Ana Sayfa Blog Sayfa 4509

Albright: “İğrenç Sırplar!”

0

Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bahar Topçu’nun ([email protected]) çevirisiyle sunuyoruz.

***

Bill Clinton’ın başkanlık döneminde Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright, Prag’taki bir kitapçıda düzenlenen imza gününde Sırp bir grupla söz dalaşına girdi.

Albright, “Prag’da Kış” adındaki anı kitabını imzalamak için 23 Kasım’da  Luxor kitapevindeydi. “Kosova’nın Sırp Dostları” adında sivil bir grup, kitapevine gelerek Albright ile söz dalaşına girdi.

The Atlantic’in internet sayfasında yayınlanan ve Youtube’dan da ulaşılabilen videolardan birinde sivil grup üyelerinden ve “Çalıntı Kosova” adlı filmin Çek yönetmeni Vaclav Dvorak, doğrudan Albright’a yürüyor ve “Sana Kosova’da çekilen bir film getirdim. Yaptığın diğer icraatları da hatırlatmak istiyorum.” diyor. Dvorak bir yandan bunları söylerken bir yandan da bombardımanda ölen Sırpların resimlerini açıyor Albright’ın masasına ve bunları imzalamasını istiyor.

1937’de Çekoslavakya’da doğan ve Çekçe konuşan Albright, Dvorak ve grubuna posterleri imzalamayacağını söylüyor. Bunun üzerine kalabalıktaki bir kadın, kendisine “imzalamaktan utanıyor musun?” diye soruyor. Bunun üzerine Albright yerinden kalkıp, “Çıkın dışarı!” diye bağırıyor.

Olayı başka bir açıdan yansıtan bir diğer videoda ise kalabalıktan birinin Albright’a “Savaş Suçlusu!” diye bağırması üzerine Albright’ın, “Hayır, savaş suçlusu sizsiniz. İğrenç Sırplar, çıkın dışarı” diye bağırışı tekrar gösteriliyor.

Parlamentni Listy’ e konuşan Dvorak, ayrılıkçı bir eski diplomattan böyle bir karşılık beklemediğini, Albright’in tepkisinin kendisini şaşırttığını söyledi.  Dvorak şöyle devam etti: “Biz, filmin içerdiği olaylara rağmen ‘Çalıntı Kosova’yı imzalatmak için oldukça kibar bir şekilde geldik. Çalıntı Kosova dediğimizde, Albright’in emriyle NATO tarafından bombalanarak uyuşturucu mafyalarının ve yine onun cebini dolduran şirketlerin ellerine bırakılan Kosova’dan bahsediyoruz.”

Eylül ayında Bloomberg’in yaptığı bir açıklamaya göre Kosova’da devletin olan ve ihaleye çıkarılacak posta ve Telekom şirketleriyle, Albright’ın yönettiği bir yatırım şirketi ile Avrupa ve Türkiye’deki telefon operatörlerinin yakından ilgilendiği belirtildi.

Sosyal Demokrat Çek Parti’nin üyelerinden ve olay sırasında kitap evinde olan Jaroslav Foldyna, yaşananların planlı bir protesto olmadığını ileri sürdü. Foldnya, Balkanlar’da yaşananlar hakkında Albright gibi düşünmeyen ve politika ile ilgilenen insanların kitapevine gittiklerinde kendiliğinden gerçekleştirdikleri bir protesto olduğunu söyledi.

Argo Basımevi adına imza gününü düzenleyen Richard Klichnik ise tam tersini savundu ve Albright’in olayla ilgili olarak çok üzgün olduğunu belirtti. Klichnik, “Ellerinde Balkanlardaki çatışmalarla ilgili poster ve el ilanları olan bir grup Sırp milliyetçisi, etkinliği provoke etmek için gelmişti” diye konuştu.

Yaşanan olayın videosu bu adreste izlenebilir

Bu olay, Albright’in memleketinde yaşadığı ilk hadise değil.  2000 yılının Mart ayında Brno şehrindeki Masaryk Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’ni ziyaret eden eski diplomatı Çek anarşistler yumurta yağmuruna tutmuştu.

Madeleine Albright 1997’den 2001’e kadar ABD Dışişleri Bakanlığı yaptı. 1999 yılında Kosova’daki Sırp birliklerini hedef alan NATO bombardımanına komuta etti.

 

(The Atlantic, Yeşil Gazete)

Çeviren: Bahar Topçu ([email protected])

Ölümünün 20. yılında bir yeşil öncü: Petra Kelly (3)

Yazı dizisinin birinci bölümünü okumak için TIKLAYIN

Yazı dizisinin ikinci bölümünü okumak için TIKLAYIN

Petra Kelly, Almanya’da Yeşiller’in kuruluş ve yükseliş döneminin ilk yıllarını temsil eder. Kelly’nin temsil ettiği Yeşiller, yeni, idealist ve radikaldi. Dünyanın bütün sorunlarıyla, nükleer silahlanmayla, üçüncü dünya savaşı tehlikesiyle, yok edilen halklarla, küresel ekolojik meselelerle, insan-doğa ilişkisiyle ve insanın sorumluluğuyla ilgilenmek politikanın bir parçasıydı.

4 Mayıs 1983'te Başbakan Helmuth Kohl'un konuşması sırasında Yeşiller hükümetin Nikaragua politikasını eleştirmek için Meclis'te eylem yapıyor. Petra Kelly (sağda) ve Gabriele Gottwald pankartın uçlarından tutuyorlar.

Ancak Yeşiller kısa sürede seçim başarıları elde ettiler ve günlük siyasi meseleler kaçınılmaz olarak gündemlerinin ilk sıralarını işgal etmeye başladı. Bunun için iktidar ortağı olmalarına da gerek yoktu. Parlamenter mücadele, gündemi takip etmeyi, partiyi ve meclis gruplarını yönetmeyi, yasa tekliflerinin ayrıntılarına dalmayı, yapılmasını istedikleri değişiklikler için pazarlıklar yapmayı, uzlaşma noktası aramayı vb. gerektiriyordu. Petra Kelly ise her zaman geniş vizyonlu yeşil bakış açısını korudu.

Petra Kelly, partinin Meclis grubunun 1984’ün Nisan ayında yaptığı yıllık seçiminden sonra artık üç kişiden oluşan parti sözcüleri heyetinde yer almıyordu. Bu sözcüler heyetine üç kadın meclis üyesi seçildi, Kelly ise geçen dönemin ayrıntılı bir raporunu sunarak ayrıldı. Kelly’nin bundan sonra 1990’a kadar devam eden parlamenterlik dönemi uzun seyahatler, konuşmalar ve eylemlerle dolu geçti.

***

Petra Kelly ünlü yeşil sanatçı ve aktivist Joseph Beuys ile birlikte

Petra Kelly yine bir saniyesini boş geçirmiyordu. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde nükleer karşıtı eylemlerde ve kongrelerde konuşmalar yapıyor, İspanya, Finlandiya gibi ülkelerde kurulan yeşil partilerin kongrelerine katılıyor, seminerler vermek için ABD’ye, Plaza de Mayo’daki kayıp anneleriyle dayanışmak için Arjantin’e, Hiroşima kurbanlarının mücadelesine katılmak veya cıva zehirlenmesi nedeniyle ölümcül Minimata hastalığına yakalananlarla dayanışmak için Japonya’ya, uranyum madenciliğinden zarar gören Aborjinlerin mücadelesine destek vermek için Avustralya’ya gidiyordu.

İlgilendiği en önemli konu hala barış hareketiydi. Pershing II füzelerinin Almanya’ya yerleştirilmesine karşı yapılan eylemlerin yanı sıra Doğu ve Batı bloklarının barış ve silahsızlanma hareketlerinin birlikte davranması için mücadele ediyordu. “Biz Doğu’nun ve Batı’nın barış hareketleri olarak içinde yaşadığımız bloklara veya devletlere değil, birbirimize sadığız” diyordu. Sadece Batı Avrupa’da değil, Washington’da Beyaz Ev’in önünde, Moskova’da Kızıl Meydan’da, Doğu Berlin’de Alexandreplatz’da yapılan eylemlere katıldı.

Petra Kelly ve Dalay Lama

En önem verdiği meselelerden biri de Tibet’ti. Tibet’te yaşanan insan hakları ihlallerine, Çin hükümetinin uyguladığı zorla doğum kontroluna ve  Tibet’in bağımsızlık mücadelesine dikkat çekmek için forumlar düzenliyor, Dalay Lama’yla buluşuyor, Hindistan’ın kuzeyinde bulunan, Tibet’in ve Budizm’in sürgündeki başkenti Dharamsala’ya gidiyor, Tibet sorunu üzerine kitaplar yazıyordu.

Petra Kelly, bir yandan da çevre kirliliği ve çocukluk çağı kanserleriyle ilgili olarak kurduğu, küçük yaşta kaybettiği kızkardeşinin ismini taşıyan  Grace P. Kelly Vakfı için çalışmaya devam ediyordu. Pediatri Hastaneleri için bağış topluyor, konuyu Bundestag’da gündeme getiriyor, çevre ve sağlık üzerine konferanslar veriyordu. Bu çalışmaların somut sonuçlarından biri de 1985’de Federal Alman Parlamentosu’ndan kanser çocukların bakımı için 2,1 milyon mark ek bütçe çıkarmayı başarması oldu.

***

Petra Kelly Heinirch Böll (sol üstte) ile birlikte bir barış eyleminde

Petra Kelly ,1983 ve 1987 seçimlerinde iki kez Federal Parlamento’ya (Bundestag) seçilmişti. 1990’da ise sadece onun için değil, Yeşiller Partisi için işler tersine döndü. Berlin duvarının 1989’da yıkılmasının ve 1990’da Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinin ardından yapılan ilk birleşik seçimlerde Yeşiller tarihi bir hata yaptılar. Bütün Almanya bu birleşme üzerine yoğunlaşmışken, seçim kampanyalarının ana gündemini “bundan daha önemli sorunlar var” diyerek  küresel ekolojik kriz ve iklim değişikliği olarak belirlediler. Kampanyayı “Herkes birleşmeden konuşuyor, biz iklim değişikliğinden” sloganı üzerine kurdular.

Birleşik Almanya’nın 2 Aralık 1990’da yapılan ilk genel seçimlerinde Yeşiller Batı’da, %5 olan barajın altında oy aldı (%4,8) ve Petra Kelly dahil bütün yeşil adaylar meclis dışında kaldı. Yeşiller sadece Doğu Almanya’daki seçim bölgelerinden aldıkları %6 oy sayesinde 8 milletvekili çıkarabildiler. Bu dönemde bu yenilginin Yeşiler’in sonu olduğu, hızlı yükselen bir hareketin sonunda tarihe karıştığı konuşulmaya, “Yeşiller’in yükselişi ve çöküşü” gibi başlıklar taşıyan kitaplar yazılmaya başlanmıştı. Bu değerlendirmelerin ne kadar erken olduğunu daha sonra yaşarayak öğrenmiş bulunuyoruz.

Ama Petra Kelly için bu seçimler gerçekten de bir dönüm noktasıydı. Zaten artık güncel-realist politikanın ve politikacıların hakim olmaya başladığı partisiyle ortak dili kaybetmeye başlamıştı. Son denemesi seçim yenilgisi yaşadıkları seçimlerden sonra yapılan ilk parti kongresinde eşsözcülüğe adaylığını koyması oldu. Sadece 39 oy alabildi. Petra Kelly’nin partisiyle ilişkileri iyice zayıfladı.

***

Yeşiller Partisi’nin Bundestag’daki ilk döneminde birlikte parlamento grup sözcülüğü yaptığı Marieluise Beck, son yıllarda gecelere kadar süren uzun parti toplantılarında Petra Kelly’nin Gert Bastian’la birlikte arka sıralarda oturduğunu, yaptığı uzun konuşmalarda dünyanın yakıcı gündemini gruba taşıdığını, konuşmalarının özellikle  partinin sol kanadından ve yerelden gelen “sert” politikacılar tarafından sıkıcı ve konudışı bulunduğunu, hatta alaycı yorumlarla karşılandığını anlatıyor. Onun konuşmalarını fazla duygusal ve tutuculuk düzeyinde köktenci bulanlar da vardı. Çünkü Kelly güncel politikadan değil Tibet’ten, Avustralya yerlilerinden, nükleer savaştan, dünyanın her yerindeki insan hakları ihllallerinden bahsediyordu.

