Ana Sayfa Blog Sayfa 449

BM: 2022’de dünyada 110 milyon insan yerinden edildi, Türkiye’de sığınmacı yüzde 5 azaldı

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından yayımlanan son rapora göre, zorla yerinden edilen insan sayısı dünya genelinde 110 milyona yaklaşarak rekor seviyelere ulaştı. Türkiye ise en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke konumunu sürdürüyor.

euronews Türkçe‘nin aktardığına göre rakamlar, yerinde edilmelerin sayısında ciddi ve büyük bir artış olduğuna işaret ediyor.

UNHCR; Ukrayna savaşı, Afganistan‘dan kaçanlar, Suriye‘de yaşananlar ve Sudan‘daki çatışmalar gibi gelişmelerin toplam sayıyı daha önce eşi görülmemiş bir düzeye çıkardığını belirtti.

Rapora göre Türkiye’deki sığınmacı sayısı 2022 sonunda yüzde 5 azalmış olsa da dünyada hala en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke olmaya devam ediyor.

UNHCR, en önemli yıllık raporu olan ‘Zorla Yerinden Edilmede Küresel Eğilimler‘ çalışmasında, geçen yılın sonu itibari ile 108,4 milyon kişinin yerinden edildiğini tespit etti.

Sayı, 2021 yılının sonundan bu yana da 19,1 milyon kişi daha arttı. Bu da kayıtların tutulmaya başlandığı 1975’ten bu yana şimdiye kadarki en büyük artış. O zamandan bu yana, Sudan’daki çatışmanın patlak vermesi daha fazla insanın yaşadığı yerden ayrılmasını tetikledi ve bu da küresel toplamı mayıs ayına kadar tahmini olarak 110 milyona çıkardı.

Fotoğraf: UNHCR

İklim krizi önemli rol oynadı

UNHCR başkanı Filippo Grandi Cenevre‘de düzenlediği basın toplantısında, iklim krizinin diğer krizler üzerinde çarpan etkisi yarattığına ve yerinden edilme ile göç üzerinde önemli bir rolü olduğuna işaret etti.

Grandi, “Çatışma, zulüm, ayrımcılık, şiddet ve özellikle de iklim değişikliği nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalan 110 milyon insanımız var. Bu, dünyamızın gidişatı hakkında oldukça alarm verici bir durum” ifadelerini kullandı.

‣ İklim krizi: 2070’te her üç kişiden biri iklim göçmeni olabilir

Artma ihtimali olan sayılar

2022 yılı küresel toplamının 35,3 milyonluk kısmını yurt dışına kaçan mülteciler oluşturdu. 62,5 milyonluk kısmı ise ülke içinde yerlerinden edilenlerden oluşuyor.

Çoğu Venezuelalı olmak üzere uluslararası korumaya ihtiyaç duyan sığınmacı sayısı 5,4 milyon oldu.

Fotoğraf: Euro-Med Human Rights Monitor

Liderlere mesaj

Grandi, “Korkarım bu rakamlar daha da artmaya devam edecek ve hemen hemen her yerde, özellikle mülteciler söz konusu olduğunda, daha düşmanca bir ortam ile karşılaşacağız” dedi ve dünya liderlerine çağrıda bulundu:

“Liderlik, kamuoyunu uluslararası korumayı hak eden insanlar olduğuna ikna etmektir.”

UNHCR, mültecilerin yaklaşık yüzde 76’sının düşük ve orta gelirli ülkelere kaçtığını, yüzde 70’inin ise komşu ülkelerde kaldığını kaydetti.

‣ UNDP: 25 yıl içinde 200 milyon iklim göçmeni bekliyoruz

Kapı ‘açık kalmalı’

Konuşmasında özel olarak bazı ülkelere değinen Grandi, İngiltere‘nin Ruandalı sığınmacıları geri gönderme planının “iyi bir fikir olmadığını” söylerken ABD‘deki vaziyetin daha da karmaşık olduğunu söyledi ve ekledi:

“Amerika Birleşik Devletleri’nde ilticaya erişimin büyük ölçüde engellenmesinden endişe duyuyoruz”.

ABD’de artık daha katı olan yeni kurallar uyarınca, sığınmacılar bir akıllı telefon uygulaması veya belirli ülkelerde kurulan merkezler aracılığıyla yetkililerle görüşme randevusu ayarlamaları gerekiyor. Süreç için gerekli olan prosedürler ve bürokrasi önemli ölçüde arttırılmış durumda.

Fotoğraf: Human Rights Watch

‘AB’nin adımlarından memnunuz’

Grandi, Avrupa Birliği‘nin iltica ve göç anlaşmasına yönelik adımlarını ise memnuniyetle karşıladığını ifade ederek, kıtanın konuyla ilgili gerilimleri dengelemek için iyi bir girişim içerisinde olduğunu ve bu nedenle sığınmacılar için “nispeten adil” bir bölge olduğunu söyledi.

Göçmen girişlerini azaltma baskısı altındaki AB hükümetleri, geçen hafta göçmenlerin “güvenli” kabul edilen menşe ülkelerine veya geçiş ülkelerine dönüşlerini hızlandıracak adımlar üzerinde anlaştılar.

Grandi başta AB, ABD ve İngiltere olmak üzere her yerde sığınma kapılarının açık kalması gerektiğini belirtti ve “İnsanlar kendilerini güvende hissettikleri yerde sığınma talebinde bulunabilmelidirler. Sığınmacılar hapse atılmamalı. Sığınma istemek suç değil” dedi.

‣ İç göç rekor kırdı: Savaş ve iklim krizi 71 milyon insanı evini terk etmeye zorladı

Sudan korkuları

Grandi, UNHCR’nin bu yıl mali açıdan iyi durumda olmadığını da söyleyerek, yerinden edilmenin nedenlerini ve etkilerini hafifletmek için acil küresel eylem çağrısında bulundu.

Örneğin rapora göre UNHCR’nin Sudan krizine yönelik bütçe başvurularının yalnızca yüzde 16’sı finanse edildi ve mültecilere ev sahipliği yapan diğer ülkeler için yaptığı başvuruların da sadece yüzde 13’ü finansman buldu.

Nisan ortasında taraflar arasında çatışmaların tekrar başlamasından bu yana yaklaşık 467 bin kişi Sudan’ı terk etti ve 1,4 milyondan fazla kişi de ülke içinde yer değiştirmek zorunda kaldı.

Fotoğraf: Giovanni Culmone / Euro-Med Human Rights Monitor

Suriye ve Ukrayna

2022’nin sonunda 6,5 milyon Suriyeli mülteci olduğu belirtildi ve bunun 3,5 milyonunun komşu Türkiye’de yaşadığı not düşüldü.

Şubat 2022’de başlayan Rus işgali ise II. Dünya Savaşı‘ndan bu yana en hızlı mülteci çıkışını tetikledi. Bugün dünya genelinde 5,7 milyon Ukraynalı mülteci bulunuyor.

‣ İklim göçleri alarm veriyor

Dönüş yapanlar da var

Geçen yıl 339 binden fazla mülteci çıkış yaptıkları 38 ülkeye geri dönerken, ülke içinde yerinden edilmiş 5,7 milyon insan da evlerine geri dönebildi. Türkiye’deki nüfusun 2021 sonuna göre yüzde 5 (191 bin kişi) azalarak 3,6 milyona indiği tahmin ediliyor.

Rapora göre en çok mülteci barındıran ülkeler şöyle:

3,6 milyon ile Türkiye. Onu 3,4 milyon ile İran izliyor. Ardından 2,5 milyon kişi ile Kolombiya ve 2,1 milyon kişi ile Almanya dördüncü sırada. Beşinci sırada da 1,7 milyon sığınmacı ile Pakistan yer alıyor.

İklim değişikliği yüzünden yerinden edilenlerin hakları için neler yapılabilir?

