Ana Sayfa Blog Sayfa 4495

Greenpeace’ten Levi’s protestosu

700’e yakın Greenpeace eylemcisi 17 ülkede Levi’s mağazalarına ve kent sokaklarına astıkları afişlerle Levi’s firmasını ürünlerinde ve tedarik zincirinde zehirli kimyasallardan arınmaya çağırdı.

700 Greenpeace eylemcisi 17 ülkede gerçekleştirdikleri eylemde Levi’s firmasını ürünlerinde ve tedarik zincirinde zehirli kimyasallardan arınmaya çağırdı.

80 kente afişler asıldı

Geçtiğimiz hafta sonu gerçekleşen eylemde Viyana’dan İstanbul’a, Meksiko City’den Paris’e 80 farklı kentte şehir sokaklarına ve Levi’s mağazalarına sokak sanatından ilham alan afişler asıldı.

Türkiye’de İstanbul’la birlikte Mersin ve İzmir de eylemlerin mekanları arasındaydı.

Greenpeace’in geçen hafta yayınladığı raporda, Levi’s’in Meksika’daki nehirlere zehirli kimyasalların karışmasından doğrudan sorumlu olduğu belirtiliyordu.

Tekstil endüstrisi temizlenmeli

“Tekstil endüstrisi bir an önce zehirli kimyasallara olan bağımlılığından kurtulmalı” diyen Greenpeace Akdeniz Kampanya Sorumlusu Tarık Nejat Dinç, büyük markaların tekstil endüstrisinde küresel anlamda pozitif bir değişim yaratma gücü olduğunu vurguladı.

“Detox kampanyasıyla tüm dünyaya moda dünyasının ışıltılı vitrinlerinin ardında yatan gerçeği gösteriyoruz.

“Yüzbinlerce insanın talebi karşısında pek çok firma kayıtsız kalamayarak zehirli kimyasallardan arınma sözü verdi.

“Şimdi Levi’s’ı da bu konuda gerçek bir adım atmaya ve pozitif değişimin bir parçası olmaya çağırıyoruz.”

Greenpeace, tüm giyim markalarından, 2020’ye dek zararlı kimyasallarda sıfır atık politikasını benimsemelerini ve şeffaflık ilkesi gereğince tedarik zincirinde yer alan üreticilerin nehirlere bıraktıkları zehirli kimyasal konusunda kamuoyunu düzenli olarak bilgilendirmelerini talep ediyor.

Zara, Mango ve Esprit söz verdi
Greenpeace’in daha önce, 20 Kasım’da, Detox kampanyası kapsamında yayımladığı rapor da  dünyaca ünlü 20 giyim markasının ürünlerinin zehirli kimyasallar içerdiğini ortaya koymuştu.

Toplanan yaklaşık 350 bin imzanın ardından Zara firması, 2020’ye dek ürünleri ve tedarik zincirinden kimyasalları arındıracağını açıkladı. Zara’yı Mango ve Esprit markaları takip etti.

Levi’s’ın kimyasallardan arınması için başlayan imza kampanyasına ise beş günde 160 binin üzerinde kişi destek verdi.

(Bianet)

Cumhuriyet tarihinde bir ilk: Süryani kilisesi

İstanbul Yeşilköy’deki Süryani cemaatinin kilise talebini inceleyen Büyükşehir Belediyesi ilk kez bir kilise için onay verdi. Cumhuriyet döneminde ilk kez bir kilise sıfırdan inşa edilecek.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Beyoğlu Meryem Ana Kilisesi Vakfı’nın kilise talebini kabul ettiğini açıkladı. İstanbul’daki süryani nüfusu 17 bin. Kilisenin yapılacağı arazi Büyükşehir Belediyesi’ne ait, ancak vakıf  arazinin kendisine ait olduğunu savunuyor. İnşaat, Anıtlar Kurulu’nun onayının ardından başlayacak.

(Yeşil Gazete)

2012’nin en büyük iklim felaketi olma yolunda, Bopha

Filipinler Sivil Savunma Dairesi tarafından yapılan açıklamada, geçtiğimiz hafta meydana gelen Bopha Tayfunu’nda, büyük kısmı Mindanao adasında olmak üzere 714 kişinin öldüğünü belirtildi. 880 kişinin kayıp olduğunu aktaran yetkililer, ölü saysının artacağını söylüyor.

