Ana Sayfa Blog Sayfa 4510

Filistin Birleşmiş Milletler’de

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De tarafından hazırlanan dünya haritasında Filistinin BM'ye yaptığı başvuruyu onaylayanlar yeşil, reddedenler kırmızı, çekimser kalanlar siyah renkle belirtilmiş.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılan oylamada Filistin Yönetimi’nin üye olmayan gözlemci devlet statüsü başvurusu kabul edildi.

Oylamada 138 ülke ‘evet’, dokuz ülke ‘hayır’ oyu kullanırken, 41 ülkeyse çekimser kaldı.

‘Hayır’ oyu kullanan ülkeler arasında İsrail, ABD ve Kanada’nın yanı sıra Çek Cumhuriyeti, Panama ve dört Pasifik ada ülkesi bulunuyor.

‘Oylamada’ hayır oyu kullanan Pasifik ada ülkeleri, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru ve Palau.

Kararın ardından yüzlerce Filistinli Ramallah’ta sokağa çıkarak kutlamalar gerçekleştirdi.

Filistinliler’e şu anda Vatikan’ın sahip olduğu bu statünün verilmesiyle BM kurumlarına ve Uluslararası Ceza Mahkemesine katılmalarının önü açılmış oldu.

BBC’nin BM’de kurulu izleyen muhabiri Barbara Plett, bazı kesimler tarafından bu gelişmenin sembolik olduğunun düşünülmesine karşın bu durumun diplomatik açıdan pratik etkilerinin olacağını bildiriyor.

Geçen yıl tam üyelik başvurusu yapan Filistinliler’in bu talebi BM Güvenlik Konseyi’nde engellenmiş ancak UNESCO’ca kabul edilmişti.

ABD, bu nedenle UNESCO’ya yaptığı yardımları azaltmıştı.

Bu sonucun ardından ABD’nin diğer organizasyonlara yaptığı yardımlarda da azaltmaya gidebileceği, İsrail’in ise yerleşim faaliyetlerine hız verebileceği belirtiliyor.

Oylamanın ardından bir açıklama yapan ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Susan Rice, Filistin’in BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsü kazanmasının barış için büyük bir engel oluşturacağını savundu.

Rice, Ortadoğu’da iki devletli çözümün ‘evet’ oyuyla sağlanamayacağını öne sürdü.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da oylamanın ‘barış sürecini zedeleyecek talihsiz bir karar olduğunu’ söyledi.

Anadolu Ajansı ise Türk Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’ı telefonla arayarak tebrik ettiğini duyurdu.

Başbakan Erdoğan, görüşmesi sırasında Abbas’a, ”Sizin şahsınızda tüm Filistin halkını tebrik ediyorum. Hayırlı olsun” dedi.

Erdoğan’ın Abbas’a, ‘Türkiye’nin önümüzdeki süreçte de Filistin’in haklı davasında Filistinlilerin yanında yer almaya devam edeceğini’ vurguladığı da bildirildi.

Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas ise, ne ABD’yi, ne de İsrail’i karşılarına almak istediklerini, başvurularının kabul edilmesi halinde ertesi gün İsrail’le görüşmelere başlamaya hazır olduğunu bildirmişti.

Filistinli grupların çoğunu bünyesinde toplayan ve İsrail’le görüşmeleri yürüten Filistin Kurtuluş Örgütü, BM’de sadece sürekli gözlemci statüsünde bulunuyor.

(BBC Türkçe)

 

Wikileaks’e bilgi sızdıran Manning, “İntihar edebilirim”

ABD ordusuna ait istihbarat verilerini Wikileaks adlı siteye sızdırmakla  suçlanan eski asker Bradley Manning, dün ilk kez çıkarıldığı mahkemede verdiği ifadesinde, tutukluluğu sırasında intiharı düşündüğünü söyledi.

Müebbet hapis cezasıyla karşı karşıya olan Manning, 2010 yılında Kuveyt’te “kafes”e kapatıldığı dönemde intiharı düşündüğünü söyledi.

Manning, Mayıs 2010’da Irak’ta gözaltına alındıktan kısa bir süre sonra kısa bir süreliğine Kuveyt’de daha sonra da dokuz ay boyunca Quantico, Virginia’daki bir askeri üste tutulmuştu.

BM işkence özel raportörü Juan Ernesto Mendez, geçtiğimiz Mart ayında Cenevre’de yaptığı açıklamasındada, Bradley Manning’in Quantico Cezaevinde geçirdiği sekiz aylık sürede maruz kaldığı uzun ve aşırı tecritin oluşturduğu, zalimce, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz kaldığını düşündüğünü belirtmişti.

Uluslararası Af Örgütü ve Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği gibi kuruluşlar, Manning’in günde sadece bir saat havalandırmaya çıkma hakkı tanındığı hücrede tecritte tutulması ve çıplak uyumaya zorlanması şeklindeki uygulamaları eleştirmişti.

Wikileaks, Irak’ın işagli sırasında bir ABD helikopterinin sivilleri hedef aldığı saldırının kayıtlarını 2010’da yayımlayarak büyük sansasyon yaratmıştı. Bu kayıtları sızdırdığı ortaya çıkan Manning Irak’ta tutuklandı. Manning ‘devlete ihanet ve düşmana yardım’dan suçlu bulunursa müebbet hapis ya da idam cezası alabilir.

(Yesil Gazete)

Yeşiller/Sol: “Başbakan eliyle kaos yaratma sorumsuzluğu”

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüleri Sevil Turan ile Arif Alı Cangı bugün yayınladıkları basın açıklaması ile çözümsüzlük sürecine girmiş durumdaki kürt sorununda bir de başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın isteği doğrultusunda dokunulmazlıkların kaldırılmasının gündeme gelmesini eleştirdi. AKP’nin yanısıra MHP ve CHP’nin güttüğü siyasetin de eleştirildiği “Başbakan eliyle kaos yaratma sorumsuzluğu” başlıklı Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin yayınladığı ilk basın açıklamasının tam metni şu şekilde.

BAŞBAKAN ELİYLE KAOS YARATMA SORUMSUZLUĞU

Kimi basın organlarının linç girişimi ve Başbakan’ın talimat verircesine yaptığı açıklamalar Kürt sorununu derin çıkmaza sokuyor.

Başbakan Erdoğan, sadece Türkiye’yi değil kendi iktidarını da kuşatıp açmazlara sürükleyecek bir adımı attı.  830 fezleke içinden BDP’lilerle ilgili olan 10 fezleke cımbızla çekilip dokunulmazlıklarının kaldırılmasını sağlamak üzere TBMM Karma Komisyonu’na gönderildi.

