Ana Sayfa Blog Sayfa 4492

“İklimde çuvallamak insan haklarına saygısızlık”

Çevre Adaleti Vakfı (Environmental Justice Foundation) Genel Müdürü Steve Trent’in imzasıyla AllAfrica.com’da yayınlanan makaleyi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Esra Süel‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Uluslararası toplum olarak iklim değişikliği ile mücadele konusundaki yetersizliğimizin ciddi sonuçları var. Günümüzde iklim değişikliği gıda, sağlık, su, barınma ve özgür irade gibi en temel insan hakları karşısında en ciddi tehditlerden biri haline geldi.

Filozof Simone Weil diyor ki: “Kök salmak, insan ruhunun belki de en önemli, fakat en az bilinen ihtiyacıdır.” Şimdi bir dakika durun köklerinizi ve kendinizi ait hissettiğiniz yeri, evinizi düşünün.

Sanıyorum ki eviniz sizin için, benim için olduğu gibi, tuğlaları ve sıvasından çok daha fazla anlam taşır. Ait hissettiğiniz ve eviniz diye nitelendirdiğiniz yerin asıl değeri kültüründen, geçmişinden, aile ve arkadaşlarınızdan, hatıralarınızdan, gündelik alışkanlıklarınızdan, ve içinde yaşadığınız çevresel özelliklerden gelir.

Nereli olursanız olun -Londralı, Pekinli, Bangladeşli veya Fijili –aidiyet hissiniz özünde tüm bu saydıklarımla yakından ilişkilidir. Çoğu kültürde bu bağ kolaylıkla hissedilir.

Fiji dilinde bunun çok güzel bir örneği vardır –Vanua kelimesi. Bu kelime genellikle İngilizce ‘ye ‘toprak’ şeklinde, eksik olarak çevrilir. Ama asıl olarak ‘toprak, halk ve gelenek’ anlamına gelir; yaşanan çevre, kültür ile aidiyet arasındaki özel ve yakın ilişkiyi anlatır.

Peki köklerimizi ve evimizi kaybetmemiz ne anlama geliyor? Uyurken hissettiğiniz güven duygusunu kaybetmek çok yıkıcı olabilir. Başkalarının neden olduğu ve kontrol edemediğiniz olayların sonucunda, ait hissettiğiniz -doğup büyüdüğünüz; ailenizin, arkadaşlarınızın, alışkanlıklarınızın ve kültürünüzün var olduğu yeri terk etmek zorunda kalmak.

Dünyanın en yoksul ülkelerinde yaşayan milyonlarca insan bu koşullarda göçe zorlanıyor.

Yeni mülteciler

Gelişmiş ülkelerin büyüme süreçlerinin tüm dünyada ve özellikle yoksul ülkelerde yarattığı çevresel tahribata çözüm bulunamaması nedeniyle evlerinden sürülen yeni bir mülteci grubundan, “iklim mültecilerinden“ bahsediyoruz.

İklim değişikliğinin bir sonucu olarak olağanüstü hava koşullarının şiddeti artıyor. Bunun etkileri artık hem yoksul ülkelerde, hem de gelişmiş ülkelerde görülüyor.

Bu sene, sadece New York’ta, Sandy Kasırgası’nın ardından 40.000 kişi evsiz kalırken; Bopha Tayfunu henüz geçtiğimiz hafta Filipinler’de 310.000’den fazla kişinin evlerini kaybetmesine neden oldu.

Geçtiğimiz sene hava felaketlerinin yol açtığı sel ve fırtına olayları nedeniyle 13,8 milyon kişi yer değiştirmek zorunda kaldı. Bu Illinois eyaletinin toplam nüfusundan daha yüksek bir sayıya tekabül ediyor. Bir dakika için Illinois’de tüm nüfusun her şeyini kaybettiğini hayal edin: topraklarını, evlerini, tüm varlıklarını ve gelir kaynaklarını. Böyle bir durumda, bu insanlar nereye gideceklerdi? Nerede, hangi haklara sahip olacaklardı?

Çevre emniyetsizliği nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan bu insanlar genellikle “iklim mültecileri“ veya “çevresel mülteciler“ olarak tanımlanıyorlar.

Fakat bu terimler uluslararası kanunlar tarafından kullanılmıyor ve tanınmıyor. Bu insanlar artan sayılarına rağmen uluslararası kanunlar tarafından mülteci olarak tanınmıyor ve korunmuyorlar. Oysa, iklim kaynaklı sorunlar nedeniyle göç etmek zorunda kalıyorlar. Onlar mülteciler.

Ortak geçmişimizden almamız gereken ağır bir ders var: Yaşam tarzımız ile ilgili yaptığımız tercihlerin başkaları üzerinde somut ve olumsuz etkileri oluyor. Bunun en iyi ispatı iklim değişikliği sonucunda yaşananlar. Sanayileşmemizin, büyümemizin ve tüketici kültürümüzün bir bedeli var –fakat bunu gelişmiş ülkelerde yaşamakta olan bizler ödemiyoruz. Aksine, dünyanın en fakir ülkeleri daha da savunmasız hale geliyor.

Artan hava sıcaklığı, düzensiz yağış, kuraklık ve çölleşme,  yoğun sel ve fırtına gibi olaylar insanlar üzerinde olumsuz sonuçlar doğuruyor. Dünyanın büyük bir kısmında aşırı su ve sel olayları, ya da su kıtlığı ve içecek su yetersizliği nedeniyle hayat şartları zorlaşıyor.

Gıda emniyetsizliği ve sağlık kaybının yanı sıra, olağanüstü hava olayları ve iklim değişikliğinin yol açtığı kaos ortamında ortaya çıkan çıkar çatışmaları bölge halkları için direk bir yaşam tehdidi oluşturuyor – bugün Darfur’da yaşanan şiddet olaylarına; ve Kenya’da, sadece yarım milyon kişinin sağ kalmayı başarabildiği, Dadaab mülteci kampında yaşanan felakete tanıklık ediyoruz. Sel felaketleri nedeniyle geçim kaynaklarını ve evlerini kaybeden, kıtlıkla karşılaşan bu insanların göçmekten başka şansı kalmıyor.

Ben, çevresel güvenliğin bir insan hakkı olduğuna inanıyorum. Bu yüzyıl ilerledikçe, özellikle aşırı su veya su kıtlığı nedeniyle, yüz milyonlarca insan evlerini kaybederek göç etmek zorunda kalacak.

Tüm bunlar olurken, dünya liderleri Doha’da 18. İklim Değişikliği Müzakereleri’ni tamamladı, ve bir kez daha en zayıf ve savunmasız kesimler için koruma mekanizmaları kurma konusunda başarısız oldu. İklim mültecilerini korumak ve desteklemek için yeterli çabayı göstermediğimiz açıkça ortada.