Başakşehir OSB’deki yangın kontrol altında: Hiçbir önlem alınmamış

İstanbul’un Başakşehir ilçesindeki İkitelli Organize Sanayi Bölgesi’ndeki altı katlı fabrikanın çatı katında çıkan yangına dün (13 Haziran) müdahaleler devam etti. Soğutma ve yıkım işlemleri yapılan binanın içine giren itfaiye ekipleri arama çalışması yaptı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İtfaiye Daire Başkanı Remzi Albayrak, bina içinde çok fazla yanıcı, parlayıcı ve patlayıcı malzeme olduğu için yangının sönmesinin uzun sürdüğünü söyledi.

BirGün‘ün aktardığına göre Albayrak, dört gün süren yangına ilişkin yaptığı açıklamada şu değerlendirmelerde bulundu:

“Yangın 60 saatte kontrol altına alındı. Bu binada da farklı iş yerleri var ve itfaiyenin rahat çalışabilmesi mümkün değil. Bina iskânsız, iş yerleri ruhsatsız. Buradaki iş yerlerinin tamamı OSB’nin sorumluluğu alanında. Biz sadece olay çıktıktan sonra yangına müdahale edebiliyoruz. Biz de uluslararası standart süreler içinde 515 personel ve 145 araçla yangına müdahale ettik.”

‘Hiçbir önlem alınmamış’

Yangının hızla yayıldığını belirten Albayrak, altı katlı binanın üç farklı zaman diliminde inşa edilip birbirine eklendiğini belirtti. Binanın her bir katının 5 bin 500 metrekare olduğunu aktaran Daire Başkanı, şunları kaydetti:

“Bina üç aşamadan oluşuyor ve bir ucundan öbür ucuna komple açık depolama sistemi yapıldığı için yangın çıktığında çok çabuk yayıldı. İtfaiyecilerimiz ilk başta içeriye giriyorlar ancak malzemelerin patlama riskini gördükten sonra şahsi güvenliklerini alabilmek adına dışarı çıkıyorlar. Binaya müdahale ediliyor. Binanın orta kısımlarına yangının tam merkezine su ve köpük ilk başta hiç sıkılamıyor. Yangın çıktığında büyümemesi için hiçbir tedbir alınmamış.”

‣ Başakşehir OGS’de çıkan yangın iki gündür sürüyor

‘Hukuki süreç başlayacak’

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da, bölgede incelemelerde bulundu. İmamoğlu, “Bu saatten sonra ilgili soruşturmalar ya da buradaki bir takım hukuki süreçler işleyecek. İtfaiyeyle ilgili ekstra iş birliği yapabileceğimiz hususlar var mıdır noktasında toplantımız olacak” dedi.

Öte yandan Fatih’teki İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’nin öğrenci yemekhanesinin arkasındaki personelin soyunma odasında da yangın çıktı. Ölen ya da yaralananın olmadığı yangın, itfaiye ekiplerince kısa sürede söndürüldü.

Gazeteciler: Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet haberi yazmak istemiyoruz

LGBTİ+‘lara uygulanan sistematik şiddet ve ötekileştirmeye karşı çıkan 154 basın emekçisi ortak bir açıklama yayınlayarak, “Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz” dedi.

Ortak metne imza atan gazeteciler, LGBTİ+ Onur Ayı gelir gelmez yasaklar ve şiddetin başladığını belirterek, “LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri’nde şiddeti değil, özgürlük mücadelesini kaydetmek isteriz” açıklamasında bulundular.

154 imzanın bulunduğu metinde gazetecilerin de Onur Yürüyüşü alanlarındaki şiddetin mağduru olduğu vurgulandı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz!

LGBTİ+ Onur Ayı gelir gelmez, LGBTİ+’ların etkinlik ve yürüyüşlerine yasaklar başladı. Biz gazeteciler, her gün yeni bir polis şiddeti ve gözaltı haberi yazmak zorunda kalıyoruz. Oysaki, LGBTİ+’ların sesini, sözünü yazmak, çekmek, yayınlamak isteriz. LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri’nde şiddeti değil, özgürlük mücadelesini kaydetmek isteriz.

Seçim sürecinde iyice yükselen bu düşmanlık siyasetine rızamız yoktur. Onur Yürüyüşü alanlarında gazeteciler olarak bizim de mağduru haline geldiğimiz şiddet, toplumsal barışı doğrudan tehdit ediyor.

Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz! Yetkililere sesleniyoruz: LGBTİ+’ların ifade ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal etmeyi bırakın. Bırakın ki biz de işimizi yapalım, yazalım, çizelim.

LGBTİ+ Onur Ayı kutlu olsun!”

İmzacı gazeteciler:

  1. Ahmet Ayva
  2. Ahmet Kanbal
  3. Ahmet Tirej Kaya
  4. Alev Karakartal
  5. Ali Kadir Güler
  6. Andres Mourenza
  7. Arzu Demir
  8. Aslı Alpar
  9. Aslı Ceren Aslan
  10. Avşin Leyla Özgür
  11. Ayşegül Özbek
  12. Ayşen Güven
  13. Ayşenur Dilan Karademir
  14. Bahadır Özgür
  15. Berivan Altan
  16. Berkant Gültekin
  17. Beyza Kural
  18. Burcu Göknar
  19. Canan Coşkun
  20. Candan Yıldız
  21. Cansu Acar
  22. Cansu Erginkoç
  23. Céline Pierre-Magnani
  24. Cem Gurbetoğlu
  25. Cengiz Aldemir
  26. Cengiz Anıl Bölükbaş
  27. Ceren Bala Teke
  28. Ceren Bayar
  29. Ceren İskit
  30. Ceylan Sağlam
  31. Cihan Ölmez
  32. Çilem Küçükkeleş
  33. Damla Tarhan Durmuş
  34. Denizcan Abay
  35. Derya Kap
  36. Derya Okatan
  37. Derya Saadet
  38. Devrim Fındık
  39. Devrim Orhan Koç
  40. Didem Aslan Çetin
  41. Dila Ak
  42. Dilan Pamuk
  43. Dilan Şimşek
  44. Dilek Sarıgül
  45. Dilek Şen
  46. Diren Keser
  47. Ece Aydın
  48. Ece Toksabay
  49. Eda Narin
  50. Edanur Tanış
  51. Elif Akgül
  52. Elifnaz Ay
  53. Emel Vural
  54. Emre Caka
  55. Emre Ünsallı
  56. Erdoğan Alayumat
  57. Ertürk Yılmaz
  58. Esen Dolma
  59. Esra Üşüdür
  60. Evrim Kepenek
  61. Eylem Esen Arabacı
  62. Eylem Nazlıer
  63. Eylül Deniz Yaşar
  64. Fatih Aça
  65. Fatma Yörür
  66. Fedai Karakeçili
  67. Fırat Can Arslan
  68. Gamze Rastgeldi
  69. Gamzegül Kızılcık Aykanat
  70. Gökay Başcan
  71. Gözde Çağrı Özköse
  72. Gözde Demirbilek
  73. Günsu Durak
  74. Hale Gönültaş
  75. Harun Arslan
  76. Hayri Tunç
  77. İlknur Karadeniz
  78. İrfan Tuncçelik
  79. İsmail Arı
  80. Kaan Çeltik
  81. Kadir Güney
  82. Karin Karakaşlı
  83. Kemal Avcı
  84. Kerim Eren
  85. Kültigin Kağan Akbulut
  86. Leyla Alp
  87. M. İrem Afşin
  88. Mahir Bağış
  89. Mehmet Emin Kurnaz
  90. Melisa Ay
  91. Meltem Akyol
  92. Meltem İnci
  93. Meltem Ulusoy
  94. Mert Cengiz
  95. Merve Güven
  96. Metin Yoksu
  97. Mevsim Altay
  98. Mühdan Sağlam
  99. Murat Kocabaş
  100. Mustafa Kara
  101. Mustafa Kömüş
  102. Mustafa Kuleli
  103. Nazlan Ertan
  104. Necdet Oktay Apaydın
  105. Nedim Türfent
  106. Nevin Sungur
  107. Nida Kara
  108. Nisanur Yıldırım
  109. Nurcan Gökdemir
  110. Oğulcan Özgenç
  111. Okan Yücel
  112. Oktay İnce
  113. Ozan Kaplanoğlu
  114. Ozan Ünlükoç
  115. Özgür Şengül
  116. Özgür Söylemez
  117. Özlem Akarsu Çelik
  118. Özlem Ateş
  119. Pınar Erol
  120. Pınar Gayıp
  121. Rahmi Yıldırım
  122. Rıza Yalçın Koçak
  123. Rozerin Tek
  124. Ruken Tuncel
  125. Sabiha Temizkan
  126. Seçil Epik
  127. Seda Öz
  128. Selahattin Oğuz
  129. Selma Koçak
  130. Serpil Ünal
  131. Serra Akcan
  132. Sevgim Denizaltı
  133. Sibel Tekin
  134. Sibel Yükler
  135. Sinem Uğurlu
  136. Songül Karadeniz
  137. Sultan Eylem Keleş
  138. Suzan Demir
  139. Tanju Tariz
  140. Tolga Balcı
  141. Tugay Can
  142. Tuğçe Yılmaz
  143. Tuğrul Eryılmaz
  144. Uğur Şahin
  145. Vedat Yeler
  146. Yadigar Aygün
  147. Yasin Durak
  148. Yeşim Dokur
  149. Yıldız Tar
  150. Yüsra Batıhan
  151. Yusuf Belek
  152. Yusuf Çakmak
  153. Yusuf Tuna Koç
  154. Zeynep Kuray

