Ana Sayfa Blog Sayfa 4514

Kuş hareketliliği haritaları hazırlanıyor

Kızıl Akbaba (Gyps fulvus)

Türkiye’deki kuş hareketliliği haritalarının hazırlanması çalışmalarına başlandı.

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü Ahmet Özyanık, Türkiye’nin biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın şanslı ülkelerinden birisi olduğunu, bu olağanüstü ekosistem ve habitat çeşitliliğinin beraberinde önemli bir tür ve genetik çeşitliliğini getirdiğini söyledi.

Bu çalışmalar çerçevesinde, kuşlarla ilgili bu zamana kadar yapılmış çalışmalardaki mevcut verilerin derleneceğini ve Nuh’un Gemisi Biyolojik Çeşitlilik Veri Tabanı’na işleneceğini kaydeden Özyanık, toplanan verilerin derlenmesinin ardından, veri eksiği olan türler tespit edilerek bu konularda da çalışmalar yapılmasının sağlanacağını ifade etti.

Özyanık, şunları söyledi:

”Koloni halinde kuluçkaya yatan büyük yırtıcılar kara akbaba ve kızıl akbaba, koloni halinde kuluçkaya yatmasa da birbirine yakın yerlere yuva yapabilen küçük akbaba ile yine kalabalık gruplar halinde hareket eden toy kuşlarına ait üreme verilerinin toplanması için ise bu türler ile alakalı yapılan çalışmalar ve tüm kayıtlar incelenecek, üreme bilgileri yetersiz olan ve güvenilir olmayan alanlar ziyaret edilecek ve üreme bilgileri elde edilecek.”

Kızıl Akbabalar kayboluyor

Tüm bu çalışmalara rağmen Isparta’daki Yazılı Kanyon’da yaşayan kızıl akbabaların neslinin, bölgedeki taş ocakları yüzünden tehdit altında olduğu söylenmekte. Taş ocakları nedeniyle tahribata uğrayan bölgede daha önce 15 olan akbaba sayısı 2’ye düştü. Bölgede taş ocağı sayısı hergeçen gün bölge halkı ve çevreciler önlem alınmasını istiyor.

Konu CHP Milletvekili Arif Bulut tarafından meclis gündemine de taşınmıştı. CHP Milletvekili Arif Bulut, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevaplaması istemiyle verdiği soru önergesinde, Kasımlar Barajı için kullanılacak 500 kilo dinamitin bölgenin biyoçeşitliliğini nasıl etkileyeceğini  ve bölgede varlığını sürdüren, ancak kritik olarak yok olma tehdidiyle karşı karşıya bulunan türlerin korunması için herhangi bir somut çalışma yapılıp yapılmadığını sormuştu

(Yeşil Gazete)

Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’ndan 20 öneri

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, TBMM Başkanlığı’na sunacağı raporda yer alacak 20 maddelik öneri listesini belirledi. T24 internet sitesinden Hülya Karabağlı’nın haberine göre, “12 Eylül rejiminin, militarist söylemin temel özelliklerini içinde barındıran anayasalar döneminin sona erdirilmesi” vurgusuyla sivil anayasa gerekliliğine dikkat çekiliyor.

Öneride,  “Azınlık haklarının garanti altına alınması” değerlendirmesi yer aldı.  Siyasi cinayetler, başlıklı bölümde, ‘Kozmik oda/ odalardaki belgelerin araştırılması için TBMM’de bir Araştırma Komisyonu kurulması öneriler arasında.

Komisyon, ‘Askeri mahkemelerin kaldırılıp adliye içerisinde uzmanlık mahkemesi olarak’ yapılandırılmasını, ‘Askeri’ değil “asker” mahkemesi oluşturulmasını önerdi. Millî Güvenlik Kurulu’nun Avrupa Birliği normlarında sivil yapının kontrolünde ve tavsiye organı şeklinde yapılandırılması öneriler arasında. “Orduyu bir zabıta kuvveti olarak görmekten artık vazgeçilmelidir” denilen raporda, Jandarmanın sivilleştirilmesi istendi.

Komisyonun 20 maddelik önerileri şöyle.

Sivil Anayasa: 12 Eylül rejiminin dolayısıyla militarist söylemin temel özelliklerini içinde barındıran anayasalar döneminin sona erdirilmesi ve milletin temsilcilerince hazırlanacak bir anayasaya her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. Temel insan haklarının güvence altına alındığı; hükümetin yönetilenlerin rızasına dayandığı; çoğunluğun yönetiminde lakin azınlık haklarının garanti altına alındığı; özgür ve adil seçimler, kanun önünde eşitlik, bağımsız ve tarafsız mahkemelerin var olduğu; hükümetin anayasa ile sınırlandırıldığı; toplumsal, ekonomik ve siyasal çoğulculuğun, hoşgörü, işbirliği ve uzlaşma değerlerinin benimsendiği; tam demokrasi, çoğulculuk ve özgürlüğün esas alındığı bir kavrayışla halkın gerçek temsilcilerince, halkın önünde ve yüksek sesle tartışılmış yepyeni bir anayasa yapılmalıdır.

Gerçekleri Araştırma Komisyonu: Yasal düzenlemeler yapılmak suretiyle, Gerçekleri Araştırma Komisyonu kurulmalıdır. Geniş yetkilerle donatılmasını teminen, devlet sırrı, ticari sır ve bankacılık sırrı niteliğindeki bilgilere erişme imkânını verecek hukuki düzenlemeler yapılmalıdır. TBMM İç Tüzüğünde de gerekli değişikliklerin yapılması sağlanmalıdır.

