Polonya’da Yüksek Mahkeme, eşcinsel çiftlerden birinin ölmesi durumunda diğerinin, ölen kişinin kiraladığı eve miras yoluyla sahip olabileceği kararını verdi.
Yüksek Mahkeme’nin kararında, bu hakkın, beraber yaşayan kadın ya da erkek eşcinsel çiftlerden birinin, ölen tarafla “duygusal ve fiziksel” ilişkisinin bulunması durumunda geçerli olacağı belirtildi.
Mahkeme, kararı, Adam K. adlı eşcinselin, Varşova il yöneticileri hakkında açtığı davaya ilişkin olarak verdi. Adam K, ölen “sevgilisinin” kiraladığı Varşova yönetimine ait evde kalmasına izin verilmemesi üzerine dava açmıştı.
Alt mahkeme, Adam K’nin böyle bir hakkı bulunduğundan emin olmadığını açıklayınca, dava üst mahkemeye yansımıştı.
Avrupa Genç Yeşiller Federasyonu (FYEG) basın açıklamasını, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Gizem Hasırcıoğlu’nun ([email protected]) çevirisiyle sunuyoruz.
***
Bugün itibariyle Katar’da başlayan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP 18’de Avrupa Genç Yeşiller Federasyonu (FYEG) Alman Genç Yeşilleri ile birlikte (Gruene Jugend) dünyanın ileri gelen devlet başkanlarına genç ve gelecek nesilleri yüz yüze bırakacakları sorunlara karşı olan tarihsel sorumluluklarını hatırlatıyor. FYEG eş sözcüsü Jakob C. Schwarz’ın vurguladığı üzere “Geciktirme ve yeniden müzakere taktikleri acilen sona ermeli ve küresel düşük karbon ekonomisine doğru çok daha somut ve iddalı adımlar atılmalı.”
Üç yıl önce Kopenhang’da başarısızlıkla sonuçlanan konfreransın ardından, bugüne kadar kaydedilen en makul ilerleme, 2015’e kadar adil, iddialı ve hukuken bağlayıcı müzakerelere ihtiyaç olunduğu görüşmelerinin yapılmış olması.
Bugün bu konfreransla Doha’da görülmesi gereken somut adımlar:
Kyoto Protokolu ikinci taahhüt döneminde, hedefleri 1990 seviyelerinin %25 ile %40 altına düşürecek ve taahhütleri yukarı çekecek mekanizmalar ile ilgili düzenlemeler
2013-2015 yılları arasında, Kopenhang’da belirlenen 100 milyar dolarlık iklim finansmanı yanı sıra yeni kamu maliyesi Fast-Track/Start Up finansının en az 10-15 milyar dolarının Yeşil İklim Fonu için ayrılması
Temiz Kalkınma Mekanizması çevresel bütünlüğünü garanti edecek ve mükerrerliği önleyecek hükümler
Teknoloji Yürütme Kurulu ve İklim Teknoloji Merkezi ve Ağı tarafından yönetilecek teknoloji transferi mekanizmalarının uygulanması
Ve son fakat aynı derecede önemli olan 1.5 derece hedefine yollanacak kuvvetli bir mesaj ve bu nedenle küresel emisyonların 2015’te zirveye ulaşacağına dair anlaşma
FYEG İklim Değişikliği Çalışma Grubu Koordinatörü Olfa Jelassi’nin dediği gibi “Bunu başarmak için, Avrupa Birliği hızla , 2020 yılına kadar, 1990 seviyelerine göre yüzde 40 oranında emisyon azaltılmasına yönelik daha iddialı azaltma hedefleri konusunda uzlaşmaya varmalıdır.”
Almanya Genç Yeşilleri eşsözcüsü Sina Doughan eklediği üzere, “ Halihazırda Bakan Altmaier’in enerji ve çevre politikaları adem-i merkeziyetçi ve demokratik enerji geri dönüşünden uzak. Fakat ancak emisyonlar yerel olarak azaltılır ve sürdürülebilir eko-sosyal bir topluma dönüştürülebilirse, hedefler gerçekleştirilebilir ve küresel sorumluluğa ulaşabilir.
Katar’da görüşmeler devam ederken, FYEG COP 18 İklim Değişikliği Atölyesi: Avrupa, ileri! semineri düzenleyerek insanları çağımızın en önemli süreci ile ilgili bilgilendirme ve bu bilgi ve becerileri ile bağlı bulundukları yerel yönetimlere gerekli ve zamanında önlemlerin alınması için baskı uygulamalarını sağlamaya çalışıyorlar.
Birleşmiş Milletler (BM) iklim müzakereleri Katar’da Doha kentinde başlıyor, ve dünyanın dört bir yanında insanlar seller hayatlarını alıp götürürken, yangınlar evlerini yok ederken, kuraklık ekinlerini kırarken izliyorlar. BM Çevre Programı (UNEP) daha bu sabah kutuplarda eriyen daimi donmuş toprakların altından devasa miktarda metan gazının serbest kalabileceğine dair bir rapor yayınladı. Metan kuvvetli bir sera gazıdır, ve atmosfere bu miktarlarda serbest bırakılması dünyayı önü alınamaz iklim değişikliğine her zamankinden daha da yakın hâle getirir diye uyardı. Aşağıdaki, güvenli bir iklimin üç güçlü müdafiinden Doha’daki liderlere ve müzakerecilere bir mektup.
İklim değişikliği ile hakikaten yüzleşmek için, BM İklim Değişikliği Çerçeve
BM nezdinde 18 yıldır her sene yapılan İklim Değişikliği Taraflar Konferansının 18.si (Cop18) 26 Kasım Pazartesi Katar'ın başkenti Doha'da başladı
Konvansiyonu 18. Taraflar Konferansı ( BMİDÇS-COP18) fosil yakıt kaynaklarının 2/3’ünden fazlasını toprağın altında bırakmaya karar vermeli.
