Ana Sayfa Blog Sayfa 4508

Mahşer için hazır olun – Chris Hedges

Chris Hedges’in Nation of Change.org’da “Stand still for the Apocalpyse” başlığı ile yayınlanan yazısını Demet Hakman‘ın çevirisi ile sunuyoruz.

 

Dünya Bankası tarafından yayımlanan rapora göre, karbon salımını durdurmak için acilen radikal önlemler almalı ya da bütün ekosistemin çöküşüne, gezegenin üzerinde yaşayan canlıların milyonlarcasının yerinden yurdundan olmasına, acı çekmesine ve ölümüne hazır olmalıyız.

Rapor, iklim değişikliğine karşı hızlıca önlem almakta sürekli uğradığımız başarısızlığın gezegenin bu yüzyılın sonuna kadar kaçınılmaz olarak en azından 4°C (7.2 °F) ısınmasına neden olacağı ve bunun da mahşerin habercisi olacağı konusunda uyarıyor.

Dünya Bankası için Postdam İklim Etkileri Araştırma ve İklim Analizi Enstitüsü tarafından hazırlanan 84 sayfalık rapor, “Turn Down the Heat: Why a 4°C Warmer World Must Be Avoided,” (Sıcaklığı Düşür: Neden 4 °C Daha Sıcak Bir Dünyadan Kaçınmalıyız), geçen hafta yayımlandı. Rapor, artan sıcaklılarla birlikte kitlesel bir kaos, çöken sistemler ve 14. Yüzyıl’da Avrupa nüfusunun yüzde 30 ila 60’ını öldüren kara veba gibi, hastalıklarla yüz yüze bir dünya resmediyor. Rapor, 26 Kasım Pazartesi günü, Doha’da BM İklim Değişikliği Konferansı’nın başladığı gün yayımlandı.
Gezegende 4 derecelik bir sıcaklık artışı –BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin taahhüt ettiği emisyonların böyle bir sıcaklık artışını kaçınılmaz yapıyor- tarımsal üretimde çok ani düşüşlere neden olmanın yanı sıra balık türlerinin pek çoğunun da yok olmasıyla dünya çapında açlık ve kıtlığa neden olacak.

Yükselen deniz seviyesi nedeniyle sular altında kalacak olan kıyı bölgelerinde ve ada ülkelerinde yaşayan yüz milyonlarca insan evlerini terk etmek zorunda kalacak.

Sıtma, kolera, Deng humması gibi hastalıklarda patlama olacak. Sellerin yanı sıra özellikle tropik bölgelerdeki yıkıcı sıcaklık dalgaları ve kuraklıklar, dünyanın büyük bir kısmını yaşanamaz hale getirecek. Amazon deltasını kaplayan yağmur ormanı, mercan resifleri ve insan nüfusunun varlığını sürdürebilmesi için hayati önemde olan pek çok hayvan ve bitki türü yok olacak.

‘Canavar kasırgalar’ bütün şehir ve toplulukların yanında biyoçeşitliliği de kırıp geçirecek. Rapor, bütün bu aşırı olayların dünyanın çeşitli bölgelerinde eşzamanlı olarak şimdiden başladığını ve “insan sistemleri üzerinde eşi görülmemiş bir baskı” oluşacağını belirtiyor. Zamanla küresel tarım üretimi bunu kaldıramaz hale gelecek. Sağlık, felaketler karşısındaki acil müdahale sistemleri, toplumsal birliği sağlayan yasalar ve düzen dağılmaya başlayacak. En önce dünyanın en fakir kesimi etkilenecek, ama eninde sonunda hepimiz Endüstri Çağı’nın çılgınlığının ve kibrinin kurbanı olacağız. Ve henüz hiçbir şey yapmıyoruz.

Rapor diyor ki: “Küresel sıcaklıktaki 4 °C artışı günümüzle Son Buzul Çağı’ndaki sıcaklık farkı olarak düşünmek işe yarayabilir; Orta Avrupa’nın ve Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük bir bölümünün buzlarla kaplı olduğu o dönemde küresel sıcaklık bugünkünden 4.5 ila 7 °C daha düşüktü.” “Ve insanların başlattığı bu büyüklükte bir iklim değişikliği neredeyse yüzyıldır olmakta.”

Endüstrileşen dünyada, siyasi elitler ve büyük şirketlerin ileri gelenleri, son derece çarpıcı bilimsel verilere rağmen, kısa dönemli şirket kârlarını ve çıkarlarını insan hayatından ve ekosistemi koruma çabasından daha öne koymaya devam ediyor. Fosil yakıt endüstrisi doğal dünya ile ilişkimizi gelecek kuşaklar için bir felakete çevirmeye azimli. Atmosferdeki en önemli sera gazı olan CO2 konsantrasyonu endüstriyel çağın başından bu yana, 2012 Eylül’üne gelene kadar, 278 ppm’den 391 ppm’e yükseldi, ve şimdi de yılda 1.8 ppm artıyor. “Devrilme noktası” olarak belirlenen 350 ppm sınırını çoktan geçmiş bulunuyoruz. Bu seviyenin ötesinde, dünya üzerinde bildiğimiz hayat sürdürülemez. CO2 konsantrasyonu şu anda 15 milyon yılın en yüksek seviyesinde. Şu anda yılda 35 milyar ton olan CO2 salımının 2020 yılında 41 milyar tona ulaşacağı öngörülüyor.

1995’ten bu yana sera gazlarının etkisi nedeniyle atmosferde hapsolan fazla ısının yüzde 90’u şu anda okyanuslarda olduğu için, hemen şu anda karbon salımlarını kessek bile, deniz seviyesindeki yükselme, Grönland’da ve Arktik buz örtüsündeki erime ve yanı sıra okyanusların asitlenmesi ve bunun iklimde büyük bir düzensizliğe neden olması kaçınılmaz.

