla keçi… Keçi, bizim atamız.  Oyunculuğun atası.  Çünkü çok oyuncu bir hayvan keçi. Yani biraz belki oralara bakılmış. Onun için satyr var yani. İşte, bütün bunların birleşimi Yüksel’le iş üzerinden birlikteliğimizin temel nedeni. Ama onun dışında çok iyi arkadaşız.

R. K. : Zamanında Barışarock festivalinde bayağı aktiftiniz. O sloganınız hala yaşıyor. “Sensiz bir kişi eksiğiz!” O sizin gençliğiniz miydi? :) …Ve şimdi festivaller üzerine bir şeyler dönüyor. Bu durumu siz nasıl görüyorsunuz?

M. A. : Sen tabii festivalcisin. Bu sadece festivallerle ilgili değil. Burada kültürel anlamda genel bir mesele var. Bu kimilerine göre gayet olumlu, kimilerine göre ürkütücü, kimilerine göre şaşırtıcı olan bir dönüşüm içinde Türkiye. …Türkiye dönüşüyor. Ama daha muhafazakar bir yere doğru dönüştüğü kesin. Bu muhafazakar algı içinde kültür-sanat alanı sürekli bir mesele olmaya başlıyor. Bu tür dönüşümlerde benim genel tecrübem; dünyada sonda iki şey öne çıkar, biri kültür-sanat alanı, diğeri de kürtaj… Biz bu ikisini geçen sene bolca konuştuk. Bu dönüşüm içinde festivaller de, tiyatrolar da diğer alanlar da etkileniyorlar. Dolayısıyla o bütünün içinde düşünmek lazım.

***

R. K. : Sayın Pinima başkanı, iki partiden birden aday olmanız oyları bölmez mi?

M. A. : Demokrasilerde halkın sözü çok önemlidir. Onun için de, ben, iki partide karar kıldım. Çünkü halkım konuşmasa bile ben onları dinliyorum!

 

Röportaj: Ramazan Kaya / Yeşil Gazete Sanat Editörü [email protected]

Fotoğraflar: Rana Almaç

Mi Minör Hakkında;

KüçükÇiftlik Park

1 Aralık 2012 Cumartesi, 21.00 (PRÖMİYER)

2 Aralık 2012 Pazar, 18.00

5 Aralık 2012 Çarşamba, 21.00

9 Aralık 2012 Pazar, 18.00

Caferağa Spor Salonu

13 Aralık 2012 Perşembe, 21.00

20 Aralık 2012 Perşembe, 21.00

Yazar: Meltem Arıkan
Özgün Müzik: Evrim Demirel
Yönetmen: Memet Ali Alabora
Yapımcı: EEMPCM
Uygulayıcı Yapımcı: CPM/Cem Görk
Sahne/Kostüm/Işık Tasarım: Kerem Çetinel
Ses Tasarım/Görsel İşitsel Uygulama: Filika/Selçuk Artut
Video Filmleri Yönetmeni: Özgür Uyanık
Oyuncular:
Anıl Eroğlu
Barış Yalçınsoy
Bora Cengiz
Can Kahraman
Coşku Cem Akkaya
Deniz Çakır
Ege Arıkan
Fuat Onan
Gizem Yağız
Gözde Seda Altuner
Memet Ali Alabora
Onur Ay
Öznur Serçeler
Pınar Öğün
Sennur Nogaylar

Öcalan’a biçilen yeni rol – Rıdvan Akar

Açlık grevleri iki biçimde bitebilirdi.

Kandil açlık grevlerinin bitmesi talimatı verebilirdi.

Ancak Kandil’in böylesi bir niyeti olmadığı KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın 22 Ekim’de Roj TV’de yayınlanan mesajında ortaya çıkıyordu. Karayılan, cezaevlerinde yapılan açlık grevleri ile PKK’nın bir ilgisi olmadığını, eylemlerin “kendiliğinden” başladığına dikkati çekiyor ve “PKK geleneğinde cezaevlerinde bir eylemin yapılması kararı vermeyecekleri gibi, ‘bitir’ talimatını da kimsenin veremeyeceğini bu kararı sadece açlık grevi başlatanların verebileceğini” söylüyordu. Karayılan’a göre açlık grevlerini Öcalan değil, Başbakan Erdoğan bitirebilirdi.