Bill McKibben, Nnimmo Bassey ve Pablo Solon tarafından yazılmıştır:
***
2012 Senesi, Kuzey Kutbunun hayret verici erimesine şahit oldu ve bunun üzerine en önde gelen iklimbilimcilerimiz ‘gezegen-çapında acil durum’ ilan ettiler. Bu sene, havanın dünya çapında mahsülleri kırıp geçirdiğini, gıda fiyatlarının %40 arttığını ve dünyanın her yerinde fakir hanelerde ailelerin zarurete düştüğünü gördük.
0.8ºC Küresel ısınma olduğunda başımıza gelen bu. Bir dizi kurum bu vaziyetin kötüye gitmesine mani olacaksak tam olarak ne yapmamız gerektiğini tanımladı: var olduğunu bildiğimiz karbon yakıtların çoğunu yerin altında bırakmalı ve daha fazlasını aramayı kesmeliyiz.
2ºC’In altında kalmak için yarı yarıya bir şansımız olmasını istiyorsak, keşfedilmiş petrol, kömür ve doğalgaz rezervlerinin 2/3’ünü yeraltında bırakmalıyız; şansımızın %80 olmasını istiyorsak sözkonusu rezervlerin %80’ine dokunmamalıyız. Bu “çevreci matematiği” veya radikal bir tasvir filan değil, Uluslararası Enerji Ajansı’nın geçen ay yayınladığı raporundan.
Bu şu anlama geliyor, yönümüzü değiştirmek için çok ciddi küresel fiiliyata girişmediğimiz takdirde iklim hikâyesinin sonu şimdiden yazılmış. Şüpheye mahal yok, olağanüstü fiiliyat olmazsa bu fosil yakıtlar yanacak, sıcaklık tırmanacak, ve bu da iklimle ilintili bir doğal felaketler zincir reaksiyonu yaratacak.
Müzakereciler zevahiri kurtarmacalarını, nihayetsiz makas tutturma çabalarını, son dakika metin uydurmalarını bir kenara bırakmalı ve dikkatlerini tamamiyle bilim insanlarının tahsis ettikleri karbon bütçesiyle nasıl yaşayacaklarını hesaplamaya vermeliler. 2050 yılına kadar 565 gigatondan (milyar ton) daha fazla karbon salamayız, ancak mevcut hızımızla 15 sene içinde bunu alıp geçeceğiz. Eğer bu bütçeye riayet etmemizin bir ihtimali olmasını istiyorsak, 2020’ye kadar atmosfere 200 gigatondan fazlasını salamayız.
Atmosfere karbonun çoğunu salmış olan zengin ülkeler, özellikle de dünyanın tek süper gücü, salımların azaltılmasında öncülük etmeliler; yükselen ekonomiler de petrol, kömür ve doğalgazdan istifadeyi azaltma taahhüdünde bulunmalı. Gelişme hakkı, devletlerin nüfuslarının tatmin edici mutlu hayatlar yaşamak için gerekli temel ihtiyaçlarını karşılama yükümlülükleri olarak anlaşılmalı; gezegenin ve tüm insanların hayrı sınırlarını hesaba katmayan tüketim ve kaynak-sömürüsü toplumuna bedava bir bilet olarak görülmemeli.
Diplomatik tehirlere artık vakit yok. BMİDÇS 18. Taraflar Konferansı’ndaki tarafların çoğu bunların gerçekler olduğunu biliyor. Şimdi insanlığın ve Doğa’nın geleceği için fiiliyata geçme zamanı.
(Yeşil Gazete)
(Bill McKibben, 350.org’un kurucusu; Nnimmo Bassey, Oilwatch International’da (Petrol Gözlemi Uluslararası) Çevre Hakları Eylemi biriminde ve Koordinatör; Pablo Solon, Focus on the Global South(Küresel Güney’e Odak) Genel Direktörü, Bolivya eski BM Büyükelçisi ve eski İklim Değişikliği Baş Müzakerecisi).
Orijinal metin 350.org‘un sitesinde 27.11.2012 tarihinde yayınlanmıştır.
Haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Hakan Gözlüklü‘nün çevirisiyle sunuyoruz.
***
İklim değişikliği ile şiddetlenen, sellere ve kuraklığa neden olan şiddetli felaketler, bu sene milyarlarca dolar zarara yol açtı.
İklim değişikliğine yol açan fosil yakıt salımlarında büyük oranda kısıtlamada başarısız olunması durumunda olacakları ayrı ayrı senaryolarla raporlandıran Dünya Bankası, Uluslararası Enerji Ajansı ve ünlü finans kuruluşu Pricewaterhouse Coopers (Pwc) , daha da kötü durumların yolda olduğu uyarsında bulundular.
Bu raporlar Katar, Doha’daki Birleşmiş Milletler iklim değişikliği müzakelerine katılan tüm ülkeleri salımlarında daha fazla kısıtlama yapmak için anlaşma yapmaya zorluyor.
Cop18 olarak adlandırlan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği müzakerelerinde ABD heyetinin başkanı Jonathan Pershing, ABD’nin daha önce uzlaşılan oranların ötesinde salım hedeflerini arttırmayı öngörmediğini söyledi.
Pazartesi günü basın toplantısında Pershing, ABD’nin fevkalede bir acele ile zaten muazzam bir efor sarfettiğini söyledi.
ABD 2020 yılı itibariyle 1990 salımlarına göre %3’lük indirim yapmayı taahhüt etmişti. Pershing ABD’nin hedefe ulaşmak için ilerlediğini belirtti.