Açlık grevlerinin geriliminden yeni çıkan Türkiye, böylece bir başka çıkmaz yola sürüklenmeye başladı.

Kürt sorununu asker/polis, mahkeme ve cezaevi üçgeni içinde çözmeye çalışmanın bu ülkeye bedeli çok ağır oldu. İktidar 18 yıl önce yapılan hatadan belli ki hiç ders çıkarmamış.

MHP elinde urganla dolaşıyor. CHP ise konunun özünden kaçmak için boş laf üretiyor.

Eğer milletvekilleri de Başbakan’ın bu sorumsuz tavrına ortak olup, dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde oy kullanırlarsa, bu durumda hepimizi bekleyen ciddi bir kaos olacaktır.

Kürtleri artık dokunulmazlıkların kaldırılması, hapishane, olağanüstü hal, bölge valilikleri ve düşük yoğunluklu savaş gibi tedbirlerle susturmanın ve sindirmenin zamanı geçti. İktidar bunları unutsun.

Kürt Sorununun geldiği noktada eşit yurttaşlık ve kolektif haklar temelinde anayasal ve yasal hakların tanınması, müzakere ve diyalog için bütün ilişki ve imkanların değerlendirilmesi yegane barışçı ve demokratik yoldur.

Başbakan’ın halkın iradesini yok sayarak giriştiği bu sorumsuzca dayatma asla kabul edilemez. BDP milletvekilleriyle ilgili dokunulmazlık dosyaları kesinlikle TBMM Genel Kurulu’na indirilmemeli ve meclis başkanlığına geri iade edilmelidir.

Siyaset alanını boğazlayan, daraltan her adım, ortak geleceğimize, barış içinde demokratik, eşit ve özgür yaşama hedefimize vurulan bir darbe olacaktır.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Sevil Turan – Arif Ali Cangı

30.11.2012″

(Yeşil Gazete)

 

 

Çocuk Gelinler ne yaşıyor ne yaşamıyor

Reis Çelik, son filmi "Lal Gece"de çocuk gelin konusuna eğilmişti

DİKASUM’un Erken Yaşta Evlilikler raporuna göre, dörtte biri evlenmeden önce de şiddet gören çocuk gelinlerin yüzde 73’ü okuma-yazma bilmiyor. Yarısı başlık parası karşılığı evlendirildiğini, Yüzde 64’ünün ilk doğumu hastane yerine evde yaptığını söylüyor.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (DİKASUM), Erken Yaşta Yapılan Evlilikler raporunu yayımladı.

Araştırma alt sosyo ekonomik yapıya sahip ailelerin yaşadığı Hasırlı, Aziziye, Ben u Sen, Yeniköy semtlerinde Büyükşehir Belediyesi tarafından bir belediye hizmeti olarak sunulan çamaşır evlerinden yararlanan ve erken yaşta evlendirilen 300 kadınla gerçekleştirildi.

Araştırma bulgularından satırbaşları şöyle:

* Çocuk Gelinler’ in  eğitim durumuna bakıldığında  yalnızca yüzde 12’sinin okur-yazar olduğu, yüzde 73,3’ünün okur yazar olmadığı saptandı. Türkiye’de 2008 TÜİK verilerine göre; 6 yaş ve üstünde okumaz yazmazlık oranı kadınlarda yüzde 12,3, erkeklerde ise yüzde 3,1.

* Resmi nikahla evli olanların oranı yüzde 86,3, imam nikahıyla evliliğini sürdürenlerin oranı yüzde 12,3. Kadınların yüzde 35.7’si evlendikten 3 yıl sonra resmi nikah kıydırabilmiş, diğerleri daha sonra bu işlemi yaptırabilmişler.

* Araştırmaya katılan kadınların eşlerinin çalışma durumuna bakıldığında, genel olarak vasıfsız iş ve alanlarda çalıştıkları görülüyor. Kadınlar evlendirildiklerinde eşlerinin iş durumlarına ilişkin olarak da aldatıldıklarını ifade ediyorlar.

* Yeşil Kartlı olanların oranları yüzde 68, SSK’lı olanların oranı yüzde 24. Diyarbakır’da yapılan bir çalışmada, Yeşil Kartlı olanların oranı yüzde 54.3 iken, bu grupta bu oranın yüksek olması çocuk gelinlerin ailelerinin daha yoksul olduğunun göstergesi olarak değerlendiriliyor.

* Kadınların annelerinin eğitim durumuna bakıldığında yüzde 96,3’ünün okur yazar olmadığı görülüyor.

* Çocuk gelinlerin kardeş sayısının çarpıcı bir biçimde 9 ve üstü kardeş sayısında (yüzde 91) yığılma göstermesi çocuk gelin olgusuna kalabalık ailelerde, yoksul ailelerde ve eğitim düzeyi düşük ailelerde daha yüksek oranda karşılaşıldığı varsayımlarını gösteriyor. Çocuk gelinlerin yüzde  45.7’si başlık parası karşılığı evlendirildiklerini ifade ediyor.

* Araştırmaya katılan kadınların ilk evlilik yaşlarına bakıldığında kadınların yarısından fazlası 15 yaşını tamamlamadan evlendirilmişler. .  Odak grup görüşmeleri ve derinlemesine bireysel görüşmelerde kadınlar; “12 yaşındaydım 13’e giriyordum. Ben Bûka Baranê (Yağmur gelini) idim.”, “İlk gece hastanelik oldum.  O, 70 yaşındaydı ben 13 yaşındaydım. Ona çocuklarıyla birlikte ben de baba diyordum daha sonra kumam beni uyararak ismiyle hitap etmemi istedi” gibi ifadeler kullandılar.

* Çocuk gelinlerin evlenme yaş ortalamalarının genel olarak eşlerinin yaş ortalamasından düşük olmakla beraber, erkeklerin de önemli bir oranının (yüzde 20) çocuk yaşta evlendirildikleri görülüyor.

* Çocuk gelinlerin evlenme şekillerine bakıldığında yüzde 72’sinin evlendirilirken ‘rızası’ olmadan evlendirildiği görülüyor.

* Yüzde 30’undan fazlası eşini daha önce hiç görmeden gelin oluyor.

* Yüzde  75’i, evde alınan kararlarda söz haklarının olmadığını belirtiyor.

* Yüzde 50’sinden fazlası karşılaştıkları problemlerin çözümüne ilişkin herhangi bir yere başvurmadıklarını söylüyor.

* Yüzde 20’ye yakını henüz adet görmeden evlendirildiklerini ifade ediyor.

* Yüzde 64’ünün ilk doğumu hastane yerine evde yaptığı görülüyor.