Bopha’nın Filipinler’de geçen yıl meydana gelen Washi tayfunundan sonra son yılların en fazla ölüme neden olan tayfunu olduğu belirtiliyor. 2011 yılının Aralık ayında meydana gelen Washi Tayfunu’nda 1200 kişi yaşamını yitirmişti.

Kasırga sonrası kayıp olduğu bilidirilen 890 kişiden çok azına canlı olarak erişildi. Bu yüzden Bopha’nın, 2011’in en büyük iklim felaketi olarak bilinen Washi Tayfunu’ndan daha fazla can kaybına neden olabileceği düşünülüyor.

Fırtınanın ardından bir hafta geçmesine rağmen yüzbinlerce insanın hayatının normale dönmesinde bir çok engel var. 115 bine yakın evin kullanılamaz hale geldiği tayfun sonrasında 116 binden fazla insanın yerel otoritelerce kurulmuş çadırkentlerde yaşadığı belirtiliyor. Fakat çadırkentlerde yer bulamayan, kendi çabaları ile hayatta kalmaya çalışan insanların sayıları binlerle ifade ediliyorr.

İklim felaketlerinin en şiddetli yaşandığı ülke

Alman çevre örgütü Germanwatch’ın BM iklim değişikliği COP18 yayınladığı Küresel İklim Risk Endeksi raporuna göre, 2011 senesinde Filipinler, dünyanın hava olayları kaynaklı iklim felaketlerde en fazla can kaybı yaşanan ülkesi oldu.

Tayfunlar, seller, toprak kayması ve aşırı yağışlar sonucunda 2011 senesinde 1,659 kişi hayatını kaybetti. Bu rakamın büyük bir çoğunluğu 2011 yılının en büyük iklim felaketi olarak adlandırılan Washi kasırgasında hayatını kaybeden insanlardan oluşuyor.

Aynı rapora göre de 2011 yılında Tayland, Kamboçya, Pakistan, El Salvador ve Filipinler aşırı iklim koşullarından en çok zarar gören ilk beş ülke oldu. Gelişmekte olan ülkelerin olağanüstü hava koşullarından etkilenmesinin, gelişmiş ülkelere oranla çok daha ağır olduğu bilgisi de raporun ortaya çıkarttığı bir başka gerçek.

Dünya Bankası için Postdam İklim Etkileri Araştırma ve İklim Analizi Enstitüsü tarafından hazırlanan 84 sayfalık,“Turn Down the Heat: Why a 4°C Warmer World Must Be Avoided,” (Sıcaklığı Düşür: Neden 4 °C Daha Sıcak Bir Dünyadan Kaçınmalıyız) adlı bir diğer rapor da da gelecek yılların da Filipinler ve diğer gelişmekte olan ülkeler açsınısında parlak geçeceğe benzemiyor.

Rapor, sellerle beraber ortaya çıkacak bir diğer felaketin de, su seviyesindeki olağan dışı yükselme olacağı öngörüyor:

“Küresel ısınma ve diğer faktörler nedeniyle değişen rüzgâr ve okyanus akıntıları, deniz seviyelerinde bölgesel yükselmelere neden olacak. Deniz seviyesindeki yükselmenin bir bölge veya ülkede bile asimetrik olacağı öngörülüyor. Deniz seviyesindeki yükselmenin ve şiddetli su baskınlarının gelişmekte olan 31 ülke üzerinde gelecekte yapacağı etkiye bakıldığında, bu ülkelerin tüm şehirleri arasından sadece 10’u toplam zararın üçte ikisine maruz kalıyor.”

En çok etkilenecek şehirler Mozambik, Madagaskar, Venezuela, Hindistan, Endonezya, Filipinler ve Vietnam’da. Küçük ada ülkeleri ve nehir deltalarında bulunan bölgeler için deniz seviyesindeki yükselmenin, -özellikle sayıları ve şiddeti artacak tropik kasırgalar, diğer aşırı iklim olayları ve iklim değişikliğinin okyanus sistemlerinde neden olacağı artan sıcaklık yüzünden koruyucu mercan resiflerinin yok olması ya da okyanusların asitlenmesi gibi değişikliklerle birlikte-, çok daha çeşitli ve kötü sonuçları olacak.”