Raporun tahminine göre eğer sıcaklık artışı 4 °C dereceye varırsa, 2100 yılına kadar deniz seviyeleri 0.5 ila 1 m., belki de daha fazla yükselecek. Gelecek yüzyıllarda ise deniz seviyeleri birkaç metre yükselecek. Eğer sıcaklık artışı 2 °C derecede veya daha altında tutulabilirse bile 2100’e kadar deniz seviyesi 20 cm. yükselecek, belki de 2300 yılında şimdikinden 1.5 ila 4 metre daha yüksek olacak. Rapor, deniz seviyesindeki yükselmenin 2 metre altında kalabilmesi ancak sıcaklık artışının 1.5 derecenin altında tutulabilmesiyle mümkün olabileceğini belirtiyor. Deniz seviyesindeki yükselme sabit olmayacak. Tropik bölgelerdeki kıyılar, daha yüksek enlemdeki bölgelere oranla yüzde 20 daha yüksek olan deniz seviyesi nedeniyle sular altında kalacak.

“Ayrıca, buz örtüsünün erimesi, okyanusların buz örtüsüne doğru olan yerçekimsel hareketini azaltacak ve sonuç olarak okyanuslardaki su Ekvator’a doğru çekilecek,” diyor rapor. “Küresel ısınma ve diğer faktörler nedeniyle değişen rüzgâr ve okyanus akıntıları, deniz seviyelerinde bölgesel yükselmelere neden olacak. Deniz seviyesindeki yükselmenin bir bölge veya ülkede bile asimetrik olacağı öngörülüyor. Deniz seviyesindeki yükselmenin ve şiddetli su baskınlarının gelişmekte olan 31 ülke üzerinde gelecekte yapacağı etkiye bakıldığında, bu ülkelerin tüm şehirleri arasından sadece 10’u toplam zararın üçte ikisine maruz kalıyor.”

En çok etkilenecek şehirler Mozambik, Madagaskar, Venezuela, Hindistan, Endonezya, Filipinler ve Vietnam’da. Küçük ada ülkeleri ve nehir deltalarında bulunan bölgeler için deniz seviyesindeki yükselmenin, -özellikle sayıları ve şiddeti artacak tropik kasırgalar, diğer aşırı iklim olayları ve iklim değişikliğinin okyanus sistemlerinde neden olacağı artan sıcaklık yüzünden koruyucu mercan resiflerinin yok olması ya da okyanusların asitlenmesi gibi değişikliklerle birlikte-, çok daha çeşitli ve kötü sonuçları olacak.

Rapor şöyle diyor: “CO2 konsantrasyonunun 550 ppm olacağı (2.4 derecelik bir sıcaklık artışına göre) 2060 yılında pek çok yerde mercan resifleri yok olmaya başlayacak. “Sıcaklık artışının başlattığı ağarma etkisi, okyanusların asitlenmesi ve deniz seviyesinin yükselmesi, -1.5 derecelik bir küresel sıcaklık artışında bile- mercan resiflerinin çok büyük bir bölümünü tehdit ediyor. Bütün mercan resifi ekosisteminin bölgesel olarak yok oluşu 4 °C derecelik sıcaklık artışı gerçekleşmeden çok önce olabilir ve bunun gerek besin sağlamak gerekse turizm gelirleri nedeniyle mercan resiflerine bağımlı olan insanlar ve hayatta kalabilmek için mercan resiflerine bağımlı olan pek çok tür için çok ciddi sonuçları olabilir.”

Mısır ve buğday üretimi, yükselen sıcaklık nedeniyle 1980’den beri dünya çapında sürekli düşüyor. Ancak bu ürünlerdeki düşüş önümüzdeki yıllarda yükselen sıcaklıklarla beraber çok hızlanacak ve çok yaygın beslenme yetersizliği ve açlığa neden olacak. Bu, fakir nüfusun, özellikle çocukların kronik açlık ve beslenme yetersizliği ile karşı karşıya kalması demek. Çeşitli ölümcül salgın hastalıklarda da artış olacak. Sürekli tekrarlanan seller nedeniyle kirlenen içme suları ishal ve solunum hastalıkları gibi hastalıkları yaygınlaştıracak. 2012’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tarım arazilerinin yüzde 80’ini etkileyen kuraklık norm haline gelecek. Rapora göre, Tropikal Güney Amerika, Orta Afrika ve Pasifik’teki tropik adalar, sıklıkla -insan hayatını sürdürülemez hale getirmeyecekse bile- çok zorlaştıracak derecede, katlanılamaz sıcaklık dalgaları ile karşı karşıya kalacaklar.

“Bu yeni yüksek-sıcaklık iklim rejiminde, en soğuk aylar bile, 20. Yüzyıl’ın sonundaki en sıcak aylardan büyük ölçüde daha sıcak olacak.

Akdeniz, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Tibet Platosu gibi bölgelerde, neredeyse bütün yaz ayları şimdi yaşanan en aşırı sıcak dalgalarından daha sıcak olacak. Örneğin, Akdeniz bölgesinde yaşanacak en sıcak Temmuz, bugünkü en sıcak Temmuz’dan 9 °C derece daha sıcak olacak. Rapor, bu değişikliklerin “potansiyel olarak pek çok topluluğun ve doğal sistemin adaptasyon kapasitesinin ötesinde” olduğunu belirtiyor.

“İklimde yaşanan bu kırılmanın yaratacağı baskı ve güvensiz ortamın psikolojik ve zihinsel sağlık açısından da negatif etkileri olacak,” diyor rapor. “Çatışma ve şiddet seviyesinde” artışa neden olacak. Bu değişiklikler, ulusal kimliklerde ayrışmaları ve geleneksel kültür dinamiklerinde değişiklikleri de getirecek.”

Rapor, 2 °C derecenin altındaki bir sıcaklık artışının bile çevre ve insan nüfusu açısından ciddi zararları olacağını kabul ve teslim etse de, endüstrileşmiş ülkelerin liderlerini, acilen -fosil yakıtlara bağımlılığı son erdirmek de dahil olmak üzere-, küresel sıcaklık artışını 2 °C derecenin altında tutacak radikal adımlar atmaya çağırıyor. Sıcaklık artışına ve aşırı iklim olaylarına adapte olabilecek yeşil bir altyapı, verimli toplu taşıma ağları ve karbon salımlarını en aza indirecek yenilenebilir enerji sistemleri kurmak için devasa bir yatırım yapmazsak eğer kendi aptallığımızın kurbanı olacağız.