Bununla beraber ABD’nin hedefi, bilim adamlarının çok tehlikeli olduğu konusunda uzlaştıkları “iki dereceden fazla sıcaklık değişimini” engellemek için 2020 yılına kadar yapılması gereken %40 oranındaki salım azaltmanın yanına bile yaklaşmıyor.
Birleşik Krallık Tydell İklim Değişimi Araştırma Merkezi’nden Kevin Anderson yeni incelemesinde endüstrileşmiş ülkelerin 2020 yılına kadar salımlarında %70 azaltım sağlamak zorunda olduklarını belirtirken, hemen hemen tüm ülkelerin benzer oranlarda salımlarında azaltım yapmaları gerektiğini ekliyor.
Bu seneki iki haftalık Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Konferansı’nın ev sahiplini yapan Katar’ın durumu ise tartışmalı. Arap Yarımadası’ndaki bu küçük ulus, büyük doğalgaz ve petrol endüstrisi ile dünyadaki en yüksek kişi başına düşen karbon ayak izinine sahip.
Yeşil İklim Fonu şu anda boş
COP 18’in Katarlı Başkanı Abdullah bin Hamad Al-Attiyah, karbonu kişi başını baz alarak hesaplamanın doğru olmadığını, önemli olanın her ülkenin ne kadar karbon ürettiği olduğunu söyledi.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi görüşmeleri sırasında karmaşık müzakerelere katılan 191 ülkeye önderlik eden Hamad Al-Attiyah’ın çok önemli bir görevi var.
Katar’ın özellikle bir salım indirimi hedefi olup olmadığı sorulduğunda, Hamad Al Attiyah, “ülkenin ulusal bir indirim stratejisi olduğunu ve bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra da salım azaltımı için yatırım yapmaya devam edeceğini” söyledi. Al Attiyah, Katar’ın çok yatırım yaptığını belirterek, diğer ülkelere göre daha yüksek hedeflere ulaşacaklarından emin olduklarını ekledi.
Katar’ın doğalgaz tedarikçisi olarak, diğer ülkelerin petrol ve kömüre göre daha az karbon enerjili kaynak kullanımına yardım ettiğine işaret etti.
Dünya üzerindeki 700 Sivil Toplum Örgütü’nün oluşturduğu Uluslararası CAN ‘ın yöneticisi Wael Hamidan, Katar ve COP başkanının konuyla ilgili önderliğini kanıtlamak zorunda olduğunu belirtti.
Hamidan, bu hafta iklim değişikliğini ciddiye aldığını kanıtlamanın başkanın elinde olduğunu belirterek, bunun en iyi yolunun 2020 yılı için salımlarda azaltma hedefini taahhüt etmesi gerektiğini söyledi.
BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Yürütme Sekreteri Christina Figures, IPS’ye Doha’nın mutlaka sonuçlar ortaya çıkartması gerektiğini anlattı.
Figueres, Doha’daki iklim tartışmalarının bugüne kadarki en karmaşık görüşmeler olduğunu söyledi.Toplantı boyunca üç önemli konunun sonuçlandırılması gerektiğini belirten Figueres, ilk konunun Kyoto Protokolü bünyesinde bugünden 2020 yılına kadar, salımların düşürülmesi olduğunu aktardı. Gelişmiş ülkelerin bu konuda liderlik etmeleri gerektiğini ekledi.
İkinci olarak çok düşük karbonlu küresel toplum oluşturmak için fosil yakıt kullanımını azaltacak, 2020 sonrası küresel iklim antlaşmasının temellerinin atılması gerekiyor.
Üçüncü görevse salımlarını azaltmaya yardım etmek için gelişmekte olan ülkelere teknik ve finansal açıdan destek sağlanması , ayrıca iklim değişikliğinin kuraklık, sel ve tarımsal üretkenlik kaybı gibi etkilerine karşı gelişmekte olan ülkelerin adapte olmalarına yardımcı olmak.
Üç yıl önce Kopenhag’taki COP15 toplantısında endüstrileşmiş ülkeler, 2020 yılı itibari ile gelişmiş ülkelere her sene 100 milyar dolar yeni ve ekstra iklim fonu sağlama konusunda anlaşmışlardı. Endüstrileşmiş ülkeler ayrıca ilk adım olarak 2010’dan 2012’ye kadar 30 milyar dolarlık ‘Hızlı Başlangıç Finansmanı’ programı üzerinde anlaşma sağlamışlardı.
Oxfam International’ın raporuna göre, şu ana kadar dağıtılan hızlı-başlangıç fonunun sadece %33’ü “yeni” sayılabilir. Geri kalan para Kopenhag Konferansı’ndan önce taahhüt edilmiş olan miktar olmakla birlikte, ancak %24’ü önceden verilmiş yardım sözlerine ilave edilmişti.
Hızlı Başlangıç Finans’ın sadece %43’ü bağış olarak verilirken, geri kalan miktar gelişmekte olan ülkelerin değişen faiz oranlarıyla geri ödemek zorunda kalacakları borç olarak verilmiş. Oxfam bunu ‘İklimin sinsi ‘mali uçurumu’ belirdi diye nitelendirdi.
2013 için hiç para yok. Doha’da ülkelerin, merkezi Kore’de olacak Yeşil İklim Fonu için yeni fonları taahhüt etmeleri gerekiyor.
Oxfam International’dan İklim Değişimi Politikaları Danışmanı Tim Gore’un belirttiğine göre, eğer liderler Doha’ya yeni miktarlarla gelmezlerse, Yeşil İklim Fonun’nun boş bir istiridye gibi kalma riski var.