Mabel Matiz ödülünü Türkiyeli LGBTİ+’lara armağan etti

Elle dergisi tarafından dağıtılan 2023 Elle Style Awards ödülleri sahiplerini buldu.

Ödül alan isimlerden birisi de sanatçı Mabel Matiz oldu.

Matiz, ödül konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

Ödülümü uzun yıllardır her türlü baskı ve sınırlandırmaya rağmen kendilerini cesurca, inatla ortaya koyan, varlıklarını korkusuzca haykırmaya devam eden ve bu cesaretleriyle bana her zaman çok büyük ilham olan Türkiyeli LGBTİ+’lara ithaf ediyorum.

Türkiye’de sel felaketi neden en çok haziran ayında görülüyor?

Şiddetli yağış ve seller; fırtına, dolu, don, sis, hortum, kuraklık, orman yangını, yüksek sıcaklık ve kum fırtınası gibi vakalarla birlikte “meteorolojik afet” olarak sınıflandırılıyor.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün (MGM) 2010-2021 arasında Türkiye genelindeki meteorolojik afetlerin dağılımını gösteren verilerine göre Haziran ayı istikrarlı bir şekilde en fazla afetin görüldüğü ay.

Haziran ayında en fazla görülen afet ise sel.

BBC Türkçe‘nin aktardığına göre, Almanya‘da Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü‘nde Meteoroloji ve İklim Araştırmaları alanında çalışmalar yapan Dr. Gamze Koç, Türkiye’de sellerin yaklaşık olarak yüzde 40’ının yaz, yüzde 24’ünün ilkbahar, yüzde 20’sinin kış ve yüzde 16’sının sonbahar aylarında yaşandığını bildiriyor.

Son yıllarda seller haziranda rekor kırıyor

Haziran aylarında vaka sayılarının, özellikle son yıllarda, rekor kırmasının altında temel iki etken var. Dr. Gamze Koç bunları şöyle açıklıyor:

”Birincisi ülkemizde ortalama en çok yağış aralık-mart ayında gerçekleşiyor. Fakat bu yağışlar toplamda uzun süreye dağılan, yoğunluğu düşük yağışlar ya da kar yağışı. Bu sakin yağışlar sırasında, su topraktan yer altına süzülmeye imkan buluyor çünkü toprak temmuz-ekim arası sıcaklardan dolayı düşük neme sahip ve kuru.

Ve aralık-mart dönemi boyunca toprak neme doyuyor ve doygunluğu yüksek hale geliyor. Hemen bu sürecin ardından meydana gelen kısa süreli ve yoğun yağışlar -örneğin 90-100 milimetrenin 10-15 dakikada düşmesi gibi- toprak zaten suya doygun olduğu ve yağış şiddetli olduğu için infiltrasyona zaman kalmadan aniden yüzeysel akışa geçerek sel olaylarını meydana getiriyor.

Şehirleşen yerlerde, toprak yüzey alanı azaldığı ve sızmanın mümkün olmadığı beton yüzeyler olduğu için yüzeysel akış daha hızlı tetikleniyor.”

‣ Haziran’ın ortasında yurdun dört bir yanında sel, fırtına ve hortum
‣ Yanlış kent politikaları iklim krizinin sonucu olan aşırı yağışları sele dönüştürdü

Çarpık kentleşme sorunu

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Meteoroloji Mühendisliği Bölümü ve Afet Yönetim Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, Haziran ayındaki artışın daha çok kentleri etkilediğini şöyle anlatıyor:

“Seller oluşum hızına göre, yavaş, hızlı ve ani seller olmak üzere üçe ayrılıyor. Oluşum yerlerine göreyse, akarsu ve dere selleri, kuru vadi selleri, kent selleri, kıyı selleri ve baraj selleri olmak üzere beşe ayrılıyor.

Yavaş ve hızlı seller genellikle akarsularda sonbahar ve kış aylarında gözlemleniyor. Türkiye’de akarsu selleri nehirlerin üzerine çok sayıda baraj yapılmasıyla büyük ölçüde engellendi.

Ani sellerse havaların ısındığı, ilkbaharın sonu ve yazın başlarında görülen gök gürültülü sağanak yağışlarla ortaya çıkıyor ama bu yağışların sele neden olduğu yerler genellikle su geçirmeyen mekansal yüzeylerin olduğu yerler yani kentler.

Çarpık kentleşme o kadar büyüdü ki, son 10 yılda İstanbul ve Ankara‘da su geçirmeyen mekansal yüzeylerin büyüklüğü iki katına çıktı. Gök gürültülü ve sağanak yağışlarla gelen su, beton ve asfalt nedeniyle toprakla buluşamıyor.

Yeterli altyapı, yağmur suyu yönetimi ya da drenaj olmayınca caddeler dereye, çukur yerler göle dönüyor. Büyükdere Caddesi gibi adında dere olan caddeler var.

Tepeye ev yapılır gibi dere yatağına ev yapılıyor, oysa sıfır ya da bodrum katlardan tamamen vazgeçmemiz gerekiyor. “

‘2010 sonrası Haziran’da yağışlar ortalama yüzde 65 arttı’

MGM’nin 1970’ten günümüze mevsimsel yağış ortalamaları verilerine dikkat çeken Su Politikaları Uzmanı ve Su Politikaları Derneği Başkanı Dursun Yıldız, ülke genelinde düşen ortalama yağışların 2010 yılından bu yana bir azalma eğilimi taşıdığını belirtiyor ve ekliyor:

“Ancak haziran ayında tüm ülke geneline düşen yıllık ortalama yağışlarda, 2000-2010 yılları ortalamasına göre 2010 yılından sonra yüzde 65 oranında ortalama bir artış göze çarpıyor.”

Yıldız, yağış rejimlerindeki değişim ve kısmi kaymaların “çarpık kentleşme, plansız yapılaşma, altyapı yetersizliği ve bunlarla bağlantılı olarak aşırı betonlaşma gibi faktörlerle kent sellerinin sıklığının ve şiddettinin artmasına” neden olduğunu belirtiyor.

‣ Ankara’da nüfus artışına rağmen ihmal edilen altyapı sele neden oldu

En çok Karadeniz ve Akdeniz bölgeleri risk altında

MGM’ye göre 2000’li yıllardan itibaren sel vakaları son 70 yılda görülen en yüksek seviyelere ulaştı. Türkiye’de son 10 yılda her yıl ortalama en az 100 sel olayı yaşandı. Ancak bu vakalar Türkiye geneline eşit dağılmadı. Bazı bölgeler ve iller bu sellerden daha fazla etkilendi.