* Evlenmeden önce şiddet mağduru olduğunu ifade eden çocuk gelinlerin oranı yüzde 25. Evlendikten sonra bu oranın yaklaşık iki katına çıktığı görülüyor.

* Yaklaşık her üç kadından biri intiharı düşündüğünü ya da gerçekleştirmek için girişimde bulunduğunu ifade ediyor.

DİKASUM, bu tespitlerden yola çıkarak yasal yaptırımlarının karalılıkla uygulanması, çocuk yaşta yaptırılan evliliklerin, çocuğun cinsel istismarı kapsamında değerlendirilmesi, yasalardaki ‘çocuk’ ve ‘küçük’ kavramlarındaki farklılık ve karışıklıkların giderilmesi, imam nikahının faillerinin mutlaka saptanıp cezalandırılması, erken yaşta evlendirilen kadınların yaşadığı travmanın ilgili kurumlarca yapılacak sağlık politikaları ile izlenmesi, çocukların okullulaştırılma durumlarının takip edilmesi gibi öneriler sıralıyor.

(Bianet)

 

Burma’da maden karşıtı gösterilere sert müdahale

Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Esra Süel’in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Burma demokratik reform taahhütleri için önemli bir sınavdan geçiyor. Protestolar sırasında yaralananların 50’nin üzerinde olduğu iddia ediliyor.

Burma’daki çevik kuvvet ekiplerinin bakır madeni projesini protesto eden binlerce köylüyü dağıtmak amacıyla bir gece yarısı operasyonu düzenleyerek göz yaşartıcı bomba, tazyikli su ve yakıcı fosfor fişeği kullandığı iddia ediliyor.

Ülkenin kuzeybatısında yer alan, ordu ile Çinli silah üreticilerinin alt kuruluşları tarafından işletilmekte olan bakır madeninde devam eden gösteriler, Monywa’da uzun yıllar süren baskıcı askeri rejimin ardından yapılan reform taahhütleri için de önemli bir sınav niteliği taşıyor. Eylemciler kendilerine tanınan yeni özgürlüklerin, Temmuz ayında yürürlüğe giren ve protesto yasalarında hafifletme öngören düzenlemelerin sınırlarını keşfediyor.

Gösterilere karşı alınacak sıkı önlemler Washington’u da rahatsız edebilir. Geçtiğimiz haftalarda Başkan Obama reform sürecine destek verme amacıyla Burma’yı ziyaret etmiş ve ülkeyi ziyaret eden ilk ABD başkanı olmuştu.

Eylemciler polis tarafından kullanılan yakıcı maddeler ile yaralanan gösterici sayısının 50’nin üzerinde olduğunu belirtiyor. Yerel medya kullanılan yakıcı maddeleri, ‘fosfor bombası’ olarak nitelendirirken, bölgedeki hastanede görevli bir doktor tarafından yapılan açıklamada 28 Budist rahibin yanık tedavisi gördüğü bildirildi.

Tanık ifadelerinde, pek çok köyün yer değiştirmesini öngören 1 milyon dolarlık genişletilme projesini protesto amacıyla bölgede kurulan altı adet kamp alanına çevik kuvvet ekiplerinin kamyonlar ile girdiği anlatılıyor. Bölgede eyleme katılan rahiplerden Ashin Zawana, “Polis içeri girdiğinde yanyana dizilerek engel olmaya hazırlanıyorduk. Fakat yangın bombaları patlamaya başlayınca kaçmak zorunda kaldık, ” diye konuştu.

Askeri rejimin muhaliflerinden 88 Jenerasyonu Öğrenci Grubu üyesi Myo Thant’ın ifadesine göre, olayların ardından 22 rahip ile bir başka mağdur hastaneye kaldırıldı. Thant, polis ekiplerinin eylemcilerin üzerine tazyikli su sıktığını ve bazı memurların ‘garip silahlar’ kullandığını iddia etti ve şöyle konuştu: “Teneke kutuların içinden çıkan maddeler mağdurların kıyafetlerine ve vücutlarına yapışıyordu. Rahipler bu maddelerden kurtulmak için cübbelerini silkelediklerinde ise, giysileri alev alıyordu.”

45 yaşındaki rahip U Eidaka Guardian’a sırtında küçük yanıklar olduğunu anlattı ve eylemcilerin Burma’daki yeni hükümete “birazcık da olsa duydukları” güveni kaybettiklerini söyledi.

Hükümet sözcülerinden Zaw Htay ise Reuters’a yaptığı açıklamada polislerin sadece tazyikli su, göz yaşatıcı gaz ve sis bombası kullandıklarını belirtti.

Bu eylemler hem Burma’ya demokrasi getirme çabası Obama tarafından desteklenen reformcu başkan Thein Sein, hem de Nobel adayı Aung San Suu Kyi için önemli bir sınav niteliği taşıyor.

Bakır madeni protestoları, geçtiğimiz seneler içinde Burma’ya büyük yatırımlar yapan Çinli şirketlere karşı artan öfkenin de bir göstergesi.

Zengin doğal kaynaklara sahip olan Burma, batının uzun sureli yatırım politikaları sonucu cunta rejimi ile ekonomik ve siyasal alanda sıkı bağlar kurmayı başaran Çin, Hindistan ve ABD liderliğindeki batı ülkeleri arasında süregelen yoğun rekabetin odak noktalarından biri haline geldi.

Bakır madeni protestolarına karşı alınan sıkı önlemlerin, iyimser kesimde kaygılara neden olması ve Washington’da sıkıntılara yol açması bekleniyor. Resmi yetkililer Obama’nın tartışmalı ziyaretini, reformların önünü açacağı gerekçesiyle desteklemişlerdi. Rahip Zawana birkaç sene önce barışçıl protestoların bastırılması için kullanılan sert yöntemleri hatırlatarak, “Yaşananlar 2007’de rahiplere karşı alınan sıkı önlemleri anımsatıyor. Bu koşullar altında yeni sivil hükümetin bir önceki askeri rejimden farklı olacağına inanmakta zorlanıyoruz,” şeklinde konuştu.

Guardian bu hafta içinde Monywa’yı ziyaret ettiğinde, bakır madeni yakınındaki havanın sülfürik asitten kaynaklanan ağır kimyasal bir kokuyla dolduğunu gözlemlemişti. Yerel halk ise maden çevresindeki toprağın işlenemez hale geldiğinden ve kör doğan çocuk sayısındaki artıştan şikayetçi. Bu olumsuzluklara bakır madenindeki sülfürik asit fabrikasından salınan emisyonlar ile 15 yıldır çevreye bırakılan atık maddelerin sebep olduğu iddia ediliyor. Ayrıca bölgedeki tepelerin kazılarak ve ağaçlık alanların ise kesilerek yok edildiği belirtiliyor.