Gore’un açıklamasına göre, art arda üçüncü sene, içi boş bir istiridye olarak kalan fon sonucu, gelişmekte olan ülkeler, iklim değişikliğinin yol açtığı risklere karşı nasıl adapte olacakları konusunda desteklenmeden, iklimin ‘mali uçurumuna’ doğru yol almaktalar.
Yazar, çizer, bisiklet sever Aydan Çelik’in bisiklet tutkusunu yazı ve çizileri ile aktardığı kitabı, “Bi Tur Versene”, Optimist Yayınlarının Yaşam Kültürü Dizisi’nden çıktı.
“Bisikletin selesine oturan her canlı, vuslata ermiş âşık misali kör olur. Ve dünyayı, olduğu gibi değil, olmasını istediği gibi görür…” diye tariflediği bisiklet yolculuğu hakkında bir manifesto da kaleme almış olan Aydan Çelik’in bisiklet manifestosunda şöyle tarif edilmekte bisiklet denen şeytan icadı
“Bisiklet nedir?*
“Eşitliktir: Bazen o sizi taşır, bazen siz onu.
Özgürlüktür: Ferman padişahın, dağlar bizimdir.
Kardeşliktir: Bir ağaç gibi tek ve hür öte yandan.
Tevazudur: Estağfurullah beri yandan.
Çocukluktur: Hayatla izdivacın balayı günlerinden.
Aylaklıktır: Akreple yelkovana nispet.
Sükûnettir: Ne der filozof: ‘Gürültü zekâyla ters orantılıdır.’
İdraktir: Hepimiz Gogol’ün Paltosu’ndan çıktık.
Rüyadır: Üç yaşında başlar, hayat boyu sürer.
Hayal gücüdür: Durduğunda devrilir.
Dengedir: Statükoyla alakasız.
Şeytan arabasıdır: İtaat mi, o da kim?
Aşktır: Her bahar sırtınızı ürpertir.
Libidodur: Düz duvarlar sizindir.
Bahardır: Papatyalarla aynı nebatattan.
Yazdır: Yaz yaz bitmez bir metnin iki noktası.
Kıştır: Her mevsim Vivaldi.
Kendisidir: Doğan görünümlü Şahin değil.
Devrimdir: Gerçekçi olur imkânsızı ister…”
Aydan Çelik’in bisiklet tutkusuna yazdıkları ile değil de söyledikleri ile de şahit olmak isterim diyenler için de bir haberimiz var. Açık Radyo’nun 29 Ekim’de başlayan 36. yayın döneminde Aydan Çelik ile program arkadaşı Esra Ertan 15 günde 1 her çarşamba 14:00 – 14:30 arasında bisiklet tutkularını “Şeytan Arabası” programında konukları ile birlikte dile getiriyorlar.
Orta Amerika ülkesi Panama’da şiddetli yağışların yol açtığı sellerde 6 bin 500 kişi evsiz kaldı.
Panama Kızılhaç yetkililerinden Ivan Batista, aşırı yağışlar nedeniyle bölgedeki nehirlerin taşması sonucu oluşan toprak kaymasında yüzlerce ev, yol ve köprünün zarar gördüğünü, görevlilerin çalışmalarını sürdürdüğünü belirtti.
Batista, çalışmalar sırasında iki Kızılhaç görevlisinin göçük altında kaldığını söyledi.
Ulusal Savunma Bakanlığı yetkilisi Arturo Alvarado ise 1570 evin sel suları altında kaldığına işaret ederek yaklaşık 6 bin 500 kişinin evlerinden olduğunu söyledi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, raporunu TBMM Başkanı Cemil Çiçek’e sundu. Çiçek, Komisyon Başkanı Nimet Baş ve üyeleri Başkanlık Divanı Salonu’nda kabul etti.
Rapor hakkında bilgi veren Baş, raporun, bütün siyasi partilerin ortak iradesi ile hazırlandığını ifade etti. Komisyon Başkanı Baş, ”Demokrasiyi karartmak üzere devletimizin içindeki bütün karanlık odalarda saklanan isimler ve evraklar mutlaka teşhir edilmelidir. Hukuki olmayan hiçbir bilgi devlet sırrı olmamalıdır” dedi.
Baş, Komisyon raporunun darbelerle ilgili olarak pandoranın kutusunu açtığını söyledi.
CHP ve MHP, Çiçek’e ayrışık raporu verdi
Komisyonun CHP’li üyesi Afyonkarahisar Milletvekili Ahmet Toptaş, Çiçek’e kendilerinin ayrışık raporu olduğunu dile getirerek, Komisyon raporunun içeriğine katılmadıklarını, yalnızca sonuç ve öneri bölümünün oybirliği ile kabul edildiğini söyledi.
MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri de kendilerinin de ayrışık raporu olduğunu söyledi. Toptaş ve Yeniçeri, ayrışık raporlarını TBMM Başkanı Cemil Çiçek’e verdi.
Çiçek: Referans bir çalışma olacak
Raporu teslim alan Meclis Başkanı Çiçek, ”Bu rapor çok önemli, geleceğimiz açısından önemli. Geriye dönük yaşadığımız olaylar ve zaman dilimi açısından önemli. Bu raporun önemi bundan sonraki dönemde daha çok anlaşılacak. Referans bir çalışma olacaktır” dedi.