İşkenceciler Deşifre Edilsin: Temel insan haklarının askıya alındığı darbe, muhtıra ve post modern darbe dönemlerinde mağdur olan, işkenceye uğrayan, hüküm giyen vatandaşların ve kamu görevlilerinin, durumlarının incelenmesi, gerektiğinde yargılamanın yenilenmesi, haklarının iadesi, ayrıca işkence, insan hakkı ihlalleri yapan ve insanlığa karşı suç işleyen kamu görevlilerinin araştırılması ve bunların kamuoyuna ifşa edilmeleri;

Kozmik Oda  Araştırma Komisyonu: Sivas Olayları, Başbağlar ve YaviKatlimları ve benzeri olayları araştırmak üzere;1 Mayıs 1977, Maraş, Çorum, Malatya ve Sivas katliamları: 12 Eylül darbesine giden yolda ülkeyi darbe ortamına hazır hale getirmek için tertiplenen olaylar ile 1990’lı yıllarda Kürt meselesini derinleştiren olaylar da dahil, tüm cinayetlerin arka planında yer alan karanlık odakların ortaya çıkarılması maksadıyla; Kamuoyunda hukuk dışı faaliyetler içinde bulunduklarına dair çok güçlü iddialar bulunan ve Özel Harp Dairesi, “Gladio”, “Kontrgerilla”, “JİTEM” adıyla bilinen oluşumlar: Kuruluşunda Seferberlik Tetkik Kurulu, sonra Özel Harp Dairesi ve ardından Özel Kuvvetler Komutanlığı ismini alan, doğrudan Genelkurmay Başkanlığına bağlı birim hakkında iddia edilen hukuk dışı faaliyetlerin incelenmesi ve buraya ait olduğu iddia edilen kozmik oda/odaların ve buradaki belgelerin araştırılması hususunda;Ayrı ayrı araştırma komisyonu kurulması Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne önerilmiştir.

Darbe Mağdurlarından Özür: Devlet ve darbe mağdurları: Darbe süreçlerini yaşamış ve demokrasilerini sağlamlaştırarak normalleşmelerini tamamlamış ülkelerdeki hukuki düzenlemeleri   dikkate alarak, tüm askeri darbelerin ve muhtıraların, hukuku ve demokrasiyi ağır şekilde ihlal eden fiiller olduğunu ilan edecek, darbelerin asli faillerini kınayacak ve tüm mağdurlardan özür dilemeye olanak tanıyacak bir hukuksal çerçeve oluşturulmalıdır.

AB Normlarında MGK: Millî Güvenlik Kurulu: Askeri vesayeti kurumsallaştıracak tüm mekanizmalar sivilleştirilmeli, hesap verebilen ve denetlenebilen bir yapı inşa edilmelidir. Militarist dili, devlet söyleminin ve aygıtlarının merkezine taşıyarak kendine “hükümetler ve siyaset üstü” rol biçen Millî Güvenlik Kurulu’nun normal bir demokraside yeri yoktur. MGK uygulamalarının Türkiye’ye maliyeti; demokratik işleyişi engelleyerek siyasi, sosyal, ekonomik nitelikteki ulusal sorunların çözümünü güçleştirmiş olmasıdır. Siyasetin askeri vesayetten kurtarılması ve ülkenin her sorununun millî güvenlik kriterleri doğrultusunda tartışılmasının önüne geçilebilmesi için, Millî Güvenlik Kurulu Avrupa Birliği normlarında sivil yapının kontrolünde ve tavsiye organı şeklinde yapılandırılmalıdır.

Genelkurmayın Herkesin Üstündeki Statüsü Son Bulmalı: Genelkurmay Başkanlığının Hukuksal Statüsü: Anayasada “Genelkurmay Başkanı görev ve yetkilerinden dolayı Başbakana karşı sorumludur.” şeklindeki hükümde yer alan “sorumluluğun” mahiyeti ve sınırları net bir şekilde belirlenmemiştir. Hâlâ Genelkurmay Başkanı’nın sorumluluk sınırları ve yaptırımları ile kuvvet komutanlarının Millî Savunma Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na karşı görev ve sorumluluklarını belirleyen bir düzenleme yoktur. Bu itibarla, Genelkurmay Başkanlığının özerk, hesap vermeyen, her şeyin ve herkesin üstündeki statüsü artık son bulmalı, devlet teşkilatındaki konumu çağdaş demokratik ülke örneklerine uygun hale getirilerek Millî Savunma Bakanlığına bağlanmalıdır. Ya da Başbakanlığa olan bağlılığının idari ve hukuki yönden açıklığa kavuşturularak bu yönde yasal düzenleme yapılmalıdır.

Jandarma Sivilleşsin: İç güvenlik, asayiş ve ordu: Orduyu bir zabıta kuvveti olarak görmekten artık vazgeçilmelidir. Terörle mücadelenin yanında, kolluk kuvveti olarak görev yapan jandarma teşkilatının mevcut durumu, demokratik devletlerde olması gereken kriterlere uymamaktadır. AB ülkelerinde Jandarma, sadece Fransa ve İtalya’da vardır, ancak bunlar da Türkiye’nin Jandarma teşkilatı gibi değil tamamen sivil bir birim gibi İçişleri Bakanlığına bağlıdır. Jandarma teşkilatının, iç güvenlik ve adli mekanizmadaki görevi sonlandırılmalıdır. Jandarma teşkilatı, sivil bir yapılanmaya dönüştürülmeli ve demokratik teamüllere uygun şekilde denetlenmesine olanak tanıyacak bir hukuksal çerçeveye kavuşturulmalıdır.

TSKGV,  TBMM Denetimine Açılmalı: Ordunun demokratik denetimi: Orduya yönelik denetim işlevi pratikte tam olarak yerine getirilememekte, bu noktada ikincil mevzuatın kanuna uygun olarak ve kanunda verilmiş yetkileri kısıtlamayacak şekilde hazırlanması ve uygulanması gerekmektedir. Bu alanda mevzuattan kaynaklanan tek istisna olan Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV) ve şirketleri yasal düzenlemeyle Sayıştay veya doğrudan TBMM denetimine açılmalıdır.