 

Faturayı ödemek

ABD ve diğer gelişmiş ülkeler müzakereler sonucunda iklim değişikliğinin yol açtığı tahribatın bir faturası olacağı ve bu maliyetin sorumluluğunun bir kısmının gelişmiş ülkeler tarafından üstlenilmesi gerektiği konusunda resmi bir mutabakat sağlamayı başardı; fakat sorunların çözümü için gerekli olan öncülüğü ve kararlılığı gösterme konusunda yetersiz kaldı.

Gelişmiş ülkeler iklim değişikliğinin nedenleri ve yüksek maliyetleri üzerinde bir mutabakata vardılar, fakat bu sorunların çözümü için harekete geçilmesi ve gerekli fonların yaratılması konularını karara bağlamadılar. Liderlerimizin, kabul ettikleri siyasi sorumlulukların gerekliliklerini ve vaatlerini yerine getirmek için hemen harekete geçmelerini bekliyoruz.

Unutmamalıyız ki -günümüzde iklim değişikliği yoksul, zayıf ve savunmasız kesimin hakları başta olmak üzere, hepimizin toplu hakları için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu nedenle uluslararası toplumun bu konudaki duyarlılığını arttırması ve artan iklim mültecilerini korumak için harekete geçmesi büyük bir önem taşıyor.

Steve Trent

(AllAfrica.com, Yeşil Gazete)

Yeşil Gazete için çeviren: Esra Süel

Ye

 

Hamas 25. yılını Batı Şeria’da da kutladı

Gazze’nin yönetimini elinde bulunduran Hamas’ın kuruluşunun 25. yıldönümünü kutlama törenleri için Hamas’ın 2007’den bu yana ilk defa Batı Şeria’da organize ettiği bir gösteriye binlerce Filistinli katıldı. Batı Şeria’yı yöneten Filistin Yönetimi beş yıldan bu yana ilk defa Hamas’ın gösteri düzenlemesine izin verdi. Bu adım iki taraf arasındaki ilişkilerin iyiye gittiğine dair bir işaret olarak yorumlanıyor.

Filistin Yönetimi’nin Fetih Partisi ve Hamas’ın arası, Hamas’ın 2006 yılında yapılan seçimleri kazanması ve bir yıl sonra Gazze’de yönetime gelmesinin ardından açılmıştı. Ancak bazı gözlemciler iki taraf arasındaki ilişkinin son zamanlarda, özellikle Hamas ve İsrail arasında sekiz gün süren çatışmanın ardından düzelmeye başladığını söylüyor.

Fetih liderleri, geçen hafta, Gazze Şeridi’ni ilk kez ziyaret eden Hamas’ın siyasi lideri Halid Meşal ile yapılan gösterilere katıldı. Fetih lideri Emin Makbul, Hamas’ı İsrail ile yaşanan son çatışmalarda gösterdiği metanet nedeniyle kutladı. Nablus’ta yapılan gösteride Makbul, “Gazze’deki zafer tüm Filistin halkı için büyük bir zaferdir” dedi.

Bu arada Hebron şehrinde binlerce gösterici İsrailli bir sınır görevlisi tarafından öldürülen bir gencin cenaze törenine katıldı. Sınır görevlisini tehdit ettiği iddia edilen gencin elindeki silahın gerçek olmadığı anlaşıldı.

(BBC Türkçe)

 

 

 

 

 

“Pınar Selek’in elini tutmaktan gurur duyuyoruz”

Mısır Çarşısı’nda 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin yaralandığı patlamaya ilişkin yargılandığı, 3 kez beraat kararı verilmesine rağmen ve mahkemenin bir ilk niteliği taşıyan kararıyla hakkında tekrar ömür boyu hapis cezası istenen Sosyolog Pınar Selek’in yargılanmasına devam edildi.

Pınar Selek ve Hala Tanığız Platformunun çağrısı üzerine mahkemeye aralarında siviltoplum kuruluşlarından, antimilitaristlere, sosyologlardan milletvekillerine kadar birçok kişi geldi.

On dördüncü yılını dolduran davaya aralarında Avrupa Birliği Delegasyonu temsilcileri ve 27 ülkenin büyükelçiliklerinin de aralarında bulunduğu bir gözlemciler de katıldı.

Pınar Selek’in elini tutmaktan gurur duyuyoruz

Hala Tanığız Platformu adına yapılan açıklamayı okuyan Deniz Türkali yıllardır süren ve hukuki anlamda ilklerin yaşandığı dava hakkında şunları söyledi: “Bugün bir kez daha mahkeme kapılarındayız. Aradan geçen zamanda Beşiktaş Mahkemesi’nden Çağlayan Adalet Sarayı’na terfi ettik ama hukuk yoluyla işlenen zulümde zerre gerileme olmadı. Biz de Pınar Selek’e tanık olmaktan, bu bitmek bilmeyen adaletsizliğe direnmeye evrildik. Adaleti onun şahsında hepimiz için istedik. Başka türlü bu ülkede nasıl hiçbir şey olmamış gibi yaşanabilir bilemedik.

Tanık olmak sorumluluktur. Gereği yerine gelmezse suç ortaklığına dönüşür. İnfialimiz bundan. Göz göre göre yaşatılan bu hukuk cinayetinin, bu insanlık ayıbının utancına katlanamayışımızdan. Pınar Selek’in elini tutmaktan gurur duyuyoruz. O eli hiç bırakmayacağız. Ta ki hep birlikte bu ülkenin sokaklarında onun özgürlüğünün şenliğini kutlayana kadar. O gün Pınar yine en önde olacak. El edecek hepimize, hep birlikte şarkılarımızı söyleyelim diye. İşte o gün bütün bu basın açıklamalarını konfeti yapıp havalara savuracağız ve kahkahalarla güleceğiz.”

Duruşma 20 kişilik bir salonda gerçekleştiğinden ötürü birçok gözlemci duruşmaya katılamazken, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonunun müdahillik dilekçesi mahkemeye sunuldu.Duruşma 24 Ocak 2013 saat 10’a ertelendi,

Mahkeme, Pınar Selek’in avukatlarının 30 Kasım’da yaptığı reddi hakim talebini reddetti. Avukat Akın Atalay, reddi hakim taleplerinin reddedilmesine itiraz edeceklerini, bu kararın CMK 31. maddenin son fıkrasına aykırı olduğunu söyledi. Ayrıca talebin reddine itiraz kullanma hakkı verilmeden duruşmanın görülmesinin yasaya aykırı olduğunu ifade etti, “Yasa hükmüne göre bu heyetin duruşmaya çıkmaması gerekir” dedi.