Köylülerin eylemlerine destek veren rahiplerden U Tiloka, “Bu dağlar halka ait olmalarına rağmen, bakır elde etme amacıyla yok ediliyorlar. Yeni hükümet iyi yönetim ve temiz hükümet anlayışını benimsiyor ve burada yaşayan köylülerin sıkıntılarını görüyorsa, bu projeyi durdurmalı,” diye konuştu.

Üç ay önce başlayan protestolar özellikle son haftalarda iyice hız kazandı. Rahiplerin de destek verdiği yüzlerce köylü, tesislerin giriş kapılarını ablukaya aldı.

Tesisleri çevreleyen çitlere, Burmese dilinde kırmızı harflerle yazılmış ‘Genel Grev’ posterleri asıldı. Güvenlik güçlerinin müdahalelerine karşın köylüler ağır buldozer ve kamyonlara karşı koymayı başardı. Henüz 18 ay öncesine kadar böylesi açık bir muhalefet imkansız olarak nitelendiriliyordu.

Göstericiler Çin’e karşı öfkeli konuşmalar yaptılar. Genişleme planlarını kendisi için bir tehdit olarak gören ve geçimini Wat Hmei köyünde sebze satarak sağlayan 24 yaşındaki Thwe Thwe geçtiğimiz haftaki gösteriler sırasında, elindeki megafonla bağırarak şunları söyledi: “Hedefimiz (Çinli) şirketi buradan dışarı atmak, Topraklarımızda Çinlileri istemiyoruz. Köyümüzün yakınında Çinlileri istemiyoruz.” Toplanan kalabalık da bu sözleri bağırarak tekrar etti.

Geçtiğimiz Eylül ayında kısa bir süre için göz altına alınan Win ise, ailesinin eskiden sebze yetiştirdikleri toprakları şimdiden kaybettiklerini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Proje yetkilileri üç yıl için topraklarımızı kiralayacaklarını söylediler, ve üç yıllık mahsul kayıplarımızı karşılamak için bize bir miktar para ödediler. Fakat artık topraklarımızda ürün yetiştiremiyoruz. Kandırıldık.”

Eylemlerin sert müdahale ile karşılaşmasından uzun süredir endişe ediliyordu. Göstericiler bu hafta başında, polisin harekete geçmek için ABD başkanının ziyareti sonrası artan ilginin azalmasının beklendiğini söylemişti.

Burma devlet bakanlarından Aung Min protesto bölgesini ziyaret etti ve yaptığı konuşmada Çin’e karşı duydukları derin minnettarlıktan söz etti. Projenin durdurulmasının Çin ile olan dış ilişkileri olumsuz yönde etkileyeceğini belirtti. Ayrıca geçen sene halktan gelen tepkiler sonucunda durdurulan ve Çin hükümeti tarafından finanse edilmesi planlanan 3.6 milyon dolarlık Myitsone hidroelektrik santrali projesinin iptal kararının dış ilişkilere verdiği zararı hatırlattı. Myitsone projesi hayata geçirebilseydi, üretilen enerjinin büyük bir bölümü Çin tarafından kullanılacaktı.

Bölgede yaşayanların arasından bir kadın, üst düzey askerler ile yakınlarının son yıllarda imzalanan iş anlaşmaları sonucu artan servetlerine atıfta bulunarak tepkisini dile getirdi ve “Çinlilere minnettarlık duyması gereken sizsiniz. Halkın Çinlilere borcu yoktur,” dedi.

Çin Komünist Partisinin ana yayın organı People’s Daily’nin yayınladığı tabloit gazete The Global Times’ın Perşembe günkü sayısında yer bulan köşe yazısında Myanmar projesinin iptalinin her iki ülke için de kayıp ifade edeceği değerlendirmesi yapılıyor.

Yazıda, “böyle bir sonuca ancak, bazı batılı güçlerin de aralarında bulunduğu üçüncü taraflar sevinebilir,” ifadelerine yer veriliyor ve sivil toplum örgütleri ile “bazı batılılar” protestoları kışkırtmakla suçlanıyor.

Yetkililerin protestoculara karşı sabırlarının tükendiğine yönelik ilk işaret Pazartesi günü, yüze yakın göstericinin Monywa projesinin iptali için toplandığı sırada geldi. Eylemciler arasından en az altı kişi, milli değerlere hakaret etmek gerekçesi ile Insein hapishanesinde göz altına alındı. Aung San Suu Kyi yaptığı değerlendirmede pek çok kişiyi hayal kırıklığına uğrattı ve tesislerdeki üretimi durdurmanın ülke imajını olumsuz etkileyeceğini söyledi.

Geçtiğimiz günlerde yerel yetkililer göstericilere eylemlerine son vermeleri için çağrıda bulunmuş ve süre tanımıştı. Ayrıca bölgeye takviye çevik kuvvet polisleri gönderilmişti. Eylemciler bölgeyi boşaltmaları için verilen talimatlara uymayacaklarını bildirmiş, Zawana ise ‘Burayı terk etmeyeceğiz. Yetkililer tarafından tutuklanır isek karşı koymayacağız,’ şeklinde konuşmuştu. Bu açıklamalardan yirmi dört saat sonra güvenlik güçleri kamplara girdi.

(Guardian, Yeşil Gazete)

Yeşil Gazete için Çeviren: Esra Süel

Yeni – Ruh

Önnot: Bu yazı dizisi politik tahliller yapmıyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin Türkiye’de solun tarihi açısından önem ve özelliklerine, veya politik birliktelikle ideolojik cepheleşme ayrımında hangi yola saptığına dair değil. O meselelerden çok anlamıyorum sanırım ben. Ya da başka bi’ yerden bakasım var olan bitene, ne bileyim. İşin o kısımlarını merak ediyorsanız internette çok güzel yazı ve yorumlar var, tavsiye ederim.

Bu durumun yazıyı okumaya ya da okumamaya karar vereceğin muhtemelen 1-3 saniyelik süreçte önemli bir veri olduğunu düşünüyorum, yazayım dedim.

Vaktini ve emeğini ve aklını ve sezgilerini ve öfkesini ve umudunu ve serzenişlerini ve kızgınlıklarını, en önemlisi de heyecanını/heyecansızlığını 1 yıldır “bi’ şeye” vakfetmiş birisinin kaleminden çıkma bi’ karalama bu.

Bir de şu var: EDP-Yeşiller konusunda ilk defa yazıyorum sanırım. Bunun nedeni %90 zamansızlıksa(ki hakikaten de 1 yıldır hiç yorum yazısı yazmadım sanırım), %10’u da “fazla içeride” oluşumun beni farkında olmadan “propaganda yapar” hale getirmesinden çekinmem galiba.