Doha’nın ardından

Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 18. Taraflar Konferansı’ndan çıkan sonuçta yakın bir tarihte bu iklim felaketlerinin önüne geçilemeyeceği inancını kuvvetlendirdi. Konferans bir son dakika kararı ile çeştli iklim bilimciler ve çevreciler tarafından çıkabilecek en kötü sonuç sonuç olarak adlandırılan karar ile sonlandırıldı. Dünya’nın en büyük karbon salımı yapan ülkeleri tarafından imzalanmayan, geçerliliğini yitirmek üzere olan Kyoto Protokolü’nün 2020 senesine kadar uzatılmasına karar verildi.

Dünyanın en büyük fosil yakıt üreticisi olan Katar’ın başkenti Doha’da bir hafta boyunca devam eden görüşmelerin en akılda kalan kareleri yine Filipinlerden geldi. Ülkesinde son yılların en büyük iklim felaketi yaşanırken delegasyona seslenen Filipinler İklim değişikliği komisyonu temsilcisi Naderev Sano, gözyaşları içerisinde yaptığı konuşmasında herkesin merak ettiği soruyu sordu: “Biz değilsek, kim?”

“Burada görüşmelerde biraraya gelen delegeler olarak, kararsızlık ve erteleme hali içerisindeyken ölü sayısı artıyor. Yıkım büyük ve geniş çaplı. Yüzbinlerce insan evsiz kalmış durumda ve fırtına güçlenerek ülkenin batısına doğru ilerliyor.

Sayın Başkan, Bopha gibi ülkenin bir kısmını harabe haline getiren bir kasırga ile yarım yüzyıldır karşılaşmıyorduk. Bu yürek parçalayıcı trajedi sadece Filipinlere özgü değil. Bütün dünyada, özellike bir yandan sosyal eşitsizlik ve yoksullukla mücadele eden, bir yandan da gelişmeye çalışan ülkeler aynı kaderi paylaşıyor.

Sayın Başkan, çeyrek milyonu burada, Katar’da işçi olarak çalışan, 100 milyon Filipinli adına konuşuyorum. Bir delege ya da delegasyonumun bir temsilicisi olarak değil, bir filipinli olarak acil durum çağrısı yapıyorum

Çağrımı bütün dünyaya, dünya genelindeki bütün liderlere yapıyorum. Gözlerinizi açın ve karşı kaşıya olduğumuz gerçeklikle yüzleşin. Bakanlara sesleniyorum. Buradan çıkacak olan sonuç siyasi üstlerimiz ile alakalı olmayacak. Bu sonuç 7 milyar insanın geleceği hakkında olacak.

Çağrım hepimize, lütfen, daha fazla gecikmeyelim, daha fazla ertelemeyelim. Lütfen Doha’yı varolan politik tavırda bir dönüş noktası olarak hatırlayalım. Lütfen 2012 senesini yaşamak istediğimiz bir gelecek için sorumluluk aldığımız zaman olarak hatırlayalım. Buradan hepimize soruyorum; Biz değilsek, kim? Şimdi değilse, ne zaman? Burada değilse, nerede? ”

Filipinler İklim değişikliği komisyonu temsilcisi Naderev Sano’nun konuşması buradan izlenebilir.

(Yeşil Gazete)

 

IPCC İklim Değişikliği problemini küçümsüyor mu? – Kamil Çöllü

2011 yılında Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin öngördüğü deniz seviyesindeki artış yıllık 2 mm idi. Ancak, yazılan yeni makalelere ve yayınlanan uydu verilerine göre öngörülen değerler ile gerçek değerler arasında keskin bir fark olduğu anlaşıldı. Bu verilere göre deniz seviyesindeki artış, öngörülenden %60 daha fazla yani yılda 3,2 mm seviyesine ulaşmış durumda. Bu da IPCC’nin yapmış olduğu öngörülerin ne kadar gerçekçi olduğunu sorgulamamıza neden oluyor.

Bunu anlayabilmek ve biraz da sorgulayabilmek adına daha önceki yılların değerlerine bir göz atalım. IPCC’nin Şubat 2007 raporunda; 2100 yılına kadar deniz seviyesinin 18 ile 59 cm arasında artabileceği belirtilmiştir. Buna ek olarak, o dönemde Antartika’dan kopan buzul parçaları ve Grönland’daki buzulların erimesine bağlı olarak üst limitin 10 ile 20 cm arasında artabileceği de açıklanmıştır. Buna karşın, 2009 yılında yapılan Arktik (kuzey kutup bölgesi) gözlemleme ve değerlendirme çalışmalarının açıklanmasının ardından deniz seviyesindeki yükselmenin 2100 yılına kadar 0,5 m ile 1,5 m arasında olacağı tahmin edilmiştir. Bu tahmin, IPCC’nin 2007’de yaptığı tahminin iki katıdır. Bu durumda kıyı şehirleri ve ada ülkeleri ciddi tehlike altına girmektedir. Asıl şaşırtıcı olan ise Grönland’daki erimenin 1995 ile 2005 yılları arasında 330 milyar tondan 430 milyar tona ulaşarak  %30 oranında artmasıdır.