Mahkeme heyeti, Pınar Selek’in avukatlarının reddi hakim taleplerinin reddine dair karara karşı İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne 7 gün içinde itiraz etmeleri için süre verilmesini kararlaştırarak, duruşmayı 24 Ocak 2013 saat 10’a erteledi.

Mahkemeye gözlemci avukat olarak katılan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü Ali Arif Cangı Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada,

“Reddi hakim talebine ilişkin itiraz talepleri henüz kesinleşmediği için bugün mahkemede yapılan işlemler geçerli işlemler değildi. Mahkeme son aşamada bu konuda ikna oldu. Bu yüzden de yeniden savunma almaya girişmedi ve itiraz hakkını tanıdı. İtiraz sonucunda da, bu heyetle devam edilip edilmeyeceği konusunda karar verilecek.” dedi.

‘24 Ocak’ta yine burada olacağız’

Yeşiller ve Sol Gelecek partisi eşsözcüsü Sevil Turan da duruşma sonrasında yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Pınar Selek’in yanındayız. Bu sadece onun davası değil, aynı zamanda çürümüş adalet sisteminin de bir göstergesi. Davanı takipçisi olarak 24 Ocak’ta Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak yine burada olacağız.”

(Yeşil Gazete)

21 Aralık 2012 Geliyor, Korkmayın! – 3 – Levent Kurnaz

Yazı dizimizin bu bölümünde çeşitli felaket senaryolarını açıklamaya çalışacağım.

Fakat önce bir noktanın altını çizmekte fayda olduğunu düşünüyorum: 21 Aralık 2012 ile ilgili senaryolar temelde iyimser senaryolar ve kötümser senaryolar olarak iki gruba ayrılıyor. İyimser senaryolara inananlar 21 Aralık 2012 tarihinde insanlığın temel bir değişim geçirip aklını başına toplayacağını ve manaya daha fazla önem veren varlıklar olarak mutlu bir hayat yaşayacağımızı söyleyerek 21 Aralık tarihini dört gözle bekliyorlar. Bu iyimser senaryoların 21 Aralık tarihini bir doğa olayına bağlama çabaları olmadığı için bilimin de bu senaryolar için söyleyeceği bir şey bulunmuyor, keşke bu senaryolar doğru olsa da hepimiz daha mutlu varlıklar haline gelsek.

Kötümser senaryolar ise bu tarihte insanların başına kötü bir şey geleceğini ve çok az kişinin hayatta kalacağını ya da kimsenin sağ kalmayacağını söylüyor. Bunlar içerisinde bir kısmı bu değişimden herkesin etkileneceği görüşünde, bir kısmı da Şirince’nin etkilenmeyeceğini söylüyor. Dünya bir başka gezegenle çarpışsa veya manyetik alanını değiştirecek olsa Şirince’nin neden etkilenmeyeceği konusunda bilimi tatmin eden bir açıklama yok. Benim bildiğim, eğer öyle bir olay gerçekleşecekse oluşacak felaketten her yer gibi Şirince de nasibini alacaktır.

Bir önceki yazımda Nibiru’nun (Marduk) ziyaretinden ve bunun neden olası olmadığından söz etmiştim. Şimdi diğer senaryolara da değinmeye çalışacağım:

 

Foton Kuşağı

Bu inanışa göre Boğa Takımyıldızı’ndaki Ülker Yıldız Kümesi içindeki Alcyone yıldızının etrafında bir foton kuşağı vardır ve Dünya 21 Aralık 2012 tarihinde bu foton kuşağı içinden geçecektir. Bu geçiş insanlığa bir yandan büyük felaket getirirken diğer yandan da sağ kalanların daha üst bir bilinç seviyesine geçmesine vesile olacaktır.

Bu konuda öncelikli olarak bilmeniz gereken şey fotonların, yani ışığı taşıyan parçacıkların, normal hayatta hep rastladığımız gibi, düz bir çizgi üzerinde gittikleridir. Normal şartlar altında bir fotondan veya foton demetinden kuşak yapmak imkansızdır, çünkü fotonlar eğri bir çizgiyi izlemezler. Fotonların eğri bir çizgi izleyebilmelerinin tek yolu çok yüksek kütleli bir cismin yanından geçmeleridir. Fotonları bir kuşak ya da daha doğru bir deyişle küre haline getirebilecek tek nesne bir kara deliktir. Yüksek kütleli bir kara deliğin etrafında minik bir foton kuşağı bulabilmek teorik olarak mümkündür.

Ama burada dikkat etmemiz gereken şey şu, biz bu foton kuşağından geçersek ne olur? Foton kuşağından geçmek bir el fenerinden çıkan ışığın içinden geçmek kadar bize zarar verir, yani tamamen zararsızdır. Esas problem foton kuşağını geçince karşımıza çıkar, bu felakette bizi yutmaya hazır olan bir kara deliktir ve bu kara delikten kaçış yoktur.

Biraz ürktüğünüzü varsayarak bu kara delik konusunda birkaç bilgi verebiliriz. Bir kere New Age inanışı içindeki Alcyon yıldızı bir karadelik değildir, dolayısıyla çevresinde bir foton kuşağı olması imkansızdır. Sonra, Alcyon bize 440 ışıkyılı uzaktadır ve karadelik olsa bile bu uzaklıktan bize bir etkisi olması söz konusu değildir. Ayrıca Dünya Alcyon yıldızına doğru değil ondan uzaklaşacak bir yönde gitmektedir, dolayısıyla bu foton kuşağı inancının tutar tarafı yoktur.

Gene de “peki Alcyon değil ama başka bir kara deliğe doğru gidiyor olamaz mıyız?” diye soracak olursanız, evet, olabiliriz! Ama elimizdeki imkanlarla bunu yıllar hatta yüzyıllar öncesinden ölçmemiz mümkündür. Şu an için Güneş Sistemi tehlikeli hiçbir nesneye doğru gitmemektedir. İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi yaklaşık 3 milyar yıl içinde Andromeda Galaksisi ile çarpışacak, ama bu 3 milyar yıl sonra, 21 Aralık 2012’de değil.

 

Dünyanın Galaksinin merkezi ile aynı hizaya gelmesi

Bu inanışa göre Dünya, Güneş ve Samanyolu Galaksisi’nin merkezindeki dev kara delik 21 Aralık 2012’de aynı hizaya gelecek ve bu dünyada büyük felaketlere neden olacaktır.

