Ana Sayfa Blog Sayfa 4513

“Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi”ne dair – Erkan Bayır

0

Geride bıraktığımız haftasonu önemli bir gelişme oldu. Bir tohum ekildi, toprakla buluştu ve uyku halindeki bu tohum uyandı, üzerindeki kabuğu attı, çimlendi, yeşillendi. Bu tohumun toprakla buluşmasını ve çimlenmesini sabırsızlıkla bekliyordum. Verimsiz topraklar üzerinde derme çatma oluşturulmuş, orman yangınlarıyla gri-siyah bir kül karışımına dönüşen Türkiye demokrasisi, yeşil renge ve yeşilden türeyen cıvıl cıvıl renklere hasretti. Yangından sonra hiç canlılık belirtisi kalmadığı için, filizlenmeye çalışan ufacık tohumları yaşatabilmek, hayatta tutabilmek pek de kolay olmuyordu. Postallarla acımasızca ezilen filizler, geldiği toprağa geri dönüyordu. Renksizlik cehennemi, renklerin yaşamasına izin vermiyordu.

 

Yeşilin benim için önemi çok büyük. Yeşil, benim için “yangın yerinde canlılık belirtisi” demek. Hava kirliliğini besine dönüştüren, kirliliğin içinde bile üretebilen, ağır ağır büyüyüp gelişen, kirliliği temizleyen, köklerinde tuttuğu azot bağlayıcı bakterilerle verimsiz toprağı bile verimli hale dönüştüren bir yaşam kaynağı demek. Yeşil, umudun yok olduğunu sandığımız bir anda, uçurumdan düşmek üzereyken tutunduğumuz ve bizi kurtaran bir tutam ot demek. Yeşil, ışık enerjisini kullanarak besin üreten, yani aydınlığı üretime çeviren “yaşam emekçisi” demek.

 

Küçüklüğümde, Orman Haftası’ndaydı sanırım, bir cümle görmüştüm: “Orman bekçi ile değil, sevgi ile korunur”. Türkiye’nin verimsiz toprakları üzerine derme çatma kurulan cılız orman, ne yazık ki sevgi ile korunamadı. Kendini orman bekçisi zanneden postallılar, ormanı korumak bir yana, bütün filizleri çiğneyip geçti, bütün ağaçları yakıp yıktı, havayı zehirledi, canlılığın tüm belirtilerini yok etti. Sevgiyle koruduğumuz, “bekçisiz” bir demokrasi ormanını kurmayı başaramadık, binlerce fidanımızı işkencehanelerde ve darağaçlarında kurban verdik, binlerce filizin mezarını bile bulamadık. Yaşatmaya çalıştığımız ufacık yeşillikleri, bekçilerden saklaya saklaya, yangının küllerini üstümüze örtü yaparak, kaya diplerinde büyütmeye çalıştık.

 

Çift çenekli bir fasulye gibi, çift çenekli bir tohumumuz var şimdi … EDP ve Yeşiller, bir yıllık emeğin sonucunda birleşti. Orman katili bekçilerden hesap soran iki çenek, uyku halindeki bir filizin arkasındaki itici güç oldu. Filiz, tohumun üzerini kaplayan beyaz örtüyü üzerinden atıp, çeneklerden aldığı besinle toprağın yüzeyine ulaştı. Çocukluktan kaynaklanan bir heyecan bu! Hani karanlıkta fasulye çimlendirirsiniz ya, bembeyaz pamuğun altından ufacık bir yeşil filizi görürsünüz, hemen heyecanlanırsınız, bir an önce büyümesini istersiniz, yepyeni filizi hemen bol ışıklı bir ortama çıkarırsınız! Şimdi aynı hissi yaşıyorum. Tertemiz bir heyecan bu.

 

* * *

 

Böyle içten ve duygusal bir girişle söze başlamak istedim; ufacık bir tohumu çimlendirip yaşatmaya çalışan bir çocuğun heyecanı ile. Moleküler biyoloji ve genetik mezunu bir bilim insanı adayı olarak, hayata öncelikle biyolojik bir perspektiften bakmaya çalıştım. Yaşadığımız dünyayı evimiz olarak gördüm. Dünya dediğimiz evin bir ferdi olan insanın, evin diğer fertleri söz konusu olduğunda nasıl acımasız, hoyrat, bencil, vurdumduymaz olduğunu ve hepimizin (bütün canlıların) ortak evini nasıl mahvettiğini üzülerek deneyimledim. Sadece belli bir insan ırkını, belli bir dini, belli bir mezhebi, belli bir toplumsal cinsiyet kimliğini, belli bir kültürü savunan ve diğerlerini dışlayan, ötekileştiren, aşağılayan, hedef gösteren nefret söyleminin ve nefret suçlarının nelere yol açtığını öğrendim. Kendimi sorguladım, boşluğa düştüm, aynı biyolojik türe mensup olduğum insanların bu tavrı karşısında dehşete kapıldım.

 

Benim kendi ayrımcı görüşlerimin farkına varmam ve bu ayrımcılığı ayıklayıp tamamen temizlenmem de uzun bir zaman sürdü. Hani olur ya, pis kokunun içindeyken burnunuz hissiz hale gelir, pis kokuyu duymazsınız. Pis kokuyu algılayabilmem için, pis kokunun kaynağından uzaklaşmam gerekti. Türkiye’den ayrıldım, yurtdışında yaşamaya başladım. Türkiye’nin içinde iken farkına varamadığım, farkına varabilsem bile Türkiye’nin yol açtığı yanlış koşullanmadan dolayı tepki veremediğim ayrımcılık biçimlerini öğrendim. Öğrendikçe, bakış açım değişti ve Türkiye’nin çoğunluğunu rahatsız etmeyen pis kokuya, ayrımcılığa daha duyarlı hale geldim.