Ne yazık ki, son 50 yılda Arktik çok ciddi bir biçimde ısınmış ve Grönland’daki sıcaklık artışı dünyanın ortalama sıcaklık artışını ikiye katlamıştır. Peki, neden Grönland bu kadar önemlidir? Cevap oldukça basit: Grönland, yüzeyindeki 3 milyon km buz ile kuzey yarım küredeki en büyük tatlı su buzuludur. Eğer Grönland’ın tamamı eriyecek olursa, dünyanın deniz seviyesi yaklaşık 7 m artacaktır.

Bu yıl Haziran ayında yayınlanan makalelere göz attığımızda görürüz ki, küresel sıcaklık artışının 2 derece yerine 1,5 derecede sınırlandırılması ve düzenli olarak sıcaklık artışının azaltılabilmesi ile 2300 yılına kadar deniz seviyesindeki artışın yarılanabileceği öngörülmektedir. Ancak, küresel sıcaklık artışının 3 derecenin üstüne çıkması durumunda deniz seviyesindeki artışın 2 m ile 5 m arasında olacağı, en iyi ihtimalle bunun 3,5 m olacağı tahmin edilmektedir.

IPCC’nin Şubat 2007’deki 0,2 m ile 0,5 m arasındaki deniz seviyesindeki artış tahmininin yanında bugünkü en iyimser tahminler 2100 yılına kadar bu artışın en az 1 m olacağı yönündedir. Bu açıdan bakıldığında görülen, deniz seviyesindeki artışlarda IPCC’nin Şubat 2007 ‘deki öngörülerinde hesaba katmadığı bazı değişkenler olabileceğidir. Kasım ayında yayınlanan makalede, Colorado Üniversitesi’nden yerbilimci Bill Hay, deniz seviyesinin artışını modellerken bazı geribesleme değişkenlerinin hesaba katılmadığını düşünüyor ve bu değişkenlerin şunlar olabileceğini söylüyor:

–         Arktik deniz buzullarının geribeslemeleri

–         Grönland buzullarının geribeslemeleri

–         Toprak nemi ve yer altı madenciliği geribeslemeleri

Hesaba katılmayan geribeslemeleri yukarıdaki gibi örneklendiren Bill Hay, Arktik’teki deniz buzullarının zaten deniz içerisinde olduğunu ve koptuktan sonra da direkt deniz seviyesini arttırmadığını, bunun yerine Arktik’in daha fazla ısınmasında rol oynadığını yani Arktik’e yakın olan Grönland’daki ve Kanada’daki kara buzulların erimesine neden olduğunu düşünüyor. Bunun nedenini o bölgedeki tatlı suyun güneyden gelen tuzlu suyla yer değiştirmesine ve oluşan sıcaklık değişimiyle de Arktik’in ısınmasına bağlayarak bu durumun hiçbir modelin içerisinde yer almadığını söyler. Bu geribeslemeler sonucunda ışığı yansıtan buz tabakaları yerine ışığı hapseden buzsuz su bölgeleri meydana geliyor ve bu da Arktik bölgesindeki suların daha çok ısınarak daha fazla buzulun erimesine yol açıyor.

Bütün bu veriler göz önünde bulundurulduğunda IPCC’nin Şubat 2007’deki tahminlerinin ardından her geçen yıl deniz seviyesindeki artışın daha da hızlanarak arttığı gözlemlenmektedir. IPCC’nin tahminlerinin gerçek değerlerin yakınından bile geçmediğini görmek ve bu önemli konuda bizleri yeterince uyarmadığını düşünmek, kendimize ne yazık ki şu soruyu sormamıza neden oluyor; acaba IPCC, iklim değişikliği problemine hükümetlerin baskısı ile  fazla iyimser mi yaklaşıyor?