Her ne kadar Karayılan böyle dese de ikinci seçenek hiç kuşkusuz Öcalan’dı. Öcalan’ın “bitir” talimatı/çağrısı eylemin sonlandırılması için yetti de arttı.

Ancak Öcalan’ın çağrısında “dışarıdakilere” dönük bir eleştiri de mevcuttu. “Dışarıdakilerin” kendilerinin yapmaları gerekeni cezaevlerindekilere yüklediği mealindeki eleştiri kulak ardı edildi. Oysa Karayılan aynı söyleşide açlık grevlerinin tarihi bir dönüşümün başlangıcı olabileceği yönündeki görüşleri mevcuttu. Yani açlık grevlerine böylesi bir mana ve ehemmiyet yüklendiği anlaşılıyordu.

Şimdi bu yeni ahvalde iki ilginç tutum dikkati çekiyor. Birincisi, MİT doğrudan Öcalan ile yeniden iletişime geçmiş görünüyor. Bu iletişimi Hükümet-Öcalan diyaloğu olarak da tanımlayabiliriz. Zira Adalet Bakanı Sadullah Ergin “gerekirse Öcalan ile de görüşülebileceği” yönünde demeçler verirken, Başbakan Erdoğan’ın henüz dumanı üzerindeki “Biz iktidarda kaldığımız sürece ev hapsi olmaz. Cezasını İmralı’da çekecek” şeklindeki açıklamalarına rağmen, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “silah bırakılması halinde Öcalan’a ev hapsinin de gündeme alınabileceğini” söylüyor.

Peki bu keskin U dönüşüne neden gerek duyuldu?

Erdoğan Öcalan’a görüş yasağının konulduğu 1.5 yıl içinde Kürt Sorunu’nun çözümünde muhatap arayışında ciddi bir sıkıntı yaşadı.  Önce farklı mecralarla Kürt Sorunu’nu görüşeceğini söyledi. Olmadı. Sonra sadece yasal temsilcileriyle görüşeceğini belirtti. Yani BDP’yi muhatap alacaktı. O da olmadı. Hal böyle olunca da milliyetçiliğin hamaseti ile malul bir “silahla çözeriz” politikasına sarılındı.

Ancak İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in “Öcalan’a görüş ambargosunu sürdürelim. Terörle mücadelede çok başarılı bir dönemden geçiyoruz” telkininin bir yumuşak karnı vardı. Dağda silahlı, şehirlerde taş ve molotoflu Kürt militanlar yerine siyaseti açlıkla terbiye/tehdit eden yepyeni bir direniş biçimi ezberleri bozdu.

İşte bu ahvalde “terörle mücadeledeki azimli ve başarılı kararlılık” pek de etkili olamayacaktı. Oysa cezaevlerinden gelebilecek kitlesel ölüm haberleri ülkeyi yeniden kan ve ateşle imtihana sürükleyebilirdi. Bu koşullarda yeniden malum adrese başvuruldu. Öcalan devreye girdi ve sorunu çözdü.

Krizin biricik kazananı da Öcalan oldu. Bir kez daha örgüt ve Kürtler üzerindeki etkisini kanıtladı. 1.5 yıllık uzaklığa rağmen gücünden hiçbir şey yitirmediğini gösterdi. Dahası belki tersten “çakarak” da olsa kendisinin uzak kaldığı dönemdeki cari dinamikler/muhataplar olan BDP/Kandil eksenine kifayetsizlik eleştirisi yapmış oldu.