 

* * *

 

“Yeşil” siyaseti ilk kez duyanlar, bizim sadece çevre kirliliğinden ve doğayı korumaktan bahsettiğimizi zannedebilir. Yeşil siyaset sadece “doğayı korumak”la sınırlı değildir. Doğayı korumayı yaşam biçimi haline getirirseniz, “nesli tükenmekte olan” türleri korumak ve yaşatmak istersiniz. Nesli tükenmekte olan türleri ve doğadaki çeşitliliği görünce, “insan” türü içindeki çeşitliliğe kafa yorarsınız, çoğunluğun azınlığı nasıl ezdiğini ve sindirdiğini, asimile ettiğini, yok ettiğini görürsünüz. Azınlığı korumak istersiniz; ama verimsiz demokraside iktidar koltuğuna oturmak “çoğunluk”tan geçer. Verimsiz demokraside iktidar olanlar, yeşil filizlerin üzerine basarak ve azınlığı ezerek o koltuğa otururlar.

 

Ezen-ezilen ilişkisinin olduğu her yerde, ezilenlerin hakkını savunan bir “sol” vardır. Postallar tarafından ezilen yeşil filizler, ancak solcu bir bakış açısıyla, ezilen siyasetiyle korunabilir ve yaşatılabilir. Gücünü emekten ve ezilenlerden alan sol, yeşili sevgiyle korur ve destekler. Sol, emekçileri ve ezilenleri savunur; ama yeşil bir bakış açısına sahip olmayan sol otoriterleşir ve farklılıkların birlikte yaşadığı bir çevreyi inşa edemez.

 

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ni kurmak zor olmuştur, eminim. Ben Türkiye’de olmadığım için kuruluş sürecini ancak internetten takip edebildim, partinin kurucularından biri olamadım. İki farklı parti, iki farklı kurum, iki farklı siyaset anlayışı, farklı kadrolar, farklı siyasi tavırlar … Bu farklılıkları uzlaştırabilmek, birlikte yaşatabilmek, ortak bir gelecek inşa edebilmek, yeşillerin ve solun ortak becerisidir. Yeşillerin ve solun, ortak geleceği inşa edebilmek için, hiyerarşik iktidar mekanizmalarını ve sömürü ilişkilerini reddetmesi gerekiyor. Kapitalizmin artı değer ve emek sömürüsüne kararlılıkla karşı çıkmak, yeşillerin ve solun ortak tavrı oldu. Kapitalizm, yeşiller ve solun birlikteliğini üzerine inşa ettiği üç değere saldırıyor: insan, doğa ve emek. Bu değerleri savunmak, ancak kapitalizme “HAYIR” demekle mümkün. Yeşiller ve sol, kapitalizm karşıtı bir çizgiyi özümsemeyi birlikte başardı.

 

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin kuruluş kongresindeki gökkuşağı kürsüsü, bütün farklılıkları ve renkleri, bütün azınlıkları temsil etmeyi amaçlıyordu. Kongrenin fotoğraflarını gördüm ve kongreye katılmayı başarabilen insanlara imrendim. Ne yalan söyleyeyim, çorbada benim de tuzumun bulunmasını isterdim. Tef çalarak atılan sloganları okudum ve gülümsedim, hatta bu sloganları arkadaşlarımla paylaştım.

 

Eleştireceğim noktalar yok mu? Elbette ki var. Birleşmeden bir gün sonra, Murat Belge’nin bir gazeteye verdiği röportajda söylediklerini okudum ve büyük bir üzüntü duydum. Murat Belge bu röportajda “Bugüne kadar CHP’li olmuş olanlardan hayır gelmez” diyerek CHP’lileri, “BDP ulusalcıların yedek lastiği gibi davranmayı tercih ediyor” diyerek BDP’lileri ötekileştiriyordu. Uzun süren CHP serüvenim sonrasında EDP-Yeşiller birleşmesine destek verdiğimde, aklımı kurcalayan tek şey bu birleşmeye destek veren kadroların bir kısmındaki CHP alerjisiydi. CHP ve BDP’nin tabanında olan; ancak partilerinin görüşlerinden zaman içinde farklılaşan ve yuva arayan insanlara “Bunlardan hayır gelmez” veya “Ulusalcıların yedek lastiği” diyen zehirli dili kabullenemiyorum, “Yeşiller ve Sol Gelecek” dediğimiz ve çimlenmesi için bir yıl boyunca bir sürü insanın emek verdiği tohumun mantığına aykırı buluyorum, ayıplıyorum. Biliyorum ki, bu yazının bu paragrafına kadar gülümseyerek okuyan “yeşil ve solcu” dostlarım, bu paragrafı görüp “Keşke bu paragraf olmasaydı, yazı daha güzel olurdu” diyecekler. Beni ötekileştiren dile tepki vermezsem, farklılıkların bir arada yaşamasına dayalı bir siyasetin parçası olamam.

 

* * *

 

Uzun lafın kısası, “Yeşiller ve Sol Gelecek” bana umut veriyor. Bir tohumu çimlendiren çocuk kadar iyimserim ve heyecanlıyım. Sabırlıyım; çünkü bu bitkinin büyümesinin ve çiçekler açıp meyveler vermesinin uzun süreceğini biliyorum. Belki bitkiyi yaşatamayız, belki de çiçeksiz bir bitki olacak, belki meyve vermeyecek. Bir botanik bahçesinde, 6 yıl aradan sonra ilk kez çiçek açan ve kocaman, renkli bir strobilus üreten Mozambik bitkisini görmüştüm; bu yüzden yavaş büyüyen ve uzun ömürlü bir bitkiyi de sabırla büyütmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yeşiller ve Sol Gelecek için emek veren herkese, benim de özenle üzerine titreyeceğim bir tohumu çimlendirip gün ışığına çıkardıkları için teşekkür ederim.

 

NOT: Fotoğrafta gördüğünüz renkli strobilus, 2006’dan beridir ilk kez çiçek açan Mozambik bitkisi Encephalartos ferox‘a ait ve üzerinde tohumlar var. Uzun bir aradan sonra çiçek açan bu bitki, benim gözümde umudu temsil ediyor.