“Bu ihtiyaca cevap verilmezse, ekonomik, sosyal, politik kırılmaların da eşlik edeceği bir ekolojik kabus kaçınılmaz. İnsan türü, kritik bir sosyal sistemin eşiğinden geçiyor ve bu halleriyle çok az işe yarayacak hatta çökebilecek kurumları adapte etmek için aksiyonlar almalıyız,” diyor rapor. Sıcak dalgaları, beslenme yetersizliği, deniz suyunun karışması nedeniyle içme suyunun kalitesinin azalması gibi, insan sağlığı üzerindeki baskılar sağlık sistemi üzerinde de adaptasyonun mümkün olamayacağı aşırı yükler meydana getirecek ve tüm bunlar alıştığımız yaşam sistemleri üzerinde korkutucu değişikliklere neden olacak.

Rapor “Dünyanın 4°C derecelik sıcaklık artışına adaptasyonunun mümkün olabileceği kesin değil,” diyor ve şöyle devam ediyor: “4 derecelik bir sıcaklık artışıyla, toplulukların, şehirlerin, ülkelerin bildiğimiz yaşam tarzında çok ciddi kırılma, zarar ve değişiklikler olacak, ve bütün bu riskler eşit olamayan bir şekilde yaygınlaşacak. En fakirler en çok etkilenen kesim olurken küresel olarak insan toplulukları arasında bugünkünden çok daha büyük çatlaklar ve eşitsizlik meydana gelecek. Basitçe, 4°C’lik bir sıcaklık artışının olmasına izin verilemez ve bu sıcaklık hemen düşürülmeli.”

Bu yazı ilk olarak acikradyo.com.tr/ da yayınlanmıştır

 

 

Chris Hedges

Başdenetçi kamuoyunu yanıltıyor – Fethiye Çetin

Hrant Dink davasının Yargıtay Ceza Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında, Dink’e verilen mahkûmiyet cezasını onaylayan ve Yargıtay Başsavcılığı’nın itirazını reddedilmesi doğrultusunda oy kullanan Sayın Başdenetçi Ömeroğlu, bu imzası nedeniyle özeleştiri yapması gerekirken üstü örtülü bir biçimde  hala altına imza attığı kararı savunuyor ve savunması sırasında kamuoyunu yanıltıcı bilgiler veriyor.

Böylece, ‘Beni geçmişimle değil, gelecekte yapacaklarımla yargılayın’ diyen Başdenetçi, daha ilk günden gelecekte yapacaklarının niteliği ve doğrultusu  konusunda önemli ipuçları sunuyor.

Basına yansıyan haberlerden öğrendiğim kadarıyla Başdenetçi Ömeroğlu, ‘verdiğimiz kararla cinayeti örtüştürmek yanlış’ gibi bir şeyler söylemiş.

Hrant Dink, söz konusu Yargıtay ceza Genel kurulu kararını öğrendiğinde, ‘Bu benim ölüm fermanım’ demişti. Kardeşi Hosrof Dink, bir gazeteye verdiği demeçte bunu hatırlattı. Ben, Ömeroğlu’na, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 24 Aralık 2010 tarihinde kesinleşen Dink/Türkiye kararından bir cümleyi hatırlatmak istiyorum. AİHM, altında Başdenetçi Ömeroğlu’nun imzası da bulunan karar için; “Hrant Dink’i ölümcül bir saldırının ortasına atan karar” nitelemesinde bulunmuştu.  1987 yılından buyana iç hukukumuza dahil olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tespiti böyleydi.

Başdenetçi, yine basına yansıyan haberlerden öğrendiğim kadarıyla,  altına imza attığı kararın dosyasında Fırat Dink diye yazılı olduğunu, onun Hrant Dink olduğunun farkına bile varmadığını söylemiş. İşte bu savunması, neresinden bakarsanız bakın, ülkenin yüksek mahkemesinde görev yapan ve şimdi de kamu baş denetçiliğine seçilen kişinin edeceği sözler değil.  Zira, bu doğru değil. Dosyadaki hemen bütün belgelerde, Şişli Asliye Ceza Mahkemesi kararında ve diğer kararlarda sanık ismi olarak “Fırat (Hrant) Dink geçiyordu.  ‘Dosyadaki sekiz yazıyı da okudum’ demiş Başdenetçi. Okuduysa eğer, bu sekiz yazının sekizinin de Fırat değil Hrant Dink tarafından yazılmış olduğunu anlamış olması gerekirdi. Hrant Dink, Agos’ta bütün yazılarını Hrant Dink ismiyle yazıyordu.

Başdenetçi ayrıca, kendisine AİHM’in Dink/Türkiye kararı hatırlatıldığında, “AİHM,  301. Maddeyi, ırkçı, dine dayalı ve ayrımcı bir millet tarifi yaptığı noktasında Türkiye’yi eleştirdi,” demiş ve eklemiş; ” Eee, bu da benim kabahatim değil. Yasa koyucu böyle bir irade koymuş, biz de o günkü yasaları öyle değerlendirmişiz.”

Bu da doğru değil;

Bir kere, AİHM, Dink/Türkiye kararında, yasanın öngörülebilirliği konusunda ciddi endişeler taşıdığını söylemekle birlikte bu konuda bir ihlal kararı vermeyip Yargıtay’ın Hrant Dink hakkında verdiği kararın, sözleşmenin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesini ihlal eder nitelikte olduğuna karar vermişti.

İkinci olarak; Ömeroğlu, sorumluluğu, yasa koyucuya yükleyerek sorumluluktan sıyrılmaya çalışıyor. Ancak dosya Ömeroğlu’nun önüne geldiğinde, Bilirkişi raporu, Doç. Dr. Sami Selçuk’un hukuksal görüşü ve Yargıtay Savcılığı’nın tebliğnamesi ile birlikte geldi. Bu çok önemli üç belgede, Hrant Dink’in yazılarının suç oluşturmadığı, bilimsel temelleriyle ve  ayrıntılarıyla ortaya konmuştu.