Marieluise Beck’e göre Petra Kelly ahlaki anlamda bir köktenciydi. Değişimin şimdi ve burada olması gerektiği konusunda ikna olmuştu. Yeşiller’in reel politikadaki star isimleri olan Joschka Fischer’in, Otto Schilly’nin, sol kanatın önemli isimlerinden Jürgen Reents’in ya da Thomas Ebermann ve Reiner Trampert gibi siniklerin onu dinlemesi ve takip etmesi düşünülemezdi. Petra Kelly güncel politika için yapılmamıştı. Bu onun hem gücü, hem de zayıflığıydı.

Petra Kelly, 1984’te yaptığı bir konuşmada politikada şefkat üzerine şunları söylüyor:

“Şefkatli ve aynı zamanda da yıkıcı olmak, bana göre politik olarak yeşil olmak ve yeşil davranmaktır. Şefkat terimini geniş anlamda kullanıyorum. Aynı zamanda politik bir kavram olarak kullandığım şefkat, hayvanlara ve bitkilere, doğaya, düşüncelere, sanata, dile ve acil çıkış kapısı olmayan yeryüzüne ekolojik bir yolla yaklaşmaktır. Ve elbette herkesin birbirine davranması gereken yoldur. Alternatif ve şiddetsiz bir partide şefkat, nazik, merkezsiz ve şiddetsiz eylem sözü vermek anlamına gelir.

Bu nazik yol gezegeni atmosferi, okyanusları, kıtaları ve yaşayan organik bütünüyle birlikte öğrenerek kavramak anlamına gelir. Onu parçalarına ayırmayın ve tek bir parçasını anladığınızda bütününü anladığınız kanısına kapılmayın. Yeşiller tarafından ilham alınan ekolojik etiğin siyaseti yeryüzünü bütüncül bir yaşam sistemi olarak algılar. Kendinize ve çevrenize saygı duyun. Yeryüzü de bizimle aynı köklere sahiptir. Biz yeryüzünü çocuklarımızdan ödünç aldık! Ekolojik etiğin siyasetini kurmak istiyorsak Marilyn Ferguson’un güç ve sevgi hakkında söylediklerini kavramalıyız: “Sevgisiz güç, kolaylıkla manipülasyon ve sömürüye dönüşür”. Ekolojik bir siyaset için sempati, sabır, işbirliği, şefkat ve hoşgörünin acil ihtiyaçlarımız olduğu üzerinde anlaşmalıyız. Eğer eski partilerdeki insanları duyarsız olmakla suçluyorsak, biz duyarlı olduğumuzu ve yeşil politikamızın araçları ve hedefi olarak şefkat, sevgi, muhabbet ve hoşgörü için mücadele ettiğimizi kanıtlamalıyız.”

Parti eşsözcülüğüne seçilememesi ve partisiyle ilişkilerinin zayıflaması Kelly’nin yeşil politikalardan uzaklaştığı anlamına gelmiyordu. Gert Bastian’la birlikte Bonn’daki küçük bir evde yaşıyor, ama oturduğu yerde durmuyordu. Her zamanki temposunu sürdürdü. Bastian’la birlikte dünyanın her tarafına yaptığı seyahatler, konuşmalar, televizyon programları devam etti. Ta ki 1992’nin o karanlık 1 Ekim gününe kadar…

(Devam edecek)

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Başlıca Kaynaklar:

Petra Kelly – A Remembrance (Heinrich Böll Foundation, 2007)
Sara Parkin – The Life and Death of Petra Kelly (Pandora, 1994)

Jale Karabekir: “Matmazel Julie’de erkek egemen sistemin baskıcılığının altını çizdik”

Tiyatro Boyalı Kuş’un genel sanat yönetmeni Jale Karabekir

Tiyatro Boyalı Kuş, 19 Kasım 2012’de August Strindberg’in Matmazel Julie adlı ünlü oyunuyla Sahne Cihangir’de prömiyer yaptı. Yeşil Gazete, oyunun rejisini de üstelenen, topluluğun genel sanat yönetmeni Jale Karabekir’le Strindberg, Matmazel Julie ve yaptıkları feminist yorum üzerine söyleşti.

Yeşil Gazete – Tiyatro Boyalı Kuş feminist bir tiyatro topluluğu. Oyunlarında genel olarak kadın meselesine önem veriyor. Ancak repertuarına baktığımızda, klasik oyunlardan çok deneysel oyunlar görüyoruz. Klasik bir oyunu seçmenizin nedeni nedir?

Jale Karabekir – Aslında klasik oyunlar oynayan bir topluluk değiliz. Öyle bir iddiamız hiçbir zaman olmadı. On iki yıldır birbirinden farklı prodüksiyonlar yaptık, ancak klasiklere yeni bir yorum getirmekle ilgili bir derdimiz olmamıştı. Ancak 2009’da Tiyatro Boyalı Kuş’a uluslararası ödül getiren (2009 İbsen Ödülleri) Henrik İbsen’in Bir Bebek Evi oyunundan sonra bunun bir gereksinim olduğunu da gördük Türkiye için.

Matmazel Julie (Tiyatro Boyalı Kuş)

İlk önce, Bir Bebek Evi (Nora) oyununu tekrar Türkçeleştirdim Feride Eralp ile birlikte. Kitap, başkalarının da faydalanabilmesi için, Agora Kitaplığı’ndan basıldı. Kadın hareketinin oldukça yoğun olduğu bir zamanda 19. yüzyılın son çeyreğinde yazılmış olan Nora (1878), günümüzde kadın hareketinin bir sembolü haline gelmişti. Ve ne yazık ki, Türkiye’de o kadar az oynanmıştı ki! Bunun bir tesadüf olmadığının tabii ki farkındaydık. Evini, eşini hatta çocuklarını terk edip giden bir kadındı Nora. Güçlü, kendinden emin, kendini ve kim olduğunu bulmak isteyen bir kadın! Böyle bir kadın kimliğini sahneden seyirciyle buluşturmak isteyen çok da fazla tiyatrocu olmadığını düşünüyorum bu ülkede. O yüzden bizim için bu bir misyon haline geldi ve Nora’yı sahneledik. Üstelik bu oyunu Kürtçe yaparak, hem Bölge’de yaşayan kadınlara ulaşabilmeyi hedefledik, hem de Kürtçe bilmeyenlere de üstyazıyla farklı bir dilden klasik seyretme keyfini yaşatmaya çalıştık. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahnelenen ilk Kürtçe oyun oldu oyunumuz. Norveç’in Skien kentinde “İbsen’i Okumak ve Sahnelemek” başlıklı konferansta İbsen uzmanlarından tam not aldık. Ödül töreninde hepimizi ağlatan anlar yaşadık. Üstelik bu oyunu çalışırken, Nora’nın yaşadıklarının evrensel olduğunu da gördük. Saliho ile Nure adlı dengbej şarkısında da benzer bir hikaye yer alıyordu. Yalnız sonunda maalesef Nure Saliho tarafından öldürülüyordu. Aynı Matmazel Julie’deki gibi.

– Nora’dan sonra Matmazel Julie’yi oynamanız da tesadüf görünmüyor. Söylediğin gibi, Nora güçlü bir kadınken ve evini terk edecek yürekliliğe sahipken, Julie Nora’dan oldukça farklı. Bunu nasıl ele aldınız?

Açıkçası İbsen de, Strindberg de İskandinavya’nın ve tabii ki dünyanın en büyük oyun yazarlarından. Biri İsveçli, diğeri Norveçli ve tabii ki çok benzer hayatları ya da benzer çizgileri yok. Ancak ikisi de şu anki tiyatronun, yani modern tiyatronun öncülerinden. Onların metinlerini bugünün gözüyle dahi okuduğumuzda çok şey bulabiliyoruz. Ancak onların dönemini, yazdıkları zamanı, içinde yaşadıkları durumları da tahlil ederek okumak gerek biraz. Bana göre, Strindberg Matmazel Julie oyununu İbsen’in Nora’sına karşı yazmış. Zaten arada yaklaşık bir on yıl var. Strindberg İbsen’den biraz daha karışık bir yazar. İbsen’in çizdiği net ve güçlü kadına karşılık karmaşık, çelişkili bir kadın karakter yaratmak istemiş sanki Strindberg. Evini terk eden, kendini bulmaya çalışan Nora’ya karşılık kimliği, benliği, sınıfı içinde kaybolmuş bir karakter yaratmış Matmazel Julie’de. Öyle ki, oyunun sonunda sanki Strindberg İbsen’e gerçek dünyadan bir cevap veriyor ve diyor ki, bir kadının öyle evini, kimliğini, rollerini terk edip etmesi kolay değil, tam tersi sistemin dışına çıkan kadın aslında ölüme terk edilir. Zaten Strindberg’de oyunun sonunda Julie’yi ölüme yolluyor. Gerçi Julie’nin kendini öldürüp öldürmediğini bilmiyoruz metinde, ama Strindberg yine de onu ölüme doğru yol aldırıyor, başka bir çıkış yolu olmadığını söylüyor kadınlar için.

– Bu çıkışsızlık durumu nedir? Yani iki metin arasında ne fark var bu anlamda?

Aslında çok basit bir mesele: Namus ve şeref meselesi. Nora’da da Matmazel Julie’de de aynı mesele ele alınıyor. Nora eşinden izinsiz bazı mali işlere karışıyor ama aslında eşinin hastalığı yüzünden yapıyor tüm bunları, onun hayatını kurtarmak için. Ancak takdir edileceğine, hem yasalar hem de kocası tarafından suçlu duruma düşüyor. Eşi Torvald için artık şerefi bin parça oluyor. Nora’nın yaptığı tüm fedakarlıklara rağmen, Torvald sadece kendi şerefini ve namusunu düşünüyor. İşte o an, bu oyunun belki de herkesin hatırında kalan o enfes sahne, Nora için bir aydınlanma haline geliyor ve o bebek evini, oyuncak hayatını terk ediyor.

Matmazel Julie’de ise daha karmaşık bir kurgu var. Nora’da olaylar dizgesi var, yani oyun boyunca bir şeyler oluyor. Birileri geliyor gidiyor, mektuplar gidip geliyor, Nora sıkıştıkça sıkışıyor. Oysa Matmazel Julie olay dizgesinin geliştirdiği bir oyun değil, tam tersi bir durum oyunu. Elbette ki, bir şeyler oluyor, ama aslında bir durumu gösteren bir oyun. Ve yapısı oldukça karmaşık. Kont’un bekar kızı Matmazel Julie ile Kont’un uşağı Jean ve aşçısı Kristin arasında geçen bir oyundan bahsediyoruz. Üstelik yapısı, geçtiği mekan ve zaman dilimi açısından da farkları var. Aslında bu üç karakter de, erkek egemen sistemin sıkıştırdığı kişiler. Ve yaz dönümü gecesinde bir oyun oynuyorlar. Aslında bu sıkıştıkları rollerden kurtulmak için. Ancak ne olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar bu içine sıkıştıkları dünyadan kurtulamıyorlar. Matmazel Julie uşak Jean ile yaşadığı cinsellikle (ki bunun yaşanıp yaşanmadığından da çok emin değiliz), farklı bir yere sürükleniyor ve sonu da ölüm oluyor.

– Böyle anlatınca dramatik öğelerinin daha ağır bastığı bir oyun olduğu zannedebilir okuyucular. Oysa sen farklı bir sahneleme yaptın. Hatta seyircinin güldüğü bir çok sahne oldu.

İki oyun arasında karşılaştırma yapınca tabii böyle söylemek durumunda kalıyorum. Ancak yaptığım reji çok farklı. İlk olarak şunu söyleyebilirim ki, biz feminist bir dramaturji ve sahnelemeyle ele alıyoruz tüm metinleri.

– Strindberg’in de kadın düşmanı olduğuna dair söylentiler var.