 

Erkan Bayır

twitter.com/erkanbayir

 

Birgün gazetesi sevincimizi kursağımızda bıraktı! – Gökhan Kaya

 

Birgün gazetesi Ece Temelkuran, Banu Güven, Nuray Mert, Yıldırım Türker, Ertuğrul Mavioğlu ve Ahmet Şık’ın bünyelerine katılacağını duyurunca sevindim.

Şimdi bazılarının hadi yaa dediğini duyar gibi oldum. Hayır gerçekten sevindim. Sonuçta Birgünemek verdiğimiz, yaşabilmesi için pek çok gazeteci gibi fedakarlık yaptığımız bir yayın. Birgün’ün daha iyi bir gazete olması için atılan her adım, hem bizim emeklerimizin boşa gitmediğini gösterir hem de alternatif basının gelişimi için önemli bir adım olur. Ama sevincimiz kursağımızda kaldı…

Henüz lansman süreci bile başlamadan, Birgün bu yeni süreçte ciddi bir yara almış gibi gözüküyor.

Yeni katılacak yazarlar Birgün’ün birinci sayfadan yayınlanan tanıtım manşetine bugün büyük bir tepki gösterdi. Bazıları artık bu sürecin bir parçası olmadığını hemen açıkladı bile.

Manşet şöyle bir şey: Kocaman bir Başbakan Erdoğan fotoğrafının gözlerine bant çekilmiş üzerinde de yeni katılan gazetecilerin ismi yazıyor.

Yıldırım Türker bu manşete şu tepkiyi göstermiş: “Bugün Birgün Gazetesi’nde dev Erdoğan fotoğrafının gözlerini örten kara bantın üstündeki isimlerden ‘Türker’ ile bir ilişkim yoktur. Hayatım boyunca kendimi kimsenin gözüne kara bant olma işleviyle tanımlamadım. Tanımlanmasına da izin verecek değilim.”

Banu Güven ise şunu söylemiş: “Bizim işimiz gözleri açmak. Gazeteci olarak derdimiz, sadece Başbakana muhalefet değildir.”

Gazetecilerin bu tepkilerine özellikle sadık Birgün okurları şaşırdı, hatta birçoğu eleştirileri anlamadı bile, neden?

Aslında nedeni basit, Birgün uzun süreden beri bir gazeteden çok siyasal dergi formatında yayın yapıyor. Gazeteyi alanlar, gazetenin nesnesiyle arasına bir mesafe koymadan muhalefet yapmasına alışmış durumda.

ÖDP, AKP muhalifliği üzerinden bir cephe çalışması yapıyor. Gazete de adeta onun doğal sesi gibi; AKP siyasetini tırnak içine almadan ‘ben’ öznesiyle, yorumlayarak, dalga geçerek eleştiriyor.

İşin kötüsü Birgün’ün mevcut yazi işleri bunun gazetecilik olduğunu sanıyor. Söz konusu reklam da bu zihniyetin bir uzantısı, tartışılan bu  manşetle bütün o gazeteciler Erdoğan mağduru olarak, ona karşı muhalefetin sözcüleri olarak lanse ediliyor.

Reklamın konsepti Ece Temelkuran, Banu Güven, Nuray Mert, Yıldırım Türker, Ertuğrul Mavioğlu ve Ahmet Şık’ı açık ki siyasal bir zemine yerleştiriyor ve ÖDP’nin siyasal angajmanının bir parçası haline getiriyor.

Düşünün, örneğin Ece Temelkuran’ın yarın, öbür gün Erdoğan’ın bir icraatini beğenip, övmeyeceğini nereden biliyorsunuz? Gazete yönetiminin onun fikirlerine bir sınır çizmeye hakkı var mı?

Gazeteciliğin temelinde, gazetecinin haber nesnesine mesafeli olma hadisesi vardır. Önyargılı davranmamak, kanıtlar ve somut bilgiler ışığında habere bakmak gazeteciliğin olmazsa olmazıdır. ‘Erdoğan karşıtıyız’ angajmanı ile baştan sınırlanan bir gazeteci bu temel düsturu  kendi inisiyatifi dışında doğrudan çiğnemiş demektir.

Birgün’ün manşeti gazete yönetiminin ‘siyasi dergi’ zihniyetini hala aşamadığını gösteriyor. Ama daha kötüsü şu; bu söz konusu tanıtım, kadroya yeni katılacak hiçbir gazeteciye sorulmadan yapılmış. İşte bu tutum reklamın içeriği kadar tehlikeli bir eğilim.

Gazetecilerin ÖDP’nin siyasi tutumuna bu kadar umursamazca monte edilmesi, yönetimin Birgün’e ilişkin gelecek konseptinde ‘gazetecilik’ faaliyetini aparat olarak gördüğünü açıkça gösteriyor.

Türkiye’de demokrasinin gelişimi için sermaye medyasına alternatif bir gazeteciliğin gelişmesi şart, bu çok önemli. Ama gözüken o ki bunun için öncelikle ülkemizdeki solun zihni darlık, bağnazlık ve sekterlikle ilgili sorunlarını aşması gerekiyor.

Son olarak, anladığım kadarıyla Ahmet Şık ve Ertuğrul Mavioğlu hala Birgün’de devam etmeye kararlı. Bu lansman skandalını yaratarak o bildik ayak oyunlarıyla bir iş yaptığını sananlara benim tavsiyem; bırakın da adamlar işlerini yapsınlar belki siz de bir şey öğrenirsiniz…

Gökhan Kaya www.turnusol.biz

 

Yahudiler’in isimlerini istedi, cevabını aldı

Haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özde Çakmak‘ın Yeşil Gazete için yaptığı çeviriyle sunuyoruz.

***

Macaristan’da aşırı-sağcı parti liderinin, hükümeti “ulusal güvenliği tehdit eden” Yahudileri fişlemeye zorlaması Yahudi liderler arasında infial yarattı. Liderler bunun Nazi Soykırımı’na yol açan faşist politikaların bir yansıması olduğunu ifade etti.