Türkiye’de ölüm dahil kayıpların en fazla yaşandığı sel felaketi Karadeniz Bölgesi‘nde meydana geldi. MGM’ye göre Karadeniz’de 2010-2021 arasına en fazla görülen meteorolojik afet, tüm afetlerin yüzde 32’sine yakınını oluşturan şiddetli yağış ve sel oldu.

Bölgede son dönemde yaşanan en şiddetli vakalardan biri olan ve Kastamonu‘nun Bozkurt ilçesini etkileyen 11 Ağustos 2021’deki sel felaketinde 65 kişi yaşamını yitirmiş, 8 kişi kaybolmuş ve onlarca bina zarar görmüştü.

Bozkurt’un içinden geçen Ezine Çayı‘nın bu hafta başındaki şiddetli yağışlarda 4 metre kadar yükseldiği bildirilmiş, bölgede taşkınlara karşı alarm durumuna geçilmişti.

Dr. Gamze Koç, Bozkurt’un Karadeniz genelinde birçok ilçe için benzer bir örnek teşkil ettiğini şu şekilde açıklıyor:

“Bozkurt’un konumuna baktığımızda dağların arasında bir vadide, Ezine Çayı’nın Karadeniz’e döküldüğü yolda bir yerde inşa edildiğini görürüz. Zaten halihazırda bir akarsu yatağının üzerinde kurulmasıyla baştan riskli bir konumda. Sadece Bozkurt değil, Karadeniz’de benzer konumdaki birçok ilçe de aynı riski taşıyor zaten o sebeple en çok vaka/kayıp bu bölgede oluyor.

Türkiye’de sellerin en sık yaşandığı ikinci bölge Akdeniz Bölgesi. Akdeniz, başta Antalya olmak üzere özellikle ‘tarım, hayvancılık ve seracılık sektörlerinde meydana gelen kayıplar nedeniyle’ sellerden en çok etkilenen bölgeler arasında yer alıyor.

MGM’ye göre Akdeniz Bölgesi’nde 2010-2021 döneminde yaşanan meteorolojik afetlerin yüzde 31’e yakınını fırtına; yüzde 27’sini şiddetli yağış, sel; yüzde 21’ini dolu ve yüzde 9’a yakınını hortum oluşturdu.

Hangi bölge, nasıl etkileniyor?

Dr. Gamze Koç, 2020’de yayımlanan ve Türkiye’de 1960’tan itibaren yaklaşık 50 yıllık sürede gerçekleşen en şiddetli 25 sel vakasının sebeplerini inceleyen bir araştırmanın baş yazarı. Koç, sellerin sebeplerini şöyle özetliyor:

“Yalnızca bir şehri, küçük alanları etkileyen küçük ölçekli seller genelde plansız dere yatağına yapılan inşaatlar, yetersiz drenaj altyapısı gibi yanlış arazi kullanımı nedeniyle tetikleniyor. Yıl boyunca karın kaplı olduğu Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu‘da ani ısı artışına bağlı ani kar erimesi topoğrafyayla birlikte tetikleyici oluyor.

“Karadeniz ve Akdeniz’de, belirttiğim gibi, dağların etkisinin yanında yanlış arazi kullanımının sonucu. Karadeniz ve Akdeniz bölgeleri paralel olarak bu bölgelere eşlik eden dağ sıraları nedeniyle (Pontidler ve Toroslar) çoğunlukla orografik bariyer etkisi altındaki yoğun yağışa maruz kalıyor. O nedenle bu bölgeler göreli olarak daha fazla maddi ve manevi kayba uğruyor.

İç Anadolu ve Ege bölgeleri ise bahar ve yaz aylarında ani ısınmanın ve hızlı buharlaşmanın neden olduğu konvektif, kısa süreli, yoğun yağışların etkisiyle sele maruz kalıyor. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki seller ise özellikle mart, nisan, mayıs aylarında havaların ani ısınmasıyla, yükseklerde kış boyu meydana gelen ve depolanan karın ani erimesiyle tetikleniyor.”

‣ Birçok kenti sel vurdu: İki kişi ve onlarca hayvan hayatını kaybetti, bir kişi kayıp

‘Seller Türkiye’ye 2080’de 140 milyar dolara mal olabilir’

Türkiye’de yaşanan sellerin ekonomik kayıplarına ilişkin kamuoyuna açık bir veritabanı yok.

Dünya Bankası‘nın 2015 yılında yayımladığı bir analize göre Türkiye seller nedeniyle her yıl ortalama Gaysi Safi Yurt İçi Hasılasının (GSYİH) yüzde 6’sını kaybediyor. Sellerden etkilenen kişi sayısıysa yıllık ortalama 600 bin.

Bu kaybın yıllar için arttığı ve artmaya devam edeceği tahmin ediliyor. Örneğin Dünya Bankası analizinde Türkiye’de 100 yılda görülen bir sel vakasının 2015’te görülmesi durumunda kaybın 20 milyar doları bulurken, aynı vakanın 2080’de yaşanması durumunda kaybın 80 ila 140 milyar dolar arasında olacağı öngörülüyor.

Dr. Gamze Koç bu durumu şöyle açıklıyor:

“Dünya genelinde olduğu gibi, Türkiye’de de iklim değişikliği, sosyo-demografik projeksiyonlar ve buna bağlı olarak değişen arazi kullanım senaryolarına göre, sel felaketleri ve beklenen ekonomik kayıplar artış eğiliminde denilebilir.

Bunu, nüfus artışına, iç ve dış göçün getirdiği şehirleşme potansiyeline bağlı plansız yapılaşma senaryolarına, ve elbette iklim değişikliğine bağlı yağış rejimlerinin değişimine bağlayabiliriz.

Özellikle nüfus yoğunluğunun fazla olduğu İstanbul, Ankara gibi şehirlerde, dere yataklarına yapılan inşaatlar, köprüler, yollar vs., iklim değişikliğine paralel gelen aşırı ısı ve hızlı buharlaşma ve yoğunlaşma ani, yoğun yağışlarla birleşince sele ve ekonomik kayıplara neden oluyor.

Karadeniz Bölgesi gibi topoğrafyanın şehirleşmeye dominant olarak hakim olduğu yerlerde ise yine görece inşaatın kolay olduğu dere yataklarında kentleşme (plansız ve sel önleme çalışması olmaksızın), bu mali kayıpların en büyük sebebi.”

İklim krizi sel riskini nasıl artırıyor?

BM raporu: Kadınlara karşı önyargıyla mücadelede 10 yıldır gelişme kaydedilmedi

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı‘nın (UNDP) son Toplumsal Cinsiyet Sosyal Normları Endeksi (GSNI) raporuna göre, “Dünya çapındaki insanların yarısı hala erkeklerin kadınlardan daha iyi siyasi liderler olduğuna inanıyor ve yüzde 40’tan fazlası erkeklerin kadınlardan daha iyi iş yöneticileri olduğuna inanıyor.”

UNDP’nin İnsani Gelişme Raporu Ofisi Başkanı Pedro Conceição, “Kadın haklarını zedeleyen toplumsal normlar, insani gelişmenin yayılmasını yavaşlatarak topluma daha fazla zarar veriyor” dedi.

Beklenenden daha yavaş bir değişim söz konusu

Dünya Değerler Araştırması‘nın en son verilerini yansıtan rapora göre, şaşırtıcı bir şekilde insanların yüzde 25’i bir erkeğin karısını dövmesinin makul olduğuna inanıyor.

Rapor, bu önyargıların kadınların karşılaştığı engelleri artırdığını, bu durumun da dünyanın birçok yerinde kadın haklarının tanınmamasıyla, toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı hareketlerin güç kazanmasıyla ve bazı ülkelerde insan hakları ihlallerinde artışla gözlemlendiğini öne sürüyor.

Önyargılar, kadınların liderlikte ciddi ölçüde yetersiz temsiline de yansıyor.

Ortalama olarak devlet başkanı veya hükümet başkanı olarak kadınların payı 1995’ten bu yana yüzde 10 civarında kaldı ve işgücü piyasasında kadınlar yönetim pozisyonlarının üçte birinden daha azında yer alıyor.