Mehmet Aslan ve Yeşim Koçak

Strindberg uzmanı değilim. Ama kadın karakterlerle çok barışık bir yazar olmadığını söyleyebilirim. Hangi erkek yazar barışık ki zaten… Neyse… Yaşam öyküsüne baktığınızda da bu oldukça belli oluyor. Ama İbsen de farklı değil. Kadın hareketinin çok güçlü olduğu bir zaman diliminde yazıyor bu yazarlar, aslında bazen o harekete karşı konuştuklarını bile düşünüyorum yazdıkları oyunların. Ama burada önemli olan, ilk olarak metnin kendi dönemi içinde ne dediğini görmeye çalışmak sonra, yani en önemli kısım da, bizlere bugün ne anlam ifade ettiği. Bizler bu metni bugün okuduğumuzda ya da sahnelemeye kalktığımızda hangi bakış açılarından, hangi ideolojilerden ve teorilerden yararlanacağız? Kendimizden uzaklaşarak klasik sahnelenemez. Yani bildiklerimizi, öğrendiklerimi unutturup kendimize, yazarın yüz küsur yıl önce tamamen farklı bir dönemde, farklı politik, sosyal, kültürel bir dönemde yazdığı ve söylemek istediği şeyleri mi arayacağız? Bu tarihçilerin işi olabilir ancak. Biz sanatçıların işi aslında bugünü ve geleceği anlatmaya çalışarak, bir yandan da kendimizi ifade edebilmek! Onun savaşını veriyoruz. Tiyatroda da metinler bizim ana kaynağımız ve o metinlere bakışımız ve onları yorumlayışımız bizleri biz yapıyor. Yani şunu söylemeye çalışıyorum ki, Matmazel Julie tamamen bugünün bakışıyla, feminist bakışla ele alındı. Tarihsel bir bakışla değil. Zaten sahne tasarımı (Aylin Ominc) ve kostüm tasarımı (Burcu Rahim) açısından da oyunu bugüne taşıdık. Ama oyunun kurgusal yapısını da korumaya çalıştık.

– Bu kurgusal yapıyı biraz açabilir misin? Matmazel Julie için oyun içinde oyun diyebilir miyiz?

Mehmet Aslan ve Asiye Dinçsoy

Mümkün. Çünkü metnin bize verdiği çok önemli bir şey var. O da şu: Bu oyun gündelik bir zaman diliminde geçmiyor. Yaz gündönümü gecesinde geçiyor. Yani alt tabakanın da üst tabakanın da gündelik hayatlarından sıyrıldığı, her gün yaptığı işleri bırakıp eğlendikleri, içtikleri, dans ettikleri, belki de sınırlarını zorladıkları bir zaman dilimi bu. Zaten antropolojide bu festival zamanlarına bakılır çoğunlukla ve gündelik hayatın dışındaki performanslar incelenir. İşte tam da böyle bir zaman dilimi Matmazel Julie’nin geçtiği atmosfer. Biz buradan başladık aslında. Ve tüm oyunu aslında bir biçimde ‘oyun içinde oyun’ olduğu üzerine kurduk. Aynı zamanda, zaman dilimi açısından önemli bir nokta daha var. O da, Kont meselesi.

– Evet. Oyunda Kont’tan bahsediliyor ama onu görmüyoruz. Ama kendisini hissediyoruz bir şekilde.

Kont aslında herkesin korktuğu bir erk. Sınıfsal yada cinsiyet açısından baktığınızda üst sınıf ve erkek. Ama bence onun sahnede hiç bir zaman olmaması da Strindberg’in ustalıklarından biri. Kont sahnede değil belki ama Kont’u temsil eden bir çok şey var. Korkular var, çekinme var. Zaten oyun Kont’un yaz dönümü gecesi eğlencesi için akrabalarına gitmesiyle başlıyor. Ve Kont’un gelmesiyle de sona eriyor. Yani demin söylediğim zaman dilimi daha da spesifik hale geliyor, yani erkin, iktidarın evden uzaklaşmasıyla birlikte üç karakterin oynadığı bir oyuna dönüşüyor Matmazel Julie.

– Bu karakterlerin bir oyun oynaması, senin deyişinle farklı senaryoları denemeleri de bir farklılık yaratmıyor değil mi?

Aynen öyle. İktidar boşluğunun olduğu bir zaman diliminde ve de alt sınıfı temsil eden bir mekanda, yani mutfakta geçen bir oyundan bahsediyoruz. Bu üç karakter de, Kont’un temsil ettiği sisteme sıkışıp kalmış. Onun yokluğuyla kendilerine biçilen kimliklerden sıyrılmaya, onlara dayatılan rolleri reddetmeye çalışıyorlar. Bu açıdan bakılınca oldukça patetik görünebilir. Mesela Matmazel Julie kadınlığı, bekareti, namusu, şerefi, sınıfsal konumu sorgulayıp duruyor. Ve bu sorgulamasını uşak Jean karakteri üzerinden gerçekleştiriyor. İlk başta bunun sınıfsal çelişkileri anlatan bir oyun olduğunu zannederken seyirci, birden aslında Jean’ın erkek toplumsal cinsiyeti öne çıkıyor ve cinsiyet çatışması olduğunu görüyorlar. Bence Strindberg hem sınıf çatışmasını hem de toplumsal cinsiyet çelişkisini ve onların aralarındaki gerilimi kullanıyor, aslında bu oyunla sormak istediği çok daha temel bir şey var: Biz kimiz? Bizi biz yapan kim? Sınıf mı, cinsiyet mi, toplum mu? Bu açılardan da sorguladığı meseleler İbsen’in Norasıyla çok benzerlik gösteriyor. Ancak söylemek zorundayım, çok farklı biçim ve yöntemler kullandıkları da aşikar.

– Sen de farklı bir biçim kullanmıyor musun oyunda?

Böyle felsefi bir metni günümüzün değerleriyle ve feminist bakışla sahnelemek kolay değil. Ancak hem oyuncular (Yeşim Koçak, Mehmet Aslan, Asiye Dinçsoy) hem de tasarımcı ekiple çok güzel bir çalışmamız oldu. Klasik metinlerle baş etmek çoğunlukla zor olur, bizim provalarımız da öyle geçti. Oyun içinde oyun olma durumunu ve tüm oyunun aslında bu karakterlerin belli senaryoları denedikleri bir platform olduğunu çıkarabilmek için farklı genre’lar kullanmak zorunda kaldık. Bazen melodram, bazen dramatik, bazen absürd, bazen klasik… Bu oyuncular için de bizler için de çok meydan okuyan bir çalışma oldu tabii. Ayrıca Strindberg’in kronolojik yapısını bozmadan, bugünün sinematografik yapısını da kullanmaya çalıştım oyunda.

– 2012 yılı da Strindberg yılı olarak kabul edilmiş.

Evet öyle. Bu yıl Strindberg’in 100. ölüm yıldönümü çünkü… İstanbul İsveç Konsolosluğu ve Swedish Institute’ün de bu oyuna önemli katkıları oldu. Konsolosluktan Sevil Özmen’in desteklerini de burada özellikle belirtmem gerek. Bütün dünyada 2012 boyunca Strindberg’in oyunları oynanıyor, bir çok etkinlik yapılıyor. Biz de Türkiye’de Matmazel Julie oyununu sahnelemek istedik. 30 Kasım’da da yine İstanbul İsveç Konsolosluğu, Swedish Institute ve İstanbul Üniversitesi Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği’nin katkılarıyla Helsinki Üniversitesi’nden Prof. Ebba Witt Brattström’e bir konuşma yaptırdık.

– Konuşmanın da başlığı oldukça ilginç, Matmazel Julie oyununda cinsel intikamın estetiği.

Ebba Witt, feminist bir akademisyen. Onu İstanbul’a davet etmekle, farklı bir bakış açısını bizim yaptığımız oyun dışında da göstermek istedik aslında. Strindberg zorlu bir yazar. Bizim sahnelememizle kendisine kadın düşmanı demek zor. Biz onun anlatmak istediği, insanın varoluş ve varlık sorunsalını sahne üzerinde gösterebilmek istedik. Onun kullandığı yöntemlere tabii ki bazı eklemelerde bulunduk. Toplumsal cinsiyet ile sınıf arasındaki çelişkiye daha fazla vurgu yaptık, erkek egemen sistemin baskıcılığının ve eziciliğinin daha da altını çizdik. Biz, feminist bir tiyatro topluluğu olarak Matmazel Julie’yi bu şekilde anlamlandırıyoruz. Zaten hepimiz bu sistemin içinde birer kukla değil miyiz? Devamlı bu sisteme direnç göstermeye çalışmıyor muyuz?

– Evet ama Strindberg’in metninde bir dirençten çok, bir kabul ediş yok mu?

Bu da farklı bir bakış açısı. Dönemi açısından baktığın zaman, Strindberg eşitlik, konuşma özgürlüğü gibi kavramları öne çıkaran bir yazar. Ama döneminin kadın hareketine de eleştirileri var. Ki bu da oyunda var. Matmazel Julie’nin annesinin feminist olması ve kızını ‘eşitlik’ dayatmasıyla büyütmesi gibi. Ama ben tam da bu yüzden Matmazel Julie oyununun İbsen’in Nora’sına karşı yazılmış olduğunu iddia ediyorum. Çünkü hem döneminde hem de şimdi Nora gibi bir karakter, hem o toplumda hem de bu toplumda kabul göremiyor. Bir ütopya gibi. Ama Strindberg bize başka bir şey gösteriyor. O da şu: Bu sistemin içinde kimliklerinden ve rollerinden ne kadar uzaklaşmak istersen iste, sistem seni yakalıyor ve cezalandırıyor.

– Ama bu oyunda cezalandırdığı sadece Matmazel Julie değil mi?

Oyunda da zaten Strindberg’in Julie’nin ağzından söylediği bir şey bu. Julie şöyle diyor: “Suçlu kim? Ne fark eder? Suçu kabullenip sonuçlarına katlanması gereken benim.” Ama şunu da belirtmem lazım. Bu üç karakter farklı senaryolar denemeye çalışsalar da ya da oyun içinde oyun oynasalar da, yine erkek egemen sistemin onlara sunduğu senaryoları ya da oyunları oynuyorlar. İşte onları bilindik sona sürükleyen de bu. Çünkü içinden çıkamadıkları bir hale, bir duruma dönüşüyor oyun.

– Oyun herhalde sınıfsal bir bakış açısıyla da yorumlanabilirdi. Çünkü konu en basit şekilde üst sınıftan bir kadınla hizmetlisinin arasındaki aşk ilişkisi üzerine kurulmuş. İki kişi de sınıfsal aidiyetlerine dair açmazlar yaşıyorlar. Oysa senin yorumunda bu bakış açısı da yapıbozuma uğratılıyor. Tam galiba bir sınıf çatışması bu derken, mesele cinsiyet kimliklerine, tam olay buymuş derken iktidar kavramına çarpıyoruz. Burada amacın sınıf, iktidar gibi çözümlemeleri yıkmak mı? Yoksa bu bakış açılarının hiçbirine tek başına inanmayın mı diyorsun?

Oyunun çatışmasını sadece sınıf ya da sadece cinsiyet çatışmasına indirgemek çok haksızlık olur. Zaten daha önce söylediğim gibi, Strindberg’in bu metinle söylemek istediği daha felsefi daha ontolojik bir mesele. Bu üç kişi arasında aşk ya da sevgi olup olmadığını da bilmiyoruz. Strindberg bunu da bize tam olarak vermiyor. Tüm bunların bir nedeni olmalı diye düşünüyorum. Matmazel Julie bize çelişkileri, sorgulamaları veren bir oyun. Tabii ki yapıbozuma uğratıyoruz. Ve dediğin gibi, sınıfsal çatışma ile cinsiyet rolleri arasında gidip geliyoruz. Bunlar çok da birbirinden ayrılabilecek meseleler değil. İktidar zaten her yerde. Oyun boyunca da görünmeyen Kont’ta. Bu sahnelemeyle sınıf ya da iktidar  çözümlemelerini yıkmak gibi bir amacım yok. Ama tam da Strindberg’in ele aldığı gibi, bunların içiçeliğini ve birbirinden ayrılmaz yapılarını da anlatmaya çalışıyorum. Tabii ki, sonuçta olan kadınlara oluyor. Belki mesajımız bu olabilir.