Dünya’dan bakıldığında Samanyolu Galaksisi’nin merkezi Yay Burcu’ndadır. 21 Aralık günü Dünya’dan bakıldığında Güneş Yay Burcu’nda olacaktır, ama Güneş her 21 Aralık günü Yay Burcu’nda olur, bu senenin bir özelliği yok. Ancak Dünya-Güneş-galaksinin merkezi sırasına bakacak olursanız, bu yaklaşık her 25 milyon yılda bir meydana gelen bir olaydır. En son 3 milyon yıl önce gerçekleşti, bir sonrakine de 22 milyon yıl var daha, Kısaca 21 Aralık 2012’de Dünya ve Güneş galaksinin merkezi ile aynı hizaya gelmeyecek.

 

Gezegenlerin aynı hizaya gelmesi

Bu da ortaya atılan iddialardan bir tanesi ama üzerinde fazla durmaya gerek yok çünkü 21 Aralık 2012’de gezegenler aynı hizada olmayacak. Ayrıca olsalar bile bunun bir zararı olamaz, bunun en önemli kanıtı da gezegenlerin 2000 ve 2010 yıllarında aynı hizaya geldiklerinde bir felaket gözlememiş olmamız.

Bir sonraki yazımızda Schumann rezonansı, Dünya’nın manyetik alanının yok olması ve  Güneş fırtınalarından bahsedeceğim.

 

Levent Kurnaz – www.t24.com.tr

 

Hükümet Mayalar’dan rol çaldı. Yeni tarih 12.12.2012

Maya takvimine göre 21.12.2012’nin kıyamet günü olduğu tartışmaları sürerken hiçbir konuda liderliği kaptırmamayı şiar edinmiş AKP hükümeti bu sefer de gözünü maya takvimine dikti. 12.12.2012’de 112 çevre düşmanı tesisin toplu açılışını yaparak sonun başlangıcı için işaret fişeğini ateşlemiş oldu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın yaptığı 112 tesisin açılış törenine katıldı. Açılışı yapılan 112 tesis için 16 milyar lira harcandığı belirtildi.

Deriner Barajı’nın en yüksek gövdeli baraj olduğuna dikkat çeken Erdoğan, “Türkiye’nin en yüksek, dünyanın ise 6. en yüksek barajı” iddiasında bulundu.

Melen Projesi’nin birinci aşamasının tamamlandığını belirten Erdoğan, “2071 yılına kadar İstanbul’un içme suyu problemi kalmayacak” görüşünü ileri sürdü.

Başbakan Erdoğan, konuşması sırasında Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nu yanına çağırdı. Bakan Eroğlu ile görüşen Erdoğan, TBMM Başkanı Cemil Çiçek’e sürpriz yaparak , Musa Beyli Barajı’nın adının Cemil Çiçek olarak değiştirileceğini söyledi.

Cemil Çiçek’in Yozgat’a milletvekili ve bakan olarak yaptığı katkıları hatırlatan Erdoğan, “Tüm Yozgatlılara hayırlı olsun” dedi.

Kimseyi ötekileştirmediklerini belirten Erdoğan, ”Biz kimlik siyaseti yapmıyoruz. Hizmet siyaseti yapıyoruz. Birilerinin yaptığı gibi toplumu kamplara ayırmıyoruz. Kimseyi ötekileştirmiyoruz. Kimseyi dışlamıyoruz. Kimseyi dışarda bırakmıyoruz. Şu gördüğünüz 780 bin kilometrekare vatan topraklarının tamamını bir Türkiye bütünü olarak görüyoruz” şeklinde konuştu.

Erdoğan, “Tesislerin yapım süresini de maliyetlerini de azalttık. 3.3 milyar TL tasarruf sağladık” dedi. 112 tesisin yatırım maliyetinin ise 15 milyar 952 milyon lira olduğu belirtildi.

Tesislerle yaklaşık 2 milyon 345 bin dekar arazi sulanacak. Yıllık yaklaşık 8.4 milyar kilowatt saat elektrik üretilecek. 614 milyon metreküp içme suyu sağlanacak. Bu enerji girdisini yaratacağı çevresel tahribat konusuna ise açılış töreni sırasında hiç değinilmedi.

Su Kullanım Hakkı Sözleşmesi çerçevesinde özel sektöre inşa ettirilen, 1 milyar 259 milyon lira ile Sinop Boyabat Barajı ve 26 adet özel sektör HES yatırımı da açıldı.

(Yeşil Gazete)

 

İsmail YK geleceği gördü, “Radikal Feminist”

İsmail YK, yeni albümünde “Radikal Feminist” adlı bir şarkıya imza attı: Şarkıda  “Matriarki, jinekokrasi tüm dünyaya belki bunlar yayılacak. 2019 da bu unvan tam yazılacak radikal feminist.” sözleri geçiyor.

İsmail YK, yeni albümünde “Radikal Feminist” adlı bir şarkıya imza attı.

İsmail YK şarkısında, anlaşıldığı kadarı ile, kadınların güçlendiğinden, patriarkanın “matriarki”ye dönüştüğünden ve 2019’da ataerkil toplumlara jinekokrasinin hakim olacağından bahsediyor.

Şarkı sözleri şu şekilde:

Uzaktan geliyor
İçimi titretiyor
Elinde kamçısı var.
Tek sözü, söyler korkmaz gözü,
Onun gerçek özü bu nasıl feminist.

Özelde yatıyor,
Nutuklar atıyor,
Lider benim diyor radikal feminist
Komut mu vermiyor,
Hüküm mü sürmüyor,
Bana mısın demiyor bu nasıl feminist

Bak desen bakmıyor
Hop desen takmıyor
Karizma saçıyor radikal feminist
İktidar sahibi
Bazen cabbar gibi
Olmuş derebeyi bu nasıl feminist.

Matriyarka jinekokrasi tüm dünyaya belki bunlar yayılacak
2019 da bu unvan tam yazılacak radikal feminist.

Parçanın klibini buradan izleyebilirsiniz.

(Bianet, Yeşil Gazete)

 

Silivri Cezaevi önünde Ergenekon gerginliği

‘ Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’nde ‘Ergenekon” davası sanıklarına destek için duruşma salonunun olduğu bölgeye girmek isteyenlerle jandarma arasında arbede yaşandı.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, CHP milletvekilleri Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal ile emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün de aralarında bulunduğu 66’sı tutuklu 275 sanığın yargılandığı ve 4 yılı aşkın süredir devam eden ”Ergenekon” davasının 270’inci duruşması bugün başladı.

Bugünkü duruşmada, esas hakkındaki mütalaanın açıklanması bekleniyor.