Macaristan’ın en büyük 3.partisi Jobbik lideri Marton Gyongyosi Gazze’deki kısa süreli çatışmanın ardından yükselen tansiyonun bu listeyi gerekli kıldığını, listenin parlamento üyelerini de kapsaması gerektiğini söyledi.

Muhalefet, Gyongyosi’nin partisinin Yahudi aleyhtarı ve Çingene azınlığa karşı sert söylemlerini kınadı ve partiyi 2014 seçimleri öncesi popülist davranmakla suçladı.

Jobbik daha önce  de resmi olarak Yahudilerin fişlenmesi talebinde bulunmamıştı.

Macaristan Yahudi Cemaati Birliği başkanı Gusatav Zoltai şunları söyledi: “Ben Nazi Soykırımı’ndan sağ kurtulanlardan biriyim. Politik amaçlara hizmet etmek için söylendiği açıkça belli olsa da, bu tür söylemler benim gibi insanların yarasına tuz basıyor. Bu Avrupa’nın ve tüm dünyanın utancıdır.”

Budapeşte’deki Soykırımı Anma Merkezi’nin verdiği bilgilere göre, Nazi Soykırımı sırasında Macaristan’da 500.000 ile 600.000 arasında Macar Yahudi katledildi. Diğer kaynaklara göre, Auschwitz’de öldürülen her 3 Yahudi’den biri Macar uyrukluydu.

Ülkedeki Yahudiler ve ırkçılık karşıtları Jobbik'i protesto ediyor

 

Gyongyosi’nin çağrısı, Dış İşleri Bakanlığı Sekreteri Zsolt Nemeth İsrail-Filistin çatışmasında Budapeşte’nin Macaristan kökenli İsraillilere, Macar Yahudilere ve Macaristan’daki Filistinlilere ortak fayda sağlayacak barışçıl çözümden yana olduğunu söylemesinin ardından geldi.

Pazartesi günü Jobbik partisinin web sitesinde yayınlanan videoda, partinin dış ilişkiler sorumlusu Gypngyosi, “İsrail’de yaşayan Macar uyruklu kişi sayısını da, Macaristan’da yaşayan İsrail Yahudisi kişi sayısını da biliyorum” diye konuştu.

“Böyle bir çatışma yaşanırken, özellikle Macaristan Parlamentosu ve hükümet içinde yer alan ve hiç şüphe yok ki ulusal güvenliği tehdit eden Yahudi asıllı kişileri belirlemenin vakti gelmiştir.”

Gyongyosi 35 yaşında. Orta Doğu ve Asya’da – Mısır, Irak, Afganistan ve Hindistan – yetişen, ofisi İran ve Türkiye’den gelen eşyalarla dekore edilmiş diplomat bir babanın oğlu. İşletme ve siyasal bilgiler alanında eğitim gördüğü Trinity College’den 2006 yılında mezun oldu.

Dört yıl boyunca KPMG’NİN Dublin şubesinde görev yaptı, 2005 yılında Budapeşte’ye döndü. 2006’dan beri Jobbik partisinde faaliyet gösteriyor. 2010’da parlamento üyesi oldu.

Özür diledi

Hükümet, açıklamaları kınadı.

Hükümet sözcüsü, “Hükümet, her tür Yahudi aleyhtarı, ırkçı ve aşırı uçtaki ifadeyi reddetmektedir. Bunlara engel olmak için ne gerekiyorsa yapılacaktır” dedi.

Salı günü Meclis Başkanı, iktidar partisi Fidesz milletvekili Laszlo Kover içtüzüğün bu tür söylemlere yaptırım uygulanmasının önünü açacak şekilde düzenlenmesi gerektiğini belirten bir açıklama yaptı.

Aynı gün Gyongyosi verdiği demeçte İsrail-Macaristan çift vatandaşı olanları kastettiğini belirterek sözlerini yumuşatmaya çalıştı.

Partinin web sitesinde “Yanlış anlaşılan sözlerim için Yahudi vatandaşlarımızdan özür diliyorum.” sözleri yayınlandı.

Ulusal Haber Ajansı MTI’nın haberine göre, daha sonra düzenlenen basın toplantısında Gyongyosi istifa etmeyeceğini ve konunun “kapanmış” olduğunu söyledi.

Jobbik’in anti-semitik söylemi asırlardır süregelen bir karalamayı – Yahudilerin dini törenlerde hristiyanların kanını akıttığı suçlamasını – akla getiriyor.

Birleşik Macar Yahudi Cemiyeti baş hahamı Slomo Koves yazılı açıklamasında, “Jobbik (kan akıtma ile ilgili) ortaçağ söylentileri yaymayı bıraktı, şimdi de Nazi propagandası yapıyor” ifadelerine yer verdi.

Rakamlarla Jobbik

Jobbik 2003’de siyasi parti olarak kayıtlara geçti. Parti giderek radikal bir tutum sergiledi. Yahudileri ve ülkedeki 700.000 Çingene vatandaşı kötüledikçe etkisini arttırdı.

2. Dünya Savaşı dönemindeki aşırı sağ grupları hatırlatan Macar Milis’lerini – kanuni yetkisi olmadan düzeni sağlamaya soyunan silahsız grup – kurarak kötü bir şöhret edindi. 2010 seçimlerinde parlamentoya girdi. 386 koltuktan 44’ünü ele geçirdi.

Bu arada, Başbakan Victor Orban’ın merkez-sağ hükümeti Macaristan’ı Avrupa’nın girdiği ekonomik çıkmazdan çıkarma telaşında.

Orban’ın partisi Fidesz 2010 yılından beri bir milyondan fazla seçmenini kaybetmiş olmasına rağmen ülkedeki en güçlü siyasi güç olmayı sürdürüyor.

Macaristan’daki seçmenlerin yarıdan fazlası çekimser ve oy hakkını saklı tutuyor. Bazı analistlere göre, 2014 seçimlerinde Jobbik, Fidesz ile sol muhalefet arasında dengeyi sağlayabilir.