Şimdi Öcalan yeniden muhatap alınması gereken tek makam olarak öne çıkıyor. Dahası açlık grevlerindeki duruşu itibarıyla da “akil” bir konuma yükselmiş görünüyor. Hele avukatlara görüş izninin verilmesi halinde bu sürecin çok daha içerikli parametrelerini göreceğimizi ön görüyorum.

Yani Öcalan giderek fiili siyaset yapan, örgütü yöneten kadrolarla arasına mesafe koyarak, eleştiri ve “silahla çözüm olmaz” yaklaşımıyla devletle PKK arasında “aracı” bir konum elde etmek isteyebilir ya da o konumu “pazarlıklar muvacehesinde” devlet tarafından öne çıkarılmak istenebilir.

İlginç bir sürece gireceğiz. İmralı’da pazarlıklar sürecek. Öyle anlaşılıyor. Bakalım bu pazarlık sürecinde Kandil “biz de buradayız” vurgusunu yine kanla yazacak mı? Bakalım Öcalan ile devlet ve Öcalan inisiyatifi ile Kandil arasındaki bu bilek güreşini kim kazanacak? Umarız telaffuz edildiğinde bile adeta PKK söylemi gibi algılanan “barış” bu kez provokasyonlara daha dayanıklıdır.

 

Rıdvan Akar – www.t24.com.tr

 

Stefan Füle 2013’de AB-Türkiye ilişkilerinden umutlu

AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu Üyesi Stefan Füle, Türkiye-AB ilişkilerinde 2013’ün parlak bir yıl olabileceğini söyledi.

AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’la görüşmesinin ardından yazılı açıklama yapan Füle, katılım müzakerelerine yeni bir ivme kazandırılması çağrısında bulundu.

Füle, “Ortak hedefimizi yakalamak doğrultusunda yeni bir ivme yakalamak için daha da fazla çalışmamız gerekiyor” görüşünü belirtti.

Stefan Füle, “Eğer her iki taraf, Türkiye ve AB elinden gelenin azamisini yaparsa 2013 ümit verici bir yıl olabilir” ifadesini kullandı.

Türkiye ve AB arasındaki pozitif gündemde ilk sonuçların alınmaya başlandığını belirten Füle, bu aşamada katılım müzakerelerini hızlandıracak şartları oluşturmaya öncelik verilmesini istedi.

Füle, Türkiye’nin geri kabul anlaşmasını imzalamasına paralel olarak AB Komisyonu’nun vize muafiyetiyle ilgili eylem planını kısa süre içinde Ankara’ya sunabileceğini belirtti.

AB’ye mesajlar

Fransa’nın Başkenti Paris’e yaptığı 2 günlük resmi ziyaret kapsamında temaslarına başlayan Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’da Ekonomik durum üzerinden AB’ye yüklendi. Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin yüzde 77’sinin de AB kaynaklı olduğunu belirteren bakan şöyle konuştu:

“AB, Türkiye’yi üye kabul etmiş olsa geçen yıl yüzde 1.5 yerine 1.8 büyüyecekti. Avrupa’da bugün 4 kişiden 1’i işsiz. Türkiye, AB’nin temiz hava sahasıdır, AB her yönüyle tıkanmıştır. AB Türkiye’yi alırsa Avrupa kazanır, almazsa Türkiye bundan bir şey kaybetmez.”

AB’ye verilen bir başka mesajı da AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’tan geldi. Bağış Strasbourg’daki temasları sırasında kaplumbağa desenli kravatıyla, AB’nin Türkiye’nin  üyelik sürecindeki hızını gösterip muhataplarına mesaj vermek istediği öğrenildi.

(Yeşil Gazete, CNN Türk)

 

12 Eylül Davası başladı. Evren ve Şahinkaya monitör üzerinden ifade vermeye bugün devam edecek

12 Eylül askeri darbesine ilişkin, Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı davada iddianamenin okunması tamamlandı, duruşmaya bugün devam edilecek.