Askeri Mahkemeler Kaldırılmalı:  Askeri mahkemelerin kaldırılıp adliye içerisinde uzmanlık mahkemesi olarak; “Askeri” değil “asker” mahkemesi oluşturulması, bu mahkemede görülecek davaların temyiz incelemesi görevinin de Yargıtay’ın ceza dairelerinden birine verilmesi, yargılanacak sivil ve asker kişiler bakımından güvence sağlayacaktır. Bu itibarla, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kapatılmalı, yüksek yargı temyiz yeri, Yargıtay ve Danıştay’dan ibaret olmalıdır.

Jandarma Fişleme Yapmamalı: Batı Çalışma Grubu ve EMASYA örneklerinde yaşandığı gibi, orduya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını fişleme yetkisi verilmemiştir. Genelde askeri istihbaratın özelde Jandarma’nın yaptığı bu tür istihbarat faaliyetleri; yetki ve görev tecavüzü niteliğindedir ve açıkça kanun dışıdır. Jandarma Genel Komutanlığı kendi sorumluluk sahasında olmak kaydıyla ancak ve ancak, suçu önleme amaçlı teknik istihbarat ve teknik takip yapabilir. Askerin Türkiye’de oluşturduğu fiili durum ve nüfuz, kanunlardaki açık hükümlere rağmen jandarma ve diğer askeri istihbarat birimlerinin fişleme yapabilmelerine imkân vermiştir. Bu fiili duruma göz yumulmamalıdır.

Profesyonel Ordu: Türkiye’de ordu profesyonelleştirilmeli; bu yönde ordunun harekât kabiliyetini artıracak bir düzenlemeye gidilerek, nicelikten ziyade niteliği öne çıkaracak bir askeri yapılanma egemen kılınmalıdır.

AB Reformları Devam Etmeli:  Darbelerin kendisine zemin bulmasının gerçek sebebi demokrasinin zayıf olmasıdır. Güçlü bir demokrasi, muasır medeniyete ulaşmış ülkelerde uygulanan evrensel demokratik hukuk normlarının, insan hak ve hürriyetlerinin benimsenmesiyle mümkündür. Bu doğrultuda, Avrupa Birliği aday ülkesi olan Türkiye’nin, ilgili ve gerekli reformları hayata geçirme kararlılığı devam ettirilmelidir.

Sıkıyönetim Komutanlıktan Çıkarılmalı: Sıkıyönetim ve olağanüstü hal: Sıkıyönetim ve olağanüstü hal durumlarının sınırları, nedenleri, uygulama biçimi açık ve net olarak belirlenmelidir. Mevcut anayasada sıkıyönetimi gerektiren durumlar olarak düzenlenmiş hallerin tamamının bir komutanlık şeklinde değil, sivil bir yönetim modeliyle yeniden ele alınmalıdır. İlgili kanun maddelerinde yer alan hükümler demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne uygun tarzda düzenlenmelidir.

OYAK’ın Ayrıcalıkları Bitmeli: Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK): Darbe dönemi sonrası kurulmuş olan ve kamu çalışanları arasında eşitsizlik yaratan OYAK, sahip olduğu çok sayıda imtiyazla bugünlere gelmiştir. Bu kurumun haksız rekabet oluşturan tüm ayrıcalıkları ve tüm vergi muafiyetleri kaldırılmalıdır. Türk Ticaret Kanunu hükümlerine uygun hale getirilerek, orduyla ve devletle olan hukuki bağları, imtiyazlarıyla birlikte kesilmelidir.

Sır Kavramlaru Somutlaştırılmalı: TBMM İçtüzüğü ile araştırma komisyonu çalışmalarının kapsamı dışında tutulan “devlet sırrı” ile “ticari sır” kavramlarının hukuksal düzeyde tanımlanarak muğlâklığın giderilmesi sağlanmalı; bu çerçevede parlamentonun denetim olanaklarını güçlendirecek düzenlemeler geliştirilmelidir.

SPY, Seçim Yasası Demokratikleştirilmeli: Siyasi partiler ve demokrasi: Demokrasinin olmazsa olmazı siyasi partilerdir. Siyasi partilerin ve siyasetin kurumsal kimliklerinin güçlendirilmesi için önündeki hukuki engellerin kaldırılmasıyla ilgili yasal düzenlemeler yapılmalı, bu maksatla darbe dönemlerinden kalma Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Yüksek Seçim Kurulu Kanunu gibi mevzuat yeniden ele alınmalı ve demokratikleştirilmelidir

STK’ların Darbecilerin Yanında YerAlmaması Sağlanmalı: Sivil toplum: Tam demokrasiye sahip olamayan bir devlet sisteminin, kusursuz işleyen bir sivil toplum yapısına sahip olması beklenemez. Bazı sivil toplum örgütleri darbe dönemlerinde sivil siyaset yerine darbe ve darbecilerin yanında yer almışlardır. Olağanüstü dönemlerde vesayetçi oluşumlar, bu kuruluşlar yoluyla sivil toplum alanına müdahil olmakta ve buraları kontrol altında tutmaktadır. Bu kuruluşlar özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir yapıya kavuşturulacak şekilde yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

TSK’nın 35. Maddesi Ayıklanmalı: Darbe mevzuatı: Darbelere dayanak gösterilen TSK İç Hizmet Kanunu 35’inci maddesi ve benzeri tüm yasal düzenlemeler ile darbe dönemlerinde çıkarılan, bütün mevzuatın gözden geçirilmesi ve bu mevzuatta yer alan vesayetçi düzenlemelerin tespit edilip ayıklanması için bir araştırma komisyonu kurulmalıdır.

Vakıfların Malları İade Edilmeli: Malvarlıklarına el konulan STK’lar: Darbe dönemlerinde malvarlıklarına el konulan ve/veya kamulaştırılan dernek, vakıf, sendika ve özel kişilerin malvarlıklarının iade edilmesi hususunda yapılabilecekler araştırılarak bu konuda gerekli adımlar atılmalıdır.

Park ve Caddelerden Darbeci İsimleri Kaldırılmalı: Toplumsal hafıza: Tüm darbelerin-muhtıraların sorumlularının ve darbelere teşebbüs edenlerin, kamu kurumları, sokak, cadde, stat, park ve spor salonları gibi kamu alanlarına verilmiş isimleri derhal kaldırılmalıdır.