İstanbul Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Ana Bilim Dalında görevli üç öğretim görevlisi, yıllarca Yargıtay ceza dairesinde görev yaptıktan sonra Yargıtay Başkanlığı görevini de bir süre yürüten Doç. Dr. Sami Selçuk ve Yargıtay Savcılığı tebliğnamesi ve itiraznamesini yazıp imzalayan Ömer Faruk Eminağaoğlu ve yine Genel Kurul’da karşı oy kullanan altı değerli hakim de, Ömeroğlu’nun arkasına sığınmaya çalıştığı aynı yasanın yürürlükte olduğu dönemde, Dink’in sözlerinin suç oluşturmadığı  yönünde  görüşlerini yazmış, oylarını kullanmışlardı.

Ömeroğlu yine şöyle demiş; “Karar doğru da olabilir, yanlış da. Bu konuda ısrarcı değilim. O zaman pozitif hukukumuzdaki 301. Maddeyi öyle değerlendirmişiz.”

Şimdi Ömeroğlu’na sormak lazım; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,  ek protokolleri, Anayasa 90. Maddesini pozitif hukuktan saymıyor mu? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Dink-Türkiye kararına rağmen hala ‘karar doğru da olabilir, yanlış da’ ne demek? Yanlış olduğunu söylemek bu kadar mı zor? Kamu Başdenetçisi olarak, AİHM’e, AİHS’e önem vereceğinizi söylemişsiniz, Dink kararından sonra kendi kararınızın hala doğru mu yanlış mı olduğu konusunda bir karar veremiyorsanız o zaman ‘hukukun üstünlüğü, özgürlükler, tarafsızlık, bağımsızlık’ gibi sözlerinize nasıl inanalım?

Fethiye Çetin www.bianet.org

 

Ekoloji Tabanlı Eğitim 1 – Emel Cansu Özel

Çevre sorunları, küresel ısınma, enerji ssorununun çözümü, barınma ihtiyacı, kentsel doluluk sonucu yeşil alan gereksiniminin artması gibi etkenler ile gıda, bilinçli beslenme konusunda farkındalığIn artması, ilaç sektörü ile bitkiler arasındaki ilişki, artan enerji sorunun çözümü sürdürülebilir ekolojik evrimle mümkündür. Bu evrim bir yemek reçetesi olmaktan çıkıp yaşama geçirilmelidir. Yeşil okul bahçeleri olmadan yeşil bir yerküreden bahsedilemez.

Okullar ve okul bahçeleri kentselde ve kırsalda bu devinimin ilk temel basamağını, ilk ayağını oluşturmaktadır. Oysa okul dediğimizde çiçektense asfalt, beton, otoparka dönüşmüş soğuk ve monoton yerler aklımıza gelir. Bu çelişki çocukların dinlenme, oyun, öğrenme faaliyetleri için gerekli ruhsal gelişimilerini, motor aktivitelerini geliştirecekleri, tasarım ve hayal güçlerini sağlayan mekanlardan çok fiziksel hareketi sınırlayan, çocuk haklarının gerektirdiği mimari ölçülerden yoksun olduğu gibi astım , obezite ve nörolojik rahatsızlıklara sıkça rastlanabileceği doğa ve çocuk arasındaki bağın, ilişkinin kurulmadığı, doğanın keşfine olanak tanımayan, gelecekte toplum hizmetine geçişte sağlıklı bir durum olmadığı açıktır.

İçtiği suyun çeşmeden, elmanın alışveriş merkezinden geldiğini düşünen hazırcı bir nesil yetişmekte enerji tüketimi yerine enerjinin verimli kullanılması, toprak , su kirliliği, gelecekte ki savaşların en önemli nedeni olacak su savaşları, sanayi, turizm, konut sorunu ancak ekolojik tabanlı eeğitim sistemiyle çözülebilir.

Milliyetçi, konu merkezli eğitim sistemiyle militarist toplumsal cinsiyetçi, ben merkezci bireyler yetişir. Peyzaj- Doğa tabanlı eğitim ile toplumsal duyarlılık, şiddet karşıtlığı, ayrımcılık, ekolojik düşünce, yaratıcılık, üretkenlik, dürüstlük, empati, sorumluluk verilebilir ve mesleki işbölümünün temelleri atılabilir.

Potansiyeli yok eden, bireyi pısırıklaştıran, pasifize eden ezberci eğitim sistemi yerine bu model geniş tabana yayıldığında ekonomiye yük getiren bir çok ruhsal ve bedensel hastalığın önüne geçileceği, çocukların gelişiminin daha sağlıklı olacağı yurtdışındaki istatistiklerde ortaya konulmuştur.

Yaşayarak, deneyimleyerek, paylaşarak, özgüven duygusunun geliştirilmesi, doğaya şükran duygusunun küçük yaşlarda kazandırılması mümkündür.

Ekolojik köy, tarım, eko mimari, eko ürünler, atık çözümü, stres kaynağı gürültü kirliliği,yeşil alan oyun sorunu ancak bu şekilde çözülebilir.

Yerkürenin geleceği olan bir çok çevre sorununun çözümünün yetisi-becerisi bu şekilde çocuklarımıza kazandırılacaktır.

 

 

Emel Cansu Özel

twitter.com/emelcansuozel
 

Yeşil Gazete Yorum Politikası

Yeşil Gazete herşeyden önce düşünce özgürlüğünü savunur ve düşünce özgürlüğünü toplumsal özgürleşme yolunda en temel hareket noktası kabul eder. Hiç bir durum kavramsal olarak bu ilkenin ağırlığına denk gelemez.

Köşe yazısı, yorum ve haberleri daha ileri taşıyacak, derinleştirecek ve zenginleştirecek her türlü bilimsel, edebi, mizahi katkınız bizim için değerlidir.  Yorumlarınızı daha ayrıntılı hale getirmek üzere  link verebilirsiniz.

Yorumlarınızda;

–          Gezegeni ve içindeki tüm yaşamı tehdit eden, doğa karşıtı, türcü, cinsiyetçi ve/veya herhangi bir kültür grubuna yönelik ayrımcı ifadelerden uzak durunuz. Yeşil Gazete zaten hayli yaygın olan bu tür düşüncelerin yeniden üretilmesine katkı sunmaz.