Türkiye’nin çeşitli illerinden sanıklara destek vermek üzere yerleşkeye gelenler ile jandarma arasında arbede yaşandı. Avlu girişinde jandarmanın kurduğu barikatın arkasında toplanan kalabalık içeriye girmek isteyince, jandarma cop ve biber gazı kullandı. Yaşanan arbedede iki er hafif şekilde yaralandı.

Jandarma, TOMA ile müdahalede bulunmak isterken, araç avluda bekleyenlerce çevrildi. Aracın geçmesine izin verilmemesi üzerine, aracın önünün boşaltılması anonsu yapıldı.

Grubun uyarıya uymaması üzerine araçtan su sıkılarak, gruba müdahale edildi. Gruptan bazı kişilerin suyun tazyikiyle yere düştüğü görüldü.

Arbedenin yaşandığı dakikalarda içeriye girmek isteyen CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, sıkılan biber gazından etkilendi. CHP Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum da içeriye girmekte zorlandı.

Sanıklara destek vermek için Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’nde gelen Tarık Akan, Rutkay Aziz, Bülent Kayabaş ve Ali Sirmen’in aralarında bulunduğu sanatçılar da duruşma salonuna giremedi.

Bir çok televizyon kanalı da gelişmeleri kamuoyuna duyurmak için duruşma salonu dışından canlı yayın yapıyor.

(Yeşil Gazete)

 

Walker sirkülasyonunun yavaşlaması – Zeynep Pelin Çeber

Walker sirkülâsyonu;  tropikal bölgelerde atmosferde meydana gelen hava akımı olayıdır.  Bu hava akım olayının sonucu, Tropikal batı ve doğu Pasifik Okyanusu’nda yüzey basıncı ve sıcaklığının değişimidir. Normalde, tropikal batı Pasifik sıcak ve yağışlı olan alçak basınç sistemi içerisinde, tropikal doğu Pasifik ise serin ve kuru olup yüksek basınç sistemindedir. Basınç değişimi doğudan batıya olduğundan yüzeydeki hava doğudan batıya taşınır, yani taşınım yüksek basınçtan alçak basınca doğrudur.

Walker sirkülâsyonu birkaç yılda bir tersine çalışır ya da yavaşlar diyebiliriz, yani basınç değişimi doğudan batıya değil de batıdan doğuya doğru olur. Basınçtaki değişiklik, rüzgar şiddeti, okyanus akıntıları, deniz yüzeyi sıcaklıkları ve yağış olaylarındaki dalgalanmalar ile yakından ilişkilidir. Eğer rüzgârlar yavaşlarsa Tropikal doğu Pasifik Okyanusu’nda Walker sirkülâsyonunun yavaşlaması sonucu, deniz yüzeyi sıcaklığı yaklaşık 4-5 C° kadar yükselir. Bu olaya İspanyolca bir kelime olan El Nino denilmiştir. El Nino İspanyolca “küçük erkek çocuk” anlamına gelir, Güney Amerika’da deniz suyunun sıcaklığındaki değişim Christmas zamanında olduğu için çocuk “Küçük İsa” yı simgelemektedir.

Walker sirkülâsyonu El Nino’nun normal akışının tersine çalışır. Yani tropikal batı Pasifik’ten batılı rüzgârlar ve deniz akıntıları ile taşınan sıcak yüzey suyu, doğu Pasifik bölgesinde deniz yüzeyi sıcaklığını arttırır, böylece orta ve doğu Pasifik’te etkili yağışlara neden olan yükselici hava hareketleri artar. O bölgedeki Deniz yüzey suyunun ısınması ve besince zengin soğuk suyun dipte kalması balık üretiminde azalmaya neden olur.

Hava olaylarının kaydedilmeye başlandığı 1877 yılından beri, El Niño her 2-5 yılda bir oluşmuştur. Fakat son 60 yılda meteorolojik gözlemlere göre Walker sirkülâsyonu yavaşlamış, El Nino ise etkisini göstermeye devam etmiştir. Bu dönemde, ekvatoral orta Pasifik’teki deniz suyu sıcaklıkları, önceki yıllara göre önemli ölçüde yükselme eğilimi göstermiştir.

Tropikal orta ve doğu Pasifik Okyanusu’ndaki yaygın Walker sirkülasyonunun yavaşlaması ve El Nino’nun olmasının etkileri, küreseldir. Ekvador, Peru, Küba ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin güneyindeki şiddetli yağışlar, çoğunlukla kuvvetli El Niño yıllarındaoluşur. Avustralya, Endonezya, Filipinler ve Güney Afrika’daki kuraklıklar da El Niño’nun izlerini taşır.

Peki bu yıl El Nino’nun etkisinin nasıl olacağına gelirsek; gelecek yaz Kuzey Amerika’nın orta kesimleri, Güney Asya, Avustralya ve Batı Afrika fazla yağış almayacak. Bu bölgelerde kuraklık, buna bağlı olarak da tarım üretiminde düşüşler yaşanacak. Özellikle Güneydoğu Asya’da azalan yağış tarıma zarar verecek. Uzun yıllardır kıtlıkla içinde olan Somali-Etiyopya-Tanzanya bölgesi yağış alacağı için buradaki sorunlar kısa süreli de olsa azalacak.

El Niño, etkileri açısından yüz yıllardır görülen küresel bir olay olarak kabul edilmektedir, fakat El Nino’nun Avrupa’daki hava olayları ve iklim üzerindeki etkisi, güney yarım kürenin tropikal iklim kuşağındaki kadar etkili ve belirgin değildir. Ama yine de ülkemize etkileri olacaktır; bu yıl özellikle kış ve ilkbahar yağışlarında beklenen bir azalma görülecektir. El Nino’nun yüzyıllardır görülmesine rağmen son yıllarda etkisinin artmış olmasının esas sebebi; mevcut sıcaklıkların zaten doğanın kabul edebileceğinin üstünde olmasıdır. İnsanoğlunun atmosferdeki karbondioksit miktarını günden güne hızlıca artırmasının beraberinde getirdiği sıcaklık artışına bir de El Nino’nun etkisini eklediğimizde doğa bu yükü daha fazla taşıyamayıp felaketlerle kendisini göstermeye başlayacaktır.

 

Zeynep Pelin Çeber

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

 

Eleştirinin düzeyi / düzeyin eleştirisi

Bir yıla yaklaşan ön çalışmalardan sonra Kasım 2012’nin sonlarında kuruluşu tamamlanan Yeşiller ve Sol Gelecek partisine ilişkin gelebilecek eleştirileri merakla beklemeye devam ediyorum.