***

Bundan neredeyse tam bir yıl önceki bir Yeşiller Parti Meclisi toplantısına “Abi çok önemli bi’ konu konuşacağız” sürprizlemelerine yenik düşüp gittim koştura koştura.

Yorgundum, uzak yoldan gelmiştim, kafam ve takvimim hınca hınç doluydu, sadece uyumak istiyordum bu hayatta (Hala da sadece uyumak istiyorum -uzun bir süreliğine-. Ve fakat hayat zor/buraya gülümseme gelecek/. Herşeyin bedeli var./buraya da gelsin/).

Ama yine de gittim toplantıya.

[Dikkat! Klişe]


Zaten ne gelirse meraktan gelmiyor mu insanın başına?

Toplantının başında açıklandı sürpriz gündem: “Eşitlik ve Demokrasi Partisi’yle kimbilir belki de birleşmeye kadar uzanabilecek bir muhabbet süreci başlatsak mı?” idi soru. Herkes konuştu. Salondaki genel hava temkinli ve ama olumluydu. Parti Meclisi üyesi değildim o dönem, ve ama ben de konuştum; çünkü Yeşiller’de böyle anlamsız ayrımlar olmaz idi.

“EDP’yi tanımıyorum, politik söylemlerini bilmiyorum” diyerek başladım lafa. “Ve ama önemli de değil bu, çünkü bilirsiniz beni, düşünce birliğinden çok muhabbet güzelliğine önem veririm beraber iş yapacaklar arasında. Muhabbet güzel olmazsa düşünceler arası etkileşim de olmaz. EDP’yle böyle bi’ “birleşmeye gidecek” sürece de bu yüzden karşıyım. Belki yanılıyorum ama çatık kaşlı, dogmalarla bezeli, önyargılarla yatıp kalkan insanlar değil midir bunlar acep? Sadece muhabbetse OK.” diye de bitirdim.

(Biz çünkü “OK” diyorduk Yeşiller’de, Cihangir Partisi olmamızdan kelli – Bunu da yazmak lazım aslında bi’ ara)

Yeşiller’de adı konmamış adettir; bir karara muhalif olanı tutup o kararın uygulanma sürecine doğrudan dahil ederler. Muhalif olarak kaygılandığı noktalara savrulmayı önler, gerektiğinde fren yapar, sesini daha rahat duyurur, çoğunlukçuluğa yenik düşmemizi engeller, diye.

Zaten ben de bu nedenle Yeşiller üyesiydim: Özlediğim toplumun mikro (evet, ne yazık ki ve/veya ne mutlu ki, gerçekten mikro) bir modeliydi Yeşiller Partisi. Kemiksiz konuşabildiğim, kendim olabildiğim ve ama bana yalnız olmadığımı da hissettiren, öğrendiğim ve öğrettiğim, etkilediğim ve etkilendiğim , birey olarak parçası olduğum bir politik zemindi. Schumaer’in dediği gibi hem, “Küçük Güzeldir”di.

Hayatın bir parçasıydı, akıp giden zamanın ve gündelik varoluşun içinde eğreti durmuyor, sırıtmıyordu kısacası.

EDP’den 8 kişiyle Yeşiller’den 8 kişinin bir masa etrafında ilk defa oturacağı gün geldi. Modern çağla birlikte “iyi kalpliliği” arkasından hançerlemiş ve onun kıyafetlerini kuşanarak yerine geçmiş “nezaket”in en büyük günah olduğuna inanan biri olarak kararlıydım: Kendim olacak, Yeşiller’le nasılsam, EDP-Yeşiller masasında da öyle olacaktım.

Daha ilk günden terslik çıkmaz mıydı? Çıkacaksa ilk günden çıksındı zaten. Muhabbet muhabbetle denkleşmeyecekse ilk günden belli olsundu. Ben olmayan bir ben olmaya hakkım yoktu.

[Dikkat! Klişe]

Ne kendime yapabilirdim bunu, ne de onlara.

Toplantı başladı, sırayla kendini tanıttı herkes. İkinci bir tur başlattık sonra, “Neden buradayım ve ne yapmak istiyorum?” diye dertleşildi. Sıra bana geldiğinde dedim: “Buraya gelmeden önce önyargılıydım size karşı. Önyargılarımı yerle bir ettiniz, Türkiye’deki politik gruplarla ilgili kalıplarımı kırıp parçaladınız. Eyvallah, sağolun. Kendimi her gece öldürüp her sabah yeniden doğmama bir tuğla da siz koydunuz. Minnettarım.”

Çünkü gerçekten böyle hissediyordum. Ve bu duygumun bir aldanmaca olmadığını kendimce kanıtlayan bir gözlemim de vardı: Masanın etrafındaki dizilişimiz ve farklı konulardaki fikir ayrılıklarımız. Kasaba meydanında karşı karşıya duruşup düello çeken iki grup zinhar değildik. Daha ilk dakikadan itibaren ne EDP kalmıştı o masada, ne de Yeşiller. 16 bireydik her bir konuda kaotik ve organik biçimde bir araya gelip ayrılan.  Yaşam gibi, doğa gibi, evren gibi. Zamanın ta kendisi gibi. Zaten nafile bir kalıplara sokmaya arayışı olmadan.

Böyle olmalıydık tam da, “görevimiz” süreci koordine etmekti zira. Tartışmak değil tartıştırmaktı, en sağlıklı ve verimli ve katılımcı muhabbet ve tartışma düzlemlerini yaratmaktı. Bunu yaparken işte, birer özgün ve ruhlu ve heyecanlı bireydik her birimiz.

Bu çekti beni iyice. “Olmaz abi bu iş”ten “:)” ye çeviren halet-i ruhiyemi, tam da bu heyecan ve her daim yoldaşı olan bu muhabbetti. Önce o masada, ardından sokakta-mitingde-eğlencede gördüğüm gözlerdeki biriciklikti. Sadece İstanbul’da değil; Bursa’da, İzmir’de, Ankara’da gördüğüm, Türkiye’nin dört bir yanından iliklerime kadar uzanan heyecandı.

Alın size içeriden dedikodu: Bu 16 (daha sonra 20 küsür) kişi arasında 1 yıl boyunca hiç bir zaman EDP – Yeşiller cepheleşmesi olmadı. Dahası, en büyük kızgınlıkları da (ne hikmetse) kendi partilerinden insanlara oldu, itirazları hep “kendi tarafına” yaptı, inanılmaz bi’ yaratıcılıkla “Ortak Temas Heyeti” dediğimiz kurulun üyeleri.

“Pek de genç olmayanlar ve Yaşlılar Cephesi”ne karşı gençler direnişi yaşandı.