– Kadına yönelik şiddetin bu kadar arttığı bir dönemde, namus ve şeref üzerine bu oyunu seçmeniz de önemli.

Nora, Matmazel Julie ve yine eski bir metin Çıkmaz Sokak. Bu yıl repertuarımızdaki oyunlar. Üçü de kadın meselesine odaklanıyor, üçü de namus ve şeref meselesini konu alıyor. Farklı erkek yazarların, farklı dönemlerden, farklı ülkelerden… Bu üç oyun da farklı biçimlerde ele alınıyor sahnemizde… Tabii ki feminist bir şekilde!

– Matmazel Julie 2012’de Türkiye’de yaşayan seyirciye ne diyor olabilir? Strindberg o zaman ne demek istiyor olursa olsun, siz sanki 150 yıldır değiştiremediğimiz değer yargılarımızla dalga geçiyor gibisiniz.

Dalga geçiyoruz diyemem açıkça. Biçimsel olarak farklı genre’lar kullanıyoruz, diyebilirim. Çünkü bugünün algılarıyla ancak ve ancak bu şekilde bu oyununun sahnelenebileceğine inanıyoruz. Bu üç karakterin kendi içlerinde oynadıkları bu oyunu, denedikleri onlarca senaryoyu bizler de tebessümle seyrediyoruz çünkü. Var olan, erkek egemen sistemin tekrar tekrar ürettiği onlarca senaryonun nasıl bu üç karakter tarafından perform edildiğine bakıyoruz. Zaten söylenen çoğu şey sahte, öğretilmiş, ezberlenmiş…

Röportaj: Manzum S. – Yeşil Gazete

Matmazel Julie 1, 3, 10, 14, 18, 26 Aralık 2012 Saat 20:30’da Sahne Cihangir’de
Ağa Hamamı Caddesi Taktaki Yokuşu 2 B Cihangir.
Tel: 0212 245 21 09

Matmazel Julie (Tiyatro Boyalı Kuş)
Yazan: August Strindberg
Çeviren: Rüstem Ertuğ Altınay
Reji: Jale Karabekir
Oynayanlar: Yeşim Koçak, Mehmet Aslan, Asiye Dinçsoy
Koreografi: Gökmen Kasabalı
Oyuncu Koçu: Esra Çizmeci
Reji Asistanı: Hafize Balkan
Dekor Tasarım: Aylin Ominç
Kostüm Tasarım: Burcu Rahim
Işık Tasarım: Erdem Çınar
Fotoğraf: Gültekin Tetik
Grafik: Bülent Kuzu

Şehir trafiğinde motosiklet kullanımı (3)

Yazı dizisinin birinci bölümü için TIKLAYIN

Yazı dizisinin ikinci bölümü için TIKLAYIN

MEVSİMLER

Yazın trafikteki diğer sürücülerin yaklaşımı kış şartlarından farklı olabilir.

Normalde soğuk havalarda camları kapalı olarak seyreden taksiciler, yazın kendi taraflarındaki camdan ellerini çıkartabilir, sigaralarını atabilir ya da dışarı tükürebilirler.

Kışın ise genelde bu işleri kendi kapılarını açarak yaparlar. Seyir anında olması ve hatta müşterisi olması taksicinin kapısını açıp, kül tablasını yere boşaltmasına engel olacak bir durum değildir.

Şiddetli yağmurlarda çok kısa süreliğine kullanılıyor olsa bile, motor üzerinde “sucuk gibi” olmak kaçınılmazdır. Daha çok mevsim geçişlerinde-bahar aylarında-görülen bu tip yağışlar kısa sürdüklerinden dolayı, gerekirse bir saçak altına çekip, kısa bir mola vermek uygun olur.

Yaz döneminde genellikle yağmur daha azdır, ancak yollar tam olarak kuru olmayabilir. Özellikle çevre yollarında yapılan yanlış sulama sebebiyle, yol kenarında oluşan su birikintileri veya ıslak zemin büyük tehlike yaratabilir.

TRAFİĞİN RİTMİ

Trafiğin ritmini yakalayın. Herhangi bir yerde, trafik ritminin altında veya üstünde kullanmak, belli tehlikeleri beraberinde getirir. Ya ritminizi değiştirin ya da yolunuzu!

Eğer yolda alışılagelmiş normal ritimden farklı bir durum söz konusuysa, örneğin kaza, tamirat veya devlet erkanının geçmesi gibi bir sebeple tıkanmış bir yoldaysanız etraf sürücülerde çok ciddi bir stres biriktiğini gözlemleyebilirsiniz. Bu tip ortamlar kaza için en uygun şartları oluşturur.

Seyir halindeyseniz çok dikkatli ve yavaş seyretmeniz, eğer durup bekliyorsanız uygun bir arabanın ve şoförünün yanında beklemeniz en uygunudur.

Trafiğin veya etraf araçların ritminden yavaş hareket ediyorsanız, kendiniz çok güvenle seyretseniz dahi tehlikeden tam olarak uzak olmayabilirsiniz. Arkadan hızla gelip çarpan bir aracın yaratacağı sorunlar, sizin arkadan çarpacağınız bir kazaya kıyasla çok daha fazla olabilir.

Tecrübeli motorcular bu sebeple, inisiyatifi kendi ellerinde tutmak amacıyla, motorlarını trafik ritminin bir “çimdik” üstünde kullanırlar.

ALGI

Motor sürerken algının maksimum açık olmasının sağlanması gerekir. Herhangi bir başka konuyu derinlemesine düşünürken veya uyuklarken araba kullanmak belki mümkün olabilir. Ancak motor sürerken böyle bir süreç, anında kaza ile sonuçlanır.

Etraftaki her şeyi gözlemlemek, seslere kulak vermek (korna, siren veya diğer arabaların motor gürültüleri) hatta koklamak (yola dökülmüş mazot, vb) potansiyel tehlikeleri erken fark etmek için yararlıdır ancak tek başına yeterli olmayabilir.

Tecrübeli motor sürücülerine sorulursa, birçoğu bilimsel olarak açıklayamasa bile, bir tehlikenin varlığı veya kazanın olacağını hemen öncesinde “hissettiklerini” söyleyecektir. Genelden farklı bir durum, ritim veya çok ufak bir işareti fark etmeden önce “hissetmek” kazanın oluşumuna engel olacak o en değerli ilk saniyeleri kazandırır!

SOĞUKKANLILIK ve UMURSAMAZLIK

Motosiklet sürücüsü haklı değil mutlu olmak peşindedir.

Başınıza gelecek nahoş olaylarda her zaman haksız olduğunuzu düşünün!

Bu gibi durumlarda diğer sürücülerle hak-hukuk tartışması yapmak yerine, önceden o durumu öngörüp, uzak durmanın yolunu aramak daha doğrudur.

Trafikte araç kullanan sürücülerin, hangi derece eğitim almış olmaları veya toplumda ne kadar saygın bir statüde yer almış olmalarına bakılmaksızın, rahatlıkla birer canavara dönüşmelerinin sebebi aslında çok basittir. Biz bu durumu teritoryal bir mesele olarak değerlendiriyoruz. Alan daralması yaşayan herkes sıkışık trafikte etrafındaki araçları ve sürücülerini, bilinç altında kendi alanını tehdit eden unsurlar olarak görür.

Hâlbuki motosiklet sürücüsünün böyle bir alan daralması yoktur. Günümüzde İstanbul trafiği için, hala en özgür transport modeli kesinlikle motosiklettir.

Motosiklet sürücüsünün, etrafındaki trafikteki bireyler ile kişisel bir çekişme içerisinde olması kadar gereksiz, yersiz ve bazen tehlikeli bir durum yoktur.

İnsanoğlunun elindeki en ölümcül silah, araba direksiyonudur!

GÜZERGAH SEÇİMİ VE ZAMANLAMA

Yeni başlayanlara en basit olarak her gün aynı yoldan ve aynı saatte seyretmelerini önermek ile o yolun kendine has trafik ışıkları, çukurları, yaya geçitlerini ve o güzergahta araç kullananların genel portföyünü ezberlemeleri amaçlanmaktadır. Bilinmeyen bir yerde yol aramak sadece coğrafi olarak zor değil ama aynı zamanda etraf sürücülerin tamamen farklı bir ritimde araç kullanmaları sebebiyle potansiyel olarak da tehlikelidir.

Bazı dönemlerde trafik dayanılmayacak boyutlara varır. Bunların çoğunu önceden tespit etmek kolaydır. Büyük gökdelen ve iş yerlerinin çıkış saati, iftar vaktinin hemen öncesi, maç dağılması, Cuma akşamları iş çıkış saati, uzun bayram tatillerinin hemen öncesindeki periyotlarda trafik sadece miktar olarak artmaz, aynı zamanda araç sürücülerinin çok sabırsız, stresli hatta kavgacı olabilecekleri bir dönemdir. Bu tür trafiklerden mümkün mertebe kaçınmak, eğer içine düşüldüyse maksimum dikkatli ve sabırlı olmak hayatidir.

Aynı şekilde, bir yerden bir yere gitmek için, bu sıkışık zamanların hemen öncesi veya sonrasını seçmek-örn. İftardan sonra veya derbi maç  sırasında- trafiğe takılmamanın en bariz şartıdır.

Hangi yoldan gidileceğinin seçiminde bir diğer önemli husus, özellikle meyhane ve bar gibi alkollü mekanların bol olduğu yerleşimlerden uzak durulmasıdır. Bazı gecelerde daha fazla olmak kaydıyla Ortaköy, Taksim, Kadıköy veya Boğaz gibi bu tür mekanlardan çıkan sürücülerin kullandığı araçlar büyük tehlike arz ederler.

Güzergah seçiminde en pratik uyguladığımız yaklaşımı, iki nokta arasındaki en kısa yolu seçmek olarak özetleyebiliriz. Birçok motorcu için esas amaç sadece varmak değil, yolun kendisi olduğu için ve trafik sıkışıklıkları motor sürücüsü için bir tehdit olmadığı için, herhangi bir motorcunun normal şartlarda daha “hızlı” gitmek için TEM’e çıkması kadar lüzumsuz ve tehlikeli sonuçları olan bir başka yaklaşım düşünülemez!

KIYAFET

Eski motorcular arasında ilk başlayanlar için kullanılan bir söz vardır, “önce kıyafetlerini alacaksın, sonra kalan paranla uygun bir motor alırsın” diye…

Beylik olacak ama mutlaka KASK!

Şapkalar ister siperlikli, ister geniş kenarlı, isterse bere olsun mutlaka uçar…

Açık kasklarda mutlaka gözlük veya siperlik. Kapalı kasklarda da siperlik açık gidiliyorsa, 50km üstü süratlerde göze kaçan çöp, sinek veya arı ciddi kornea hasarına yol açar!

Kaskın tipi ne olursa olsun mutlaka çene altından bağlanmalıdır.

Koyu renk kıyafetler yerine, açık renk ve yansıtıcıları olan mont ve kıyafetler kullanılmalı. Dirsek, sırt ve omuzluk korumaları kazalarda yaralanmalarının büyük oranda önüne geçer

Yazın bile kullanılıyorsa eldiven…

Uzun saçları düzgün toplamak lazım, ciddi kırık yapar.

Dört mevsim motora binenler için en pratik uygulamalardan birisi, hemen tüm motor kuryelerin kullandığı örtülerdir. Orijinal ve pahalı olanlar olduğu gibi, ucuz muadilleri de piyasada mevcuttur. Yağmurdan ve soğuktan koruma konusunda oldukça başarılıdırlar.

ARKAYA OTURANLAR

Arka tarafa oturanlara da motorda önemli görevler düşmektedir. Motor üzerinde ani hareketler yapmamak,  kollar ve bacakları yanlara açmamak, kafayı ani olarak sağa-sola döndürmemek, motor yattığında da motor üzerinde düz durmak, gerilmemek ve rahat olmak ve sürücüye güvenmek çok önemlidir.

Eğer sürücünüze güvenmiyorsanız, o motora binmeyiniz!

Arka tarafta veya ön aralıkta, motor genişliğinden büyük bir eşya taşınıyorsa, eski alışkanlıklardan kurtulup açıklıkları buna göre değerlendirmek, motorun dar yerlerden geçerken takılabileceğini unutmamak lazımdır.