–          Yeni bir fikir üretmeniz veya üretmeye yönelik beyin fırtınalarınız bizi sevindirir. Yayın ekibince uzlaşı halinde olunan interaktif gazete amacımıza katkı, gönüllü uğraşımıza anlam katar. Bu anlamda Yeşil Gazete yeni/radikal/uç düşünceleri sonuna kadar destekler.

–          Yorumlarınızda kendinizi tanıtabilir veya kısa yoldan tanıtabilmek üzere internet sitenizi, blogunuzu, sosyal medya hesaplarınızı isminize link olarak sunabilirsiniz. Yeşil Gazete benzer düşünen insanların tanışma, kaynaşma ve muhabbet edebilmesi için sosyal medya işlevi görmeyi de amaçlar.

–          Yorumlarınızda renkli, şenlikli bir dil kullanmanız yeşil medyanın vazgeçilmezidir. Beğenmediğiniz kavram ve düşüncelerle dalga geçmek, alaya almak, küçük düşürmek isteyebilirsiniz. Bu anlamda her türlü yaratıcı kinaye, ironi, yergi ve itibarsızlaştırmaya başvurabilirsiniz. Bunu yaparken yaratıcı sözleriniz;

* klişe hakaret ve/veya cinsiyetçi küfürlere dönüşürse,

* kavram ve düşüncelerden uzaklaşıp, kişilere ve/veya gruplara yönelmeye başlarsa,

* kişileri/grupları etiketleyici, yaftalayıcı, tahrik edici, utandırıcı ve/veya doğrulanması olanaksız iftira biçimini almaya başlarsa,

reklam ve/veya reklam amaçlı ifadeler kullanılırsa,

yorumlarınız moderatör onayından geçmeyebilir.

–          Yorumlarınızda şiddet içeren, tehditkar ve/veya aşırı ciddi bir ses tonu baskın gelirse, yeşil düşüncenin her koşulda şiddet ve militarizm karşıtı olduğunu hatırlatmak isteriz.

–          Ayrıca, okunaksız, belirli bir anlamdan yoksun, gereksiz büyük harf ve simgelerle doldurulmuş yorumlar da moderatör onayından geçmeyebilir.

Yeşil Gazete yeni ve alternatif bir medya olma iddiasındadır. Bu anlamda online gazetede,yaygın medyada göremeyeceğiniz küresel ısınma, derinlikli ekoloji ve çevre haberlerini bulabileceksiniz. Ayrıca; Türkiye ve dış haberler konusunda orjinal haberlere ulaşabileceksiniz. Bunun yanında Yeşil Gazete; spor ve sanat haberlerinde yaygın medyada kendisine yer bulamayan spor dalları ve sporculardan, sanat dalları ve sanatçılardan haberleri topluma ulaştırmak üzere pozitif ayrımcılık yapabilir. Buna benzer, “LGBT” ve “Yeşillerden” kategorileri aynı pozitif ayrımcılık kaygısından kaynaklanır.

Eğer yaptığınız yorum sonrasında bu mesajla karşılaşıyorsanız, lütfen yorumunuzu yukarıdaki  kriterler ölçütünde değerlendirdiğimizi biliniz ve yorumunuzu tekrar baştan yazıp ve/veya düzeltme(ler) yapıp yollayınız.

Kim bilir belki bu kez onaylanabilir :)

Yeşil Gazete Yayın Ekibi

 

Cumartesi Anneleri 401. kez Galatasaray’da

Adalet arayışlarının 401. haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri, 18 yıl önce Diyarbakır’da kaybedilen Ender Toğcu’nun akıbetini sordu.

Cumartesi Anneleri, İstanbul Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi; 18 yıl önce Diyarbakır’da kaybedilen Ender Toğcu’nun akıbetini sordu. Toğcu’nun annesi Soliya Toğcu gönderdiği mektupta, “Onu devletten, önce sağ istedim. Sonra cenazesine, şimdi de kemiklerine razı oldum. Onu canlı bulamadım, bari bir mezarı olsun istiyorum. Oğlumun mezarına sarılmak, gömüldüğü toprağı koklamak istiyorum” dedi.

Cumartesi Anneleri’nin bu haftaki buluşmasında önce 1980’de gözaltında kaybedilen Nurettin Yedigöl’ün kardeşi Muzaffer Yedigöl söz aldı. Muzaffer Yedigöl, “Annem 85 yaşında, Berfo Ana 105 yaşında. O dönemde görev yapanlardan kardeşimi nasıl öldürdünüz, nasıl işkence ettiniz diye sormuyorum artık. Annem için onun mezarını istiyorum. Ölmeden Nurettin’in mezarını görsün, bir su döküp dua okusun” dedi.

1980’de kaybedilen Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren, kayıplara daha fazla duyarlılık gösterilmesini isterken, 1995’de kaybedilen ve ailesinin çabalarıyla mezarı bulunan Hasan Ocak’ın kardeşi Ali Ocak, AKP’nin hukuksuzluklara ve adaletsizliklere imza atanları terfi ettirdiğini belirterek, Meclis’e Kamu Denetçisi olarak atanan Nihat Ömeroğlu’na işaret etti.

Diyarbakır’dan Cumartesi Anneleri’ne mektup

18 yıl önce Diyarbakır’da gözaltına alınan ve kaybedilen Ender Toğcu’nun annesi 82 yaşındaki Soliya Toğcu’nun Diyarbakır’dan Cumartesi Anneleri’ne gönderdiği mektup okundu. Toğcu’nun mektubu şöyle: “18 yıldır her gece başımı yastığa oğlumun adıyla koyuyor, her sabah gözümü oğluma seslenerek açıyorum. 18 yıldır gözüm kapıda, kulağım telefonda bir mucizenin gerçekleşmesini bekliyorum. Onu devletten önce sağ istedim. Sonra cenazesine şimdi de kemiklerine razı oldum. Onu canlı bulamadım bari bir mezarı olsun istiyorum. Oğlumun mezarına sarılmak, gömüldüğü toprağı koklamak istiyorum. Onu ararken çok baskı gördük; ama biz Ender’i aramaktan vazgeçmeyeceğiz.”