 

Kamil Çöllü

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Roboski – Ufuk Uras

Genelkurmay Başkanlığı asker intiharlarıyla ilgili açıklamasında kışladaki ölüm oranlarının toplumdaki ortalamayı yansıttığını belirtmiş.

Evinde intihar eden kişi ile size emanet edilen insanların kışlada intihar etmeleri, aynı şey midir? Ve bu durum sizin siyasi sorumluluğunuzu ortadan kaldırır mı?

İntiharların yanı sıra, Kıbrıs’ta discoda öldürülen Uğur Kantar’ın ve Sevag Balıkçı’nın vurulup, katilinin serbest bırakılması gibi vahim cinayetlerin benzerleri saymakla bitmez.

Askerde yaşanan insan hakları ihlalleriyle ilgili askerhaklari.com sitesindeki ifşaatlar bu yüzden çok kıymetlidir.

Ordunun olan bitenlere verdiği refleks, acilen bir tür Vaka-i Hayriye ihtiyacı olduğunu, bu kurumun A’dan Z’ye yeniden yapılandırılması gerektiğini gösteriyor.

Zorunlu askerliğin kaldırılmasından, vicdani red hakkına Meclis’te yine direnç var; AKP’sinden CHP’sine, yurttan sesler korosu, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nu tıkayabiliyor.

Askerdeyken intihar teşebbüsünde bulunan bir Ermeni arkadaşımızı bana zimmetlemişlerdi, “Bir daha ona bir şey olursa, seni sorumlu tutarız,” diye;  askerde kalan zamanımı onunla satranç oynayarak ve terapi yaparak geçirmiştim, “Her Türk asker doğar,” diye sabah, akşam bağırtılmaktan bunalıma giren arkadaşımı.

Asker intiharları sayılırken herhalde Roboski saldırısı dahil edilmiyor, ama bu saldırı askeriye açısından bir tür siyasi, idari intihar mahiyetindedir.

Saldırı emrini veren, tetiği çeken bütün zevat belli, ama kamuoyuna ikna edici bir açıklama bir yılın sonunda hala yapılamıyor.

Siyaseti tütsüleme ve efsunlama faaliyeti olarak gören iktidar, durumu idare ettiği düşüncesinde, ama yanılıyor.

Siyasi narkos işe yaramayınca, tepeden, buyurgan siyaset halkı tepelemeye devam ediyor.

Siyasette sık sık saptadığımız hazım sorunlarının yegane ilacı demokrasi, şeffaflık ve bilgilenme hakkıdır.

Memleketteki siyasetin koordinatlarını yeniden tarif etmeden, artık tek bir adım bile atılamaz hale gelindi.

Ergeç politika etiğe tabi olacak, etik olmayan politik yaklaşımlar, zaman içinde sönümlenecektir, yeter ki kendimizi akıntıya bırakmayalım.

Bu pişkinliğe yeter artık deyip, isyan edenler, 28 Aralık’ta Roboski’de buluşuyorlar; yapılan açıklamada, Roboski’nin 1. yılında, yetkililer harekete geçmeye ve özür dilemeye çağrılıyor.

“Roboski için Adalet İstiyorum” kampanyası ülkenin dört bir tarafından yoğun bir destekle karşılandığı gibi yurtdışından da, ABD’den Japonya’ya, Hindistan’dan Rusya’ya, Avusturya’dan Senegal’e, İran’dan Polonya’ya, Brezilya’dan Irak’a, adalet çığlığı yükseliyor.

Aslı Erdoğan, Leyla İpekçi, Taner Akçam, Ayşe Damgacı, Fırat Ceweri, Osman Köker, Ferhat Kentel, Cengiz Aktar, Büşra Ersanlı, Yasemin Göksu, Mebuse Tekay gibi 1500 civarında insanın imza verdiği aşağıdaki Roboski kampanyasını siyasi iktidar, bakalım daha ne kadar görmezden gelecek?

Siyasi iktidarların söyledikleri ile yaptıkları arasındaki açı farkı onların sicillerini ortaya koyuyor.

http://www.change.org/tr/kampanyalar/robosk%C3%AE-katliami-i%C3%A7in-adalet-istiyorum

Geçen gün Özgür Ülke gazetesinin önündeki anmada bir kez daha anladık ki, gazeteyi ve Roboski’yi bombalayan iradenin yaklaşımı birbirinden farklı değil. O yüzden mi acaba soruşturma bir türlü aydınlanmıyor dersiniz?