Eleştiri iyidir. Eleştiriler kendinize dışarıdan bakmanızı sağlar, yanlışlıklarınızı görmeyi kolaylaştırır, daha önce aklınıza gelmeyen bazı soruları sormanıza, cevap aramanıza yol açar. Eleştiri zenginleştirir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi yeni bir siyaset oluşturma iddiasıyla yola çıktı. Ülkemizde yaygın bir kafa karışıklığı barındıran sol hareketlerin geleneğiyle Yeşil hareketin bir siyasi hareket olarak harmanlanacağı yeni bir siyasetin Türkiye için yeni bir ümit olup olmayacağını zaman içinde hep birlikte göreceğiz.

Yeşiller/Sol diliyle, programıyla ve örgütlenme perspektifiyle Türkiye’de şimdiye kadar denenmemiş bir siyaset yapma kültürünü inşa etmeyi hedefliyor. Kitlelere bir şeyler öğretmek yerine kitlelerle birlikte öğrenen, hiyerarşik bir örgütlenme yerine kendi dışındakilerle birlikte hareket eden, farklılıkları değil benzerlikleri ön plana çıkarmaya çalışan, hayatın sorunlarına sahici çözümler üreten, hak mücadelelerini sıralamaya koymadan bir bütün olarak gören ve elbette şiddeti dışlayan, çoğulcu ve şenlikli bir siyaset olacak yeni partinin önceliği.

Biz eleştirileri beklerken tepkiler gecikmedi. Ne yazık ki çoğu basit sataşmalardan ileri gitmeyen bu tepkiler eleştiri sınıfında değerlendirilemeyecek düzeysizlikte. Engin Ardıç‘ın bilindik tarzıyla başlattığı karalamalar kendisini solcu olarak nitelemekte beis görmeyen dostlarımızdan da yankı bulmakta gecikmedi. Programın içeriğine ve yeni partinin ruhuna dair söyleyecek lafı olmayanlar Türkiye düşünce ikliminin yabancısı olmadığı bilinen yöntemleri kullanmakta ne kadar usta olduklarını göstermeye çalışıyorlar.

Hiç zahmet etmesinler, belden aşağı vurma yolları konusunda kimlerin ne kadar ileri gidebileceklerini biz zaten biliyoruz. Bu yöntemlerin son derece sıradan formülleri vardır. İnsanların söylediklerini çarpıtır, söylemedikleri şeyler üzerinden vurmaya çalışırlar, söylenenleri duymazdan gelir söyleyenleri itibarsızlaştırırlar, sapla samanı karıştırırlar.  Bu alışıldık formülü yeni medyalar kullanarak yapmak yaptıkları işin pespayeliğini gizleyemiyor. Hiç olmazsa karşılarına aldıkları yeni siyaset hatırına yeni yollar arasalar, yaratıcı bir şeyler yapsalar. Memlekette üzülecek o kadar şey varken bir de onların düştüğü bu sefil duruma üzülmek zorunda kalmasak.

Yeni partinin programıyla, diliyle, duruşuyla farkını göstermeye başlaması siyaset dünyasındaki bazı taşları yerinden oynatacak, buna hazırlıklıyız. Kullanıla kullanıla içi boşalmış sloganları, hayata tepeden bakan teorileri, günü ıskalayan politikaları isteyenler tepe tepe kullansınlar. Temeli çatırdamaya başlayan kutsal tapınaklarında köşe kapmaca oynamaya devam etsinler.

Biz bu ülkeden ümidimizi kesmediğimiz için yeni bir siyaset yoluna çıktık. Doğru yolda olup olmadığımızı sürekli sorgulamamız, önümüzü daha doğru görmemiz için daha çok eleştiriye ihtiyacımız var. Eleştiriler karanlık denizlerde yolunuzu bulmaya yarayan deniz fenerlerine benzer. Bu fenerlerin çaktığı ışığa bakarak en yabancı denizlerde bile kaybolmadan, kayalara bindirmeden yol alırsınız. Eleştirenlerden korkmamak gerektiğini, eleştirilerden ders çıkartmanın yollarını geçmiş tecrübelerimiz öğretti.

Kısırlaşan siyasi ortama bir alternatif oluşturma iddiamızın ne kadar önemli olduğu ve acil bir ihtiyaca tekabül ettiği eleştiri ortamının kısırlığı nedeniyle bir kez daha ortaya çıktı. Umarız kısa zamanda ciddiye almaya, cevap vermeye değer bulacağımız eleştiriler gelmeye başlar ve yolumuzu aydınlatır.

Şimdilik biz el yordamıyla yolumuza gidiyoruz ve kendi işimize bakıyoruz. Durup, içine çekmeye çalıştıkları bataklığa girmeye niyetimiz yok.

 

Myanmar dünyaya açılırken ormanlarının kaderi risk altında

Yale Üniversitesi’nin Environment360 portalında bilim insanı Charles Schmidt imzasıyla yayınlayan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Buket Ulukut‘un çevirisiyle sunuyoruz.

***

Myanmar’ ın yıllar süren askeri rejimine dayalı yaptırımlar yaygın vahşi alanların korunmasına da yardımcı olmuştu. Fakat bugün ülke yöneticileri ellerinde tuttukları kontrolü gevşetip yabancı yatırımcılara kapıları açıp kalkınmayı benimserken Myanmar, ormanlarını ve biyolojik çeşitliliğini koruyabilecek mi?

II. Dünya Savaşı sırasında müttefik askerler ve yerli halk Japonya’ nın ilerleyişinden kaçarken Kuzey Burma’ nın sık ormanları, kavurucu sıcakları, sülükleri, böcekleri, şiddetli yağmurları ve 3000 metre yüksekliğindeki –bugün Myanmar olarak bilinen—ülkeyi Hindistan’ dan ayıran zirveleriyle mücadele etmek zorunda kaldı.

Bu sert ve el değmemiş geniş doğa alanları bugün hala bozulmamış durumda. Ülkenin Kachin Eyaleti’ndeki Kuzey Orman Sit Alanı, Hindistan’dan Çin’e uzanan sınır boyunca 31,000km2’ lik bir alanı kaplıyor ve kaplan, ayı, fil ve yüzlerce kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Bu ormanlık alanın kalbi olan yaklaşık 22.000km2’ lik alan, Myanmar’ ın Hukaung Vadisi Vahşi Yaşamı Koruma Alanı olarak dünyanın en büyük kaplan koruma alanı.