Toğcu’nun faillerinin isimleri okundu

Haftanın basın açıklamasını okuyan Başak Can, Toğcu’yu zorla arabaya bindirenlerin arasında Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli Zafer Aktaş’ın olduğunu, ailenin yaptığı araştırma sonucunda Toğcu’nun JİTEM subayı Yüzbaşı Zahit Engin’e teslim edildiğini öğrendiklerini söyledi. Aile ve tanıkların araştırma sürecinde yoğun tehdit aldığını, savcının da, “Ben de tehdit altındayım” dediğini aktaran Can, savcının dosyayı kapattığını söyledi. Can, annesi Soliya, eşi Güler ve kızı Berivan’ın 18 yıldır Toğcu’yu beklediğini vurgulayarak, TEM amirlerinden Zafer Aktaş, dönemin TEM Şube Müdürü Rıdvan Güler, Zahit Engin ve JİTEM’in “ölüm timleri”nde görev yapanların yargılanmasını istedi.

Cumartesi Anneleri 402. haftada bir araya gelmek üzere meydandan ayrıldı.

(İmc-tv.com)

Muhteşem Yüzyıl tartışması New York Times’da

New York Times gazetesi, Muhteşem Yüzyıl dizisinden ‘Osmanlı Çağı Sex and the City’ diye söz ederken, Türkiye ve Ortadoğu’da çok popüler olan dizinin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından çok sevilmediğini yazdı.

Gazetenin sanat sayfasında yer alan yazıda, son günlerde Türkiye’de yoğun olarak tartışılan ‘Muhteşem Yüzyıl’dan söz edildi.

Gazete diziyi, kadın erkek ilişkilerinin anlatıldığı Amerikan dizisi ‘Sex and The City’ye benzeterek yazının başlığını ‘Şehvet Dolu Türk dizisi Başbakan’dan eleştiri aldı’ olarak kullandı. Dizide, Osmanlı İmparatorluğu’nu 36 yıl boyunca yöneten Kanuni Sultan Süleyman’ın Harem, Hürrem Sultan ve Saray üçgeninde yaşamının anlatıldığını aktaran yazıda, Başbakan Erdoğan’ın ‘Biz öyle bir Süleyman tanımadık. Kanuni’nin 30 yılı sarayda değil, at sırtında geçti ‘ eleştirilerine yer verdi.

Gazete, Başbakan’ın bu eleştirilerine karşılık CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem İnce’nin Başbakan Erdoğan’ın ‘sultan’ gibi davrandığı eleştirisini aktardığı yazısında, dizinin yayınlanmaya başladığı günden bu yana tartışma ve eleştirilerle karşılaştığını belirtti. Yazıda şöyle denildi:

‘Dizi, geçtiğimiz yıl ocak ayında ilk kez yayınlandığında RTÜK’e 70 binden fazla şikayet gelmişti. Bu şikayetlerde televizyon kanalının tarihi bir insanın özel yaşamının yanlış anlatıldığı bu nedenle kamusal bir özür beklendiği belirtilmişti. ‘

Gazete, yazısında ayrıca, dizide Kanuni Sultan Süleyman’ın İslam dininde yasak olan içkiyi içerken gösterilmesi ve Harem’deki nikahsız ilişkilerinin bazı izleyenleri son derece rahatsız ettiğini aktarıldı.

(Medya Alemi)

Kazım Koyuncu Kültür Merkezi kapatılıyor

Karadeniz müziği ile Rock’n’Roll müziğini sentezleyerek kendi tarzını yaratan Karadenizli sanatçı Kazım Koyuncu‘nun akciğer kanserinden yaşamını yitirmesinin ardından, sanatçının ismiyle Kadıköy’de açılan Kazım Koyuncu Kültür Merkezi kapatılıyor.

Koyuncu’nun hayatını kaybetmesinin ardından 2 yıl sonra 20 Eylül 2007’de 123 kurucu üyeyle faaliyete geçen kültür merkezi şimdi “lokal” olduğu iddiasıyla kapatılmak isteniyor.

6 yıldır gönüllülük temelinde çeşitli sanat dallarında ücretsiz kurslar veren Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’nin kapatılma kararının ardından son olarak yaptığı basın açıklması ise şöyle :

Kazım Koyuncu Kültür Merkezimizi kapatmalarına izin vermeyeceğimizi ve ’herkes için sanat’ anlayışıyla 6 yıldır ısrarla ve tüm zorluklara rağmen sürdürdüğümüz çalışmalarımızın engellenemeyeceğini söylemek için toplandık.

Bugüne gelen süreç, 31.07.12 tarihinde derneğimize gelen Dernekler Masası memurlarının derneğimizin “lokal görünümünde” olduğu gerekçesiyle tutanak tutulması ile başlamıştır. Tüm alanları kültür sanat çalışmaları ve etkinlikleri için kullanılan derneğimizde yer alan masa-sandalyeler ve oturma düzeneği gerekçe gösterilerek “görüntü” ye dayanarak önce para cezası kesilmiştir. Devamında ilgili makamlara müracaatımızla, konu ile ilgili yasal süreç başlatılmıştır. Ancak 25.09.12’de daha önce derneğimize hiçbir tebliğ yapılmaksızın “lokal” olduğunu iddia ettikleri Kültür Merkezi etkinlik alanı olan salonumuzu kapatmak üzere polis memurları derneğimize gelmiştir. Ancak gelen polis memurları da derneğimizin merkezi ile lokal olduğu iddia edilen alan aynı alan olduğu ve “lokal” kapatıldığında dernek çalışmaları da duracağı için kapatma yapamamıştır, bu durumu tutanak altına almışlardır.