(Reuters, Yeşil Gazete)

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

Editör: Durukan Dudu

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali başladı

5.Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bugün başlıyor. Festivale bu sene iki mekan, İtalyan Kültür Merkezi ile Salt Galata ev sahipliği yapıyor.

29 Kasım – 2 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek festivalin ilk iki günündefestival dahilinde gösterilecek filmler, ilk iki gün yani 29 ve 30 Kasım tarihlerinde Beyoğlu’nda bulunanİtalyan Kültür Merkezi’nde sonraki iki gün olan 1-2 Aralık tarihlerinde ise Karaköy’de bulunan Salt Galata‘da izlenebilir.

Festivali gerçekleştiren Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi, çeşitliliğe değer veren açık ve esnek bir yapı dahilinde yaşamı sürdürülebilir kılmak niyetiyle bir araya gelmiş bireylerin “yaşamı çoğaltacak” projeleri kolektif olarak hayata geçirme amacıyla doğdu. Tamamen sivil bir oluşum olan Kolektif, film festivali gibi “sürdürülebilir yaşam” konusuyla ilgili farkındalık arttırıcı çalışmaları Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi‘nin vizyonunu paylaşan bireyler ve organizasyonların desteği ve katılımıyla sürdürüyor.

İlki 2008 yılında gerçekleştirilen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, 2012 yılında yine içinde yaratıcılık ve çözüm barındıran birbirinden etkileyici filmlerle izleyicilerini sürdürülebilirlik kavramına ve dünyaya bütüncül bir bakış atmaya davet ediyor.

Bu seneki festivalde yine içinde yaratıcılık ve çözüm barındıran birbirinden etkileyici filmlerle, konuşmacılar ve müzisyenlerle sürdürülebilirlik kavramına ve dünyaya bütüncül bir bakış atılacak.

Toplumun her kesimini bir araya getirerek birleştirici ve kapsayıcı olmayı başaran Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde bir çiftçiyi, bir iş adamını, öğrencilerini toplayıp gelmiş bir öğretmeni, çocuğunun gelecekte yaşayacağı dünyadan endişeli bir anneyi, akademisyenleri, aktivistleri yan yana otururken ve fikir alış verişinde bulunurken görebilme imkanı da bulunuyor.

Festival programı, gösterilecek filmler, alternatif etkinlikler hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için surdurulebiliryasam.org/

Facebook sayfası:  facebook.com/surdurulebiliryasam

Twitter adresi: twitter.com/SYKolektifi

(Yeşil Gazete)

 

 

Mahkeme, tütün firmalarından yalanlarının itirafını istiyor

Yeşil Gazete  gönüllü çevirmenlerinden Baturay Palas tarafından çevrilmiştir.

***

ABD’de bir mahkeme, tütün firmalarının geçmişte yalan söylediklerine dair yürütülecek kamu kampanyası için ödeme yapmalarına hükmetti.

Sigara içmenin zararları konusunda yayınlanacak reklamlarda hangi kelimelerin kullanılması gerektiği uzun zamandır tartışılıyor.

Düzenleme, yürütülecek reklam çalışmasında firmaların geçmişteki söylemlerinin gerçek dışı olduğunu ‘beyan’ edecek sözlerin kullanılmasını şart koşuyor.

En az iki yıl sürecek çalışmanın hangi yayın organlarında yer alacağı ve maliyeti ise henüz belirlenmedi.  Tütün firmalarının ise temyiz hakkını kullanacakları konuşuluyor.

Reklamların her biri tütün firmalarının sigaranın insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini kamuoyuna karşı kasıtlı olarak çarpıttığına dair sözlerle başlayacak. Bir reklamda “Sigara her gün ortalama 1,200 Amerikalının ölümüne sebep olur.” sözleri yer alırken bir diğerinde “Sanık tütün firmaları sigaraları daha fazla bağımlılık yapacak şekilde üretiyor.” sözleri yer alıyor.

‘Hayati öneme sahip bir düzenleme’

Yargıç Gladys Kessler bu hükmü ilk olarak 2006 yılında vermiş ve firmaların sigaranın risklerini uzun süredir sakladığını belirtmişti.  Ardından reklamlarda kullanılacak kelimelerin içeriğiyle ilgili tartışmalar başladı. Tütün firmaları ‘kasıtlı’ kelimesinin kullanılmaması için uzun süre mücadele ettiler. Adalet Bakanlığı ve tütün firmaları arasındaki görüşmelerin önümüzdeki ay başlayacak. Görüşmelerde reklamların sigara paketleri, web siteleri, televizyon ve gazetelerde nasıl yer alacağıyla ilgili anlaşmalar yapılacak. Çocukları sigaradan uzak tutmak için yürütülen ‘Tobacco-Free Kids’ kampanyasının yöneticisi Matthew Myers ise bu düzenlemenin hayati öneme sahip olduğunu ve firmaların beyan edeceği sözlerin tam olarak belirlenmesi gerektiğini vurguladı.

(BBC UK, Yeşil Gazete)

Çeviren: Baturay Palas

 

Emeğin ve Doğanın sömürüsüne karşı yeşil sol seçenek – Arif Ali Cangı

Ankara- 25.11.2012

Değerli konuklar, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin kurucuları, Sevgili Arkadaşlarım

Eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojist yeni siyasetin eş sözcülüğü  görevini üstlenmek  için karşınızdayım. Bu görevi, kollektif üreteceğimiz politikalarımızın sözcülüğü görevini diğer eşsözcü arkadaşım Sevil Turan ile birlikte, yeni siyasete yakışan biçimde yürütmeye çalışacağız.

Eşitliği, özgürlüğü, barışı, demokrasiyi esas alan, dünyanın geleceğini, yaşamı koruyacak  yeni bir siyaset için yola çıkıyoruz. Bugün Türkiye siyaseti için yeni bir başlangıç,  köhnemiş anlayışlara karşı yepyeni bir siyaset doğuyor.