12 Eylül askeri darbesinin liderlerinden Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı davanın duruşması başladı. Sağlık gerekçesiyle duruşma salonuna gelmeyen sanıklar Evren ve Şahinkaya, mahkeme salonuna kurulan 4 LCD ekrana yansıtılan ses ve görüntüleri aracılığıyla davaya katıldı.

Kenan Evren, kimlik tespiti sırasında ikamet adresi olarak, ”Ankara’da Merkez Orduevi’nin yanındaki” askeri lojmanı bildirdi. Evren, eğitim ve aylık gelir durumuyla ilgili olarak, ”Aylık gelirim 13 bin 330. Eğitim durumum, Askeri Akademi mezunuyum” bilgilierini iletti

Aleniyet ilkesi itirazlarına reddedildi

Soruların bazılarını iyi duyamayan Evren ve Şahinkaya’ya, bu bilgiler alınırken, yanlarında bulunan kişiler yardımcı oldu.

Duruşmada, bazı müdahil avukatları, aleniyetin sağlanmadığına ilişkin itirazda bulundu. Mahkeme, itirazları reddetti. Mahkemenin ara kararında, “salonunda müdahilliğine karar verilen kurum temsilcileri, özel kişiler, seyirciler, medya temsilcileri, müdahillik talebinde bulunmamakla birlikte iddianamede ismi geçen kişilerin bulunduğu” belirtilerek, “aleniyetin sağlandığı” kaydedildi. Müdahil avukatlardan en az ikisinin sanıkların yanında bulundurulmasına ilişkin talebin daha önce reddine karar verildiği anımsatılarak, yeniden değerlendirilmesine gerek görülmedi.

“Bardakta ne var?”

Dünkü duruşmanın öğleden sonraki bölümünde iddianame okunurken, söz alan müdahil avukatlarından Ömer Kavilli, sanıklardan Tahsin Şahinkaya’nın bir şeyler içtiğini belirtti ve bunun ne olduğunu sordu. Kavilli, ”İlaç içiyorsa buna diyecek bir şeyimiz yok. Ama kahve veya çay içiyorsa bir darbeci böyle yargılanmaz. Mahkemeye saygısızlık” dedi.

Mahkeme Başkanı Süleyman İnce, Tahsin Şahinkaya’ya içtiğinin ne olduğunu sordu. Şahinkaya’da ”sıcak su içtiğini” söyledi.

Müdahil avukatları, Şahinkaya’nın ilk olarak ”kahve içtiğini” söylediğini, yanındakilerin müdahalesiyle bunu ”sıcak su” olarak değiştirdiğini iddia ettiler.

Mahkeme Başkanı İnce, iddianamenin okunmasının uzun sürecek olması nedeniyle sanıkların uykularını geciktirecek içeceklerden içmesine izin verildiğini bildirdi.

”İsterseniz sanıkları ayağa kalkıp dinleyelim”

Müdahil avukatları ise ”İsterseniz sanıkları ayağa kalkıp dinleyelim” diyerek, tepki gösterdiler.

Bu sırada sanıklarla olan bağlantı koptu. Süleyman İnce, ”Bu tarz gerginliklere kablolar dayanmıyor demek ki” dedi.

(Yeşil Gazete)

Nesin Matematik Köyü yararına Meral Okay anma gecesi

Meral Okay anısına bu akşam İstanbul Tim Show Center’da “Meral Okay Matematik Köyünde Doğuyor” adlı bir etkinlik düzenleniyor. Etkinlikte toplanacak tüm gelir, Şirince’deki Nesin Matematik köyüne (NMK) aktarılacak.

Meral Okay’ın ölümünün ardından tüm mirasını Matematik köyüne bıraktığı söylenmişti. Kaynağı belirsiz bu “bilgi” doğrulanmadı. Ancak Okay’ın yasal mirasçısı olan  yeğeni bu fikri desteklemedi.

Mirasla gelmeyen destek, geçtiğimiz aylarda Matematik köyünü iki kez ziyaret eden, Okay’ın yakın dostlarından Sezen Aksu’nun girişimiyle geldi.  Aksu’nun öncülüğünü yaptığı Meral Okay Matematik Köyünde Doğuyor gecesi bir anlamda, sanatçının vasiyetinin yerine getirilmesi sağlıyor. 