Eğitim ve ekonomik güç arasındaki kopuk bağıntı devam ediyor

Rapor ayrıca, kadınların eğitimdeki ilerlemeleri ile ekonomik güçlenmeleri arasındaki kopuk bağıntıya da ışık tutuyor.

Kadınlar her zamankinden daha yetenekli ve eğitimli olmasına rağmen, kadınların erkeklerden daha eğitimli olduğu 59 ülkede bile, cinsiyetler arası ortalama gelir farkı yüzde 39’luk bir farkla erkeklerin lehine görünüyor.

Conceição, “Cinsiyet sosyal normlarında ilerleme eksikliği bir insani gelişme krizine karşı ortaya çıkıyor”  diyerek, Küresel İnsani Gelişme Endeksinin (HDI) 2020’de ilk kez rekor düzeyde düştüğünü ve sonraki yıl düşüşü sürdüğünü kaydediyor.

Pedro Conceição, “Kadınlar için özgürlük ve eylemlilik sağlamak herkes için kazanç sağlar” diye ekliyor.

Hükümetlerin oynayacağı rol kritik

UNDP raporu, bakım işi sorumluluklarına ilişkin algıları değiştiren ebeveyn izni politikalarını benimsemekten, işgücündeki kadınlara ilişkin inançlarda değişikliğe yol açan işgücü piyasası reformlarına geçişte hükümetlerin çok önemli bir role sahip olduğunu vurguluyor.

UNDP’nin toplumsal cinsiyet ekibi Direktörü Raquel Lagunas, “Ücretsiz bakım emeğinin ekonomik değerini kabul etmek önemli bir başlangıç noktasıdır” diyor ve ekliyor:

Bu, bakım işinin nasıl görüldüğüne dair toplumsal cinsiyet normlarına karşı çıkmanın çok etkili bir yolu olabilir. Kadınlara karşı toplumsal cinsiyet önyargılarının en yüksek olduğu ülkelerde, kadınların ücretsiz bakım işleri için erkeklerden altı kat daha fazla zaman harcadıkları tahmin ediliyor.

Değişim mümkün

Rapor, kadınlara karşı önyargının devam eden yaygınlığına rağmen verilerin değişimin olabileceğini gösterdiğini vurguluyor.

Ankete katılan 38 ülkenin 27’sinde herhangi bir göstergede önyargısı olmayan kişilerin payındaki artışın oldukça belirgin olduğu görülüyor.

Raporun yazarları, değişimi daha fazla cinsiyet eşitliğine yönlendirmek için yatırım, sigorta ve yenilik yoluyla insani gelişmeyi genişletmeye odaklanılması gerektiğinin altını çiziyor.

Siyasi katılımda kadınların eşitliğini destekleyen yasalara ve politika düzenlemelerine yatırım yapılması, sosyal koruma ve bakım sistemlerini güçlendirmek gibi sigorta mekanizmalarının iyileştirilmesi ve özellikle zararlı sosyal normlara, ataerkil tutumlara ve toplumsal cinsiyet kalıplarına karşı çıkmada etkili olabilecek yenilikçi müdahalelerin teşvik edilmesi de yapılması gerekenler arasında yer alıyor.

Rapora göre örneğin, çevrimiçi nefret söylemi ve cinsiyete dayalı dezenformasyonla mücadele etmek yaygın toplumsal cinsiyet normlarının daha fazla kabul görmeye ve eşitliğe doğru kaydırılmasına yardımcı olabilir.

Rapor, eğitim yoluyla insanların görüşlerini, politikalarını ve hayatın her alanında kadınların haklarını tanıyan yasal değişiklikleri eğitim yoluyla doğrudan ele almayı ve karar alma ve siyasi süreçlerde daha fazla temsili tavsiye ediyor.

Türkiye raporda iyiye giden ülkeler arasında 11. sırada

BBC Türkçe’nin aktardığına göre; UNDP Türkiye Cinsiyet Eşitliği Analisti Aslı Çoban, raporun hazırlanma metodolojisi için, “Belirli aralarla yapılan anketlerle beş senelik periyotlarla hazırlanıyor. Zaten çoğu Dünya Değerler anketi içerisinden de alınıyor. Ülkeler düzeyinde, belirli standartlaşmış sorularla da dört alanda toplumsal cinsiyete dayalı normları değerlendirmek istiyor” diyor.

Çoban bu alanları da politikaya katılım ve politik temsil, ekonomik hayata katılım, eğitim ve bir diğeri de fiziksel bütünlük, yani kadına yönelik şiddet diye sıralıyor.

Aslı Çoban, “Türkiye’de fiziksel bütünlük konusunda bir ya da daha fazla önyargıya sahip olanların güncel oranı yüzde 75,57. Bir önceki 5 yılda ise bu oran yüzde 75,82’ymiş, yani çok küçük bir daralmadan bahsedebiliyoruz. Dolayısıyla hala bu alandaki olumsuz normların sürdüğünü söyleyebiliriz” diyor.

Çoban, “Erkek belirli durumlarda kadını dövebilir diyorsa, bir tane önyargıdan bahsediyoruz. Aynı kişi aynı zamanda başka bir soruya daha olumsuz yanıt verirse iki olumsuz normu desteklediğini anlıyoruz. Önyargı diyorum ama olumsuz sosyal normlar bunlar” diye konuşuyor.

UNDP analisti, Türkiye’nin raporda iyiye giden ülkeler arasında 11. sırada olduğunu belirtirken “Aslında Türkiye bir önceki beş yıla göre iyileşme gösteriyor. Kadınların inanışlarında, bakış açılarında daha büyük bir değişim görüyorsunuz. Ekonomik cinsiyete dayalı yargılardan kurtulma oranında iyileşme var” ifadelerini kullanıyor.

Ancak Çoban kadınların eğitim hakkı konusundaki önyargılarda geriye dönüş olduğunun da altını çiziyor.

Kanadalı iş insanının karbon utancı iklim farkındalığına dönüştü: Bu sistemi değiştirmek zorundayız

Kanadalı iş insanı ve iklim aktivisti Craig Cohon, hayatının büyük bir bölümünü dünyanın en büyük kirleticilerinden biri olarak anılan Coca Cola ve Cirque du Soleil gibi büyük şirketlerde üst düzey yönetici pozisyonlarında çalışarak geçirmesinin ardından insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim krizinin gezegen üzerindeki etkisine tanık olmaya başladı.

Dünyada karbon ayak izini hesaplatan ilk sivil vatandaş olan Cohon, yıllar boyunca sürdürdüğü yaşam tarzı ve uçaklarla yaptığı yolculukların iklim üzerinde büyük bir etkisi olduğunun farkına vardı; çünkü Cohon, ortalama bir insandan tam 28 kat fazla (8 bin 400 ton) karbon ayak izi olduğunu öğrendi.

Bunun ardından bir karbon utancı yaşayan ve dünyaya karbon borcunu ödeme fikri bir takıntıya dönüşen Cohon yaşam tarzında dramatik değişikliklere gitti.

13 yıldır Thames Nehri kıyısında bir teknede yaşayan iş insanı, sahip olduğu karbon ayak izini telafi etmek, bir anlamda karbon borcunu ödemek amacıyla iklim krizi konusunda farkındalık uyandırmak amacıyla geldiği yolu geri yürümeyi hedefledi.

iklim
Fotoğraf: Bradley Secker / Walk It Back

Walk It Back’ (Yürüyerek Dönüş) kampanyası ile Cohon, Londra’dan yola çıkarak 13 ülke ve 82 şehir geçti. Amacı, on yıllarca, ya da yüz yıllarca ya da en azından milenyum çocuklarının yaşamı için iklim değişikliğini tersine çevirmek.