Her detayı uzun uzun tartışmak isteyenlerle ‘geniş çerçeveyi çizip alt-komisyona yetki verelim’ciler arasında tansiyonun yükseldiği anları da hatırlıyorum.

Vurguların nerelere yapılacağı meselesinde güzel laf yarıştırıldı. “Acele edelim” diyenlerle “yavaş yau, sindire sindire”ciler arasında temposu yüksek maçlar izlendi.

“Görevimizi ve sözümüzü zamanında yere getirmek en önemlisi” diyenlerle “katılımcılığı tamlamadan olmaz”cılar salonlarımıza yakışan görüntüler verdi.

Ve tüm bu süreçler akışkan oldu, her birimiz ikna edilmeye hazırdık zira. Kimimiz daha çok ve kimimiz daha az, evet, ama kimsenin kapısı kapalı-penceresi sürgülü değildi sanki.

Bunlar benim dikkatimi çeken, benim aklımın erdikleri. Kimbilir daha ne güzel, ne zengin muhabbetler olmuştur farkında olmadığım.

Çok tartıştık ve çok konuştuk.

Şimdi bir kez daha düşünüyorum da, hakikaten çok konuştuk. Tüm kelamlar bi’ işe yaramış, birbirimizi zenginleştirmiş, bi’ yerden bi’ fayda etmiştir diye avutuyorum kendimi. Ve ki gerçekten de yaradı galiba. Ben değiştim, ona eminim. Bende emeği geçenlere, “eyvallah.”

Son 4-5 ay en zoruydu. Yıl boyunca haftada bir yaptığımız ve ortalama 4 saat süren toplantılar, son 4 ayda önce haftada ikiye çıktı, ardından 3-4’e. Son bir ay neredeyse her gün ve akşamımızı tamamen bu işe vakfettik.

-Dik, -tik diyip duruyorum da, burada bir soluklanayım. Toplantılara düzenli katılan insanlar arasında ben nispeten az sokanlardandım elini taşın altına. Aynı anda iki işte çalışma durumum bir de köye yerleşme süreciyle birleşti falan. Buradan “muhabbetin” gerçek emekçilerine, kelimenin tam anlamıyla emekçilerine saygılar, sevgiler. Bunu bugüne dek yeteri kadar söyleyemediysem de affedin.

Ama bir de şu var: Son 4 hafta, motivasyonumun giderek düştüğü zamanlardı.

Tartışmalar “müzakerelere” evrildikçe eski samimiyetin kaybolmaya başladığını hissediyordum.

6 aydır boyunca isim önerilerinin ne olacağını, son 2 aydır da kongrede nasıl sunulacağını tartışıyor olmaktan baymıştım.

İyimser olma çabasıyla “ödün vermek” ya da “bedel ödemek” diye tanımladığım bazı kararlarımız (ki bi’ kısmına katılıyordum bunların, bi’ kısmına ise mahallenin tek delisi gibi ısrarla itirazdaydım) beni “ya bundan sonra da hep böyle olursa?” korkusuyla yoğuruyordu.

Münferit çıkışların bazen de “kimden geldiğine bağlı olarak” çok ya da az tartışılıyor olduğunu hissediyor, kıllanıyordum.

Zamanında önerildiğinde “Bunu daha sonra yapalım, olur mu?” denmiş şeylere, “daha sonra” denen zaman geldiğinde, “Bunu şimdi yapamayız ki ama” cevabı verildiğinde öfkeleniyordum.

Geçmiş tecrübelerden, eski partilerden, “geçen sefer nasıl yapıldığından” bahsedildiğinde “Yau tam da bu yüzden öyle yapmamak lazım şimdi! Başarısız olmadı mı geçmişte yapılanlar?!” diye haykırmak geliyordu içimden.

Ve haykırıyordum. Haykırmam geldi mi haykırabiliyor, kıllandığımda isim de vererek açık açık söylüyor, korkularımı çekinmeden dillendirebiliyor, “yau baymadı mı bu?” diye serzenişte bulunabiliyordum. Sadece ben değil tabi, herkes aynı durumdaydı. Herkes içtendi.

Beni sürecin sonuna kadar getiren de bunun verdiği güç ve insanlara güvenim, söyle(yebil)diklerinin ötesinde gözlerinde gördüklerim oldu. Çünkü bu en önemlisiydi. Eğer ben ne hissettiğimi, neden korktuğumu, neyden kıllandığımı, niye baydığımı söyleyebiliyorsam açık açık; yani Durukan olarak, politik bir hayvan olarak rahat hissedebiliyorsam kendimi o mecliste, en ve tek önemlisi buydu.

Çünkü herhangi bir fikrimde pekala yanılıyor olabilirdim. Ama hissiyatta yanılmaz insan. Heyecan ya vardır, ya yoktur. Umut ya vardır, ya yoktur. Samimiyet ya vardır…

Şu hep konuşulan “Referandumda Yetmez Ama Evet” muhabbeti hakkında da, ufaktan: Ben başından beri hayır diyorum ben. Yeşiller içinde boykotçu da var, Yetmez Ama Evet’çi de, Hayırcı da. Herkesin kendi penceresinden şahane argümanları olduğunu görüyorum; zaten bu yüzden Yeşiller o ünlü açıklamayı yapmıştı. EDP’yle görüşmeler başladığından beri de arada geliyor bu konu masaya-muhabbete; gayet güzel, kemiksiz tartışıyoruz. Öyle bir tartışma keyfi ki o, Allah herkese nasip etsin.

İşte ben bunları sevdim bu süreçte. Gerisi fasa fiso. Heyecanı, samimiyeti, olduğunu olmayı ve gözlerdeki o ışığı siyasi düzleme sokmaksa mesele, ki özellikle Türkiye’de esas mesele odur bence, ben buradayım.

Bu rahatlığın yok olduğu-fos çıktığı-yalan ilan edildiği, samimiyetin kaybolduğu, heyecanın bastırıldığı, muhabbetin yavanlaştığı, tevazunun yok olduğu, “ödün” vermenin” -bırak arada biri-nadiren bile olsa yaşandığı, parti içi politikanın keyifli bir oyundan (oyun iyidir!) tatsız bir güç arayışına evrildiği ve bunu yapanların parti genelinde kabul ve teşvik gördüğü, herhangi bir şey üzerinden hiyerarşilerin tesis edilmeye çalışıldığı an buna sert ve kesin karşı duruşların yaşanmadığı, kelamlarda bol bol “ama” geçmeye başladığı, öz-eleştirinin en sağlamını yapmanın düstur olmaktan çıktığı gün bu partinin yeni siyaset ve şenliklilik iddiasının bittiği gün olacaktır.