DURUŞ

Kazadan korkmak, kazadan korumaz!

Motosiklet üzerinde gergin olmak, belki refleksleri güçlendirir ama hakimiyeti arttırmaz. Kaslarınızı gevşetin, rahatlayın ve duruşunuzu düzeltin. Motora çok daha fazla hakim olduğunuzu hissedeceksiniz.

Motorun üzerinde dengeli oturun. Ağırlık merkezinizi öne, arkaya veya yanlara kayıp kaymadığını anlamanın en iyi yolu omuzları kontrol etmekten geçer.

Motor, nereye bakarsanız oraya gider. Yolun ortasında duran bir kola şişesine çarpmamak için yapılacak en iyi şey “ona bakmamaktır”!

YEDEKLER

Eski model birkaç Vespa dışında motosikletlerin hemen hiçbirinde stepne bulunmaz. Arabalardan farklı olarak patlamış ön veya arka lastik üzerinde giderek en yakın bir yerde tamir ettirmek mümkün değildir. İnik tekerlek ciddi denge bozukluklarına sebep olur. Lastik şişirmek veya patlamış lastiği en yakın tamirciye kadar idare etmek için sibop üzerinden uygulanan bazı spreyler kullanılabilir, geçici çözümlerdir.

MOTOR SÜRÜCÜSÜNÜN EVRİMİ

Eskilerin deyişiyle iki tip motor sürücüsü vardır: Kaza yapmış olanlar veya yapacak olanlar!

Bizim tespitlerimize göre şehir içi ulaşımını motor ile yapan sürücü 3 aşamadan geçer.  Çıraklık tabir edilen ilk aşamada sürücü, dış faktörlerden tamamen bağımsız olarak motorunu kullanmaya, onun üstünde durmaya ve hakim olmaya odaklanmıştır. Bu dönem genellikle basit bir kaza ile sonuçlanır. Yokuşta yanlış şekilde parkeden motoru, ayaktan indirirken yatırmak buna en iyi örnektir.

İkinci dönem “kalfalık” tabir edilebilecek dönemdir. Bu süreçte sürücü artık motor kullanmanın zevkini almıştır ve kendine güven duymaya başlamıştır. İlk kazasını yaşadığı için o korku da kaybolmuş olduğu için potansiyel tehlike artmıştır. Bu dönem de genellikle yol ve/veya trafik şartlarından kaynaklanan bir kaza ile son bulur. Motoruna hakim olduğunu düşünen “az usta” sürücü kazaları bu gruba girer. Dikkat kısa bir süreliğine kaybolmuştur, dış faktörün etkisiyle sürücü kaza yapar. Zamanla motora ve dış ortama (diğer sürücüler, trafik, yol durumu ve hava şartlarına) hakim olmakla kolaylıkla bertaraf edilebilecek tipte kazalar bu gruptadır ve sağlık açısından da en tehlikeli grubu oluşturur. Ancak suç genellikle de karşı tarafa ait olduğu düşünüldüğü için kazadan yeteri kadar ders çıkartılmamış olabilir. Dolayısıyla bu dönemin sona erip “ustalık” aşamasına geçmek için bazen birden fazla kazanın gerçekleşmesi gerekebilir.

Bu tip bir kaza yaşadıktan sonra hala motor kullanmaya devam edilirse III. aşama olan, ustalık dönemine geçilir. Bu dönemde artık motor sürücüsü kendi motoruna tamamen hakim; değişen trafik, yol ve hava şartlarına kolaylıkla adapte olan; etraf sürücü ve araçlarla ilişki ve temasını tam olması gibi gerçekleştiren ve o seviyede kalmasını sağlayacak düzeyde tecrübeli, “tat alma” hariç diğer 4 duyusunu azami düzeyde kullanarak öngörüsünü arttırmış olan sürücü konumundadır. (Görme, işitme, koku alma, hissetme)

Ustayı pratik yaratır!

Bu aşamada riskler maksimum bertaraf edilir ancak hesaplanamayan, öngörülemeyen faktörlerin sürücünün dalgın bir anına tesadüf etmesiyle kazalar oluşabilir…

KAZALAR

Kazayı ve sonuçlarını HIZ belirler.

İleri düzeyde motor kullanan sürücüler, artık sadece kazadan nasıl uzak kalınacağını değil, ikincil veya üçüncül sebepleri de ortadan kaldırmak için neler yapılacağını hesaplayarak motor kullanırlar. Akan bir trafikte iki öndeki aracın lastiğinin patlaması, hemen yandaki kamyonun sizin tarafına devrilmesi veya yola çıkan bir kediden kaçarken karşı şeride geçen bir arabanın oluşturacağı kaza ortamından en kolay nasıl sıyrılacağını hesaplayarak motor kullanmak belki sağlıklı bir düşünce tarzı gibi durmayabilir ama çok hayat kurtarmıştır!

Şehir içi ulaşımda ve sıkışık trafikte, seyir sürati ortalaması 30-50km aralığında olması, scooter kazalarının en az hasarla atlatılmasını sağlayan başlıca unsurdur. Aynı şekilde etraf araçların da düşük hızlarla seyrediyor olması, scooter kazalarının genellikle ölümle sonuçlanmamasının esas sebebidir.

Bir kez kaza oluşmaya başladıysa ve artık kaçış yoksa en yapılmaması gereken şey motoru durdurmaya çalışmaktır.

Frene basar ve durmaya çalışırken, kazadan kurtulmak için çok değerli anlar kaybedilir, ön fren kilitlenmesi sebebiyle ön tekerlek kilitlenir, durumdan kurtulmak daha da zorlaşır.

Bunun yerine motora hakim olun ve kazayı oluşturan ortamdan en az hasarla nasıl uzaklaşacağınızı düşünün. Kazanın oluşmaya başladığını fark ettiğiniz anda korna ile karşı tarafı uyarmak frene basmaktan çok daha önemlidir!

DİĞER ARAÇ SÜRÜCÜLERİNE ÖĞÜTLER

Birçok araç sürücüsü, motor kullananların hiçbir trafik kuralına uymadığını, aracın sağından solundan vızır-vızır geçtiğini ve en son ana kadar onları fark etmediklerinden yakınırlar. Bu yakınmalarında çok haklı olduklarını teslim ettikten sonra diğer araç sürücülerine, motor sürücülerini kollamak adına tek bir tavsiye de bulunuyoruz: “LÜTFEN ANİ KARAR VERİP UYGULAMAYINIZ”

Eğer aynaları kullanarak etrafınızdaki motorlar ile göz teması sağlıyorsanız, çevreyolunda en sağ şeritteyken sağınızdan her an bir motor geçeceğinin farkındaysanız, motorları fark edince geçmeleri için gereken aralığı sağlıyorsanız, zamanında fark etmediğiniz motorcunun kornasıyla irkilip küfretmiyor, tersine selam veriyorsanız zaten siz motorcuların en takdir ettiği araç sürücüsü grubundasınız demektir!

Herkese kazasız ve salim seyirler…

Dr.Mehmet Erem

Not: Dr Savaş Çömlek, Dr Melih Ömür, Gürkan Bıyıklı, Abdullah Akış, Doğan Akçura, Erol Şar ve Ali Özer’in katkılarıyla

(Yeşil Gazete)

Sandy fragman mıydı?

Sandy kasırgasının üzerinden tam bir ay geçti. Hayat büyük ölçüde normale döndü artık.  Benzin kuyrukları çoktan unutuldu, su baskınına uğrayan metro hatları ve tünellerin çoğu eski haline döndü. Şehrin tamamına elektrik verildi, şimdi şehrin her tarafından ışıklar fışkırıyor. Noel döneminin yaklaştığı bugünlerde New York yine ışıl ışıl.  Çoğu insan için kasırga geçmişte gördükleri popüler bir gerilim filminin kareleri gibi.

Peki, Amerikalılar gereken dersleri çıkarttılar mı kasırgadan?  Ne yazık ki bu soruya olumlu cevap vermek en kronik iyimserler için bile kolay olamayacak. Zaten şehri yönetenlerin meseleye nasıl baktıklarının ipuçları kasırga etkisini bütün şiddetiyle sürerken bile görülüyordu. New York valisi Cuomo, olan bitenin küresel ısınmanın sonuçları olduğunu söylüyor, bu tip doğal afetlerin tekrarlanacağı konusunda hemşerilerini uyarıyor ama küresel ısınmaya yol açan nedenlerle mücadele etmek yerine elektriksizliğe karşı tedbir olarak  jeneratörleri bodrum katlara yerleştirmek yerine üst katlara taşımalarını öneriyordu.

Seçimlerden önce New York belediye başkanı Bloomberg, Başkan Obama’nın küresel ısınmaya karşı radikal önlemler alacağına dair sözler veriyordu. Nitekim Obama da seçimler sonrası yaptığı balkon konuşmasında küresel ısınmanın yıkıcı etkisinden söz ederek Romney tehlikesi savuşturulduğunda her şeyin tozpembe olacağını düşünen saf ve çevreci Demokratları sevince boğmuştu.

Seçimleri yeniden kazanarak büyük moral üstünlük sağlayan Başkan Obama icraatlarına eski hamam, eski tas devam edeceğinin işaretlerini vermekte gecikmedi. Seçim sonuçlarının sayımı bitmeden imza attığı iki uygulama ile Obama, küresel ısınmaya karşı mücadelede ikinci başkanlık döneminde de eskisinden farklı olamayacağını net bir şekilde göstermiş oldu.

Amerikan yönetimi, Avrup Birliğinin uçaklardan karbon salımı için almaya çalıştığı vergiden ABD’li havayolu şirketlerinin muaf tutulacağına hükmeden bir yasayı geçirdi. Bu ilk uyarının ardından Obama’nın iklim değişikliği ile mücadele kararlığına esas darbe gecikmedi: ABD Meksika körfezinde 80 000 kilometrekarelik bir deniz yüzeyinde petrol ve doğalgaz aranması için yeni bir ihaleye çıkacağını şirketlere duyurdu. Geçen sene içinde verilen izinlerle birlikte son bir sene içinde ihaleye çıkan deniz yüzeyi böylece 300 000 kilometrekareyi geçmiş oldu.

Amerikan yaşam tarzında daha büyük otomobiller, daha yüksek binalar, daha ışıltılı sokaklar ve vitrinler idealize edilir ve dünyanın geri kalanına imrenilesi bir arzu nesnesi olarak pazarlanır.

Sandy kasırgasının hemen ertesindeki birkaç gün içinde Amerikan yaşam tarzının yerinde yeller esiyordu.

Elektrikler kesildiğinde şehrin önemli bir bölümü karanlıkta kaldı,  gökdelenlerde mahsur kalmış yaşlı insanlar dert edildi uzun süre ve bu insanlara günlerce ulaşılamadı. Güvenlik ciddi bir mesele olarak hortladı.

Su baskınları ve elektriksizlik nedeniyle toplu taşıma araçları günlerce çalışamadı. Özel arabalarıyla yola çıkanlar önce trafik sıkışıklığından, sonra akaryakıt bulunamaması nedeniyle yollarda kaldılar. İnsanlar yürümekten daha iyi bir seçenek olmayan günler geçirdiler.

Taze yiyecek tüketme alışkanlığı olmayan New York’lular için açlık tehlikesi baş gösterdi. Marketler açılamadı, evlerde stoklanmış dondurulmuş yiyecekler buzdolapları çalışamadığı için kokuştu. Elektrikler geldikten sonra günlerce çöp kamyonları evlerden ve marketlerden bozulmuş yiyecekleri taşımayı sürdürdü.

İlk günlerde yaşanılan panik havasının 11 Eylül sonrasından beter olduğu konusunda çoğu New York‘lu hemfikir. 11 Eylül sonrası suçlu hemen bulunmuş ve gereken yapılmaya başlanmıştı. Bu sefer durum farklı, felaketin müsebbibi olarak hikmetinden sual olunmayan Tabiat Ana gösteriliyor.

Sandy kasırgası sonrası Amerikalıların göremediği çok yalın bir gerçek var, Amerikan yaşam tarzına en büyük tehdit tam da bu hayat tarzının ta kendisi.