Askeri Müfredat Yeniden Düzenlenmeli: Demokratik Eğitim: Askeri ve tüm eğitim kurumlarının müfredatı, eğitim bilimciler tarafından incelenmeli, günümüzün koşulları ve demokratik normlara uygun olarak yeniden düzenlenmelidir. 12 Eylül’ün bir kurumu olarak teşekkül eden YÖK, demokratik normlara uygun şekilde yapılandırılmalıdır.

(T24)

Türkiye’nin ilk organik köyünde hasat zamanı

Manisa’nın Salihli İlçesi’nde 1989 yılında organik tarımla tanışan ve Türkiye’nin ilk organik üretimi yapılan Tekelioğlu Köyü‘nde üreticilerin yüzü hem yüksek gelir hem de yüksek kazançla gülüyor. 75 hanenin olduğu köyde üreticilerin yüzde 95’i organik tarımla uğraşırken önceden çorak olan topraklardan artık her sezonda 2 defa ürün alınabiliyor.

Köye 1989 yılında organik tarım ürünleri işleyen Rapunzel firmasının gelmesi ile köylünün kaderi değişti. Önceden tamamına yakını bozkır olan verimsiz topraklar, köylünün zamanla organik tarıma yönelmesi ile yeniden hayat buldu. Rapunzel Firmasının Tekelioğlu Köyü’ndeki temsilcisi olan 47 yaşındaki İsmet Erefe, Tekelioğlu’nun Türkiye’nin ilk organik tarım üretimine geçiş yapan köyü olduğunu kaydetti.

Erefe, “Köyümüz 75 haneli ve yaklaşık 300 nüfusdan oluşuyor. Marmara Gölü kenarında yer alan köyümüzde bundan yaklaşık 25 yıl önce sadece kuru tarım ürünleri üretilebiliyordu. Bir de köyümüzün hemen yanında bulunan gölden balık avlanabiliyordu. Ancak 1989 yılında organik tarım ürünleri işleyen Rapunzel Firması’nın köyümüze gelmesi ile birlikte köyün kaderi bir anda değişti. Köyümüzde ilk etapta organik susma projesi hayata geçti” dedi.

Tekelioğlu Köyü’nde yaklaşık 10 bin dönümlük alanda organik tarım sayesinde üretim yapılabildiğine dikkat çeken Erefe, “Daha önceleri köyümüzün toprakları bozkır gibi verimsizdi. Şimdi aklınıza gelen bütün sebze ve meyve çeşitlerini yetiştirebiliyoruz. Topraklarımızın çoraklaşmasındaki en büyük etken ise suni gübreler ve kimyasal ilaçlardı. Artık tamamen gerçek hayvan gübresi veriyoruz. 23 yılın sonunda da doğa kendini yeniledi ve toprak yeniden verimli hale geldi. Ürünlerimizin tamamının organik olmasından dolayı da daha çok kazanıyoruz” dedi.

ORGANİK MARKETİ BİLE VAR

Tekelioğlu Köyü’nde yetiştirilen ürünlerin tamamına yakınının organik olması köyde bir de ‘Doğal ve Organik Ürünler Marketi’ açılmasına zemin hazırladı. Market hakkında da bilgi veren İsmet Erefe, tamamen organik ürünlerin satıldığını söyledi.

Ürünlerin tamamının sertifikalı ve sağlığa uygun olduğunu kaydeden Erefe, market içerisinde nohut, mercimek, üzüm, incir, antep fıstığı, fındık, tarhana, bulgur, zeytin yağı, kurutulmuş domates gibi ürünlerin satışının yapıldığını belirtti.

ORGANİK TARIM OLMAZSA KOMPOST

İsmet Erefe, organik tarımda kullanılan ham maddenin kompost olduğunu belirtti. Erefe, “Kompost, hayvanlardan elde edilen organik gübre. Bu gübreyi köyümüzün içerisinde bulunan tesislerde üretiyoruz. Bu madde ile ürünün verimi artıyor, kurumuş çoraklaşmış topraklar bir süre sonra yeniden hayat buluyor” diye konuştu.

Tekelioğlu Köyü’nde organik tarıma geçen üretici İbrahim Akgöl ise “Daha önce organik tarıma geçmeden önce bir çok sıkıntı yaşıyorduk. Ürünümüzden istediğimiz verimi alamıyorduk, yeterince kazanamıyorduk. Organik Tarıma geçtiğimizden bu yana hem kazancımız arttı hem de insanlar için daha sağlıklı ürünler yetiştirmenin mutluluğunu yaşıyoruz” dedi.

(Yeşil Gazete, DHA)

 

Dans ede ede geliyoruz – Sevil Turan

Sevgili Dostlar,

Fazla tevazu kibirdendir derler. Bugün burada gerçekleştirdiğimiz bütünleşmenin Türkiye siyaseti açısından önemini, tarihin mutlaka yazacağına eminim.

Bunu net bir şekilde ortaya koymakta bir sakınca görmüyorum. Ülkemizin sol muhalefet tarihinde eşitlik ve demokrasi mücadelesi veren en köklü geleneklerinin temsilcileriyle, tüm gezegeni felakete sürükleyen kapitalizme karşı mücadele eden yeşil düşüncenin birlikteliği umutlarımızı daha da arttırıyor.

Yeni bir siyasetin doğuşuna tanıklık ediyoruz. Bu birleşmeyle, askeri veya  sivil ille de devletçi vesayet olsun diyenlere karşı,  bireysel hak ve özgürlükleri talep eden, hem yeşil hem sol bir siyaset vaat ediyoruz.

İnsanın doğanın efendisi değil, yalnızca bir parçası olduğu temel düşüncesi ile doğayla birlikte hepimizin tüm haklarının güvence altına alındığı, ekolojik bir toplumsal dönüşümü müjdeliyoruz.