Biz yeni siyaseti yaşamsal bir tercih olarak görüyoruz. Çünkü, bugün artık küreselleşen kapitalizmle, insanın emeğinin sömürüsünün yanı sıra doğa da sömürünün konusu haline dönüştürüldü. Uygulanan politikalarla yaşam kaynakları hızla tüketiliyor, yaşam alanları kirletiliyor, önlenmeyen küresel iklim değişikliğiyle  ekolojik yıkım kapımıza dayandı. Bu düzen kendi yarattığı  krizlerini aşmak için acımasız yöntemleri kullanmayı sürdürüyor, bölgesel savaşlar dahil olmak üzere şiddetin her türlüsünü kullanıyor. Teknolojik gelişmeler de sömürünün daha da yoğunlaşmasına neden oluyor. Bir yandan işsizlik artarken diğer yandan çalışanlar günlerinin en önemli zamanlarını iş için harcıyorlar.

Kapitalist sistemin sömürü düzenin yarattığı katlanılamaz eşitsizlikler, savaşlar, katliamlar, doğanın ve tüm canlıların yaşamının yok olması tehlikesi karşısında, bugün insanlık önemli bir yol ayrımındadır. Ya büyük bir  kayıtsızlıkla izleyici olacağız ya da  ekolojik yıkılışı durduracak yaşamı koruyacak hem yeşil hem sol bir gelecek kuracağız.

Yeni siyaset, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemiz içinde yaşamsal bir tercih olarak karşımızda durmaktadır.

Aradan otuz yıl geçmesine rağmen halen 12 Eylül’ün getirdiği kurumlarla, onun koyduğu kurallarla ve zihniyeti ile ülke yönetiliyor. Bir yanda 12 Eylül ile yüzleşmede önemli bir başlangıç olan darbecilerin yargılanması devam ederken, diğer yandan 12 Eylül dönemini aratmayan siyaseti boğmaya çalışan yargılamalarla karşı karşıyayız. Basın, emekçiler, avukatlar ve BDP yöneticilerini suçlayan KCK davaları bunun en çarpıcı örneğini oluşturuyor, gündemimizde olan en basit kuralların dahi uygulanmadığı hukuksuz Pınar Selek davasını yine örnek olarak gösterebiliriz.

Türkiye’nin can yakıcı bu sorunu gibi tarihinden kaynaklanan sorunlarının yanı sıra, her alanda eşitsizlik, adaletsizlik ve ciddi demokrasi sorunları ortada duruyor. Bu sorunları çözeceği beklentisiyle toplumdan oldukça önemli bir destek alan AKP Hükümeti, bu sorunları çözemediği gibi giderek artan otoriterleşmesi ve muhafazakârlaşması ile sorunları derinleştiriyor. Bunun karşısında ise yine eski dünyanın zihniyetiyle hareket eden bir muhalefet bulunuyor.

Biz yeni bir siyaset için yola çıktık.

Biz daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna, bunun için de sistemi radikal bir biçimde değiştirmek gerektiğine inanıyoruz. Ama bunun için bir gün gelmesini umduğumuz o güzel günleri beklemeyeceğiz. Değişimi bugünden başlatmak ve dünyayı değiştirmek zorunda olduğumuza inanıyoruz.

İnsanın doğanın bir parçası olduğuna inanıyoruz. Doğanın vazgeçilmez haklara sahip olduğunu, insanların doğanın ve diğer canlıların haklarını ve yaşam ortamını koruma sorumluluğuna sahip olduğunu düşünüyoruz. Doğayı bir kaynak deposu olarak görmüyor, doğayla uyumlu bir yaşam ve yeşil bir gelecek kurmayı hedefliyoruz.

Etnik kimlik, kültür, dil, din, cinsel yönelim ve cinsiyetiyle tek tip olma dayatmalarına karşı çoğulcu, farklılıkların eşit beraberliğine dayalı bir toplumsal yaşam hedefini savunuyoruz. Toplumsal adalet ilkesini, tüm toplumsal konularda yön verici ve düzenleyici başat bir ilke olarak kabul ediyoruz. Herhangi bir etnik, dinsel, cinsel, beden ve cinsiyet farklı kimliğini dışlamayan tanınma adaletini toplumsal adaletin önemli bir özelliği olarak görüyoruz.

Başta Kürt Meselesi olmak üzere, Alevi meselesi, Ermeni Meselesi ve tüm etnik, dinî kimlik sorunlarının barış içinde kalıcı çözümünü, eşit yurttaşlık ilkesini merkeze koyarak aşabileceğimizi düşünüyoruz. Herkesin kendisini güven içinde hissedeceği, diğer kültürler ve kimlikler tarafından baskı altına alınmayacağı bir arada yaşama kültürünü önemsiyoruz.

Hayata ve dünyaya soldan bakıyoruz. Solun evrensel değerleri olan eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve dayanışma bizi bir araya getiren değerler. Politik çizgimiz solun dünyayı değiştirmek, demokrasiyi geliştirmek, barış içinde eşit ve özgür yaşamak için verdiği tarihsel mücadele birikimine dayanıyor.

Biz Emeğin ve doğanın sömürüsüne karşı eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojist yeşil sol seçeneği büyüteceğiz.

AKP hegemonyasına, toplumsal çatışmayı körükleyen anlayışa karşı demokratik ve toplumsal bir muhalefeti öreceğiz.

Kürt Meselesinin çözümü konusunda, bütün muhalif kesimlerle birlikte eşit yurttaşlık esasını esas alan çalışmaların içinde yer alacağız. Anadilinde eğitimi, anadilinde savunma hakkını, çok dilli ve çok kültürlü bir toplumsal düzenin kurulması mücadelesinin ortağı olacağız.

Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve ekolojist yeni bir anayasa için sözümüz olacak, böyle bir anayasaya kavuşuncaya kadar, 12 Eylülü aşıncaya kadar tüm gücümüzle, inatla uğraşacağız.

Ekolojinin siyasetini yapacağız, ekoloji harekelerinin hep içinde yer alacağız, yeri geldiğinde onların sözcüsü olacağız. Sadece insanın değil, börtü böceğin, kuşların, çiçeklerin, kısacası doğadaki tüm canlıların sözcüsü ve yaşamlarının savunucusu olacağız.