28. 11. 2011 tarihinde yine önceden hiçbir tebliğ ya da uyarı yapılmaksızın polisler Kültür Merkezimize gelmiş bu defa yine “lokali mühürlemek” için Kültür Merkezimize gelmiş ve “kapamaya uygun hale” getirmek için derneğimize  iki gün süre verilmiştir.  Bu süreçte Dernekler Masası ve Kadıköy Kaymakamlığı ile yaptığımız görüşmelerde Kültür Merkezi’nin”lokal mühürleme” adı altında yapılan girişimin tüm çalışmalarının sonlanmasına yol açacağı vurgulanmış karşılığında “yapacak bir şey yok size tebliğ etmek zorunda değiliz” cevabı alınmıştır.

Kazım Koyuncu adına kurduğumuz 6 yıldır 10 bini aşkın insanın hiçbir ücret ödemeden ve almadan kültür sanat atölye çalışmalarına katıldığı binlerce insanın gönüllü bir biçimde var ettiği, içinde hiçbir ticari ilişkinin barındırılmadığı Kültür Merkezi’mizi “kapatılma” noktasına gelmesine iki memurun Kültür merkezi salonunu “lokal” olabileceği varsayımından hareketle tuttukları tutanak neden olmuştur.
İki memurun “varsayımının” binlerce insanın emeğini, üretimlerini aktardığı, paylaştığı ve Kazım Koyuncu ismini taşıyan bir kültür sanat kurumunun kapatılma bahanesi haline getirilmesini asla kabul etmiyoruz. Bu kapatma hamlesinin asıl nedeninin gericiliğin ve piyasacılığın karşısında Kültür Merkezimizin ilerici, eşitliği ve özgürlüğü temel alan değerleri savunması olduğunu biliyoruz. Hiçbir gerçekliği olmayan sudan bahanelerin kapatmaya gerekçe haline getirilmesi altında iktidarın sanata dönük saldırgan tutumunun ve bu tutumu sürdüren zihniyetin yattığını biliyoruz.

2007’de Kazım Koyuncu Kültür Merkezi adıyla kurduğumuz derneğimiz, çalışmalarına başlarken, önüne koyduğu hedeflerden vazgeçmeyerek, belirlediği prensiplerden ödün vermeyerek bugüne gelmiştir. Bizler, mevcut sistemin rekabetçi, piyasacı, bireyci ve tüketim odaklı anlayışına karşılık; dayanışmacı, toplumcu, üretim odaklı sanat anlayışıyla 6 yıldır çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sanatın herkes için bir hak olduğunu, belirli bir zümrenin tekelinde olmadığını ve salonlara hapsedilemeyeceğini savunuyoruz.

Geçmişten bugüne itaat eden, sorgulamayan bir toplum yaratılmaya çalışılmıştır. Kazım Koyuncu Kültür Merkezi gönüllüleri olarak bizler, görev alanımızdan hareketle eleştiren, tartışan ve yaşadığımız toplumun sorunlarına seyirci kalmayan, alternatif bir kültürü sanat eğitiminden hareketle örgütlemeye çalışıyoruz.

İktidarın her alanda sürdürdüğü baskıcı ve gerici politikalarından tüm toplumsal kesimler zarar görmektedir. Doğayı katleden, emeği güvencesizleştiren, kadınları yok sayan, eğitimi piyasalaştıran ve gericileştiren, kendinden olmayanları, muhalefet edenleri tutuklayan, sanatı ve sanatçıyı “ucube” olarak gören AKP hükümeti şimdi de ücretsiz sanat eğitimi veren, kolektif emek ve gönüllü dayanışma anlayışıyla çalışma yürüten Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’ni hedef almıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi biliyoruz ki bu bir tesadüf değildir. Çünkü Kazım Koyuncu Kültür Merkezi, AKP’nin yaratmak istediği itaatkar ve muhafazakar toplum modeli karşısında yaptığı çalışmalarla muhalif bir duruş sergilemektedir.

Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’nin kapatılma kararının; piyasaya rağmen gönüllülük anlayışıyla ücretsiz sanat faaliyetleri yürüten bir kurumun ‘lokal görünümü’ bahanesiyle çalışmalarını engellemek için, kasıtlı ve keyfi olarak alındığını biliyoruz. Yani usulî bir eksiklikten ziyade bugünkü iktidar güçlerinin; özgürlüğe, emeğe, dayanışmaya karşı uyguladığı bir yaptırımdır. Bu yüzden bu hukuksuzluğa teslim olmayacağız.

Çalışmalarımızı sürdüreceğiz, Kazım Koyuncu’nun “Hayatı ileri götüren şey hayallerimiz, hayallerimizi gerçekleştiren şeyler de cesaretimiz”dir sözüyle yola çıktık, hayallerimizin ve cesaretimizin karşısında duracak hiçbir güç yoktur.

Herkes için hep birlikte sanat! Sanat hakkımız engellenemez!”

(T24)

 

 

İzmir’de metroya bisikletle binme eylemi

İzmirli bisiklet tutkunları, İZBAN ve metroya bisikletle giremedikleri için eylem yaptı

Bisikletlerinin, tehlike oluşturulacağı söylenerek istasyon ve vagonlara sokulmasına izin verilmediğini belirten eylemciler, “Bisiklet parçalarının ayrı ayrı olsa bile alınmayacağını belirttiler. Yıl 2012, bugünlerde kimileri varsayımlara dayanarak çeşitli kehanetler sonucu dünyanın sonunun geldiğini söylüyor. Bu mantıkla, daha doğrusu mantıksızlıkla 21 Aralık’ta hiçbirimiz var olmayacağız. Bırakın da hepimiz ölmeden, bisikletlerimizle bütün veya parçalar halinde, kalan sayılı günlerimizde toplu ulaşımdan yararlanalım diyebiliriz ama bizler, bilimin ışığında ve medeniyetin gerektirdiği şekilde daha iyi ve çok çok uzun yıllar yaşanır bir dünyaya, en hızlı bisikletle gidileceğini biliyoruz.” dedi.