Sis perdesi aralandı
Araştırma komisyonlarının ancak 4 aylık bir süreyle çalışabildiğini hatırlatan Çiçek, şöyle konuştu:
”Elbette böylesine karışık, karmaşık, üzerinde sis perdesi olan, perde arkasında da pek çok gerçeğin yattığı, ölenlerin ve öldürenlerin, mağdurların, mağduriyetlerin, acıların yaşandığı bu dönemlerle ilgili çalışmaları 4 ay gibi kısa bir zamanda tüm yönleriyle ortaya çıkarmak mümkün olmayabilir. Ama, sis perdesinin önemli bir kısmı aralanmıştır. Bir kapı aralanmıştır. Bu çalışma her şeyi bitirmiş değildir. Kurumsal olarak darbelerin birinci derecede mağduru TBMM’dir. Zaman olmuştur Meclis’in faaliyetleri kısıtlanmıştır, zaman olmuştur Meclis kapatılmıştır. Bu çalışma Meclis’e güveni de büyük ölçüde artırmıştır.”
Örnek oldunuz, cesaret verdiniz
Toplumun Meclis’ten beklentisinin, sorunların, dört siyasi partinin bir araya gelerek, görüşerek, uzlaşarak, anlaşarak çözüme ulaştırması olduğuna işaret eden Çiçek, ”Zaman zaman da farklı düşünceler olabilecektir. İçeriğine katılmadığımız farklı noktalar da olabilecektir. Temenni ederiz, arzu ederiz ki yeni anayasa çalışmasını da böylece bitirelim. Siz Anayasa çalışmasını yapan arkadaşlarımıza da bu çalışmayla örnek oldunuz, cesaret verdiniz. Milletimizin bizden beklediği de budur” diye konuştu.
Raporun sonuç bölümü
TBMM Başkanı Çiçek’e sunulan raporun sonuç bölümünde, Türkiye’de her 10 yılda bir gerçekleştirilen darbelerin, milli iradeyi yok ederek, demokrasinin kesintiye uğramasına neden olduğu belirtilerek, darbelerin Türkiye’nin, kanun devletinden hukuk devletine dönüşmesine engel teşkil ettiği vurgulandı.
Raporda, komisyonun ele aldığı konunun derinliği ve kapmasının genişliği nedeniyle detaylı araştırma fırsatı bulunamayan bazı unsurların olduğu, bu nedenle ”Gerçekleri Araştırma Komisyonu” adı altında yeni bir araştırma komisyonu kurulması önerildi. Komisyonun, daha geniş yetkilerle donatılması, devlet sırrı, ticari sır ve bankacılık sırrı niteliğindeki bilgilere erişme imkanı verecek kanuni düzenlemelerin yapılması istendi.
Raporun öneriler bölümünde özetle şu ifadelere yer verildi:
”Milli Güvenlik Kurulu, Avrupa Birliği normlarında sivil yapının kontrolünde ve tavsiye organı şeklinde yapılandırılmalıdır.
Genelkurmay Başkanlığı’nın özerk, hesap vermeyen, her şeyin ve herkesin üstündeki statüsü artık son bulmalı, devlet teşkilatındaki konumu çağdaş, demokratik ülke örneklerine uygun hale getirilerek Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmalıdır. Ya da Başbakanlığa olan bağlılığının idari ve hukuki yönden açıklığa kavuşturularak bu yönde yasal düzenleme yapılmalıdır. ”
Raporu 1404 sayfadan oluşan komisyonda, toplam 157 kişi dinlendi. Komisyonun çalışma süresi boyunca 46 uzman görev yaptı.
Dünya Meteoroloji Örgütü (DMÖ), 2012 yılının, dünyanın en sıcak 10 yılı listesine 9’uncu sıradan girdiğini ve rekor seviyede buzul erimesi yaşandığını açıkladı.
DMÖ Genel Sekreteri Michel Jarraud, Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenen Uluslararası İklim konferansında, iklimin ve sıcaklıkların atmosferdeki sera gazı etkisi yüzünden değiştiğini ve atmosferdeki sera gazı oranının rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Jarraud, El Nino ya da La Nina kasırgalarının yağış oranlarında ve sıcaklıklarda değişikliklere neden olduğunu ancak yeryüzündeki ve denizlerdeki genel ısınmanın insan kaynaklı sera gazı etkisi yüzünden yaşandığına vurgu yaptı.
Uzmanlar, 2001’den 2011’e kadar sıcaklıkların her yıl giderek arttığını ve 2012’nin ilk 10 ayında da artışın devam ettiğini ifade etti.
Öte yandan ABD’nin Colorado eyaletindeki Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi, 16 Eylül’de yaptığı ölçümle, Kuzey Kutbu’ndaki buzulların yüzölçümünün 2007’dekine oranla, yüzde 16 azalarak 3 milyon 41 kilometrekareye gerilediğini ortaya koydu.
Uzmanlar, 2050’de, Kuzey Kutbu’ndaki buz kütlelerinin tamamen eriyebileceğini tahmin ettiklerini ancak son verilerle, erimenin tahmin edilenden daha hızlı yaşanacağını dile getirdi.
DMÖ, 2012 için resmi rakamların Mart 2013’de açıklanacağı belirtirken, 4 Aralık’ta da 10 yıllık iklim raporu yayımlayacağını duyurdu.
Otokar’ın ürettiği Türkiye’nin ilk elektrikli otobüsü Doruk Electra, önümüzdeki haftadan itibaren İETT bünyesinde deneme sürüşlerine başlıyor. Otobüs tam şarjla 280 km yol yapabiliyor.
İlk olarak 28-30 Kasım tarihlerinde Toplu Ulaşım Haftası kapsamında İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen Transist 2012 V. Ulaşım Sempozyumu ve Fuarı’nda ziyaretçiler için otel ve fuar alanı arasında ring seferleri yapan Electra, önümüzdeki haftadan itibaren İETT bünyesinde deneme sürüşlerine başlayacak.