1994’lere artık dönülmez diyenler, 94’leri aşmanın yolunun gazete, insan bombalayanların açığa çıkarılmasından geçtiğinin farkında değiller mi?

Dokunulmazlıklarla yatıp kalkanlar, siz önce Roboski halkının katillerine dokunmayı bir deneyebilseniz?

Sonuçta, hak, kukuk, barış, demokrasi ve adalet mücadelesinin bayrağını inatla sürdürenlerin varlığı nasıl bizim cenahın başarısıysa, bu mücadeleden yan çizen, mazeret üreten, mesafe koyanların da varlığı onların, yani zalimlerin başarısıdır.

 

Ufuk Uras – Özgür Gündem

Mücap Ofluoğlu hayatını kaybetti

Tiyatro sanatçısı Mücap Ofluoğlu 89 yaşında vefat etti. Sanatçı için yarın saat 10.00’da Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde tören yapılacak.

İstanbul’da doğan Ofluoğlu, 2007’de Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin Onur Ödülü’nü, 2006’da verilen Afife Tiyatro Ödülleri’nde ise Nisa Serezli Aşkıner Özel Ödülü’nü almıştı.

Dokuz kitabı bulunan Ofluoğlu, Sabahattin Ali’nin 25 Kasım 1946’da yayına başlayan siyasi mizah gazetesi MARKO PAŞA’nın yazar kadrosunda yer almış, 17 Mart 1947’de derginin sahibi ve yazı işleri müdürü olmuştu. İstanbul Şehir Tiyatroları, İzmir Şehir Tiyatrosu, Küçük Sahne, Oda Tiyatrosu gibi topluluklarda yer alan sanatçı, Moliere’in “Hastalık Hastası” adlı oyununu Türkiye’de ilk kez sahneye koymuş, tiyatro oyuncusu olarak şöhretini, Şehir Tiyatroları’nda oynadığı ‘Cyrano de Bergerac’ rolü ile yapmıştı.

İstanbul Şehir Tiyatroları’nda yapılan yönetim ve tüzük değişiklikleri tiyatro sanatçıları tarafından 10 Mayıs 2012’de protesto edilmiş, usta tiyatrocu da yaptığı konuşma sırasında duygusal anlar yaşanırken hem kendisi hem de tiyatro sanatçıları gözyaşlarını tutamamıştı.

(Ntvmsnbc)

 

Eskişehirsporlu Ediz’in otopsi raporu açıklandı

0

4 Eylül 2012’de evinde fenalaşıp hayatını kaybeden Eskişehirsporlu Ediz Bahtirayoğlu’nun otopsi raporu açıklandı. 26 yaşındaki Ediz’in ölüm nedeninin kalp krizi olduğu belirtildi.

Eskişehirspor Tesisleri’nde son olarak 4 Eylül 2012 tarihinde antrenmana çıkan Ediz Bahtiyaroğlu, daha sonra takım arkadaşı Hürriyet ile birlikte kaldığı Batıkent Mahallesi Aytekin Sokak’taki tripleks evine gitmişti. Bahtiyaroğlu, kız arkadaşının da bulunduğu evde geceleyin aniden fenalaşmıştı. Çağırılan 112 ambulansında görevli sağlık ekibinin müdahalesine rağmen Ediz Bahtiyaroğlu kurtarılamayarak yaşamını yitirdi.

Olayın ardından Eskişehir Emniyet Müdürlüğü Cinayet ve Gasp Bürosu ekipleri Olay Yeri İnceleme Şubesi ekipleri evde araştırma yaptı. Ediz’in cenazesi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) hastanesi morguna kaldırıldı. Burada yapılan ön otopside Ediz Bahtiyaroğlu’nun geçirdiği kalp krizi sonucunda öldüğü belirlendi ancak kesin ölüm nedeninin için vücudundan alınan parça İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderildi.

Adli Tıp Kurumu’nda yapılan inceleme sonunda hazırlanan 2 sayfalık raporda Ediz Bahtiyaroğlu’nun vücudunda alkol, uyuşturucu ve uyutucu maddeye rastlanılmadığı, ölüm nedeninin doğal vücut yapısından kaynaklanan kalp krizi sonucunda olduğu bildirildi.