Doğadan, insandan ve emekten yana siyaseti yükseltmenin tam zamanı, kadınlarla, gençlerle ve toplumun ötekileştirilen tüm kesimleriyle birlikte öreceğimiz mücadelemizin eşiğindeyiz.

Salonların değil sokağın partisi olmak istiyoruz. Bugünkü tek üzüntüm bir kadın olarak kadına uygulanan şiddete karşı sokakta olan; hakları için, eşit ve adil bir yaşam için mücadele eden kadınların yanında olamamak. Ama umudumuzun partisini böyle bir günde kurmak da çok anlamlı. Gelecek 25 Kasım’larda , yeni partimizin kuruluş gününü mücadelelerimizin sesini sokaklarda yükselterek kutlayacacağız.

Son bir yılda bir yandan birleşme çalışmalarını yürütüp bir yandan da askeri darbelerle hesaplaşırken diğer yandan HES’lere karşı; Aliağa, Gerze, Bartın, İğneada termik santrallerine; nükleer santrallere karşı mücadelele ettik, ediyoruz. Ötekileştirilen, yok sayılan tüm kimliklerin, eşcinsellerin, kadınların, hak ve eşitlik mücadelelerinde yer aldık. Bu mücadelelerin bazılarını kazandık, bazılarında ise mücadelemiz devam ediyor. Şimdi, bu birleşme sayesinde bu mücadeleleri daha geniş kesimlerin sahipleneceğine dair umutlarımız artıyor.

İşimiz çok, yolumuz uzun bunun farkındayız. Hak arayışlarını “şov” olarak nitelendiren, işçi ölümlerine “kader” diyen, suların boşa akmayacağını söyleyen, tüm dünyanın şantiye olacağını söylemekte herhangi bir beis görmeyen, kadınları sadece bir üreme makinesi olarak gören bir zihniyete karşı diyoruz ki; “siz daha şov görmediniz, biz dans ede ede geliyoruz.

Bugün gelinen noktada doğa-insan ayrımını yapmak mümkün değil. Küresel iklim krizi, tüm canlı yaşamını tehdit ediyor.  İnsanlığın gördüğü en büyük kriz bu. Sorun sadece doğanın tahrip edilmesi değil; bu kriz  ayrımcılık ve eşitsizlikleri derinleştiriyor. İklim değişikliği insanları evsiz, güvencesiz, gıdasız, işsiz bırakıyor.  Bu mağduriyeti yaşayan ise yine herkesten çok kadınlar ve çocuklar…

Evrensel değerlerimizi savunurken siyaseti herşeyden önce yerel pratikler üzerinden üreteceğiz. Üstten bir politika anlayışı ile değil, yereldeki mücadelelere katılarak, yurttaşların katıldığı, karar verdiği bir siyaset ve mücadele anlayışını sürdüreceğiz.

Değerlerimizle, söylemlerimizle, hayata geçireceğimiz politikalar ve  projelerimizle mücadelemizi, hep beraber yeni bir siyasetle inşa edeceğiz..  Yeni siyaseti kuracak olan nereden geldiğimiz değil, beraber neler yapacağımızdır. Farklılıklarımız çeşitliliklerimiz olacaktır, umudumuz ise ortak değerlerimiz ve amaçlarımızdır. 

Sömürüsüz, ayrımcı olmayan bir siyaset , bir yaşam, bir Türkiye ve bir dünyayı ilk olarak kendi partimizin içinden öreceğiz. Benim burda genç bir kadın olarak aday olabilmem,  samimiyetimizin ve yeni siyasetin temellerini  bugünden attığımızın göstergesidir.

Yeni siyaset, sol olacak, yeşil olacak, genç olacak, katılımcı olacak, çoğulcu olacak, çeşitli olacak ve herşeyden öte şenlikli olacak.

Ormanları yokedip beton binalar dikerken, bu binalarda yaşamanın  insan ilişkilerini nasıl değiştirdiğini farketmiyorlar. Akarsuları yok edip baraj yapmayı, toprağın altını üstüne getirip maden çıkarmayı gelişme ve kalkınma sayıyorlar…

Savaştan ve şiddetten beslenen hakim siyasi anlayışlara karşı  dans ede ede kazanacağız.

Sevil Turan

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü

 

Almanya’nın yenilenebilir enerji atağı salım kesintilerinde başarı getirdi

Berlin muhabiri Louise Osborne’un The Guardian gazetesinde 26 Kasım tarihinde çıkan haberini gönüllü çevirmenlerimizden Yusuf Yılmaz’ın (jos_ph@twitter) çevirisiyle sunuyoruz.
***
Almanya'nın yenilenebilir enerji, rüzgar gücü dahil, kullanarak ürettiği elektrik, 2012'nin ilk yarısında %20'den %25'e çıktı. Fotoğraf: Patrick Pleul/AFP/Getty Images

Almanya son yıllarda sera gazı salımını gözle görülebilir ölçüde azalttı. Bu durum Avrupa’yı da rüzgar ve güneş gücü çağına yönlendiren “yenilenebilir enerji ajandasını” da ilerleten bir durum.

Alman Federal Çevre Ajansı’nın (UBA) verilerine göre geçtiğimiz yıl ülkenin CO2 salımı 2010’a göre %2.4 azaldı. Uzmanların söylediğine göre bu azalış, ülkenin nükleer enerjiden ayrılmaya başlamasından beri ivme kazanan yenilenebilir enerjiye doğru geçiş ile geldi.

Yenilenebilir enerji kullanılarak üretilen elektriğin 2012’nin ilk altı ayında %20’den %25’e yükselmesi, ülkeyi 2020’de %35 ve 2050’de %80 hedeflerine yaklaştırdı.

Bu durum karşısında “İklim Etki Araştırması için Postdam Enstitüsü”ndeki “Sürdürülebilir Çözümler Projesi” yardımcı başkanı Brigitte Knopf “Yenilenebilirlerin payındaki artış konusunda iyi bir çizgideyiz” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Önümüzde bazı engeller olmasına rağmen, bu bir başarı hikayesidir.”