Gelişmiş ülke ve şehirlerde bisiklet kullanımının çok yaygın olduğunu vurgulayan bisiklet tutkunları, EXPO reklamında da propaganda malzemesi olarak kullanıldığını hatırlattı. Günlük hayatta bisiklet kullanımın arttırılması gerektiği belirten eylemciler, “Oysa çözüm çok basit. Doğası gereği ulaşımı en fazla kolaylaştıran araç olan bisikletin, diğer toplu taşıma araçlarıyla uyum içinde kullanımının sadece bir söz ve bir maddeyle düzeltilmesi, her gün işine, evine, okuluna, pazara bisikletle gitmek isteyen ve hafta sonları İzmir merkezden çeşitli ilçe ve yerleşim yerlerine tur düzenleyen yüzlerce bisikletli grup, dernek, topluluk ve gezgini, gerektiğinde gitmek istedikleri yerlere çok daha kolay ulaştıracaktır.” şeklinde konuştu.

Halkapınar Metro İstasyonu’nda seslerini duyurmaya çalışan bisiklet tutkunlarının çabası sonuçsuz kaldı. Bisikletliler, eylemlerinin ardından bisikletlerine binerek istasyondan olaysız şekilde ayrıldı.

(Haber Ekspres)

Ardalı Atletico zirvede Barça ile yalnız kalmak istiyor

Atletico Madrid geçen yıl Avrupa Ligini alırken "Avrupada kupa kaldırmadan Galatasaraydan ayrılmam" diyen Ardan Turan bu hayaline başka bir takımda kavuşmuştu

İspanya’da yılın merakla beklenen derbisi Atletico Madrid ile Real Madrid arasında türkiye saati ile 23:00’de başlayacak.  Maç Ntvspor’dan naklen yayınlanacak.

La Liga’da 14. hafta öncesinde 37 puanlı lider Barcelonayı 3 puan gerisinden bu sene bütün otoriteleri şaşırtan bir performans gösteren Atletico Madrid takip ediyor. 3. sıradaki Real Madrid ise 26 puanda.

Geçen sene Avrupa Ligini kazanarak dikkatleri üzerine Atletico, Arda Turan’lı kadrosuna sezon önesi Fenerbahçe’nin problemli çocuğu Emre Belözoğlunu da katarak Türkiyeli futbolseverlerin yakın takibine girmişti.

Son yıllarda sadece sözde kalan derbi bu sefer çok farklı bir maç vadediyor bizlere.  Atletico yarın ezeli rakibi Real Madrid’le Bernabau’da karşılaşmak için fazla uzağa gitmeyecek.  Şu sıralar çok iyi oynayan ve zirvede Barcelona’ya kafa tutan Falcao’lu Atletico’nun son maçlarda istediğini alamayan ve şimdiden zirveden uzaklaşan Real Madrid karşısındaki talihsizliğini kırıp kıramayacağını görmek hepimizin adına ilginç olacak.

Madrid’in kırmızı beyaz yakasının taraftarları her yıl derbi öncesi kazanmayı hayal ettiler ancak sonuç hep hayal kırıklığı oldu. Bu sezon Atletico oynadığı 21 maçın 18ini kazanırken yalnızca Valencia ve Academica’ya  kaybetti. Atleti daha önce hiçbir sezona böyle iyi bir başlangıç yapmamıştı ve özellikle geçen pazar günkü Sevilla galibiyetinden sonra büyük öz güven kazandılar. Uzun yıllar sonra baskı bu sefer Real Madrid tarafında. Durum ne olursa olsun kazanmak zorundalar. Eflatun Beyazlıların bu maçı kaybetmesi demek daha ligin yarısı olmadan Barcelona’nın 14, Atletico’nun 11 puan gerisinde kalmaları anlamına geliyor. Derbinin kazananı Real olursa zirveye yeniden tutunmak için yeniden ümitlenecekler. Kaybetmeleri bütün konsantrasyonlarını Şampiyonlar Ligi’ne yöneltmelerine neden olacak. Atletico’nun kazanması taraftarlarda yavaş yavaş kıvımcımları oluşan şampiyonluk inancını bir anda körükleyecek ve ateşi artıracaktır. Kaybetmeleri halinde Barcelona zirvede rahatlayacak ve Atleti’nin mücadelesi ikincilik için olacak gibi.

(Yeşil Gazete, Tribün Dergi)

Katar’da bir ilk: “İklim Değişikliği” eylemi

Fotoğraf: Gökşen Şahin

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansının (COP18 – Doha) ilk haftasının tamamlandığı gün Katar’da bir ilk yaşandı. Katar tarihinde ilk kez gerçekleştirilen sokak eyleminde Arap Gençlik Hareketi Koalisyonu, iklim değişikliğine dikkat çekmek amacı ile bir eylem düzenledi.

İklim Konferansını yerinde izlemek üzere Doha’da bulunan arkadaşımız Gökşen Şahin‘in aktardığına göre Arap Gençlik Hareketi Koalisyonu (AYMC),, müzakerelerin ilk hafta sonunda Katar’da bir ilke imza attı. Katar var olduğundan beri ülkede ilk kez sokakta bir eylem düzenlendi.

Fotoğraf: Gökşen Şahin

Arap Baharının etkilerinin Katar’a da yansıdığının işaret olan eylem 15 Arap ülkesinden gelen 100 gençten oluşan Arap Gençlik Hareketi Koalisyonu (AYMC), tarafından düzenlendi.

Bu eylemi düzenlerken, Katar’daki hemen hemen her bakanın sorgusuna maruz kaldıklarını ve en son “nasılsa 50 – 100 kişiden fazla giden olmaz” diye eyleme izin verildiğini anlatıyorlardı. Arap Gençlik Hareketi Koalisyonu (AYMC) üyelerinin, ilk defa bir Arap ülkesinde gerçekleşen iklim müzakerelerinde önemli rol oynadıklarını ortaya çıkaran eyleme beklentilerin aksine 50 – 100 kişi yerine binlerce kişi katıldı.

Fotoğraf: Gökşen Şahin

Eylem boyunca iklim değişikliği konusunda acil harekete geçilmesi istenirken, Arap Gençlik Hareketi Koalisyonu, Arap ülkelerinden iklim adaletine önderlik etmek için ellerine bir şans geçtiğini ve bunu harcamamaları gerektiğini sık sık vurguladı. Katar’ın ilk sokak gösterisi, hepimizin yaşamı için en önemli konu olan iklim adaletine vurgu yaparak sonlandı.

(Yeşil Gazete)