Eskişehirspor Kulübü Sağlık Kurulu Başkanı Dr.Aytekin Aydın da gelen Adli Tıp raporunda ölüm nedeninin kalp krizi olduğu söyledi. Dr.Aydın şunları kaydetti:

“Ediz’in ölümünün ardından bu futbolcunun sürekli olarak enerji içeceği kullandığı öne sürülmüştü. Adli Tıp Kurumu raporunda böyle bir şeyin olmadığı da belirlendi. Raporda, Ediz’in kalp krizi geçirmesini tetikleyecek kalp ve damarlarında herhangi bir patolojik bulguya da rastlanılmadı. Sporcunun yaşamı, kendisine iyi bakmaması, aşırı yorgunluk, ailesindeki kalp rahatsızlığı gibi durumların hepsi birikince böyle bir kalp krizi olayı ile karşılaşılıyor. Ediz’in ölümünden sonra ailesinden öğrendiğimiz kadarıyla ailede 4 kişi kalp krizinden yaşamını yitirmiş. Bu da ailede genetik kalp hastalığının olduğunu gösteriyor.”

(Eurosport, Yeşil Gazete)

Yeşiller/Sol’dan Beyoğlu buluşmaları

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi tüm İstanbul’daki örgütlenme çalışmalarına değişik bölgelerde yaptıkları toplantılarla devam ediyor. Örgütlenirken de şeffaflık, açıklık ve yerellik ilkelerini gözeten partililer ve destekçiler tüm kamuoyuna açık olarak yaptıkları toplantılarında örgütlenmeye ilişkin bir yol haritası çizmeyi planlıyor.

Koordinasyon grubunun çağrısıyla, Beyoğlu, Beşiktaş, Kağıthane ve Sarıyer ilçelerinin ortak toplantısı 14 Aralık 2012 Cuma akşamı 19:30’da Durak İstanbul Kültür ve Sanat Evi’nde yapılacak. Herkesin katılımına açık olan bu ilk toplantının ardından doğrudan demokrasiyi hayata geçirmeyi hedefleyen bir dizi toplantıyla örgütlenme sürecinin örüleceğini belirten koordinasyon kurulu üyeleri tüm bireyleri özellikle de kota sistemiyle destekledikleri kadınlar, LBGT bireyler ve gençleri katılmaya ve tüm sürece baştan mudahil olmaya çağırıyorlar.

(Yeşil Gazete)

Doğaya karşı elele: Hükümetten toplu HES açılışı

Ajanslarda yer alan haberlere göre yarın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu‘nun katılacağı büyük bir törenle, aralarında çevre ve ekoloji örgütleriyle yerel halkların en fazla muhalefet ettiği HES’lerin de olduğu 112 tesisin toplu açılışı yapılacak.

Haberlere göre Devlet Su İşleri, ülke genelinde yapımı tamamlanan 112 tesisin açılışının 12 Aralık tarihinde Ankara Başkent Voleybol Salonu’nda Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın katılacağı törenle yapılacağını açıkladı.

Açılışı yapılacak barajlar arasında yapımı uzun yıllardır devam eden Artvin Deriner Barajı da bulunuyor.

Aralarında barajlar, küçük HES’ler ve sulama tesislerinin bulunduğu ve toplam yatırım maliyetinin 16 milyar dolar olduğu bildirilen 112 tesisin açılışı 12.12.2012’de saat 12:00’de yapılacak!

“10.10.2010’da 110, 11.11.2011’de 111 dev tesisi hizmete sunduk, bu sene de geleneği bozmayarak, 12.12.2012 tarihinde baraj, içme suyu, sulama, taşkın koruma tesisleri, ormanlar, meteorolojik gözlem istasyonları, tabiat koruma çalışmalarını içeren 112 tesisin açılışını yapacağız” diyen Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu “Bu tesislerin hizmete alınması ile yaklaşık 2 milyon 345 bin dekar arazi sulanacak. Yıllık yaklaşık 8.4 milyar kilowattsaat elektrik üretilecek, 614 milyon metreküp içme suyu sağlanacak” açıklamasını yaptı.

Açılışı yapılacak tesisler arasında doğaya büyük zararlar veren, yaşam alanlarının ve yerleşim yerlerinin sular altında kalması, insanların göç etmesi, vadilerin kurutulması, tüm canlıların su haklarının ihlal edilmesi ve su kaynaklarının özelleştirilmesi anlamına gelen büyük barajlar ve HES’ler de bulunuyor.