Ali Nesin, Aziz Akyavaş, Dilara Endican, Durul Taylan, Yağmur Taylan, Emine Uşaklıgil, Gül Oğuz, Halit Ergenç, Hande Ataizi, Melisa Sözen, Meryem Uzerli, Murat Yıldırım, Mustafa Atalık, Mustafa Oğuz, Nur Fettahoğlu, Oktay Kaynarca, Ozan Güven, Pelin Akat, Selma Ergeç ve Timur Savcı’nın birer konuşma yapacağı gecede, Sezen Aksu da konser verecek. Etkinliğin sunuculuğunu Beyazıt Öztürk ve Engin Altan Düzyatan üstleniyor. Biletler ise halihazırda Biletix’te satışta.

Matematik köyü nedir, ne yapar?

“Beyinlerin matematikle temizlendiği” Nesin Matematik Köyü, temelde Aziz Nesin’in fikirbabası olduğu, matematik profesörü oğlu Ali Nesin’in de bu fikri hayata geçirmesiyle oluşan bir okul.

İzmir’in Şirince köyüne 1 kilometre mesafedeki okul, 2007’de Nesin Vakfı’na ait 22 dönümlük doğayla iç içe bir alanda hizmete girdi. Evleri ve sınıfları kerpiçten olan yerleşke inşa edilirken hiçbir ağaç kesilmemesi temel ilke kabul edildi.

Öncelikli olarak lise ve üniversite öğrencilerini hedef alan Matematik köyünün amacı, matematiği öğretmek ve sevdirmek. “Matematikte başarısızlığın korku ve yoğunlaşamama temeline dayandığı” ilkesiyle eğitim verilen köyde, bu iki unsurun, öğrencinin kafasından kaldırılması amaçlıyor.

(Yeşil Gazete, Haber Vesaire.com)

Gezegen son sürat yok oluşa gidiyor. 59 ülkeye 1199 kömür santrali

Devletlerin, iklim değişikliğinin başlıca tetikleyicisi olan fosil yakıtlardan kaynaklanan karbon dioksit salımlarını azaltmaya niyeti yok. En kirli fosil yakıt olan kömürün kullanımının arttığını gösteren Dünya Enerji Enstitüsü raporunu takiben şimdi de Dünya Kaynakları Enstitüsü tarafından yayımlanan ikinci bir rapora göre dünya genelinde 59 ülkede 1199 yeni kömürlü termik santral inşa edilmesi planlanıyor.

Yeni santral planlarında başı çeken ülkeler ise Çin, Hindistan ve Türkiye. Raporda bu santrallerin inşa edilmesi halinde dünyanın en fazla salım yapan ülkesi Çin’in mevcut karbon salımına eşdeğer bir etki olacağı belirtiliyor.

Yeni kömür santrali açmayı planlayan ülkeler arasında 455 santral ile birinci sırada yer alan Hindistan’ı, 363 santral ile Çin takip ediyor. Üçüncü ülke ise, 49 santralden elde edeceği 36,719 MW’lik kapasite ile Türkiye.

Türkiye’de kömürle çalışan mevcut elektrik santrallerinin kapasitesi 54.23 MW. Yani, Türkiye tüm planlanan termik santralleri inşa etmesi halinde halihazırda 5.5 ton civarında olan kişi başına karbon dioksit salımını 10 ton civarına çıkararak dünyanın en büyük kirleticilerinden biri haline gelecek. Ayrıca, Türkiye’de kurulması planlanan kömürlü termik santral kapasitesi neredeyse Afrika kıtasının tümünde kurulması planlanan kapasiteye eşit.