Ben o günün hiç gelmeyeceğine dair büyük umut besliyorum. O günün gelmemesi için çalışmaya istekliyim. Her şeye rağmen o gün gelirse, “Hadi bana eyvallah” demeye de kararlıyım.

Yazı uzamış iyice. Kongre, hemen öncesi ve hemen sonrası da yarına kalsın madem. Ertesi gün de yarınlar hakkında, gelecek hakkında yazayım.

Ama son bi’ şey daha eklemezsem rahat edemeyeceğim : “Bu partinin nesi yeni?” sorusunun bir çok olası cevabı vardır muhtemelen ama benim penceremden yeni olan ve çok büyük bir umut ve heyecanı içinde barından tam da bu yazının bizatihi varlığı.

İyi bir yazı olduğundan değil, korkmayan ve kemiksiz bir yazı olmasından. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin kendisinden bile korkmadığına, kendisiyle dalga geçmeyi en büyük erdem saydığına -bence- bir ufak kanıt olmasından.

Yargı kariyerinde Dink etkisi

AKP oyları ile Ombudsman seçilen hakim Nihat Ömeroğlu, Başbakan Erdoğan'ın oğlunun nikah şahidi ve Hrant Dink suikastine giden yolda kilometre taşı olan mahkumiyet kararını veren hakimlerden biri olması ile dikkati çekiyor.

Vatan Gazetesinden  Kemal Göktaş’ın haberine göre türklüğü aşağıladığı iddiasıyla mahkum olmasının ardından öldürülen gazeteci Hrant Dink’in mahkumiyetine karar veren hakimler arasında yer alan Nihat Ömeroğlu‘nun ombudsman seçilmesinin ardından başlayan tartışma sürerken Dink aleyhine oy kullanan hakimlerin inanılmaz yükselişi dikkat çekti. Dink’in beraat etmesi gerektiği görüşüyle Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararına itiraz eden savcı Ömer Faruk Eminağoğlu ise önce İstanbul, ardından da Çankırı’ya sürgün edildi.

Bu yargılama sürecine katılan yargı mensuplarının daha sonra geldiği makamlar ise şu şekilde

BAŞAKANLIK BAŞMÜŞAVİRİ: Dink hakkında soruşturma açılması için izin veren dönemin Adalet Bakanlığı müsteşarı Fahri Kasırga, 2007 seçimleri öncesinde tarafsız Adalet Bakanı oldu. Kasırga daha sonra da Başbakanlık Başmüşavirliğine atandı.

YARGITAY BAŞKANI: Dink hakkında Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından verilen mahkumiyet kararının temyiz incelemesini Yargıtay 9. Ceza Dairesi yaptı. Dairenin o dönemki başkanı Hasan Gerçeker, daha sonra Yargıtay Başkanı seçildi.

ÇANKIRI SÜRGÜNÜ: Dink’e verilen mahkumiyet kararının onanmasına Yargıtay Başsavcılığı adına Yargıtay Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu itiraz etti. Eminağaoğlu, YARSAV Başkanı sıfatıyla yaptığı açıklamalar nedeniyle önce İstanbul’a, ardından da Çankırı’ya sürgün edildi.

YARGITAY BAŞSAVCISI: Hrant Dink hakkındaki mahkumiyetin kesinleşmesine neden olan Yargıtay Ceza Genel Kurul kararı ise 6’ya karşı 18 oyla alındı. Dink’in suçlu olduğuna hükmeden 18 yüksek yargıç içinde yer alan Hasan Erbil, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Yargıtay Başsavcılığına seçildi.

OMBUDSMAN: Nihat Ömeroğlu AKP’lilerin oylarıyla TBMM tarafından ombudsman seçilirken, o tarihte Yargıtay 9. Ceza Dairesi üyesi olan Ekrem Ertuğrul da 9. Ceza Dairesi Başkanı oldu.

EN ÇOK OYU ALDI: Turan Demirtaş (7. Ceza Dairesi Başkanı), Yargıtay Başkanlığı ve Başsavcılığı için yapılan seçimlerde aday oldu ancak seçilemedi. Ersan Ülker (11 Ceza Dairesi Başkanı) ise Yargıtay Başsavcılığı seçiminde ilk sırada yer aldı. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, arka sırada yer alan Abdurrahman Yalçınkaya’yı başsavcı seçti.

AİHM’DEN DÖNEN KARARDA KİM NE OY VERDİ?

Türkiye’nin AİHM’de mahkum olmasına neden olan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’ndaki oylama sonuçları şöyleydi:
Dink lehine oy kullananlar: Osman Şirin (Birinci Başkanvekili), Zeki Aslan, Hamdi Yaver Aktan, Muvaffak Tatar, Ali Muhlis Karakaş, S.Zeki İskender
Dink aleyhine karar verenler: Turan Demirtaş, Ersan Ülker , Hasan Gerçeker, Refik Dizdaroğlu, Muhittin Mıhçak, Raci İmamoğlu, Şükrü Türktemel, Nasuhi Kurdoğlu, Hasan Erbil, Ekrem Ertuğrul, Yılmaz Çamlıbel, Ali Suat Ertosun, Mehmet Ekmekçi, M.Metin Kaya, Emine Saba Ertuğrul, Nihat Ömeroğlu, Şule Başoğlu, Erkan Öztürk.

(Vatan)

“Yılın Filistin Dostu” İsveç Yeşilleri’nden Mehmet Kaplan

İsveç Yeşiller ve Çevre Partisi milletvekili Mehmet Kaplan

İsveç Yeşiller ve Çevre Partisi milletvekili Mehmet Kaplan “Yılın Filistin Dostu” seçildi.

İsveç’in en büyük kilisesi Immanuelkyrkan’da düzenlenen törene barış yanlısı Yahudiler de katıldı.

Ödülü takdim eden İsveç Halk Yüksek Okulları (Folkhögskolan) Müdürü Lena Sjöholm, Mehmet Kaplan’ın yıllarıdır dünya barışı için çalıştığını ve ödülü hak ettiğini belirtti.

Ödülü almaktan çok mutlu olduğunu söyleyen Mehmet Kaplan, İsrail zulmünün Gazze’de devam ettiğini ve bu zulme BM’nin kayıtsız kaldığını belirtti. Son senelerde dünya kamuoyunun Gazze filosu ve Mavi Marmara olayında, İsrail’in nasıl bir devlet olduğunu gördüğünü kaydeden Kaplan, “Bu kapsamda İsveç Kiliseler Birliği, barış yanlısı Yahudi vatandaşları ve İsveç Filistin Dayanışma Federasyonu her yıl geleneksel verdiği Yılın Filistin Dostu Ödülü’nü bize layık görmüşler. Hepsine çok teşekkür ediyorum. Benim için en önemli ödül, BM’nin Filistin’i tanıması ve Barış Gücü askerlerini Filistin- İsrail sınırına yerleştirmesi.” şeklinde konuştu.