Bu siyaseti yaparken, katılımcı olacağız, hiyerarşiyi reddedeceğiz, şiddet karşıtı olacağız, şiddetsiz bir politik dil kullanacağız.

Barış içinde herkesin farklı herkesin eşit ve özgür olduğu,  yaşamın korunduğu bir toplumsal düzeni mutlaka kuracağız. Kendi adıma kadına yönelik şiddetle mücadele gününde buna söz veriyorum.

Biz eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve dayanışma değerleriyle dünyayı değiştirme, demokrasiyi geliştirme, barış içinde eşit ve özgür yaşamı kurmayı önümüze koyduk. Bunu birlikte başaracağımıza inanıyoruz.

Yolumuz açık olsun, hepimize kolay gelsin.

Arif Ali Cangı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü

 

Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven başkanlıktan düşürüldü

Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, başkanlık görevinden düşürüldü. Suyu 10 metreküpe kadar ücretsiz yaptığı için yargılanan ve beraat eden Özgüven’in başka bir davada 8 yıl 4 aylık hapis cezasının onanmasının ardından başkanlık görevinden düşürüldüğü açıklandı. Özgüven’in yerine geçecek kişi konusunda Başkanvekili Yusuf Altıparmak’ın adının ön plana çıktığı gelen haberler arasında.

Hapis cezasının ardından İsveç’e giden, cezasının onanması üzerine başkanlık görevi düşen Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven’in yerine kimin geçeceğinin arayışı sürüyor. Özgüven ailesi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve CHP İzmir İl Başkanı Ali Engin, Başkanvekili Yusuf Altıparmak’ı destekliyor.

Emekli öğretmen Altıparmak, parti grubunda da sevilen bir kişi olarak destek görüyor. Altıparmak’tan sonra adı en çok konuşulan bir başka isim Meclis Üyesi İsmail Tınay. Altıparmak destekçilerinin, adaylığını açıklayan Meclis Üyesi Sema Akıncı’yı ikna ettikleri öne sürüldü.

Dikili Belediye Meclisi, cuma günü yeni başkanını seçecek. Mecliste CHP’nin 7, AKP’nin 3, MHP’nin 1 koltuğu bulunuyor. CHP İzmir İl Başkanı Ali Engin, adayın uzlaşma içinde belirlenmesi ve fire verilmemesi için perşembe günü Dikili’ye gidecek. Engin, dün gece Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve yerel yönetimlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın ile görüştüğünü ve durumu aktardığını belirterek, “Perşembe günü uzlaşma sağlarız, cuma günü de seçim yaparız. Arkadaşlarımızla konuşup değerlendireceğiz. En uygun kişiyi başkan seçeceğiz” dedi.

(Yurt Gündemi)

Alevilerin kutsal saydığı Bakırtepe’de altın arama izni tepki çekti

Sivas’ın Kangal ilçesinde yaşayan Aleviler için kutsallık arz eden Bakırtepe mevkiinde siyanürle altın aranması için Demir Export adlı bir şirkete lisans verildi. Çalışmaların başlamasına bölgede yaşayan Aleviler tepki gösterdi.

Alınan bilgilere göre Maden Teknik Arama kurumu Yama Dağı’nın uzantısında yer alan sönmüş bir volkanik bir dağ olan Bakırtepe mevkisinde altın tespit etti ve bölgede kırk yıldır demir, krom çıkaran Demir Export firmasına 2006 yılında işletme ruhsatı verdi. Eylül ayında aramalar için harekete geçen firmanın çevre değerlendirme toplantıları protesto etti.

Yöre halkı tarafından inançsal değerleri açısından kutsal sayılan Bakırtepe Dağı siyanür tehlikesine karşı Bakırtepe Çevre Platformu, jeolojik özellikleri bakımından gölün korunmasını istiyor.

Konu ile ilgili yapılan açıklamada, Bakırtepe, bir yandan jeolojik özellikleri, diğer yandan yöre halkının inançsal değerleri açısından kutsal saydıkları, binlerce yıldır kurban adadıkları, dilek tuttukları yüce bir dağ olduğunu ve bu günlerde hiç olmayacak bir tehditle karşı karşıya olduğu belirtildi. Bakırtepe Çevre Platformu tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi;

“Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, temel insan haklarından biridir. Bu hak, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin bir gereği olarak anayasamızın 56. maddesinde; ‘Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir’ şeklinde ifade edilmiştir.

Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakere başlıklarından biri de ‘Çevre Hakkı’ olup, Türkiye’nin bu konuda, hukuksal ve yapısal ödevleri açıkça belirtilmiştir. Çevre Bakanlığı bu nedenle kurulmuştur. Ancak ilgili mevzuatın küçük bir kısmı yürürlüğe sokulmuştur.” Açıklamada MTA tarafından Bakırtepe Dağı’nda altın arandığı ve bulunması sonucu bir firmaya verildiğini ve kadim mekana zarar verileceğini öne sürüldü. Çevreyi savunmak, hayatı savunmak olduğu belirten Bakırtepe Çevre Platformu, açıklamasına şu şekilde devam etti;

“Bakırtepe’de altın madeni işletmeye hazırlanan Demir Export A.Ş ‘yi 1950’li yıllardan beri tanıyoruz. Yakın yörede işlettiği demir madeninde, kazma, kürekle çalışan babalarımız, amcalarımızdan hiçbiri kendi yaşantılarından daha uzun yaşamadılar, genç denilebilecek yaşlarda hayatlarını kaybettiler.