Otokar’ın bu yıl içerisinde tanıtımını yaptığı yeni elektrikli otobüsü Doruk Electra, Türkiye’de ilk kez yolcu taşıyacak.
İETT bünyesinde tarihi yarımadada farklı hatlarda yolcu taşımaya başlayacak olan Doruk Electra, İstanbul’a daha temiz bir çevre, daha sessiz bir trafik, daha düşük işletme maliyetleri ve daha yüksek verimlilik sağlayacak.
TAM ŞARJLA 280 KM GİDİYOR
Doruk Electra, 6-8 saat arasında tam şarj olsa da, on-board şarj ünitesi sayesinde duraklarda bekleme yaparken de kısa süreli şarj edilme imkanına sahip. Otobüs, ideal şartlarda tam şarj ile 280 km mesafe kat edebiliyor.
Yoğun şehiriçi trafikte ve yolcu sayısının çok olduğu saatlerde ise, akü ömrünü koruyan yüzde 80 kapasite baz alınarak 170 kilometre menzil sunuyor. Ancak aracın menzilini gün içerisinde yapılan akıllı şarjlar ile yüzde 30-40 oranında artırmak mümkün.
‘Portakal soymaya üşenen insanların sayısı giderek arttığı için portakal satışlarının düştüğü bir çağda yaşıyoruz.’
Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer enerji santralinin gerekliliği ve yaratacağı riskler uzun zamandır dile getiriliyor. Son birkaç yıldır yurtdışı basın yayın organlarında ise, Ay’da bulunan Helyum3 izotopunu nükleer füzyon reaktörlerinde yakıt olarak kullanmak suretiyle, gelecekte yaşanması beklenen enerji krizini aşabileceğimize değinen yazılar yer alıyor. Aslında, 1970’li yıllardan bu yana zaman zaman gündeme getirilen bir konu bu. Bilim ve teknoloji alanında gerçekleşen veya gerçekleşmesi muhtemel olan gelişmelerin genelde iyimser bir bakış açısı ile topluma sunulması da medya organlarının klasik özelliklerinden biri. Teorik olarak yapılması mümkün görünen bir şey, olası bir gelecekte mutlaka gerçekleşecekmişgibi topluma sunuluyor. Medyanın ‘bu tutumu’ mevcut durumu gözlerden ırak tutmaya ve insanların yanlış kanaatler edinmesine yol açıyor. Oysa bilgi birikiminin artması ile teknolojik yapabilirlik arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Bu iki şey arasında kurduğumuz zorunlu ilişkiye daha ihtiyatlı yaklaşmak, bunun bir düşünsel alışkanlık olduğunu fark etmek gerekiyor. Nükleer Füzyon da bu alışkanlıktan bolca nasibini alan konuların başında geliyor. Bu yazıda, füzyonla ilgili kısaca bilgi vermek ve füzyon yolu ile enerji elde etmek konusunda karşı karşıya olduğumuz sorunların bir kısmını dile getirmek istiyorum, ama bu konuda daha önce yayımlanan yazılardaki iyimserliği paylaşmadığımı belirtmeliyim.
Enerji üretimi için çok çeşitli kaynakları kullanıyoruz. Nükleer reaktörlerden elde edilen enerji hariç diğer bütün enerji kaynaklarımızın kökeninde güneşten gelen enerji var. Her ne kadar güneşten uzaya saçılan enerji miktarı olağanüstü büyüklükte olsa da, bunun dünyaya ulaşan miktarı çok sınırlı ve bunu arttırmak bizim elimizde olan bir şey değil. Güneşten gelen bu sınırlı enerji doğal döngüler içinde kimi yavaş kimi hızlı çeşitli biçimlerde depo edilir ve bizler bu depolanmış enerjiyi kullanırız. Ormanlar ve su kaynakları gereğinden fazla kullanılmamaları koşulu ile kendilerini yenileme potansiyeline sahip; ama ne yazık ki bu konuda mevcut durum oldukça kaygı verici. Biyokütle, rüzgâr ve güneş panelleri vasıtası ile enerji üretimi ise şimdilik çok sınırlı bir kullanım alanına sahip. Enerji üretiminde başı çeken ve gezegenimizi giderek daha az yaşanılabilir kılan petrol ve kömür ile daha az kirlilik oluşturan doğal gaz gibi fosil kaynaklarının er veya geç tükeneceğine kesin gözü ile bakılıyor.
Doğal enerji kaynaklarının sınırlı olması ve fosil yakıtların uygunsuz kullanımın yarattığı kirlilik yıllardır iyi biliniyor. Nükleer enerji taraftarlarının en sık dile getirdikleri şey de bu zaten. Bunlara, enerji ihtiyacının her yıl biraz daha arttığı ve bu hızla giderse enerji ihtiyacını karşılamak için nükleer kaynaklara başvurmanın kaçınılmaz olacağı argümanını da eklemek gerek.
Nükleer parçalanma-nükleer kaynaşma
Nükleer enerji çok basitçe tanımlamak gerekirse, atom çekirdeğinde gerçekleştirilen bazı reaksiyonlar sonucunda enerji elde etme yöntemlerine dayanır. Nükleer enerji elde etmenin iki yolu var: Bunlardan biri, atom çekirdeğini parçalamak (fisyon), diğeri ise atom çekirdeklerini birbirine kaynaştırmaktır (füzyon). Çekirdek parçalanması işleminde uranyum ya da plütonyum gibi ağır kütleli çekirdeklerin kontrollü bir şekilde bölünmesi sağlanarak daha hafif kütleli çekirdekler oluşturulur. Bu işlem esnasında açığa çıkan enerji de elektrik enerjisine dönüştürülür. Dünyadaki bütün nükleer enerji reaktörleri fisyon reaksiyonu ile çalışır. En önemli sakıncası oluşan radyoaktif atıklardır. Bu reaktörlerin açığa çıkardığı radyoaktif atığın yok edilmesi olanaksızdır. Yapılabilen şey olağanüstü güvenlik önlemlerinin alındığı depolarda bu atık maddeleri saklamaktan (!) ibarettir. Oysa nükleer atıklar zamanın yıpratıcı etkilerine karşı çok dirençlidir, yani zarar verici etkilerini binlerce yıl muhafaza edebilirler. Doğal olarak, hiçbir saklama metodu bu kadar uzun bir süre boyunca yeterince güvenli olmayacaktır.