(Yeşil Gazete, The Guardian)

CIA İklim Değişikliği birimini kapattı

ABD’nin merkezi haber alma teşkilatı CIA, 2009’dan beri faaliyet gösteren İklim değişikliği ve ulusal güvenlik merkezi birimini kapattı. Birim, kurulduğu 2009 senesinden itibaren küresel ısınma ve ulusal güvenlik arasındaki bilgi akışı yönünde çalışmalar yürütmekte idi.

CIA sözcüsü Todd Ebitz yapıtığı açıklamasında merkezin yeni bir ofise transfer edildiğini belirterek,şu açıklamalarda bulundu

“CIA yıllardır iklim değişikliğinin etkilerinin ulusal güvenlik üzerine etkileri konusunda önerilerini sunmaktaydı. Ekonomi ve enerji konularının ABD güvenliğine etkileri konusundaki daha geniş çalışmalar yeni ofismizde devam edecektir.”

Cumhuriyetçi partinin eleştirilerine maruz kalsa da, CIA 2009’dan bu yana iklim değişikliği ve ulusal güvenlik konuların arasındaki bağlara odaklanmaktaydı. Birimin 2009 Eylül ayında yaptığı açıklamada, kuraklık, artan deniz suyu seviyesi ve bunların sonucunda ortaya çıkacak olan nüfus hareketleri ile enerji piyasasındaki artan rekabet gibi unsurların yakın zamanda ulusal güvenliği doğrudan etki edeceğini belirtmişti.

Greenwire dergisinin haberine göre, Leon Pandetta’nın CIA başkanlığından Savunma  bakanı olarak atanmasının ardından kurum içerisinde aldığı destekte büyük düşüşler görülmüştü.

(Yeşil Gazete, The Hill)

Yeşil Gazete gönüllü çevirmenler arıyor!

Anaakım medyanın görmediği, vermediği, bilmediği önemli dünya haberlerini da okuyucularımızla paylaşabiliyor olmak, Yeşil Gazete ekibinin önem verdiği konulardan biri.

Bu nedenle önemli yazarların köşelerinden çarpıcı araştırma verilerine, dosya konularından güncel tartışmalara, ekoloji gündeminden insan hakları ve demokrasi haberlerine kadar bir çok yazıyı gönüllü çevirmenlerimizin pek kıymetli desteğiyle yayınladık.

Ama yetişemiyoruz =) Yapacak çok şey, verecek çok haber var, biliyoruz.

Bu yüzden “katılımcılık” ve “her okur bir muhabir” düsturlarımızın da ışığında, desteğinizi istiyoruz.

Siz de “Yeşil Gazete’ye gönüllü çeviri desteği veririm, imzalı çevirilerimi Yeşil Gazete’de görmek isterim” diyorsanız [email protected] adresine

  • Ad soyad ve sosyal medya adresleriniz/rumuzlarınız
  • Hangi dillerde çeviri yapabileceğiniz ve çeviri deneyiminiz,
  • Özel ilgi alanınıza giren, güncel tartışmalarını takip ettiğiniz, jargonuna hakim olduğunuz (veya olmaya çabaladığınız/niyetli olduğunuz) alanlar,
  • Yeşil Gazete haberlerine haftada ortalama kaç saat ayırabileceğiniz,

bilgilerini gönderin, sizle iletişime geçelim.

Sistem nasıl işleyecek?

Ekibimizin çeviri editörü Durukan, sizlerden gelen mailler üzerinden bir “özel” çevirmen havuzu oluşturacak. Yeşil Gazete yayın ekibinin çevrilmesinde yarar gördüğü yazılar, havuzda uygun durumda olan çevirmenlerle paylaşılıp “Çevirmeye vaktiniz var mı?” denecek. Her çevirmenin yetkinliği, ilgi duyduğu konular vb. gibi geribildirimler üzerinden havuz giderek güzelleşecek, çevirmenlere “tam da istedikleri” gibi yazılar düşmeye başlayacak.

Aynı zamanda, gönüllü çevirmenler çeviri editörüyle iletişime geçerek “bu yazıyı çevirmek istiyorum, Yeşil Gazete de yayınlamak ister mi acaba?” diyebilecek.