Alman Ticaret ve Yatırım Ajansı’nın yayınladığı rakamlara göre, yenilebilir enerjiyle üretilen elektriğin %38’i rüzgar gücü, ve yaklaşık %16’sı da güneşten geldi.

Yenilenebilirlere ilerleyiş, Almanya’nın fazlaca saygı gören ve kopyalanan Yenilenebilir Enerji Yasası (EEG) ile geldi. Bu yasayla gelen tarife garantisi rüzgar ve güneş enerjisine yatırım yapanları destekliyor.

Yardımın maliyeti Almanya’da hararetli bir tartışmayı da tetikledi, çünkü yardımlar evlerde daha yüksek enerji faturası sonucunu doğurdu.

Knopf “Eğer fiyatlar artmaya devam ederse, bu enerji dönüşümünün toplum tarafından kabul edilmesi sürecini baltalayabilir.” diyor.

Japonya’daki 2011 Fukushima nükleer felaketi ile beraber bu dönüşüm, Berlin’i Almanya’daki nükleer enerji kullanımının kademeli olarak bitirilmesi planlarını 2036’dan 2022’ye çekmeye sevk etti. 17 nükleer güç santralinin sekizi enerji dönüşümü politikalarının sonucu olarak geçen sene kapatıldı.

Ancak bu durum bir yandan Almanya’nın yenilenebilir enerjilere duyduğu güvenini artırırken, bir yandan da temel karbondioksit (CO2) kaynağı olan kömürlü termik santrallere olan bağlılığını da arttırdı. Uzmanlar, yeni kömürlü termik santral planları olmadığını, sadece halen yapım aşamasındakilerin tamamlanacağını söylüyor.

İnşaat halindeki kömürlü termik santraller hakkında Germanwatch çevreci grubundan Jan Burck “Eğer inşaat halinde yeni santralleriniz varsa ve bunları 40 ya da 50 yıl çalıştırmayı planlıyorsanız, gelecekte salım probleminiz olacak demektir.” diyor.

Almanya karbon salımını 2020’ye kadar 1990’dakine göre %40, 2050’de ise 1990 rakamlarına göre %80-%95 oranında azaltmayı hedefliyor. Burck’a göre bu hedefi tutturmak zor olacak.

Mevcut politikalar 2011’e değin toplamda yaklaşık %26.5 azalma getirmiş olsa da, Almanya Federal Çevre Ajansı (UBA)’nın tuttuğu istatistiklere göre ortada başka sorunlar da var.

Avrupa’nın karbon salım ticareti taslağı (ETS) daha az “hırslı” hedeflere sahip: AB şirketleri Almanya’nın ulusal karbon azaltım hedefleri doğrultusunda çalışmak zorunda değil. Bu durum karşısında çevreciler, tüm AB üye ülkeleri “sıraya sokacak” daha güçlü düzenlemelerin Avrupa-genelinde oluşturulması için bastırıyor.

Sorunlara rağmen, Almanya yeşil ajandasına sadık kalıyor. Almanya’da İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşayan kuşakların “ebeveynlerinin yaşananlar karşısında hareketsiz kalmış olmasına” duydukları tepkiden de beslenen bir “dünya sorunlarını çözme sorumluluğunu” hissediyor olmalarının, iklim değişikliği konusunda da etkili olduğu belirtiliyor.

“Bu hissiyat çok güçlü bir çevreci ve nükleer-karşıtı harekete öncülük ediyor.” diyor Yeşil Parti milletvekili Herman Ott. “Bu nihayetinde Yeşil partinin kurulmasına öncülük etti ve bizi çok güçlü yaptı. Eğer bir şey yanlış gidiyorsa ayağa kalkıp sesinizi duyurmalı ve bir şeyler yapmalısınız. Aksi takdirde 20-30 yıl sonra çocuklarınız şunu soracaktır ‘Neden bir şey yapmadın?'”

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Çeviri: Yusuf Yılmaz – jos_ph@twitter

Editör: Durukan Dudu


Cop18’den müjdeli haber. Türkiye bir kez daha “Günün Fosili” seçildi

Katar’ın başkenti Doha’da dün başlayan ve 7 Aralık’ta sona erecek olan Birleşmiş Milletler 18. Taraflar Konferansı’nın ikinci gününde, akşam saatlerinde, Türkiye’ye muhteşem bir ödül verildi.

İlk defa 1999 Bonn görüşmelerinde Almanya STK Forumu tarafından verilen ve o zamandan bu yana Uluslarası İklim Eylem Ağı (Climate Action Network-International) tarafından verilen “Günün Fosili” ödülünde bugün Türkiye birinci seçildi.

“Günün Fosili” ödülü, iklime en büyük zararı veren ve BM İklim Müzakereleri’ni en fazla tıkayan, sorumluluk almaktan en fazla kaçan ülkelere verilen “sarkastik” bir ödül. Diğer bir deyişle, iklimi mahveden ülkelere verilen mizahi bir uyarı.

CAN-International tarafından yapılan basın açıklamasında “Türkiye’nin Kömürle Olan Sevdası Gerçek bir Fosil” denildi. Açıklamada Türkiye’nin dünyada kömüre en fazla yatırım yapan 4. ülke olduğuna dikkat çekiliyor ve 1990-2010 yılları arasında Türkiye’nin dünyanın en fazla nispi seragazı salım artışı yaşayan ülke olduğu hatırlatılıyor. Bütün bunların yanısıra, AKP hükümeti tarafından 2012’nin “kömür yılı” ilan edilmesinin üzerine Türkiye’nin bir de iklim değişikliğiyle mücadele için uluslararası fonlardan daha fazla talep ediyor olması karşısında tüm iklim aktivistlerinin şaşkın olduğu gözüküyor. Durumun saçmalığının bunla kalmadığını belirten CAN-International, Türkiye’nin Kyoto Sözleşmesi’nin ilk periyodunda hiçbir vaatte bulunmadığını, üstüne üstlük ikinci periyotta da hiçbir vaatte bulunmayacağını açıkladığını belirtiyor.