Çekirdek kaynaşması reaksiyonu ya da füzyon da ise, hidrojen gibi iki hafif atom çekirdeği birleşerek helyum gibi daha ağır bir çekirdek oluşturur. Fisyon reaksiyonunda atom çekirdeği parçalanmaya zorlanırken; burada tam aksine iki atom çekirdeği birleştirilmeye veya kaynaştırılmaya çalışılır. Açığa çıkan enerji miktarı fisyondan çok daha fazladır. Örneğin, Güneş ve diğer yıldızların enerji üretim süreci füzyon reaksiyonlarına dayanır. Füzyon reaksiyonu için gereken hidrojen gibi hafif elementlerin doğada bol miktarda bulunması ve açığa çıkan radyoaktivite miktarının fisyona kıyasla daha az olması bu reaksiyonun en önemli avantajıdır. Ancak, çekirdek füzyonu ile enerji üretimini zorlaştıran ve teknolojik olarak çözümü zor bazı problemler vardır. Bu problemlerden biri, füzyon reaksiyonunu başlatmak için gereken sıcaklığın çok yüksek olmasıdır. Füzyon, ancak yüz milyon derece gibi yüksek sıcaklıklarda mümkün olabilir. Böyle yüksek bir sıcaklığı muhafaza edebilecek bir reaktör yapmak ise bildiğimiz malzemeler ile mümkün değil. Bu sıcaklıkta her şey derhal buharlaşır. Çevresinde ne varsa onları da buharlaştırarak elbet!
Bu soruna getirilen çözümlerden biri, reaksiyonu manyetik bir kafes içerisinde gerçekleştirerek sıcaklığın reaktör duvarlarına zarar vermesine engel olmaktır. Bilimsel denemeler yapmak üzere, bu ilkeye göre çalışan füzyon reaktörü yapılmıştır ve ITER (The International Thermonuclear Experimental Reactor) ya da Tokamak adı ile bilinir. Ancak, bu reaktörde reaksiyona sokabildiğimiz madde miktarı çok az ve füzyon için gerekli sıcaklık çok ama çok kısa süreler için oluşturulabilmekte. Dolayısıyla pratikte büyük ölçekte enerji üretimi için yapılması uygun görünmemektedir.
Yine de bu güçlük zaman içerisinde belki aşılabilir; ne var ki, bir diğer ve çok önemli olan sorun füzyon reaksiyonu sonucu açığa çıkacak olan enerjinin yüzde sekseninin nötronlar vasıtasıyla sağlanıyor olması. Nötronları ise manyetik bir kafes içerisinde tutmanın bir yolu yok. Reaksiyon sonucu açığa çıkan nötronlar reaktör duvarına çarparak zamanla onu radyoaktif kılıyor; bu ise bizim kaçınmak isteyeceğimiz bir durum. İşte helyum3 burada önem kazanıyor.
Füzyon reaksiyonu için hidrojen atomu ile helyum3 atomunu kullanarak radyoaktivite sorununun üstesinden gelinebileceği söyleniyor. Yani, “hidrojen+helyum3” füzyonu, diğer füzyon reaksiyonlarına kıyasla çok daha az nötron üretiyor ve böylece başa bela radyoaktivite sorunu ortadan kalkmış oluyor. Teorik olarak bakıldığında son derece verimli, doğa kirliliği yaratmayan neredeyse ideale yakın bir enerji üretim prosesinden söz ediliyor. Ancak, sorun helyum3 izotopunun dünyada son derece nadir bulunması. Gezegenimizin zayıf kütle çekimi bu hafif izotopu yeryüzünde tutmaya yeterli değil. Dolayısıyla helyum3 dünyada yok.
Bir ‘doğal kaynak’ olarak AydedeTM
1970’li yılların başında uzayda en yakınımızdaki gök cismi olan Ay’ın helyum3 açısından zengin olduğunun fark edilmesi helyum3 füzyonu konusundaki çalışmalara farklı bir perspektif kazandırdı. Helyum3 güneş tarafından üretilerek uzaya saçılır ve milyarlarca yıl boyunca Ay toprağı (Regolit) güneşten saçılan helyum3’ü absorbe ederek ya da bünyesine alarak biriktirmiştir. Yapılan çalışmalar, Ay’da bulunan helyum3 izotopunu yakıt olarak kullanacak bir nükleer reaktör yapılabilirse, binlerce yıllık enerji ihtiyacımızın karşılanacağını gösteriyor. Ancak, en eski ve en iyi bilinen fizik prensibi evrende bedava yemek olmadığını söyler ve bu açıdan bakıldığında karşı karşıya olduğumuz güçlükler de hiç yabana atılır cinsten değildir.