Gönüllü çevirilerin düzelti ve yayına hazırlanma süreçlerini çeviri editörü yürütecek. Editör, yapılan çevirilerde değişiklik yapabilecek, uygun bulmadığı çevirileri yayınlamama hakkını unutmak istese de unutamayacak.

Gönüllü çevirmenler istedikleri zaman havuzdan çıkabilecek, ne zaman isterlerse o zaman çevirecekler, kimse kimseye trip atmayacak, “çeviriyi yarına yetiştiriyorum, merak etme” denip de 2 ay boyunca haber gelmeyen çevirmenden umudu kesmek dışında bir yaptırım uygulanmayacak.

Yine de “verilen vaadin tutulması” gibi bir beklentimiz ve umudumuzun olduğunu not düşmüş olalım.

“Yeşil Gazete Gönüllü Çevirmen Takımı” na katılmak için yukarıdaki bilgilerle donanmış bir e-postayı göndereceğiniz adres, bir kez daha: [email protected]

Bi’ de güzel bir kısaltma önerirseniz “Yeşil Gazete Gönüllü Çevirmen Ekibi/Takımı” mealinde, çok makbule geçer.

Sevgiler,

Yeşil Gazete Yayın Ekibi

 

Hentbol’da Sırbistan 2013 için ilk hedef 6 puan

0

Kadınlar A Milli Hentbol Takımı Antrenörü Hikmet Vurgun, 2013’te Sırbistan’da gerçekleşecek Dünya Kadınlar Hentbol Şampiyonası 4’üncü eleme grubunu ilk sırada tamamlamak için mücadele ettiklerini belirterek, ”Altı puanı elde eden gruptan çıkacak gibi gözüküyor” şeklinde konuştu

Kadınlar A Milli Hentbol Takımı Antrenörü Hikmet Vurgun, Türkiye Hentbol Federasyonu Spor Salonu’nda düzenlediği basın toplantısında, 4. Grup’ta Azerbaycan ve Portekiz ile yapacakları maçların değerlendirmesini yaptı.

Grupta şu ana kadar oynadıkları iki maçta bir galibiyet bir de mağlubiyet aldıklarını hatırlatan Vurgun, Azerbaycan ve Portekiz ile birlikte play-off maçını oynamaya hak kazanmak için uğraştıklarını söyledi.

”Öncelikli rakibimiz Portekiz” diyen Vurgun, ”Ankara’da Azerbaycan’ı farklı yendik. Deplasmanda ise Portekiz’e iki farkla kaybettik. Öncelikle Azerbaycan’ı 24 Kasım Cumartesi günü Bakü’de tekrar yenmeliyiz. Bir hafta sonra da Portekiz’i Ankara’da ağırlayacağız. Öncelikli hedefimiz Portekiz’i üç sayı farkla yenmek. Bize yakışan ise Portekiz’i daha farklı bir skorla mağlup ederek gruptan birinci çıkmak. İki ekibi de teknik ve taktik açıdan incelediğimizde çok ciddi rakip görmüyoruz” dedi.

Vurgun, iki kez dünya şampiyonasına katılmak için play-off maçı oynadıklarını anımsatarak, ”Ancak, bugüne kadar dünya şampiyonasına katılma başarısı gösteremedik. Umarım iyi bir play-off kurası çekeriz ve Sırbistan’da düzenlenecek 2013 Dünya Bayanlar Hentbol Şampiyonası’nda yerimiz alırız” ifadesini kullandı.

Takım Kaptanı Yeliz Özel sakat olduğu için Azerbaycan ve Portekiz maçlarında takımdaki yerini alamadığını dile getirdi. Grupta alınan Portekiz mağlubiyetini talihsizlik olarak niteleyen Yeliz Özel, bugüne kadar Portekiz’i hep farklı yendiklerine işaret ederek, Azerbaycan’ı rakip olarak görmediklerini sözlerine ekledi.

(NtvSpor)