Demir madeni, o ocaklarda çalışanları öldürdü, altın madeni ise, çalışan, çalışmayan yüzlerce kilometrekarelik bir çember içinde yaşamakta olan tüm canlıları öldürecektir ve yüzlerce yıl o topraklarda ot bile bitmeyecektir. Ot bile bitmeyen topraklar bizim toprağımız değildir. Köylerimiz, toprağımız, tarlalarımız, çeşmelerimiz, gözelerimiz, derelerimiz, meralarımız, mezarlarımız, anılarımız, hayatlarımız, düşlerimiz ne satılıktır ne de kiralıktır. Çevre Bakanlığı’ndan bu projeyi iptal etmesini, doğamızı biz sahiplerine bırakmasını, Demir Export firmasından, çevreye, canlılara, insana zarar vermeden hatta onların hayatlarına destek olacak işlerle uğraşmasını, bir tek yaşamın binden daha çok paradan daha kıymetli olduğunu anlamasını istiyoruz.

(Yeşil Gazete)

 

Anti-gay yasası Uganda Parlamentosunda bir kez daha gündemde

Uganda’da anti-gay yasası olarak bilinen eşcinselliği yasaklamaya yönelik kanunun yeniden meclis gündeminde olduğu belirtildi. Hükümet sözcüsü Rebecca Kadaga 2012 bitmeden yasanın çıkmasını beklediklerini ifade etti.  Kadaga’nın yıl sonuna kadar yasa çıkar demesine karşın Ugandalı aktivistler anti-gay yasanın bu hafta içinde bile çıkabileceğini ifade ediyorlar.

Ugandalı eşcinsel hakları savuncusu David Kato geçen sene uğradığı saldırı sonucu öldürülmüştü

Yeni yasada daha önceki kanun tasarısında bulunan ölüm cezası bulunmuyor ancak eşcinsel ve lezbiyen aktivistler bu tasarının da cesaret kırıcı olduğunu belirtiyorlar. Ugandalı eşcinsel hakları savunucusu David Kato‘nun geçtiğimiz yıl içinde bir nefret cinayeti ile öldürülmesi bu yasanın sonrasında eşcinsellere yönelik baskının şiddetlenerek artacağı yönündeki endişeleri de yükseltiyor.

2009’yılından beri tartışılan yasayı Uganda, dış devletlerin “eşcinselliği yasaklarsanız, size yardımı keseriz” uyarılarının ardından rafa kaldırmıştı. Yasa tasarısına göre yargılanacak eşcinseller ikiye ayrılıyor. Bunlardan biri şiddetli gaylik yani tanınmış isimlerin eşcinsel ilişkiyi açık yaşaması, HIV virüsü taşıyanların ilişkiye devam etmesi ve pedofili vakaları. Diğeri ise herhangi bir vatandaşın eşcinsel ilişki yaşaması. Bu tür bir ilişki halinde taraflar hayatboyu hapis cezası alabilecek. Eğer şiddetli gay’lik durumu olur ise ceza ölüme kadar gidebilecek.

Yapılan araştırmaya göre halkın %89’u eşcinselliği kabul etmiyor.

(Yeşil Gazete, The Guardian)

 

Samaras: “Yunanistan için karanlık dönem sona erdi”

0
Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras

Avrupa Birliği Maliye bakanları ve IMF Başkanı Christine Lagarde’ın yaklaşık 10 saatlik toplantısında, Yunanistan’ın bu yıl sonunda gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 180’ine ulaşacak kamu borçlarının 2020’de yüzde 124’e ve 2022 yılında yüzde 110’un altına indirilmesi yeni hedef olarak benimsendi.

Yunanistan’a 43,7 milyar euroluk yeni kredi dilimine onay sürecinin  başlatılması kararlaştırılırken, bunun 10,6 milyar eurosunun bütçe finansmanı ve  23,8 milyar eurosunun bankalara sermaye takviyesi olarak gelecek ay serbest  bırakılacağı ve kalan 9,3 milyar euronun Atina’nın taahhüt ettiği vergi reformunu  hayata geçirmesi şartıyla 3 taksit halinde 2013’ün ilk çeyreğinde ödeneceği  belirtildi. Euro Bölgesi maliye bakanları, Yunanistan’a 43,7 milyar euroluk kredi  dilimine ulusal onay süreçlerinin ardından 13 Aralık’ta nihai onay verecek.

‘Karanlık Dönem bitti’

AB ve IMF’in açıklamasının ardından Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras, ”Yunanistan için çok gri, çok karanlık bir dönemin kalıcı olarak kapatıldığını” söyledi.

Ülkenin borcuyla ilgili Avro Bölgesi maliye bakanlarının Eurogrup toplantısında aldığı kararlara ilişkin ulusa seslenen Başbakan Samaras, açıklamasına, ”Dün Yunanistan için çok gri, çok karanlık bir dönem resmen sona erdi, kalıcı olarak kapatıldı” diyerek başladı.

”Yunanistan, itibarını yeniden kazanmayı başardı. Sonsuz kemer sıkma programını; kalkınma ve reformlar gerçekleştirmeyi cesaret eden programa dönüştürüp, borcunun yeniden çözülebilir olması için temeller atmayı başardı” diyerek açıklamasına devam eden Samaras, ”Avro para biriminde kalmayı başardık. Avro birimi dışında acılar ve ülkeyi daha büyük tehditler bekliyordu” ifadesini kullandı.

Yapılan anlaşmayla anında 34,5 milyar avroluk yardım paketinin serbest kalacağını ve bu miktarın sadece yüzde 10’unun faiz ve kreditörlere gideceğini yineleyen Samaras, kalan paranın herhangi bir şekilde ülkede kalacağını söyledi.

”Artık tasarruf önlemi alınmayacak”

Antonis Samaras, yeni acı verici tasarruf önlemleri alınmayacağını kaydederek, ”Ücret ve emekli maaşlarında yeni acı verici kesintiler olmayacak. Aksine koyduğumuz hedefleri aştıktan sonra tüm adaletsizlikler düzeltilecek” diye konuştu.

”Karar Yunanistan’ı avroda tutuyor”

Yunanistan Maliye Bakanı Yannis Sturnaras da Avro Bölgesi ve IMF’nin aldığı önemli kararın Yunanistan’ı avro para biriminde tuttuğunu ve borcu düşürerek, borç ve durgunluktan çıkmak için çok büyük şans verdiğini söyledi.

(Yeşil Gazete)