Myanmar bugünlerde ihtiyatlı bir şekilde demokrasiyi kucaklayarak dünyaya kapılarını açıyor. ABD Başkanı Obama geçen hafta ülkeyi ziyaret ederek bugüne kadar Myanmar’ı ziyaret eden ilk Amerikan Başkanı oldu. Bu noktada kilit sorulardan bir tanesi de dış sermayenin ve yabancı uzmanlığın ülkeye girişinin ülkenin vahşi yaşamı, biyolojik çeşitliliği ve doğal kaynaklarına ne gibi etkiler yapacağı. Askeri diktatörlüğün acımasız insan hakları siciline karşı batılı hükümetler tarafından dayatılan yaptırımlar tartışmaya açık olsa da, yabancı yatırımların ve kredilerin bölgeye girişini engelleyerek Myanmar’ ın ücra alanlarının korunmasına yardımcı oldu. Aksi halde bölgeye girecek olan yatırımlar kuzey ormanlarında yol yapımları için kullanılacaktı.

Fakat bugünlerde Batılı hükümetlerin Myanmar Hükümeti’ nin demokrasi reformlarını teşvik etmek için yaptırımları kaldırmasıyla bazı uzmanlar yabancı sermayenin ülkeye girişinin kalkınmaya karşı kapatılan kapıları açacağı ve bunun Myanmar’da ciddi çevresel zararlara sebep olabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.

Örneğin bölgesel ticaret hattını genişletebilmek için verilen bir teklifte hem Çin hem de Japon hükümetleri Myanmar’ ın ücra ormanlarının bazılarında nakliye koridorları oluşturmak için planlar yapıyor ve doğal kaynakların istismarının yolunu hazırlıyor. Çin’ in tam da bahsi geçen Kuzey Myanmar’daki ekonomik kuvveti her zaman mevcuttu. Hukaung Vahşi Yaşamı Koruma Alanı’nda sadece 50 kaplanın hayatta kaldığı düşünülüyor. Diğerleri Çin’ in yasa dışı hayvan ticaret piyasasının kurutulup paketlenen “sisteminde” hayvan başına 30.000 Dolar gibi rakamlar ödemesi sonucu yok edilmiş durumda.

Öte yandan sert yaptırımlar Burma’nın içinde bulunduğu şartlardan dolayı çevresel olarak bedel ödemesine de sebep oldu. Ülkeyi sefil bir yoksulluğa sürükleyerek köylüleri kaçak avcılık ve yakıp yıkmak suretiyle tarla açmak gibi pratiklere teşvik ederek toprağın kurutulup tabiat alanlarının çorak arazilere dönüştürülmesine yol açtı. Rakhine Eyaleti’nde halk tarafından korunan Taung-nyo ormanlarından geçerken—batı sahilinde sıkça gidilen turistik alanlardan olukça uzak bir yoldan—karmakarışık bambudan yapılma yol boyunca serpilmiş yerleşim yerleri, tepelerde parçalar halinde yakılıp kül edilmiş alanlar ve darmadağınık bir yerleşim gördüm. Beni misafir eden ve eskiden orman işletmelerinde memur olan U Myint Aung —şu anda yerli ürünlere dayalı bir sivil kuruluş olan Vahşi Yaşamın Dostları (FOW-Friends of Wildlife) adlı bir organizasyonu yürütüyor— yerleşimlerin yasa dışı olduğunu fakat orman muhafızları tarafından göz ardı edilip küçük rüşvetler karşılığında köylülerin rahat bırakıldığını söylüyor.

Şimdiye kadar Myanmar’ daki doğa korumacıları, hükümetin ekonomik kalkınmanın yaratması beklenen dalgalanmaya karşı önceden aldığı güçlü çevresel tutumdan dolayı ümitlendiriliyorlardı. New York merkezli Vahşi Yaşamı Koruma Derneği (WCS-Wildlife Conservation Society) yönetici müdürü Joe Waltson “Hükümet çevresel planlamaya daha önce olduğundan çok daha tedbirli bir yaklaşım sergiliyor. Hatta bu tutumu uluslararası bir baskı gelmeden sergiliyor olmaları takdire şayan” diye konuştu.

Myanmar hükümetinin geçen sene halk tanıtımı oldukça iyi yapılan ve Çin’ in mali desteği ile 260 km2’ lik bir alana yayılan Irrawaddy Nehri’ nin kollarının sular altında kalmasına sebep olacak olan baraj projesini ertelemesi çevresel duyarlılığına dair iyi bir örnekti. Ülkenin dört ana nehrinin mayınlanması yasaklanmış oldu. Başkan Thein Sein 2011 Mart ayında bir açılış töreninde yaptığı konuşmasında “Ormanların korunması için ciddi bir ihtimam göstereceğiz…ve ekonomik kalkınmaya paralel olarak da çevre korunmasına dair yeni politikaları şart koşacağız” dedi.

Merkezi New York şehrinde olan Büyük Kedileri Koruma Grubu “Panthera”nın yönetici müdürü Alan Rabinowitz, yaptırımların kalkması sonucu serbest kalacak olan yeni paranın ülkenin kronikleşmiş olan çevresel yatırım açığını kapatmaya yardımcı olacağını düşünüyor. Rabinowitz, 2003 yılında Vahşi Yaşamı Koruma Derneği’nde çalışırken –diktatörlük yılları boyunca Myanmar’ da istikrarlı bir şekilde var olmayı sürdüren tek yabancı koruma grubu—Hukaung Vadisi Vahşi Yaşamı Koruma Alanı’ nın kurulmasına öncülük etti.

Rabinowitz “Myanmar’ ın sit alanlarının korumasını yapacak kadar para, uzmanlık ya da insan hiç bir zaman bulunamadı. Yıllarca Dünya Bankası yardım etmek istediğini ama yaptırımlardan dolayı bunun mümkün olmadığını söyledi. Bu yüzden bu açılımın Myanmar’ ın ekolojisi için büyük bir adım olduğunu düşünüyorum” dedi.

Vahşi Yaşamı Koruma Derneği’ nin eski başkent Yangon’ daki ülke program yöneticisi  U Than Myint yaptırımların kalkmasının Myanmar’ da giderek artış gösteren aktif sivil toplum hareketlerini olumlu yönde etkileyeceği düşüncesine katılıyor. Vahşi Yaşamı Koruma Derneği park korucularına eğitim ve ödenek sağlanması konusunda yardımcı oluyor ve komünlerin sürdürülebilir tarıma geçmeleri için de eğitimsel ve finansal destek sağlıyor. Than Myint “Sivil toplum oluşumlarında aktif rol alan bizler her zaman kısıtlı finansman kaynaklarıyla mücadele ettik. Ama şimdi yeni politik açılımlarla, daha fazla finansal aracıların ve organizasyonların ülkeye geldiğini görüyoruz ve onların da yardımıyla faaliyetlerimizi genişletebilmeyi ümit ediyoruz” diye ekledi.