Binaları, yolları, vitrinleri aydınlatmaya devam ederlerse bir gün tamamen elektriksiz kalacaklar. Gökdelenlerine yürüyerek çıkacaklar, klimaları çalışmıyor olacak, buzdolapları işlevsiz kalacak, çünkü içinde hiç bir şey olmayacak.

Özel arabalarına bağımlı yaşamlarını sürdürdükleri takdirde bir gün arabalarına koyacakları benzini de, arabalarını sürecekleri yolları da bulamayacaklar, üstelik o gün geldiğinde metroları da, otobüsleri de olmayacak.

Evet, Amerikan hayat tarzı ciddi bir tehdit altında. Bu tehdit ne komünistlerden, ne İslami terörden, ne de dünya dışı varlıklardan geliyor.  Daha fazla tüketmeye, daha fazla karbon tüketmeye göre programlanmış bir hayat tarzının ne kendisi ne de başkaları için varlığını sürdürebilmesi imkânı var. Doğal felaketler olarak her geçen gün başka bir biçimde çıkan olaylarla küresel ısınmanın ilişkisi açıkça ortaya konulmadan ve iyileştirici politikaları uygulamaya başlamadan önce bu süreci durdurmanın yolu da yok görünürde.

Sandy kasırgası New York’luların eskiden görmüş oldukları ve bazı  bulanık sahnelerini hatırladıkları bir film değil, vizyona girmeye hazırlanan filmin sadece kısa bir fragmanı. Filmin kendisi maalesef çok yakında, en yakınımızdaki sinemalarda ve senaryoyu değiştirmek için henüz vakit varken kimse bir şey yapmıyor.

Bolivya’da Quechua kadınları radyo dalgalarıyla güçleniyor

Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Serkan Zihli’nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

“Atispa mana atispa ñawpajman rinanchis tiyan” (“Güç olmadan kendi gücümüzle, devam etmeliyiz ilerlemeye”) diyerek Quechua dilinde sesleniyor Ruth Rojas Bolivyalı yerli hakltan kadın dinleyicilerine, politik kültür üzerine yaptığı radyo programının bitiminde.

Cochabamba idari bölgesinde, dağlık alandaki vadilerden birinde yer alan Cliza kentinde, Ecológica halk radyosu istasyonundaki küçük kabinden yayın yapan ve farklı yaş gruplarından gelen dört kadın, siyaset, kadın ve yerli hakları ile ilgili konularda kafa yoruyor, fikir üretiyor.

Güney Amerika’nın en fakir ülkesindeki yerli halka mensup bu kadınlar, kendi tecrübelerinden de yola çıkarak demokrasinin uygulanması, toplumsal hakimiyet, cinsiyetler arası eşitlik, hukuki soruları gündeme taşıyor.

Diğer halk radyo istasyonları da aynı misyonu üstleniyor: And Dağları’nın doğusunda yer alan dağlık tarım alanlarındaki halkı bilinçlendiriyor.

Cochabamba idari bölgesinin her yerinde, radyo yayıncılığı üzerine hiçbir eğitimi olmayan kadınlar radyo dalgalarını kullanarak hemşerilerini bilinçlendiriyor, farkındalıklarını artırıyor ve kendi toplumlarında değişime öncülük ediyor.

Kendi tecrübelerinden de bildikleri üzere radyo, uzak dağlık alanlarda evlerinden pek de ayrılmadan yaşayan kadınlara ulaşmanın tek yolu. Televizyon onlar için tasavvur bile edilemez bir lüks, gazetelere erişmeleri ise mesafelerin uzak olmasından ötürü mümkün değil.

Bolivya’da yerel yayın yapan, köylü birliklerine veya sendikalara ait radyoların resmi bir listesi bulunmuyor; çünkü bu istasyonlar çok küçük alanlara ve lisanssız olarak yayın yapıyor. Buna rağmen ülkede en az 2.000 yerel radyo istasyonunun olduğu tahmin ediliyor.

Kırsal alanlarda, kent ve kasabaları çevreleyen fakir mahallelerdeki etkileri ise tartışılmaz derecede yüksek. Bolivya’nın 10.6 milyonluk nüfusunun %60’ından fazlası, ülkedeki 36 farklı yerli halktan birine mensup. Yerel radyoların Quechua, Aymara veya Guaraní gibi en çok konuşulan üç yerel dilde yayın yapması, etki alanlarını tartışılamayacak biçimde genişletiyor. Kimi bölgelerde iki dilli, hatta üç dilli programlar bile mevcut.

Yerel radyoların en büyük ağı, Katolik Kilisesi ile de bağları olan Erbol (Educación Radiofónica de Bolivia). Erbol’ün odaklandığı ana mesele ise halka yakın bir iletişim dili kurarak toplumsal koşulları iyileştirmek.

63 yaşındaki Trifonia Tordoya da yerel starlardan biri. Her ikisi de öğretmen olan kızları Ruth (25) ve Tania (30) ile 13 yaşındaki torunu Madeleine Pereira ile birlikte, Quechua’dan canlı yayınlanan iki saatlik programını 21 pazardır devam ettiriyor. Programın adı bile niyetini açıkça belli ediyor: “Wakichikuy wasiyuj allin kawsayta tarinapaj”, Quechua dilinde “İyi yaşamak için hazır olun” demek.

Ecológica radyo istasyonundaki yaptığı programın ardından muhabirimize konuşan Tordoya, programın, kadınların üretken aktivitelere ve karar alma süreçlerine olan ilgisi sonucunda ortaya çıktığını söylüyor.

O ve toplumun önde gelen kadınları, bir sivil toplum kuruluşu olan Ciudadanía: Comunidad de Estudios Sociales y Acción Pública (Vatandaşlık: Halk Hareketi ve Toplumsal Çalışmalar Topluluğu) tarafından ülkede düzenlenen “Politik kültür ve kültürel çeşitlilik:Peru ve Bolivya’da Quechua Konuşan Vatandaşları Güçlendirmek” başlıklı bir programa katılmışlar.

Programın amacı yerli kadınların bilgilenmesini sağlarken kültürlerarası politik diyaloğu teşvik etmek ve kadınlar arasında demokratik değerlerin bilincini güçlendirmek.

Cochabamba’nın dağlık bölgesinde Quechua konuşulan kırsal alandaki organizasyonlardan 20 kadın, kendi hayat tecrübelerinden yola çıkarak temel haklar ve konularda kendi tanımlarını inşa etmek için üç yıl boyunca çalışmışlar.

Trifonia Tordoya, iki kızı ve torunuyla birlikte kadın politikaları ve hakları üstüne yaptıkları son radyo programını sunarken. Fotoğraf: Jenny Cartagena / IPS

Sonucunda, aralarında demokrasi, meşruluk, otonomi, haklar, cinsiyete dayalı şiddet, dışlama, ayrımcılık, şeffaflık, yolsuzluk ve adaleti de içeren 19 öğe belirlendi, diyor programın koordinatörü Olivia Roman.

“Dışlamanın ne olduğunu bile bilmiyorduk en başta” diyor Tordoya. “Kelimenin anlamını birbirimize sorduk. Gördük ki Quechua dilinde karşılığı yok. Sonra hep birlikte bu kavram için baştan bir tanım oluşturduk.”

Atölyelere o dönemde on yaşında olan torunu Madeleine ile birlikte katılmış. Madeleine büyükannesi için not tutmuş, çünkü Tordoya zorlukla okuyup yazabiliyor, sadece beşinci sınıfa kadar okula devam edebilmiş. Kocası terk edince altı çocuğunu kendi başına ve küçük bir toprak parçasında tarım yaparak büyütmüş.

Tanımların hiçbiri kolaylıkla oluşmamış. “Bu kelimeleri İspanyolca olarak duymuştuk, ama aslında ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Bu yüzden enine boyuna düşündük, tartıştık ve Quechua dilinde yeniden tanımladık onları.” diyor atölyelere katılanlardan Norah Claros.

Toplumsal cinsiyeti “qhari-warmi” (erkek-kadın) olarak adlandırmışlar, çünkü Quechua kültürünün başlıca prensiplerden biri tamamlayıcılık ve zıtların eşitliği. Toplumsal cinsiyetin tanımını ise şöyle yapmışlar: “Erkekler ve kadınlar eşit haklara, yeteneklere, hayat tarzlarına, seçme ve seçilme yetisine sahiptir, birbirlerine işte ve hayatta yardım ederler.”

Bundan sonraki aşama diğer kadınlara da öğrendiklerini aktarmak ve onların da bu tanımları ve kavramları kendi hayatlarına dahil etmelerine yardım etmekti, çünkü katılımcılar diğer kadınların da bu kavramların farkında olmadığı sürece haklarını aramayacaklarını ve hakların hayata geçirilemeyeceği sonucuna varmışlardı.

Bazı katılımcılar radyo programları yapmayı önermişti, bazıları ise atölyeler, kısa radyo spotları veya radyo oyunları. Sonuç olarak Tordoya’nın radyoda program yapma fikri, Ciudadanía: Comunidad de Estudios Sociales y Acción Pública’nın da desteği ile hayata geçti ve programı geliştirirken kızları ve en büyük torununu da yayına dahil etti.

Villa El Carmen’li dört kadın (Cliza’nın kırsal alanında bir köy) her Pazar bir kavramı tartışarak toplamda 15 program yapmaya karar verdiler. Fakat dinleyicilerinin heyecanı ve isteği onları altı program daha yapmaya teşvik etti. Amaçlarına ulaştılar: Sesleri Cliza kırsalındaki evlere ulaştı; hatta kadın hakları ve demokrasinin uygulanması konularında yerel makamlar üzerinde baskı oluşturdular.

“Program devam ettikçe dinleyenlerin sayısı hızla arttı ve halk telefonla arayarak yoğun bi biçimde programa katıldı” diyor radyo istasyonunun sahibi ve yönetmeni Roger Araoz. “Bu yüzden de süreyi iki saate çıkarttık ve yeni bir bölüm serisi daha yayınladık.”

“Dinleyiciler sürekli arayıp kadınların devam etmesini istiyorlardı, çünkü kadın haklarını anlatırken ve yetkilileri yapıcı bir biçimde eleştirirken oldukça iyi bir iş çıkarmışlardı.” diyor.

Ecológica istasyonu Erbol ağına ait ve yayını Cochabamba bölgesinin merkezinden 37 km uzaklıktaki Cliza’nın tüm kırsal kesimine ve dağlık bölgelerine ulaşıyor.

“Señora Trifonia saygı duyulan ve herkesçe tanınan bir kişi” diyor Araoz. “Başka programlara da katıldı ve toplumun karşılaştığı diğer sorunları da tartışmak için radyoya geliyor, yani program yapmak için bir fırsat çıktığında ona yayın akışında yer açmak konusunda hiç tereddüt etmiyoruz”

Kızları Tania ve Ruth da sadece kendi bölgelerinde değil herkesin paylaştığı genel görüşün şu olduğunda hemfikirler: Kadınlar kendileri için nasıl düşünmeleri gerektiğini bilmiyorlar, politikaya katılmamalılar ve karar alma mekanizamalarına dahil olmamalılar.

Bu sebeple de pekçok kişi radyoda üç kadın ve genç bir kızın bu konular hakkında düşüncelerini rahatlıkla ifade etmesini hayretle karşılamış.

Annelerinin bu programa dahil olmalarından ötürü çok memnunlar, çünkü ikisi de öğretmen olmalarına rağmen daha önceleri bu konularda çoğu şeyi net olarak bilmediklerini; bu programın haklarını nasıl arayacaklarını öğrenmelerine yardım ettiğini belirtiyorlar.

Daha önemlisi, program pekçok Quechua kadınının haklarını öğrenmesine ve bulundukları yerde, toplumda, evde daha saygın olmayı talep etmelerine yardımcı olmuş.

Madeleine Pereira da atölyelerde ve programda öğrendiği herşeyi okulda hayata geçirmeye ve sınıf arkadaşlarına haklarını öğretmeye çalıştığını söylüyor.

(IPS News, Yeşil Gazete)

Çeviren: Serkan Zihli

Kürtler ‘Doğal’ olmayan haklarını istiyor – Nuray Mert

Kürt meselesinin tartışılmasında henüz ciddi kavram kargaşasının devam ettiğini ve bu durumun siyasal tutum alışlarımızı derinden etkilediğini düşünüyorum. Bu kavram kargaşasının en önemli tezahürlerinin başında, yaygın kabul gören ‘Kürtler doğal haklarını istiyor’ anlayışı ve ifadesi var.