Cohon, yol boyunca geçtiği kent ve kasabaların sakinleri, belediye başkanları, şirket CEO’ları, aktivistler, bilim insanları ve karar vericilerle karbon gideriminin olanakları ve zorlukları üzerine sohbet etti.

iklim
Fotoğraf: Bradley Secker / Walk It Back

Doğu Avrupa’nın kıyıda köşede kalmış kırsal bölgelerinde binlerce kilometre yürürken, Cohon iklimle ilgili kaygılar yerine mahvolmuş tarlalar ve tarım ürünleri, borç batağı içinde debelenen ve çocuklarına daha iyi bir eğitim ve gelecek vermemenin altında ezilen insanlara tanık oldu.

İnsanların iklim krizi konusunda yeterince bilgili olmadıklarını gözlemleyen Cohon, farkındalık uyandırmak için günde 25 ila 35 kilometre yürüyerek yolda karşılaştığı insanlarla karbon giderimi üzerine sohbet etti.

iklim
Fotoğraf: Bradley Secker / Walk It Back

Ve Craig Cohon 59 yaşında çıktığı altı aylık yolculuğun ardından 60’ıncı yaş gününde İstanbul’a vardı.

Bitiş çizgisinde Türkiyeli dağcı ve fotoğrafçı Nasuh Mahruki Cohon’u karşıladı. Mahruki, Türkiye’de ve dünyada çevre ve iklim için eyleme geçmenin önemine vurgu yaptı.

Fotoğraf: Bradley Secker / Walk It Back

Cohon, İstanbul’da Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtladı.

Yeşil Gazete: Rotanızı belirleyen faktörler nelerdi? Londra’dan yola çıkıp İstanbul’da noktalamanızın sizin için özel bir anlamı var mı?

Craig Cohon: Londra’da yaşadığım için yürüyüşüme başka bir yerden değil, Londra’dan başlamak istedim. İstanbul’da bitirmemin ise birkaç nedeni var. İstanbul’un sembolik bir yanı var; açıkçası Avrupa ile Asya arasında bir köprü. Biz hem iklim sorunlarımız konusunda hem de insan hakları sorunlarımızda Asya ile bağlantı kurmalıyız.

Aynı zamanda İstanbul iklim göçmenlerinin yolunun tersi. Birçok iklim mültecisi İstanbul’dan Londra’ya doğru gidiyor ve buradan geçiyor. Bu yüzden geriye doğru gitmek istedim.

iklim

Ayrıca birçok büyük başkenti ve 82 şehri yürüyerek geçmek istedim. Paris, Brüksel, Amsterdam ve Berlin‘den geçmek ve sonra Viyana‘dan İstanbul’a giden güneydoğu yolunu kullanarak ilerlemek istedim. Çünkü İstanbul Avrupa’nın en büyük şehri. Dünyanın da en büyük şehirlerinden biri.

Emisyonların yüzde 75’i şehirlerden geliyor ve kentler dünyadaki kara kütlesinin sadece yüzde 2,6’sını oluşturuyor. Bu yüzden İstanbul benim için, bir şehrin gelecekte nasıl görünebileceğinin bir simgesi. Ben de bu yüzden buradayım, bu yüzden İstanbul Belediyesi‘nden insanlarla tanıştım ve değişim konusunda ciddi olduklarını düşünüyorum ve bu gerçekten harika.

iklim

Y.G.: Uzun bir yolculuk geçirdiniz; 13 ülke ve tam 82 şehir. Bu yolculukta sizi etkileyen, şaşırtan izlenimleriniz oldu mu?

C.C.: Türkiye ile başlayalım. Çoban köpeklerine bayıldım! Sokaklardaki büyük köpekleriniz. Bütün yol boyunca bana saldıracaklarını düşündüm, oysa yaptıkları şey yol boyunca beni korumaktı. Bulgaristan sınırından buraya kadar 12 gün boyunca yürürken sürekli yanımdalardı. Bu oldukça ilginçti. Bulgaristan’dan İstanbul’un banliyölerinde, köylerdeki insanlar belki de 30 kez bir fincan çay içeyim diye durdurdu beni.

Bulgaristan ve Sırbistan‘daki birçok insan beni evlerine davet etti. Çekya ve Macaristan‘daki insanlar yol boyunca bana yiyecek verdiler. Bu yüzden genel olarak insanların çok nazik olduğunu ve benzerliklerimize kıyasla farklılıklarımızın küçük olduğunu düşünüyorum.

iklim

Y.G.: Sizi bu yolculuğa çıkmaya teşvik eden ne oldu? Size ilham veren, yorulduğunuzda sizi günde 25 ila 35 kilometre yürümeye motive eden ne idi?

C.C.: Size birkaç şey söyleyeyim. 60 yaşındayım, dün doğum günümdü. İstanbul’da kutladım. Hayatımın tam olarak yüzde 0,5’ini bunu yapmak için harcadım ve bu hiçbir şey değil!

Motivasyonum, “Avrupa’yı yürüyerek dolaşabilirim, hayatımın sadece yüzde birinin yarısı” diyerek geldi. Ve bizimle iletişime geçmeye ve temiz bir ekonomiye geçişimizi hızlandırmaya hazır olduklarında başkalarının hayatın belirli bir yüzdesine odaklanmalarına ilham verebilecek dramatik ve etkili bir başlangıç yapmalarını sağlamayı umuyorum.

İklimi ve türlerimizi merkeze alan adil bir ekonomi – işte benim motivasyonum bu.

Yüzde 0,5 hayatımın çok az bir kısmı. Çılgınca, değil mi? Hayatımın yüzde biri bile değil, yarısı. İşte bu kafaya koyduğumuzda neleri başarabileceğimizi gösteriyor. Ve böylece motivasyonum, yol boyunca başkalarının ilhamından geldi. Her gün, yol boyunca bana katılan insanlar vardı. Beni destekleyen inanılmaz bir ekibim vardı. Zordu ama dünyadaki diğer insanların yaşadıklarına kıyasla o kadar da zor değildi. Londra’dan İstanbul’a yürümeyi tamamladığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Ve daha fazla insanı yürümeye teşvik ediyorum; yürümeye ve paylaşmaya, diğer insanlarla bağ kurmaya geri dönelim.

iklim

Y.G.: Bu yolculuktan ne gibi çıkarımlar yaptınız, neler öğrendiğinizi söyleyebilirsiniz?

C.C.: En önemlisi, nerede olurlarsa olsunlar, insanların elini taşın altına koyup bir şeyler yapması. Öylece durmayın. Hayat kısa. Bu sistemin içindeyiz, bunu biz değiştirmek zorundayız ve değiştirebiliriz. Umarım bunu birlikte başarabiliriz.

Samsun’da ani sağanak: Yollar göle döndü, su baskınları yaşandı, okullar bir gün tatil

Samsun‘da sabaha karşı etkili olan sağanak yağışta dereler taştı, yollar göle döndü, bazı ev ve iş yerlerini de su bastı. Atakum, İlkadım ve Canik ilçelerinde tüm okullarda, Tekkeköy ilçesinde ise taşımalı eğitime şiddetli yağış nedeniyle bir gün ara verildi.

Canik ilçesi Belediyeevleri Kavşağı’nda yollar, su ile kaplandı. Bölgede sürücüler, araçları ile ilerlemekte güçlük çekti. Sağanak nedeniyle dereler taştı; bazı ev ve iş yerlerini su bastı.  Ekipler, su baskınlarına karşı çalışma başlattı. Yağış nedeniyle tramvay seferleri de iptal edildi.

Atatürk Bulvarı‘nın, Kenan Yara Köprüsü ile Gençlik Parkı bölümünde kara yolu su birikintileri nedeniyle ulaşıma kapandı. Su birikintisinin tahliye edilmesiyle yol yeniden ulaşıma açıldı.

Ukrayna’daki baraj patlaması sonrasında Karadeniz’i neler bekliyor?