Kilisenin baş papazı Håkan Sanduk ise “Filistin davası bizim davamız, bütün insanlığın davası. Yıllardır Filistin’in özgürlüğü için mücadele ediyoruz. Umuyorum çok yakında İsrail zulmünden kurtulmuş özgür Filistin’e hep beraber gideceğiz.” diye konuştu.

(Stargündem)

Çavuşlu halkı çöplük istemiyor

Giresun’un Görele İlçesi Çavuşlu Beldesi’nde yapılmak istenen katı atık tesisine tepki gösteren yöre halkı, Giresun Valiliği önünde eylem yaptı. Valilik girişine kurulan barikatları aşmaya çalışan vatandaşlarla polis arasında arbede çıktı. 2 kişi gözaltına alındı, 1 kişi de baygınlık geçirdi.

Eylemin yapılacağı bilgisini alan polis sabah erken saatlerde valilik bahçesini boydan boya barikatlarla kapattı, görev alan yüze yakın polis, Görele’den minibüslerle kente gelen yaklaşık 200 kişinin girişine izin vermedi. Aralarında CHP Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu ile tesisin yapımının sürdüğü Çavuşlu Beldesi’nin Belediye Başkanı MHP’li Hüseyin Arslan’ın da bulunduğu gruptan vatandaşlar, ‘Vali istifa’, ‘Çavuşlu bizimdir bizim kalacak’, ‘Çavuşlu burada Vali nerede’ sloganları attı. Eylemciler adına konuşan Çavuşlu Belediye Başkan Yardımcısı Rıza Keskin, şunları söyledi:

Mahkemeye rağmen inşaat nasıl yapılır?

“ÇED raporunu olumlu hazırlamışlar. Alanın içerisinden gürül gürül akan dereyi kuru dere yatağı göstermişler. Hemen yanı başında yerleşim birimini yok saymışlar. Bu alanda, Çavuşlu’dan denize dökülen ve 7 köyün suyunu besleyen 3 tane su depomuz var. ÇED raporu hazırlanırken Çavuşlu Belediyesi’ne hiçbir müracaatta bulunulmadı. Buraya inşaat izni vermesi gereken kurum Çavuşlu Belediyesi’dir. Ordu Bölge İdare Mahkemesi çöp tesisi yapılacak olan yere üniversitelerden bilirkişi tayin etti. Mahkeme ÇED raporunu olumsuz buldu, buraya tesis yapılamayacağı yönünde karar aldı. Ancak güvenlik güçlerini bölgeye diktiler. Şu anda askerler orada ve onların gölgesi altında çalışmalar devam ediyor. Mahkemenin bir çivi dahi çakılamaz dediği yerde sen nasıl olur da inşaatı devam ettiriyorsun? Ruhsatsız bir inşaatı askeri güçle birlikte nasıl devam ettiriyorsun?”

Polis cop kullanarak kalabalığı durdurdu

Keskin konuşmasını sürdürürken hareketlenen kalabalık barikatlara yüklendi. Bunun üzerine polis müdahalede bulundu. Barikatları aşmaya çalışan kalabalığa bastırmak için Çevik Kuvvet ekibi de devreye girdi. Zaman zaman cop kullanarak kalabalığı bastırmaya çalışan polis 2 kişiyi gözaltına aldı. Yaşanan arbede esnasında 1 kadın baygınlık geçirdi. Valiliğe yürümek isteyen eylemciler polisin sert tepkisi üzerine durmak zorunda kaldı. Tepkilerine devam eden yöre halkı sık sık Giresun Valisi Dursun Ali Şahin’i istifaya davet ederken eyleme katılan kadınlar, “Bu kadar insan kanser olup ölecek mi? Bu nasıl vali, bu nasıl adalet, bu nasıl Başbakan?” diyerek çöp tesisi yapılmasına tepkilerini dile getirdiler, yanlarında getirdikleri çöp poşetlerini alana attılar.

Vali vekili Yüksel Çelik ile Giresun Emniyet Müdürü Hikmet Bulak, eyleme katılan CHP Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu, Çavuşlu Belediye Başkanı MHP’li Hüseyin Arslan ve eylemcilerden bir grupla görüşerek, seslerini duyurduklarını söyleyerek alandan ayrılmalarını istedi. Bulak’ın konuşmalarından ikna olan grup daha sonra eylemin sona erdiğini açıkladı. Alanda bulunan Görele ilçesi sakinleri, zor da olsa ikna edildikten sonra ilçelerine döndü.

 

Japonya’da nükleere karşı “Gelecek Partisi”

Fukuşima Nükleer Santrali’nde yaşanan radyasyon sızıntısı sonucu Japonya’da yükselen nükleer karşıtı hava en sonunda partiye dönüştü. Üç küçük parti bir araya gelerek Gelecek Partisi’ni kurarken, nükleer enerjiden 10 yıl içinde kurtulmayı vaat etti.

Partiye, Japonya’nın güneyinde yer alan Shiga adlı eyaletin valisi Yukiko Koda başkanlık ediyor. Çok sayıda eski reaktörün olduğu Biva Gölü’nün yakınında basın toplantısı da düzenleyen Kada, “Oy verecek parti bulamayan Japonlar için yeni bir parti kuruyoruz.” dedi. Nükleer enerjiden de artık vazgeçmeleri gerektiğini savunan Kada, bunun için 10 yıla ihtiyaç olduğunu savundu. İktidardaki Demokrasi Partisi de 2030’lu yıllarda nükleer enerjiye son verme vaadinde bulunuyor. 16 Aralık’ta yapılacak erken genel seçimlerle iktidara gelmesi beklenen Liberal Demokrat Partisi ise bu vaatleri “sorumsuzca ve gerçek dışı” olarak yorumluyor.

Japonya’nın geçen yıl yaşadığı tsunamide büyük zarar gören Fukuşima Nükleer Santrali hasar görmüş ve santralden radyasyon sızıntısı yaşanmıştı. Bu afet sonrası ülkede nükleer karşıtlığı yükselişe geçmişti. Başbakanlık önünde gösteriler yapılırken, Başbakan Yoşihiko Noda, göstericilerin temsilcileriyle de bir araya gelmişti. Bunun ardından hükümet, 2030 yılında nükleer enerjiye son verme kararını açıklamıştı. Ancak lobilerden gelen baskılar sonrası, hükümet bu hedefinde yumuşamaya gitmişti.

(Yeşil Gazete)