Doğallık bir ‘hal’ ifadesidir, ‘hak’ ise siyasal  bir kavramdır. İnsanların doğal halleri vardır, doğal hakları yoktur. Dahası, bir çok durumda,  haklar ‘doğal haller’e rağmendir ve onlara  karşı çıkarlar. Mesela, kadın hakları, kadınların doğallıkla (biyolojileri ile) belirlenen sınırlara karşı çıkışlarından doğar. İnsan sadece bir yanı ile doğal bir varlıktır, varoluşu doğallık üzerine inşa edilirse, güçlünün zayıfı yendiği ‘doğa kanunları’na boyun eğmesi gerekirdi. İnsan toplumsal ve dolayısı ile siyasal (dahası ahlaki) bir varlıktır.Toplumsal varlığını ve değerler sistemlerini ‘doğal hal’e karşı inşa eder.

Dil doğal değil, toplumsal bir ilişkinin başlangıcıdır, toplumsal ilişkiler çerçevesinde dolaşıma girer ve gelişir. Anadil, anasütü gibi veya ‘karın gurultusu’ gibi bir şey değilir, toplumsal-tarihsel bir sürecin ürünüdür. Çeşitli insan topluluklarının toplumsal-tarihsel süreç içinde üretip, geliştirdikleri diller sürekli bir değişim içinde yeniden üretilir. Modern toplum ve buna karşılık gelen siyasal kurgular dili yeniden şekillendirir. Modernleşme sürecini gerçekleştiremeyen veya bu süreçler dışında kalan diller ya Latince gibi tarihi-ölü diller haline gelir veya yerel diller olarak kaybolmaya mahkum olur. Kürtçe konuşan halklar, kendilerine ait bir ulus devletleşme imkanına sahip olamasa da, modern toplumsallaşma çerçevesinde dillerini kısmen modern bir dil olarak yeniden üretme sürecini yaşadılar ve bu süreç devam ediyor. Ancak modern(veya modern sonrası biçimlerde) siyasal bir kurumlaşma olmaksızın yerel düzeyde kalan bir dilin modern manada bir ‘kamusal bir dil’ haline gelmesi mümkün değildir. Zira, bir dilin modern bir iletişim aracı haline gelmesi yani kamusal bir dil haline gelmesi o dilin konuşulmasının sadece serbest olmasını ile gerçekleşebilecek bir şey değildir. Dilin yerellikten kurtulup standartlaşması ve yeni ihtiyaçları karşılayacak biçimde yeniden üretilme imkanlarına kavuşması gerekir. Tüm modern diller ve bu arada modern Türkçe bu aşamalardan geçerek bugünkü halini almıştır.

Dahası, bir dilin kaybolmaktan kurtulması ve bunun ötesinde modern (veya post-modern) toplumsal dolaşıma girmesi ancak, o dili yeniden üretecek kurumsal yapıların mevcudiyeti ve bu arada o dille eğitim verilmesi ile mümkün olur. Bırakın yerel dillerin unutulmasını, Kanada’da Fransızca konuşan toplumun dilini İngilizce lehine kaybetmesinin önüne geçmek üzere, bu toplumun çocuklarını İngilizce okullara gönderme özgürlüğünün sınırlanması tedbiri bile, çok uzak olmayan bir tarihte tartışılmıştır. Ünlü siyaset teorisyeni Charles Taylor, bu görüşü savunanlardan biriydi.

Kürtçe konusunda, mesele bir toplumun varoluşunu tescilleyen en önemli zemin olan dillerine sahip çıkmaktır. Kürtçe’ye ilişkin taleplerin bu çerçevede düşünülmesi gerekiyor.  Kürtçe’ye ilişkin talepler, siyasal hak taleplerinin en temelinde yer alan ve diğerleri ile birlikte kavranması zorunlu taleplerdir. Siyasal haklar, siyasal mücadeleler sonucunda şekillenen haklardır. Zaten Kürtlerin de – yöntemlerini beğenelim beğenmeyelim- yaptıkları bu türden bir mücadeledir.

Kürtçenin serbestçe konuşulması önündeki yasakların kalkması veya Kürtçe hizmet alma imkanlarının tanınması liberal demokratik siyaset açısından önemlidir. Bu yönde atılan adımlar küçümsenemez. Ancak bu adımları mümkün kılanın da (her toplum ve her dönemde olduğu gibi) siyasal mücadelelerin sonuçları olduğunu unutmamamız gerekir. Diğer taraftan, dikkate almamız gereken diğer önemli bir husus, ne  Kürtçe’ye ne de genel olarak Kürt meselesine ilişkin taleplerin liberal-demokratik politikalar sınırları içinde karşılanmasının mümkün olmadığı gerçeğidir. Liberal-demokratik siyaset çerçevesi, siyasal mücadelelerin barışçıl-demokratik bir zeminde verilmesi için zaruridir ve bu anlamda Kürt meselesinin çözümünde, siyasal mücadelenin demokratik parlementer zemine çekilmesi açısından çok önemlidir. Ancak, bu gerçek bize Kürtlerin uğruna mücadele ettikleri taleplerin, evrensel insan hakları yani kültürel, bireysel hak ve özgürlükler çerçevesi ile sınırlanması ile karşılanmayacağı ve dolayısı ile sorunun devam edeceği gerçeğini unutturmaması gerekir.

Kürtler, bağımsız bir ulus devlet talebinde bulunmuyor, ancak dillerini ve varlıkları tescil edecek, onu yeniden üretebilecek bir siyasal statü talep ediyorlar. Bu bireysel-kültürel hakları aşan bir konudur, zaten siyasal mücadele tarihleri ve gerçeği bireysel-kültürel alanın çok ötesinde bir haklar talebine karşılık geliyor. Biz bu mücadelenin geçmişini ve bugün geldiği yeri sonuna kadar eleştirebiliriz, ancak bu türden tepkilerin Kürtler için anlamını ve onların gelecek kurgularını anlamak açısından faydası yoktur. Bu noktadan sonra önemli olan, Kürtlerin geleceklerine ilişkin kurguları ile barışarak yani ucu açık siyasal müzakereler ile toplumsal barışı yeniden temin edecek yönde çaba göstermektir. Evrensel insan hakları, demokratik siyaset zeminini savunmak önemlidir ve bize barışçı çözüm açısından yol aldırır. Ancak konuyu bu çerçeve ile sınırlamanın, gerilim ve çatışmayı durdurma açısından yeterli olacağını sanmak yanılgıdır ve yanıltıcıdır.

Kürtlerin siyasal mücadele biçimini eleştirmek, mücadelelerinin anlamını kavrayıp, demokratik siyaset alanını bu yönde açmayı başardığımız ölçüde hakkaniyetli ve sonuç aldırıcı olur. Kürtlerin bağımsızlık talebi dahil tüm gelecek kurguları ve taleplerini özgürce tartışabilecekleri demokratik bir siyaset alanı olmaksızın ‘iki tarafa’ aynı mesafeden çağrı ve eleştiri yapmak sadece hakkaniyetsiz değil, anlamsız bir tavırdır. Tek anlamı ‘vicdan rahatlatmak’ veya ‘tehlikeden uzak durmak’ olabilir.

Mevcut iktidarın, bir yandan demokratik siyaset alanını, diğer yandan müzakere yolunu  açmak bir yana, daha da sınırlamakta ısrarının sonuçları ortadadır. KCK operasyonlarının politikleşmiş bir toplumu sindirmek bir yana daha da politikleştirdiği ve radikalleştirdiği, cezaevlerindeki açlık grevlerinin seyri ile bir kez daha görülmüş olması gerekir.

Yine T24’te yayınlanan ‘Kürtlerin Haysiyet Meselesi’ yazım çok tepki çekmişti. Tepki çekmeyi göze alarak, haysiyet konusuna da dipnot düşerek bitireyim. Haysiyetsiz ‘dostlar’ ile gidilecek kısa ve engebeli yoldansa, haysiyetli ‘düşmanlar’ ile barışarak gidilecek yol daha emin ve uzun soluklu olur. Türkiye’nin bu ikinci yolu seçeceğini umuyorum.

 

Nuray Mert- www.t24.com.tr

Biten bir fuarın ardından – Mehmet Fırat Pürselim

0

Tüyap Kitap Fuarları kitapseverler için hac farizası gibidir. Bütün yıl listeler yapılır, bir kenara para atılır, bu kutlu günler beklenir. Yaklaştıkça insanın içini tatlı bir heyecan kaplamaya başlar.  Yolu da haccı aratmayacak uzaklıkta ve meşakkatte olduğu için, kot kazakla gidenler dönüş yolunda ihram niyetine kadife ceket pantolona bürünür. Eli kolu kitap poşetleriyle dolu olarak dönenlerin içinde, kutsal topraklardan zemzem taşıyan inanların saf hissiyatı vardır. (Bu yıl metrobüsün fuarın içine kadar girmesi, aşkın kavuşamamak olduğunu düşünen hacılar, pardon kitapseverler tarafından hoş karşılanmamıştır.)

Fuarın içine girmenizle insan, ses ve sıcak dalgasına çarpmanız bir olur. İnsanlara omuz atarak ilerlemeyi ve duymadan da yaşamayı öğrenmek kısa zaman alır ama üzerinizdekileri vestiyere bırakmazsanız terlemeniz cebinizdeki paranın azalmasıyla doğru orantılı olarak artar. Bütçe dikiş tutmayacak kadar delindikten sonra artık sıcaklık da hissedilmez olur. Fuar güzel yüzünü ilk olarak fuayedeki promosyon gazete ve kitap ekleriyle gösterir. Akit’le Evrensel’i aynı anda okuyanlara, beleş gazete ve kitap eklerini toparlayıp tüm yıl gazeteye dergiye para vermeyenlere rastlamak mümkündür.

Salona girme hamlelerinizin önünüze çekilen iplerden labirentlerle kesilmesi mümkündür. Kimi öğretmenler ip gibi dizilmek deyiminin aslında mecazi anlamda kullanıldığını bilmediklerinden olacak, çocukları bir ipe dizerek yürütürler.  Bu arada iplere dolanıp kaybolan nice çocuğu aileleri Edirne’de, Artvin’de Hakkari’de bulmuştur. Yıllar sonra kendilerini fuardaki kitap kurtlarının büyüttüğünü söyleyerek ortaya çıkanlar bile olmuştur. Bu iplerden kurtulup salona girmeniz mümkün olsa bile gürültüleri ve çarpma kuvvetleriyle Ankara Ekspresi’ne benzeyen öğrenci gruplarından kurtulmanız mümkün değildir. Her kitapsever bir zamanlar Ankara Ekspresi’nin içinde yer aldığından çarpıp geçen trenin arkasından nefretle değil özlemle bakar.

Fuarda en sağdan en sola pek çok yayınevi bir arada olsa da, kavgaya çok az rastlanır. Dışarıda biber gazı yemeye alışmış olan sol muhalefet fuardaki kavgalarınsa mutlak galibidir. İslami çizgidekiler kitapları ellerine almadan önce üç kez öpüp başlarına koyana kadar, solcular tuğla kalınlığındaki Marx – Engels külliyatını defalarca kafalarına indirir ve kavgalar da başlamadan biter.

Yayıncılık sektörü büyüdükçe, kimi yayınevleri standına sığmaz olup taşmaya başladı. Önceki fuarlarda dikilen gecekondular, kentsel dönüşüm sonrası yerlerini gökdelenlere bırakır oldu. Harem otogarının çığırtkanlarının transferleriyle zirve yapan yayınevleri arasındaki görünür olma savaşı, neonlarla ışıklandırılmış kimi stantlarda müşterilerin pardon okurların solistin pardon yazarın başından gül dökmeleri üzerine şimdilik ateşkesle sonuçlanmış gibi görünmektedir. Ancak gelecek sene yayınevlerinin fuar alanının içine Burj Al Türki dikmeleri ya da lazer, havai fişek gösterileri yapmaları şaşırtıcı olmayacaktır.