Diyelim ki, yakıt olarak helyum3 ile çalışan bir füzyon reaktörü yapmayı başardık. İlk olarak Ay toprağının içerdiği helyum3’ün nasıl saf olarak elde edileceği sorunu var. Bir kilogram helyum3 elde etmek için yaklaşık ‘yüzbin ton’ Ay toprağını yaklaşık 800 derece civarına ısıtarak işlemden geçirmek zorunda olduğumuz dile getiriliyor. Ay’da bir milyon ton helyum3 bulunduğu düşünülürse yüz milyarlarca ton Ay toprağını işlemek zorundayız. Kuşkusuz bu işlemi yapacak devasa tesis ya da tesisleri de Ay üzerinde kurmamız gerekli. Uzayda yük taşıma konusunda devrim sayılabilecek buluşlar gerçekleştiremediğimiz sürece böyle bir tesis kurmak ve elde ettiğimiz helyum3 ürününü Dünya’ya getirmek, çözümlenmesi şimdilik imkânsız pek çok sorun içeriyor.
Bu sorunlara bir kaç örnek vermek gerekirse, Ay üzerinde kurduğumuz tesiste çalışacak insanların zaman içerisinde ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya kalmaları kaçınılmaz; bu sorunun üstesinden işi bizim için yapabilecek robotlar geliştirerek kurtulduk diyelim, bu robotlarda bulunan hareketli parçaların en küçük yarıklarından bile sızabilen, gözle görülemeyecek küçüklükteki partiküllerden oluşan Ay tozunun bozucu etkilerine dayanmaları olanaksız. Üstelik bu sadece robotlar için değil tesiste bulunan her türlü hareketli parça için geçerli olacaktır. Yine aynı sorundan etkilenmemeleri için elektronik donanıma sahip cihazların mutlak bir izolasyona sahip olmaları şart. Karşılaşılacak olası sorunların listesini sayfalarca uzatmak mümkün, ama kısaca söylemek gerekirse: Dünya koşullarında az çok çözümü olan ama uzay koşullarında üstesinden gelinmesi son derece zor ve çok masraflı olan sorunlarla karşı karşıya olacağımız kesindir.
Aşılması gereken pek çok sorun olduğu aşikâr. Bütün sorunların üstesinden gelinebilecek bir bilimsel-teknolojik düzeye çok uzak bir gelecekte ulaşılabilir belki; ama bu ne pahasına olacak? Amacımız helyum3 füzyonu ile güvenli ve yeterli enerji üretmek ise; bu amacımızı gerçekleştirmekte kullanacağımız teknolojik donanım için gereken enerji ve doğal kaynakları nasıl temin edeceğiz? Bizzat bu donanımın geliştirilmesi süreci dahi muazzam bir atık madde ve doğa kirliliği sorununu beraberinde getirmeyecek mi? Kuşkusuz öyle. Bütün problemlerin çözülüp böyle bir girişimin gerçekleştirilmesi durumunda ise, elde edilecek enerjinin bütün insanlığın refahı için kullanılacağını söyleyebilir miyiz? Mevcut duruma bakılırsa böyle bir şeyi düşünmek bile saflık olur. Öyleyse enerji sorununa yeni tekniklerle çözüm arama yerine kapitalizmin küresel ölçekteki bu talanını, emek ve doğal kaynak sömürüsünü sınırlayacak, baskı altına alacak alternatifler üzerine düşünmek daha anlamlı olmaz mı? Son kırk yıldır çok iyi bilindiği üzere, kendi içinde kapalı bir sistem olan, kaynakları sınırlı bir dünyada sınırsız bir büyüme sağlamak olanaksız. Böylesine basit bir gerçek iyi bilinmesine rağmen nasıl gözlerden ırak tutulabilir.
Enerji kıtlığını Ay’a gidip helyum3 toplayarak aşma fikri aklımızı kıt kullandığımız durumlarda neler düşünebildiğimize iyi bir örnek. Oysa en başta gerçekten bir enerji kıtlığının olup olmadığı sorulması gerekli bir soru. Dünyada bir yılda üretilen enerjiyi kimlerin, ne amaçla tükettiği ise zaten bu konular ile ilgili herkesin malumu. Bütün bunlar iyi bilinmesine rağmen, küresel ölçekte mevcut talan sistemi, dünyanın canına okuyana kadar her zaman enerji artışına ihtiyaç duyacak, asla doygunluğa erişemeyecek bir sistem olacak gibi görünüyor. Aksini gösteren pek çok kanıt olmasına rağmen, insanların hep içinde yer alacağı bir dünya; ya da hep böyle sürüp gidecek bir hayat fikrinde kuşkusuz insanları rahatlatan bir şey var. Yaptığımız ve yapacağımız aptalca şeyleri meşrulaştıran bir yanı da var bunun. Dolayısıyla her ne yaparsak yapalım bizlere bir şey olmayacağını, dünyanın canına okusak da var kalabileceğimizi sanıyoruz. Gerçekte ise yaşadığımız gezegene hiçbir şey olmaz, olan sadece içinde yaşayan insanlara ve içinde bulunduğumuz jeolojik çağda insanlarla birlikte yaşama talihsizliğine rast gelmiş diğer canlılara olacak. Kişisel olarak bu sürecin öyle kolayca tersine çevrilemeyeceğine, ama er geç aşılmaz bir duvara toslayacağına inanıyorum. O zamana kadar bir şeyler yapmak mümkün olacak mı zaman gösterecek; ama nihayetinde portakal soymaya üşenen insanların sayısı giderek arttığı için portakal satışlarının düştüğü bir çağda yaşıyoruz. Kolektif eylem nasıl mümkün olacak kafa yormak gerekli. Yoksa çok acı bir şekilde fark edeceğiz bu dünyadan hiçbir yere gitmenin gerçekte mümkün olmadığını. Küresel ekonomi dediğimiz bu yıkıcı sürecin gezegen sınırlarını aşıp Ay’a kadar uzanamayacağını.