Haber: Melisa GÖNEN

*

Ukrayna‘nın güneyinde Rusya ve Ukrayna güçlerini ayıran Dinyeper Nehri üzerindeki  Nova Kakhovka Barajı’nda 6 Haziran’da meydana gelen patlama nedeniyle bölge sular altında kaldı ve civardaki 80 köyde ikamet eden vatandaşlar bölgeyi terk etti.  Zaporijya Nükleer Güç Santrali‘ne reaktörlerin soğutulması için su sağladığı bilinen ve Ukrayna’nın Rus işgali altındaki Herson bölgesinde bulunan barajdaki  patlama, bölge halkı kadar bilim insanları da endişelendirdi.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Bilim Danışmanı Hidrobiyolog Dr. Erol Kesici, Ukrayna’da meydana gelen baraj patlamasının ardından Karadeniz bölgesinde ekolojik kirlilik meydana gelebileceğini söyledi. Kesici, Karadeniz bölgesindeki sucul ekosistemin karşı karşıya kaldığı tehlikeyi Yeşil Gazete’ye anlattı.

“Suyun akışıyla serbest kalan mayınlar Karadeniz için de tehlikeli”

Ukrayna’da işgalin ilk gününden beri Rus kontrolü altında olan Nova Kakhovka’nın yıkılmasının ardından Dinyeper Nehri’ndeki Rusların Ukrayna ordusunu engellemek için kıyılara döşediği mayınların kontrolsüz bir şekilde akıntıya kapıldığı açıklanmıştı.

Mayınların yerlerini gösteren haritalar da artık işe yaramadığı için yerleri tespit edilemiyor.

Dinyeper Nehri’nde serbest halde dolaşan mayınların su akışıyla serbest kalabileceğini söyleyen Dr. Erol Kesici’ye göre, nehir kenarındaki nükleer santral arazisine döşenen mayınlar her bakımdan çok tehlikeli ve kabul edilebilir değil:

“Patlamalar sonucunda suyun devinimine bağlı olarak nehir yatağı ve çevresindeki topoğrafik yapı değişecek. Nehir kıyısında, erozyon ve heyelanlara bağlı göçmeler meydana gelecek. Bu durumun sonucunda “adeta mayın tarlasına dönen” sular kıyılarımız için bir tehlike oluşturacak.”

Kesici, suyun akışıyla kontrolden çıkan mayınları güvenli bir duruma getirmek için teknolojiye başvurmak gerekebileceğini de belirtiyor: “Günün gelişen teknolojisine bağlı olarak mayınların yerleri haritalar üzerinde konumlandırılmışsa, Dinyeper’de akış normale dönünce mayınların sayısı, güvenliği hakkında araştırmalar yapılabilir. Fakat çok daha önemli olan,  yaşamı tehdit eden mayınların ortamdan tamamen temizlenmesidir. Her an ‘acaba ne olur’ kaygısıyla mayınların kenarında yaşamak  ekosistem içindeki tüm canlılar için çok daha fazla tehlike oluşturacaktır.”

 ‘Barajdan suya karışan atıklar Karadeniz’e ulaşabilir’

 Ukrayna’nın resmi kurumlarından gelen teyit edilmemiş raporlar, yaklaşık 150 ton motor yağının Dinyeper Nehri‘ne karıştığını ve 300 ton motor yağının daha nehre karışma riski taşıdığına işaret ediyor. Su yoluyla taşınan kimyasalların ve baraj kaynaklı atıkların Karadeniz bölgesine ulaşabileceği ihtimaline dikkat çeken Dr. Kesici, patlama sonucu yaşananları, etkileri göz ardı edilemeyecek büyük bir çevre felaketi olarak değerlendiriyor:

“Taşkınlar sonucunda karasal alanlar sular altında kalınca, su orada ne varsa taşır. Bölgede olma olasılığı çok yüksek olan, petrol depolarındaki petrol ve madeni yağların yanı sıra, suyun karşılaşabileceği diğer kimyasal maddeler, tarım zehirleri vb. tehlikeli atıklar da nehir yoluyla denize taşınacaktır. Su yoluyla taşınan atıkların çok geniş bir alana yayılması söz konusu olacağından, taşınan kimyasalların kirletici-zehirleyici etkisi pek çok canlının yaşamını olumsuz etkileyecektir. Yayılmanın önlenmesi için nehir ağzında acilen gerekli arıtma sistemleri, bariyerler gibi önlemlerinin alınması gerekmektedir.”

‘Su ekosistemleri arasında kirliliğin yayılmasını hızlandıran bir bağ var’

Marmara, Ege, Akdeniz ve Karadeniz arasında güçlü bir akıntı sistemi olduğunu, denizlerdeki yüzey akıntılarının kirliliğin yayılmasına neden olacağını belirterek tehlikenin sadece Karadeniz’le sınırlı kalmayacağını söyleyen Kesici, ekosistemlerin birbiriyle olan güçlü bağlantısını hatırlatıyor:

“Denizlerin birinde oluşan kirlilik diğerine çok hızlı yayılır. Çünkü suya bulaşan kirliliğin suda yayılma ve tutunma hızı fazladır. Dinyeper’in Karadeniz’e dökülmesi bu bulaşmanın ve yayılmanın temel nedenidir. Bir birimi bile tehlikeli olan petrol gibi endüstri kaynaklı bu atıkların etkisiyle artan biyokimyasal reaksiyonlar denizlerimizin kirlenmesinde oldukça etkili olacaktır.”

‘Suyla taşınan endüstriyel atıklar besin zincirine katılarak canlıların yapısında birikebilir’

Suyla taşınması muhtemel endüstriyel atıkların Karadeniz bölgesine ulaştıktan sonra besin zincirine katılarak kirliliği ve ekosistem hasarını derinleştirebileceğini belirten hidrobiyolog, “Suyla taşınması olası olan her türlü atık başta besin zinciri olmak üzere ulaştığı, taşındığı her alan için tehlike oluşturur. Tatlı su kaynaklarında olası bir kirlilik sorunu da beklenmektedir. Bu nedenlerle suların analizleri sürekli yapılıp, önceki analizlerle karşılaştırılmalıdır. Endüstriyel atıklar çok tehlikeli olduğu ve canlıların bünyelerinde birikmeleri sonucu ciddi hasarlara yol açtığı bilinmektedir. Bu işin ihmali ve şakası yoktur” diye konuşuyor.

“Bu felaketin neden olduğu bulaşma bir salgın hastalığa benziyor”

Dinyeper Nehri üzerine kurulan barajda yaşanan patlama sonucu baraj yapısında bulunan çeşitli kimyasalların su bünyesine katılarak taşınması ve kirliliğin giderek yayılması bekleniyor. Kesici, barajın aldığı hasar sonrasında serbest kalan ve yüksek akışla ilerleyen suların bünyesine kattığı kimyasallarla birlikte bir salgın hastalık gibi bulaşarak dağılım göstereceği görüşünde:

“Kirlilik ulus ötesi etki göstererek, bölgeye yakın yeraltı akiferleriyle sulara, su kaynaklarının dip çamurlarına karışabilecek. Bunu ‘sel felaketi’ gibi düşünmek mümkün ve bu felakette taşınan şey ağır metaller. Ağır metallerin neden olduğu bulaşma için bir çözüm üretmek çok mümkün görünmemekle birlikte, çözüm için çok uzun yıllar gerekecek.  Bu yayılmayı/bulaşmayı   Covid salgına benzetmek mümkün.”

Kimyasal sızıntıların tarım sektörünü de etkileyeceğini açıklayan Dr. Erol Kesici, gıdaya ulaşım ve gıda güvenliği açısından çok büyük sorunlarla karşı karşıya kalabileceğimizi belirtiyor:

“Ukrayna ve Rusya, tahıl üretimi ve ihracatında dünyanın en önemli iki ülkesi durumunda. Türkiye’nin bu iki ülkeden en fazla ihraç ettiği tarım ürünlerinin başında;  buğday, yağlı tohumlar, yağ, gıda sanayi kalıntıları, şeker, sebze, hayvansal- bitkisel katı ve sıvı yağlar, yemeklik katı yağlar, hayvansal ve bitkisel mumlar ve yem gelmekte. Bununla birlikte dünya çok şiddetli bir kuraklık yaşamakta ve bizim ülkemiz de bundan çok fazla etkilenmekte. Dinyeper bölgesi ise yeraltı kaynakları ağı için çok önemli bir tatlı suyu kaynağı. Dinyeper’de meydana gelen kirliliği nedeniyle içme suyuna erişimin yanı sıra  tarım amaçlı su kullanımına erişmek de çok zor olacak.”