Bazı uzmanlar ise Türkiye’ye sırf bu konudaki “açıksözlülüğü” için bile ödül verilebileceğini belirtiyor.

 

(Yeşil Gazete)

Tarihten geleceğe – Naci Sönmez

Hafta sonu Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin kuruluş kongresi için Ankara’daydım. Yeni partinin çok sayıdaki kurucuları arasında yer alıp, solun geleceği açısından önemli bir farkındalığın içinde olmaktan gurur duydum.

Evet, Yeşiller ve EDP’nin bir yılı aşkın süredir sürdürdüğü birleşme çalışmaları, bağımsız kimi bireylerin de katılımıyla nihayet yeni bir partinin kurulmasıyla noktalandı.

Son yıllarda solun içinde ve toplumun derinliklerinde birçok can alıcı konuda derin ayrılık konusu olan meselelerin, artık daha anlaşılır bir politik düzlemde tartışılmaya ve örgütlenmeye ihtiyacı vardı.

Dünyadaki ve ülkemizdeki önemli gelişmeler, değişimler karşısında, dün birlikte siyaset yapmış birçok kesim, şimdilerde farklı yerlerde ve farklı siyasi tercihler içindeler. Bu durumun yadırganacak bir yanı olmadığı gibi, anlaşılır yanları çoktur.

Gelişmeler, siyasal dönüşümler, fikirlerin ve o fikirlerin zorladığı eylemlerin de değişimini beraberinde getirir. Sol içinde de bir süredir, temel konularda ve güncel siyasetin okunmasında önemli farklılaşmalar kendini dışa vurmaya başlamıştı.

Artık, bugünkü dünyanın sorunlarına ve çözüm bekleyen meselelerine solun, sadece kendi eski ajandasındaki fikirleriyle yanıtlar üretmesi mümkün değildir. Mümkün olmadığını da, son yıllarda her geçen gün geriliyor olmasından ve kendi iç dünyasına kapanmasından anlamış olduk.

Türkiye’nin en temel problemlerine, salt eski yaklaşım biçimlerinden çözüm üretmeye çalışan sol yaklaşımların dışında bir sol siyasi odağa ihtiyaç vardı. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, bu anlamda bir farkındalık ortaya koymuş tek adres gibi durmaktadır. En azından partiyi kuran iradenin, birey ve grupları bilinen siyasi yaklaşımları bu partinin sol içinde çok başka bir yerde duracağına işaret etmektedir.

Elbette hepimiz bir tarihten gelmekteyiz. Hepimiz o sol tarihin labirentlerinde kavgalara girdik. Daha özgür, daha eşitlikçi, daha demokratik bir düzenin peşinde koştuk. Geçmiş zorlu mücadele yıllarında hepimiz önemli bedeller ödedik. Sevdiklerimizi kaybettik bu mücadelede. Genç yaşında bir sevgiliye eli değmeden ölen arkadaşlarımız oldu. Hayatlarının baharında zalimlerin kurşunlarına hedef olan çok sevgili genç dostlarımız oldu.

Bugün hala bir arayışımız olmasında, daha özgür, daha eşitlikçi bir düzen istiyor olmamızda o arkadaşlarımıza verilmiş sözlerimiz var. Onlar verili olanaklar ve kendi zamanlarının koşulları içinde bir siyasetin ve davanın peşinden yürüdüler. Her dönem, kendi zamanının kadrolarını ve mücadele aktörlerini yaratır. Bazen olaylar, siyasi gelişmeler o aktörlerin ve kadroların niyetlerinden bağımsız seyirler izler ve ortaya çıkan sonuçlar onların başlangıç niyetlerinin ötesine geçer.

Geçmiş tartışması bu anlamda çok nazik bir tartışmadır. Hatta bu nazik yan geçmişten gelenler açısından çok hassas bir yandır. Bugün içine girdiğimiz bu yeni siyasette, geçmiş örgütlü mücadele geleneğinden gelenlerle, yepyeni pırıl pırıl yeni genç kuşakların karşılıklı empati yaparak katkı sunacakları çok şey olduğunu düşünüyorum.

Hatta daha özgürlükçü ve demokrat bir sol yaratma sürecinde, geçmiş örgütlü mücadele geleneğinden gelenlerin katkısı çok önemlidir. Yenilenmek, geçmişle yüzleşmek için fikren yenilenmek önemlidir. Bugün solun değişik kulvarlarında gencecik insanların, geçmişin çok gerisinde bağnaz, tutucu, muhafazakâr bir sol siyasete militanca sarıldıklarını gördükçe, yenilenmenin yaşla değil, sahip çıktığımız fikirlerle bağlantısı olduğunu hatırlarım hep.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, solun tarihsel bağlamından kopmadan, ancak tarihsel olanı değiştirip dönüştürme becerisini göstererek ve bugünün dünyasının siyaset okumasını yaparken geçmişin ayağına dolaşmasına engel olarak yol alabildiği sürece, olduğu durumun ötesine geçmeyi sağlayabilir.

Hayırlı olsun diyorum. Bu kez ayağımızda prangalar olmadan, geçmişe ve geleceğe dair korkular taşımadan yürüyelim diyorum. Birbirimize ve iç dünyamıza konuşan değil, ahaliye, geniş toplumsal kesimlere konuşan bir dil kuralım diyorum.

Konuştuğumuzda, iç dünyamızın ne dediği elbet önemli olmalı, ama esas olan konuştuğumuzda, geniş toplumsal kesimlerin ne dediğidir.

En önemlisi de karşıtlarınızın sizi görmeden, sizin herhangi bir meselede ne düşündüğünüzü merak etmeden adım atamamasını sağlamak ve lafınızın bir siyasi ağırlığının olmasıdır.

Bize kolay gelsin, memlekete umut olsun!