Başbakan Erdoğan ve Bakan Eroğlu ise çevre ve ekoloji hareketlerinin ve halkın itirazlarına rağmen bu tesislerin açılışını büyük bir törenle yapmayı tercih ediyor.

Törende verilecek mesajlar ve muhalefetin itirazları merakla bekleniyor.

(Yeşil Gazete)

Türkiye, gazeteci hapsetmede dünya lideri

Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ – Committee to Protect Journalists) 1990 yılından bu yana hapishanelerde bulunan gazetecilere dair istatistik tutuyor. Komitenin 2012 yılı için yayınladığı raporda hapishanelerde bulunan gazeteci sayısında bir rekor kırıldığı ifade edildi.

Rekor kırılan 2012 yılında en fazla sayıda gazetecinin demir parmaklıklar arkasında olduğu ülke ise Türkiye.

Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) bulgularına göre 2012 yılında hapisteki gazeteci sayısı dünya çapında rekor düzeye ulaştı. Bu durumda terörizm ve diğer devlete karşı işlenen cürümlere dair suçlamaların eleştirel işler yapan editör ve muhabirlere karşı geniş çaplı olarak kullanılmasının payı bulunuyor. Yıllık hapisteki gazeteciler sayımında CPJ 1 Aralık itibariyle parmaklıklar ardında 232 birey tespit etti; 2011 sayımından beri 53 kişilik bir artış var.

Bundan önce en fazla sayıda gazetecinin hapiste olduğu yılın 1996 olarak belirtildiği raporda 185 kişilik eski rekorun kırılmış olmasında Türkiye, İran ve Çin’de çok sayıda gazetecinin hapsedilmesinin katkısı var bilgisi de bulunuyor.

Raporda ayrıca gazetecilerin hangi suçlama kapsamında hapsedildiklerine dair bilgiler de bulunuyor. 2012 yılında dünya çapında gazetecilere karşı en sık kullanılan devlete karşı işlenen cürüm suçlamaları terörizm, vatana ihanet ve darbecilik idi. CPJ sayımına göre dünya çapında en az 132 gazeteci bu tip suçlamalar sonucu hapisteydi.

CPJ raporunda bu konuda sicili en kötü durumda olan Türkiye için şu satırlar kaleme alınmış

“Parmaklıklar ardında 49 gazeteciyle dünyanın gazeteci hapseden ülkeleri arasında en kötüsü olan Türkiye’de yetkililer düzinelerce Kürt muhabir ve editörü terörizmle ilgili suçlamalarla ve diğer bazı gazetecileri de hükümet karşıtı komplolara iştirak suçlamasıyla içeride tutuyor. Türkiye’de hapsedilen gazetecilere dair 2012 yılında geniş çaplı bir araştırma gerçekleştiren CPJ, daha önceki sayımlarında yer almayan pek çok davanın gazetecilikle alakalı sebepleri olduğunu kesinleştirdi ve böylece ülkedeki toplam rakam önemli ölçüde yükseldi. CPJ, kapsamı geniş tutularak yazılmış terörle mücadele ve ceza kanunlarının Türkiyeli yetkililere yasadışı gruplara dair haber yapmayı ve hassas konuları incelemeyi doğrudan terörizm veya devlet karşıtı aktivite kapsamına alma imkânı sağladığı bulgusuna ulaştı.

İstanbul merkezli Kanal D televizyonunda üst düzey bir editör olan Mehmet Ali Birand’a göre bu kanunlar “ifade özgürlüklerini kullanan gazetecilerle terörizme yardımcı olan kişiler arasında bir ayrım yapmıyor.” Devlete karşı işlenen cürümlere dair bu kanunların uygulanış biçimini “milli bir hastalık” olarak niteleyen Birand, “devlete göre şu ikisi arasında fark yok: ifade özgürlüğü ve terörizm” dedi. Hapistekilerden biri ülkenin tek Kürtçe gazetesi AzadiyaWelat‘ın Genel Yayın Yönetmeni Tayyip Temel; yasadışı bir Kürt örgütüne üyeliğe dair suçlamalar sonucunda 20 yılı aşkın hapsi isteniyor. Devletin gösterdiği deliller yayımlanmış işlerinin yanı sıra meslektaşları ve haber kaynakları ile yaptığı telefon görüşmelerinin kayıtları.”

(Yeşil Gazete, cpj.org)