Sızıntılar araştırılmalı’

Baraj ekipmanlarının bünyesinde bulunan ve barajın hasar almasıyla suya karışan motor yağı ve petrolün yanı sıra başka hangi kimyasalların su yoluyla taşınabileceğini sorduğumuz hidrobiyolog Kesici Avrupa’nın en büyüğü olan ve dünyanın en büyük 10 nükleer santrali arasında gösterilen; Dinyeper nehri üzerindeki Kakhovka Baraj Gölü’nün güney kıyısında bulunan nükleer enerji santralini işaret ediyor. Suya karışma olasılığı olan tehlikeli atıkların bir kısmının da  Zaporijya Nükleer Güç Santrali kaynaklı  atıklardan oluşabileceğini beklediklerini söyleyen Kesici şöyle devam ediyor:

“Santrallerde yakıt olarak genellikle toryum ve uranyum gibi yüksek radyoaktif elementlerin kullanıldığı bilinmektedir. Kakhovka Rezervuarı, aynı zamanda santralden ortaya çıkan yüksek sıcaklığın çözümünde soğutucu olarak kullanılmaktadır. Bilim insanları tarafından nükleer sızıntı olup olmadığının çok ciddi bir şekilde araştırılması ve açıklanması gerektiği bildirilmektedir. Yapılan açıklamalarda, nükleer santralin Eylül 2022’den bu yana tam kapasiteli çalışmadığı ve bu nedenle soğutma için daha az su kullanıldığı, fakat belli bir riskin olduğu da belirtilmiştir. Ama yine de temkinli olmakta fayda olduğu görüşündeyim, ne de olsa Çernobil sonrasında yaşananlar ve etkileri unutulmadı.”

Ukrayna’da patlama sonrası su seviyesi düşen baraj, nükleer santral için endişeleri artırıyor

‘Savaş kaynaklı ekosistem tahribatı ekokırım olarak değerlendirilebilir’

Savaş kaynaklı yıkımlar, patlamalar, çatışmalar, ulus ötesi kirliliğe ve zarara neden olan bir ekokırıma da neden oluyor. Bölge ve sınır tanımayan bir çevre felaketine yol açabildiği düşünüldüğünde sadece insanlara ve cansız unsurlara zarar vermekle kalmayan savaşlar, ekosistem hasarlarına neden oluyor. Savaş suçlarının arasında su kaynaklarının kirletilmesinin de yer alması gerektiği görüşünde olan Dr. Kesici, savaş kaynaklı ekosistem tahribatını ekokırım olarak nitelendiriyor.

‘Ukrayna’da Kakhovka barajının yıkımı tam anlamıyla bir ekolojik kırım’

Bölgede yaşanan kirlilik, biyolojik çeşitliliği ve besin zincirini  olumsuz etkilemekle kalmıyor; yaşam için gerekli olan suyun kalitesini düşürerek temiz ve güvenli suya erişimi  de zorlaştırıyor:

“Savaş,  iklim krizinin önemli etkilerinden biri olan kuraklığı artıran faaliyetlere sebep olması nedeniyle insanlık ayıbı ve suçudur. Gelecek için yaşamın sürdürülebilirliğini ancak doğayla uyumlu yaşamanın çok değerli ve yadsınamaz olduğunu bilerek, sağlayabiliriz.”

Nova Kahovka Barajı ve patlama hakkında

Nova Kahovka Hidroelektrik Enerji Santrali, Sovyetler Birliği döneminde Dinyeper Nehri’nde inşa edilen altı barajdan biri. Baraj gölü de dev boyutlarda. O kadar ki belli yerlerde karşı kıyı görülmediğinden, bölgede yaşayanlar baraj için “Kahovka Denizi” diyor.

Reuters haber ajansına göre baraj, ABD’nin Utah eyaletinde bulunan Büyük Tuz Gölü kadar su tutuyor.

Barajdaki sızıntıya tam olarak neyin neden olduğu belli değil ancak savaşan iki taraf da birbirini suçluyor.

Baraj, nehrin üst kısımlarına su veren büyük bir su rezervuarına sahip. Çiftçiler ürünlerini yetiştirmek için suya bağımlı ve bu patlama on binlerce kişiyi etkileme potansiyeline sahip. Nehrin 160 kilometre kuzeyindeki, Rusların kontrolü altındaki Zaporijya Nükleer Santrali’ne de soğutma suyu sağlayan baraj Dinyeper’den Rusya’nın işgali altındaki Kırım’a su taşınması adına kritik öneme sahip. 

Rusya, Ukrayna’yı işgalinden bu yana barajlara bir dizi saldırı düzenlemiş; geniş alanlarda sel olmasına yol açmış ve enerji tedarikine hasar vermişti. 

SIPRI: Nükleer savaş başlığı sayısı artarken dünya en tehlikeli dönemlerden birine sürükleniyor

İsveçli bir düşünce kuruluşu olan Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) 2023 yılı raporunda dünyadaki nükleer silahlanma tehlikesine dikkat çekildi.

ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail‘i dünyadaki nükleer güçler olarak sıralayan SIPRI, bu ülkelerin operasyonel nükleer silahlarının sayısının arttığı ve uzun vadeli modernizasyon ve geliştirme programlarına hız verildiği tespitinde bulundu.

Deutsche Welle‘nin aktardığına göre SIPRI raporunda, Ocak 2023 itibarıyla dünyada tahmini olarak 12 bin 512 nükleer başlık bulunduğu, aralarında 9 bin 576’sının potansiyel kullanım için depolarda hazır bulundurulduğu, kullanıma hazır nükleer başlık sayısının Ocak 2020’ye göre 86 arttığı belirtildi.

Nükleer silahların yüzde 90’ı ABD ve Rusya’nın elinde

Dünyadaki nükleer silahların yüzde 90’ının ABD ve Rusya’nın envanterinde bulunduğuna işaret eden SIPRI, her iki ülkenin nükleer silah sayısının 2022’ye göre sabit kaldığını belirtti, ancak Ukrayna savaşı nedeniyle yaşanan gerilimde şeffaflığın azaldığı da not edildi.

Raporda yer alan tahmini verilere göre, 2023 itibarıyla depolarda tutulan ve potansiyel kullanıma hazır başlık sayısı ABD’de bin 938, Rusya’da 2 bin 815, Birleşik Krallık’ta 105 ve Fransa’da 10 iken Çin’de 410 olarak kaydedildi.

Fotoğraf: Reuters

Rapora göre Hindistan’ın 164, Pakistan’ın 170, Kuzey Kore’nin 30 ve İsrail’in 90 nükleer başlığı depoda kullanıma hazır bulunuyor.

Nükleer güçler arasında İsrail, nükleer silahlara sahip olduğunu ne teyit eden ne de yalanlayan tek ülke konumunda bulunuyor.

Çin’in silah sayısında önemli artış

Rapor, Çin’in nükleer silahlarındaki artışa da vurgu yaptı. Ülkenin Ocak 2022’de 350 olan nükleer başlık sayısının Ocak 2023’te 410’a yükseldiğine dikkat çeken SIPRI, artış eğiliminin sürmesinin beklendiğini kaydetti.

SIPRI Direktörü Dan Smith, raporla ilgili olarak, dünyada nükleer silah sayısının düzenli olarak gerilediği uzun bir dönemin sonuna gelindiğini belirterek şu değerlendirmede bulundu:

İnsanlık tarihinin en tehlikeli dönemlerinden birine doğru sürükleniyoruz. Dünyadaki hükümetlerin jeopolitik gerilimleri yatıştırmak, silahlanma yarışını yavaşlatmak, çevresel sorunlar ve artan açlığın sonuçlarıyla başa çıkmak için iş birliği yollarını bulması hayati önem taşımakta.