Naci Sönmez – www.turnusol.biz

 

Pınar Selek için bu akşam Cezayir Toplantı Salonuna

Hala Tanığız Platformu, Pınar Selek’in üç kez beraat ettiği Mısır Çarşısı davasında tekrar müebbetle yargılanmak istenmesine karşı bu akşam, 27 Kasım Salı 20.00’de Cezayir Büyük Toplantı Salonu’nda, gazeteciler, köşe yazarları, akademisyenler, hukukçular ve hak savunucularının katılımıyla bir toplantı düzenliyor.

Toplantıda 14 yıldır devam eden hukuki süreç değerlendirilecek ve 13 Aralık’ta  görülecek duruşma öncesinde neler yapılabileceği konuşulacak.

Toplantının çağrı metni şöyle:

“Pınar Selek’in sesini duydunuz mu? ‘Yurt dışına çıkma nedenim, biraz uzak kalmaktı. Şimdi durum değişti. Sanki zorunlu hale geldi. Bunu da kimsenin kabul etmemesi gerek. Ne olur ülkeme dönmem için herkes bir şey yapsın. Bir çağrıda bulunmak istiyorum: 13 Aralık’ta, kararın açıklanacağı bu saçmalığa herkes gitmeli. Uzakta olan da gelmeli, işi olan işten izin almalı.’

“27 Kasım Salı aksamı 20.00’de Cezayir Büyük Toplantı Salonu’nda buluşuyoruz.  Pınar Selek’ten esirgenen adaleti ısrarla, inatla talep etmek için, hep birlikte, hepimiz için…”

Ne olmuştu?

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Kasım’da görülen duruşmada Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk hakkında verdiği beraat kararında direnmekten vazgeçti. Böylece Selek ve Öztürk daha önce üç kez beraat ettikleri davada yeninden yargılanmaya başlanacak. Duruşmaya 13 Aralık  günü 14.00’te devam edilecek.

(Bianet)

 

BDP’liler hakkındaki fezleke Meclis Başkanlığına sunuldu

Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk ile 9 BDP’li milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin Başbakanlık Tezkeresi, TBMM Başkanlığı’na sunuldu.

BDP Genel Başkan Yardımcısı ve Siirt Milletvekili Gültan Kışanak, BDP Grup Başkanvekili ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken, BDP Hakkari Milletvekilleri Adil Kurt ve Esat Canan, BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, BDP Van Milletvekili Nazmi Gür, BDP Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu, BDP Ağrı Milletvekili Halil Aksoy, BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü ve Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk hakkında, ”silahlı terör örgütüne yardım etmek” suçundan TCK ve TMK uyarınca soruşturma açılmasına izin verilmesi talebini içeren dokunulmazlık dosyası, evrak kaydı yapıldıktan sonra TBMM Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu’na sevk edilecek.

Dokunulmazlık zırhıyla doğmadık

BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmanın ardından fezlekeyle ilgili sorular üzerine,  ”Sevk edilsin. Bunu konuşmayı faydalı görmüyoruz. Bundan sonra da demokrasi, barış için siyaset yapmaya devam edeceğiz. Biz milletvekili olarak doğmadık anamızdan, dokunulmazlık zırhıyla da doğmadık” dedi.

Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk da ”Türkiye demokrasisi yara alır. Biz siyaset yapmaya, mücadelemizi yürütmeye devam edeceğiz” ifadesini kullandı.

Greenpeace: Doha’da bağlayıcı karar alınmazsa gezegen 4 derece ısınacak

BM nezdinde 18 yıldır her sene yapılan İklim Değişikliği Taraflar Konferansının 18.si (Cop18) 26 Kasım Pazartesi Katar'ın başkenti Doha'da başladı

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Pınar Aksoğan iklim konferansında 2015’te imzalanacak anlaşma konusunda ilerleme olmazsa dünyayı tehlikeli bir geleceğin beklediğini söyledi.

Aksoğan dün Katar’ın başkenti Doha’da başlayan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 18. Taraflar Konferansı’nı değerlendirdi.

“Seragazı salımları konusunda yasal bağlayıcılığı olan tek anlaşma olan Kyoto Protokolü’nün geleceği şu an Doha’da tehlike altında. Kyoto Protokolü’nün ilk dönemi bu yılın sonunda sona eriyor” diyen Aksoğan, son yayınlanan küresel raporlara atıfta bulundu.

“Son yayınlanan küresel raporlar da gösteriyor ki eğer bağlayıcı ve hırslı bir ikinci yükümlülük dönemi olmazsa 4 derecelik ısınma kaçınılmaz olacak.”

Tehlike artık yakında

Aksoğan, son beş yılda dünya çapında kömür kullanımının artması sonucu iklim değişikliğine neden olan karbon salımlarının da üçte iki oranında artarak rekor düzeye ulaştığına dikkat çekti.

“Geçtiğimiz haftalarda Dünya Bankası, Dünya Kaynakları Enstitüsü ve UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı), iklim değişikliğinin önüne geçilmezse dünyada yaşanabilecek felaketler konusunda uyardı. Tüm bunlar artık hükümetler için bir ‘uyan’ çağrısı olmalı.”

ABD, Çin, Hindistan, Afrika ve Avrupa dahil dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan aşırı seller, kasırgalar ve kuraklık nedeniyle hayatını kaybeden insanları da hatırlatan Aksoğan, iklim değişikliğinin artık uzak bir tehdit olmadığını vurguladı..

Türkiye harekete geçmeli

Türkiye’nin sera gazı salımlarında acilen mutlak azaltım hedefi alarak üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerektiğini anlatan Pınar Aksoğan, enerji politikalarını değiştirmesinin; fosil yakıt yerine güneş, rüzgar ve jeotermal gibi temiz enerji kaynaklarını kullanmaya başlamasının önemini belirtti.

Aksoğan Türkiye ile ilgili şu noktalara dikkat çekti.

  • Türkiye’de 1990-2010 yılları arasında sera gazı salımlarını en fazla arttıran ülke oldu: yüzde 115 arttı.
  • Türkiye, halen 49 yeni kömürlü termik santral planıyla dünyanın en büyük dördüncü kömür tehdidi.

(Bianet)