Kitap fuarı asla sadece kitap fuarı değildir, daha başka bir şeydir. Çevre semtlerden hafta sonu gezmelerine gelen aileler vardır. Bunlar hem olağan AVM ziyaretlerine değişik bir çeşni katarlar hem de İstinyePark kadar olmasa da ünlüleri görmenin hazzına ererler. Yazarların imza günlerinde kalemlerinin kapaklarını açma sayısı sıfırla dört arasında değişirken, başkaları tarafından yazılmış kitaplarını imzalayan ünlülerin kuyrukları Beylikdüzü’nden Taksim’e kadar uzanır. Fuar yönetiminin onlar için ayrı imza salonu açması, kimin kuyruğu daha uzun polemiklerinin de doğmasına yol açmıştır.

Ülkemizde kitap makbul bir nesne değildir ama ayracının meraklısı boldur. Ayraç topladığımız kadar kitap okusak, her mahalleden Nobelli bir yazar çıkması kaçınılmazdır. Ayraca ağırlık verdiğimiz için her evden ancak televizyon dizisi izleyicisi en fazla gazete şairi çıkartabilmekteyiz. Ayraç dışında, katalog, kâğıt çanta, az bulunduğu için çok değerli olan bez çanta avına çıkanların sayısı her zaman için kitap peşinde koşanlar fazladır.

Ceplerinde listeleri, sırtlarında çantaları, ellerinde poşetleriyle stantlar arasında dolaşanlara rastlarsınız şaşırmayın. Onlar pazar alışverişi düzen şaşkınlar değil, bilin ki has okurlardır. Bunlara son yıllarda peşleri sıra sürükledikleri valizlileriyle çekçekliler de eklenmiştir. Kimilerinin kitaplarla birlikte yazarını da paketleyip evine götürdüğü olmuştur. Saatlerce valizin içinde kalan yazarları klostrofobik metinlerinden de tanıyabilirsiniz.

Paneller ve söyleşiler, fuarın olmazsa olmazlarındandır. Genellikle panelistler izlemeye gelenlerden fazladır. Fotoğraf çekileceği zaman konuşması bitenlerin izleyici koltuğuna geçerek salonu kalabalık gösterme çabaları, bilinen en eski photoshop taktiklerindendir. Şarkılı türkülü etkinlikler ise her zaman full çekmektedir. Yazarın başından gül dökenler burada da kitap sayfasına istek şarkı yazarak ya da mürekkep açtırarak sevgilerini göstermektedir.

Fuardan ayrılmadan bir parça huzur bulmak, hem gürültüden uzaklaşmak hem de ruhunuzu dinlendirmek isterseniz, hemen yanındaki salonda yer alan sanat kısmına geçmeniz yeterlidir. Türkiye’den ve dünyadan önemli ressam ve heykeltıraşların eserlerini çıplak gözle görme fırsatı yakalarken, salona yayılan hafif müziği dinleyebilir, bir yandan da ikram edilen kanepe ve içkilerle açlığınızı susuzluğunuzu bastırabilirsiniz. Eserler hakkında, “Ne var ki, bunu ben de yaparım! İki ters bir düz çizgi…” demediğiniz sürece istediğiniz kadar gezebilirsiniz. Aksi takdirde sonunuz, zamanında % 92 oranında el üstünde tutulurken, bir anda kendini hâkim karşısında bulan darbeciden fena olur, netekim.

Ayaklarınıza karasular inmişken, kollarınız kitap poşetlerinin ağırlığından sarkmışken, cüzdanınız içine kazara düşecek olsa Ord. Prof. Dr. Cahit Arf’ın kafasını yaracak bir kuyu kadar boşalmışken, kredi kartınız kilitli kalmanız halinde kapıyı açmak dışında başka bir işe yaramazken fuardan çıkarsınız. Durağa kadar güçlükle yürürsünüz. Fuarda çok oyalandığınız için daha fazla gecikmemek için ilk otobüse atlarsınız. Eliniz kolunuz doluyken ayakta bir yerlere tutunmaya çalışırsınız. Telefonunuzu cebinizden güçlükle çıkartıp, gelen mesajı okursunuz. Ev sahibiniz, kiranın bir hafta geciktiğini -sanki siz bilmiyormuşsunuz gibi-  hatırlatmaktadır. Bir an faturaları, ödemeleri düşünürsünüz, moraliniz bozulur. Ne yapacağım diye kara kara düşünmeye başlarsınız. Öyle ki boşalan yeri bile göremezsiniz. Otobüsün sert freniyle elinizdeki poşetlerden birini yere düşürürsünüz, kitaplar etrafa saçılır. Etgar Keret’dan Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Emile Ajar’dan Onca Yoksulluk Varken, Derviş Şentekin’den Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi, Barış Bıçakçı’dan Baharda Yine Geliriz, Bilge Karasu’dan Ne Kitapsız Ne Kedisiz’i toplarken, akşam kediniz omuz başınızdan bakarken, kitapları odanızın ortasına yaydığınızı düşünürsünüz. Dudağınıza mutlu bir tebessüm yerleşmişken, otobüse bindiğinizden beri gözlerinizi alamadığınız kız, “Bu da sizden düştü galiba…” diyerek, Ah O Müstehcen Salınışı uzatır. “Reha Mağden’i ben de çok severim. Yazgıların Tableti’ni okumuş muydunuz?” diye sorar. Gülerek, “Okuyacağım…” dersiniz, eliyle gösterdiği yanındaki boş koltuğa oturursunuz.

KASIM – 2012

 

 

MEHMET FIRAT PÜRSELİM

 

Ucube apartmanlar – Metin Yeğin

Brezilya’da Sao Poula yakınlarında bir kentin, Campinas’ın, ‘Favela’larından birinde bir Hip-Hop grubuyla konuşuyordum. 32 kişi, tek odalı bir gecekondunun içindeydik. Son şarkılarında bu gecekonduda yaptıkları ve henüz bitiremedikleri tuvaletin öyküsünü anlatıyorlardı. Reklam panolarından, nakliyat sandıklarından, siyasal partilerin seçim vaatlerinin, mutlaka ki gülümseyen politikacı suratlarının olduğu bilbordlardan sökülebilmiş tahta parçaları ve hala her şeye rağmen çıkabilen ağaçların gövdelerinden inşa edilmişti. ‘Biz müzik işçileriyiz. Bize; Onlar marjinal, gecekonduda yaşıyorlar, gecekonduda müzik yapıyorlar diyorlar. ‘Sao Poula’nın üçte ikisi marjinal, dünyanın dörtte üçü marjinal’ diyorlardı.

Kapitalist kent hegemonyası bu noktada başlıyor. Aslında dünyanın sadece 4/1 ini inşa edenler nasıl oluyor da düşünsel olarak neredeyse her siyasal fikre göre, olması gereken durumunda algılanıyor? Bu hegemonyanın düşünsel gücü, asıl olarak binlerce konut inşasından, ikiz kulelerden, viyadüklerden ve kavşaklardan daha etkili. Ayrıca dünyada azınlıkta kalsalar da planlanan ve inşa edilen kentler, sorunsuz olsalar yine de bu ‘ideal kent’ imajı haklı olabilecektir. Ancak hala dünyanın en iyi kentleri olarak gösterilen kentler, ilk olarak kendi iç dinamikleriyle organik gelişen bir iskelet üzerine inşa edilenlerdir. Önce kağıt üzerinde çizilen, sonra inşa edilen neredeyse her kent, çok kısa bir zaman sonra, öncelikle doğrudan planların dışına, plansızlığa ve ardında da bütün kentlerin kaderine mahkum olur. Burada sorun, sürekli tekrarlanan şey, kentin plansız gelişmesi değil, tam tersine hiç bir planın, kenti sınırlayamaz olmasıdır. Daha doğrusu her planlanmış, ölçülmüş ve çizilmiş kent, aynı zamanda ‘satılabilir’ olduğundan yani meta haline dönüştüğünden, sınırları belirlenmiş ve sınıflanmış ve ardından da kendi gerçeğini, kentini yaratır olmuştur. Bu kent düşüncesi, temel de kamu hizmetinin temerküzü düşüncesinin doğal(!) sonucudur. Sermayenin temerküzüne karşı çıkmak ile kapitalist kente ve hatta kente karşı çıkmak arasında, hiç fark yoktur. Bu durum kapitalist kentin inşasında radikal inşaat tekellerine, radikal bilgi ihtiyacına ve radikal uzmanlık bilgisine ihtiyaç duyurur ki bu tekellerin kendisine, ‘kamu’ adı veren devletin sahip olması da bir şeyi değiştirmez. Basit ama doğrudan söylemek gerekir ki çok katlı yapılar inşa ederseniz bunda yaşayan ‘aşağıdakiler ve yukarıdakiler’ her zaman olacaktır.

Kağıtlara kent çizenlerin en büyük handikapları bu sokakları kendi kendine hareket eden şeyler zannetmeleridir. Sokakların bir ruhu olduğunu göz ardı ederler. Mükemmel kurulmuş bir kent bile her gün süpürülmek zorundadır. İlk basit soru, bu sokakları süpürenlerin nerede oturacaklarıdır? Düşünceli plancılar bunun için işçi konutları planlasalar bile -ki neoliberal kent inşasında her toprak parçası çok değerli olduğundan bu insanlar sanki yokmuş gibi hareket edilir- Bu mutlaka ki ya çok kısıtlı ya da kent dışında olacaktır.

En büyük ve yaygın yanılgı, yüksek apartmanlar olmazsa evlerin artık bize yetmeyeceği kanaatidir. Türkiye için düşünürsek, ülkenin bir ucundan diğerine yani yaklaşık 1700 kilometre üzerine, sadece 27 kilometre eninde bir çizgiye, tek katlı, bahçe içinde evler yaparsak, hiç bir apartmana ihtiyaç olmadan Türkiye’deki bütün herkes, yanlış okumadınız bütün herkes, ev sahibi olur. Diğer açıdan söylersek, yüksek yüksek binalar yaparsak konut sorunu hiç bitmez ve yoksulların hiç bir zaman evi olmaz. Yani yüksek yüksek binalara ev kurmasınlar.

 

Metin Yeğin – Özgür Gündem

Avustralya için en ucuz enerji kaynağı yenilenebilir

Avustralya hükümetine bağlı İklim Komisyonu tarafından yayınlanan bir çalışmada yenilenebilir enerjilerin kıtadaki en ucuz enerji kaynağı haline gelebileceği iddia edildi.

“Kritik On Yıl:Yenilenebilir Avustralya’yı Yaratmak” başlıklı çalışmada özellikle çatı tipi güneş enerjisi sistemlerinin Avustralyalı elektrik tüketicileri için sahip olduğu potansiyele vurgu yapılıyor.

Çalışmaya göre ülkede çatı tipi güneş enerjisi kullanımı hızla yaygınlaşırken, 2012’nin Temmuz ayı itibari ile ülkedeki 754,000’e yakın konut ve işyeri çatısında güneş enerjisi panelleri bulunmakta ve ülkenin kurulu güneş elektriği gücü 2 GW’a yakın.

2009 yılı itibari ile 4.4 milyon nüfusa ve 209,000 güneş enerjisi sistemi kurulumuna sahip Queensland eyaleti ise 475 MW’lık güneş enerjisi kurulu gücü ile ülkenin lideri konumunda.

Ülkenin toplam elektrik üretiminde yenilenebilir enerji kaynaklarının payı yüzde 10’un altında iken, 2010’da uygulamaya sokulan bir programda Avustralya hükümeti’nin 2020’de bu oranı yüzde 20’ye çıkarmayı hedeflediği açıklanmıştı.

Avustralya İklim Komisyonu yöneticisi Prof. Tim Flannery’e göre karbon fiyatlarının yükselmesi ve teknolojik gelişime bağlı olarak 2030’a kadar güneş ve rüzgar ülkedeki en ucuz enerji kaynağı olabilecek. Flannery bir çok kişinin bu iddiayı inandırıcı bulmamasına karşı ise bilgisayar teknolojisindeki hızlı ilerlemeyi işaret ederken, geçmişte de bilgisayarların cepte taşınabilecek kadar küçülebileceğine kimsenin inanmayabileceğini ifade etti.

(Yeşil Ekonomi)