Geçen Nisan ayında sivil toplum örgütleri ve hükümetin çevre memurları ülkenin zengin vahşi yaşam çeşitliliğini detaylarıyla anlatan bir rapor hazırladılar. Aynı zamanda doğu Himalayalar’ın ücra su kanallarında kısıtlı sayıda kalan akbalıkçıl, kalkık-burunlu maymunlar, siyah misk geyikleri, pangolinler ve sumatran gergedanları gibi tükenme tehlikesi altındaki türleri de raporladı.

Buna rağmen kronik veri yetersizliği Myanmar’ daki çeşitliliğin ve doğal kaynakların niceliğini ölçmeyi oldukça zorlaştırıyor. Kaliforniya Üniversitesi’nde Çevre Politikaları ve Yönetimi dalında doktora öğrencisi olan Yangon’lu Kevin Woods bazı en iyi korunmuş ekosistemlerin halen var olduğu  sınır bölgelerindeki bilimsel araştırmaların eksiliğinden dolayı isyancı faaliyetleri sorumlu tutuyor: “Kachin Bölgesi’nde herhangi bir inceleme yapmak mümkün değil. Savaşın yanı sıra Kuzey Orman Alanları çok ücra ve neredeyse hiç yol yok. Dahası, hükümetin ciddi biçimde kadro ve finansman eksiği var. Yerlilerin dışarıdan gelenlere karşı beslediği şüpheci tutum yüzünden sivil toplum örgütlerinin bu bölgelere girmesi zor.”

Benzer şekilde Myanmar’ ın doğal orman kaynaklarının tamamını –ülkenin neredeyse tüm kereste ihracatını karşılayan ünlü altın tikağaçları dâhil— ölçmek mümkün değil. 2011 yılına ait bir raporda Woods, Myanmar hükümetinin “Orman işletmeleri endüstrisini daha derinden analiz edip değerlendirmek” için gerekli verileri toplamadığını ya da yayınlamadığını yazmıştı. Bununla birlikte raporda ormancılık sektörünün tamamen çürümüş, şeffaf olmayan, bölgesel askeri komutanlar  ve etnik liderler tarafından manipülasyona açık halde olduğundan da bahsediyordu. İhraç edilen kerestenin gerçek kaynağının çoğunlukla bilinmediğinden ve Myanmar’ ın, özellikle Amerika ve Avrupa Birliği’ nin sahneden çekilmesinden sonra, büyüyen kereste ticaretinden menfaat bekleyen Asya ülkelerinin –Çin, Hindistan, Tayland ve Bangladeş—etkisi olduğundan da söz ediyordu.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu (FAO) tarafından yayınlanan en güncel tahminlere göre Myanmar’ın temel orman alanları ülkenin arazi alanının yüzde 10’unu kaplıyor ve çoğu da ülkenin kuzey ve doğu kesimlerinde: Myanmar’ ın boyutunun tamamı göz önüne alındığında oldukça tatmin edici bir miktar bu (Güney Asya ülkeleri arasında Endonezya’ dan sonra ikinci büyük ormanlık alan). FAO’ya göre Tayland’ın temel orman alanları ülkenin yüzde 35’ ini kapsıyor. Fakat bu veriler hikayenin tamamını anlatmıyor: Asya-Pasifik Doğa Koruma Alanları yardımcı müdürü Jack Hurd’e göre Tayland’ın temel ormanlık alanları parçalara ayrılmış durumda ve tamamıyla korunan alanların dışında olduğundan Myanmar ormanları kadar bakir değil. Diğer Güney Asya ülkelerinden farklı olarak Myanmar temel ormanlık alanlarının yaygın şekilde tek ürüne dayalı—palmiye, okaliptüs ya da kauçuk gibi—fidanlıklara dönüştürülmesini de tecrübe etmedi.

Hurd Güneydoğu Asya’ daki diğer ülkelerin aksine Myanmar’ da altyapının özellikle de yolların olmayışının endüstriyel ormansızlaşmayı engellediğinden bahsediyor. “Bunun yerine Myanmar’ da özel amaçlar için, fırsatçı istismarlar ve anlaşmalar sonucu Myanmar Kereste Girişimleri (bir devlet organı), eyalet yönetimleri ve sınır tomruk yatırımları gibi faktörler arasında belirlenen anlaşmaları görüyoruz. Bu yüzden Myanmar’ daki ormansızlaştırma sınırları küresel güçlere maruz kalmışçasına yaygın değil.”

Mekong Program direktörü Jake Brunner Hanoi’ deki Doğa’ nın Korunması için Uluslarası Birlik Programı ile beraber Myanmar hükümetinin yüksek derecede tehdit altında olan alanları korumak için acil önlemleri devreye sokması gerektiğini söylüyor. Bu alanlara Irawaddy Nehir deltasında kömür çıkartmak için köylüler tarafından katledilen “mangrove” ormanları da dahil. Fakat uzun vadede orman korumalarının kaderini belirleyecek olan, ortaya çıkacak olan yeni yönetimsel yapıların ülkenin çevresel hedefleriyle yerel halkın ilgi alanları arasındaki uyumu sağlayıp sağlayamayacağı.

Hurd başlangıçtaki göstergelerin umut verici olduğunu söylüyor. Fakat bu kadar fakir ve yalıtılmış bir ülke olan Myanmar –60 milyon nüfusun sadece yüzde 2’sinin cep telefonu var— bir çok zorlukla yüzleşiyor. Asıl risk ise ticaretin serbest kalışıyla beraber Vahşi Batı zihniyetinin egemen olup cesaretlenen şirketlerin en değerli doğal kaynakların sömürüsü için yarışacak olması.

Bir zamanlar komünist olan Kamboçya deneyimi eğitici bir öykü. 1993’ deki serbest seçimlerden sonra ülkenin çoğu yabancı kereste yatırımına dönüştürülmüştü. On yıl içerisinde de Kamboçya’ nın en eski yetişmiş ormanlarının yarısı yok oldu. Hurd “Yabancı sermayeyi yok saymak politik bir irade gerektirdiği gibi yeterli doğal kaynak ve kapasite de gerektirecektir” dedi. “Uluslararası Toplum Myanmar hükümetine ne kadar kısa sürede yardım edebilir ve sivil toplum da doğal kaynak yönetimi konusunda sürdürülebilir bir yaklaşımı nasıl uygulayacağını ne kadar çabuk çözebilirse o kadar iyi.”

(e360.yale.edu.tr, Yeşil Gazete)

Yeşil Gazete için çeviren: Buket Ulukut

Editör: Durukan Dudu