The Guardian’da çevre muhabiri Fiona Harvey imzasıyla yayınlanan haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bora Kabatepe‘nin çevirisi ve sunuş yazısıyla sunuyoruz.
***
Sunuş: Bir çoğumuz kömürün artık terk edilmekte olan, modası geçmiş bir enerji kaynağı olduğunu ve artan iklim değişikliği/çevre bilinci sayesinde kömür tüketimimizin azalmakta olduğunu düşünebilir. Ama aşağıda çevirisini sunduğum yazıya kaynak olan Uluslararası Enerji Ajansı raporuna göre durum hiç de öyle değil. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişmekte olma bahanesinin arkasına sığınan ülkelerden gelen artış ile kömür 5 sene içerisinde petrolü geride bırakarak dünyanın en büyük enerji kaynağı olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyor. Bu halihazırda almış başını giden karbon salımlarına artan bir şekilde yenilerini ekleyerek tüm dünyayı iklim konusuda felakete sürükleyebilir. Bunu tersine çevirmek için öncelikle problemin farkında olunmalı ve alternatif çözümler talep edilmelidir. 50’ye yakın yeni termik santral planlayarak bu yarışta en önlerde giden Türkiye’de kömür karşıtı bilincin uyanması sadece yerel mücadelelerin değil iklim mücadelesinin de kazanılmasında önemli rol oynayacağını düşünüyor ve Guardian gazetesinde Fiona Harvey imzası ile 18 Aralık tarihinde yayınlanan yazının çevirisini sizlere sunuyorum. (Bora Kabatepe)
***
Uluslararası Enerji Ajansı, kömür tüketiminin, fiyatlardaki düşüş ve AB salım ticaret planlarındaki başarısızlık nedeniyle artacağını ve yeşil hedefleri tehdit edeceğini tahmin ediyor.
Dünya’nın enerji ekonomisi konusunda lider kurumuna göre, kömür dünyanın en büyük enerji kaynağı olma ünvaını önümüzdeki 5 sene içerisinde petrolün elinden alıp, iklim konusunda istenmeyen sonuçlarla karşılaşmamıza neden olabilir.
Kömürün yükselişinin altında yatan en önemli sebeplerden birisi ise ABD’de müthiş bir hızla artan kaya gazı kullanımı.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın (International Energy Agency) yayınladığı yeni araştırmaya göre kömür kullanımı karbon salımı azaltmayı taahhüt eden ülkeler de dahil olmak üzere tüm dünyada artıyor. Sadece, kaya gazının kömürün yerini aldığı ABD’de bir düşüş var. Bu düşüş tüm dünyada kömürün ucuzlamasına ve daha cezbedici olmasına neden oldu, salım ticareti planları ile kömür kullanımının önünü kesmeyi amaçlayan AB de bile.
UEA yöneticisi Maria van der Hoeven konu hakkında “Kömürün küresel enerji pastasındaki payı her geçen yıl artıyor ve eğer mevcut politikalarda bir değişikliğe gidilmezse kömür önümüzdeki 10 yıl içerisinde petrolü yakalayacak.” diyor
Kömür, petrol ve doğalgazın aksine bol bulunan, topraktan ucuza çıkarılabilen ve dünyanın çoğu bölgesinde bulunan bir kaynak. Bu avantajları sayesinde kömür geçtiğimiz 10 yılda yaşanan enerji ihtiyacının neredeyse yarısını tek başına karşıladı. UEA’ya göre Çin ve Hindistan’da önümüzdeki 5 senede yaşanacak artış dünya kömür tüketimini de beraberinde sürükleyecek ve bu süreç içerisinde Hindistan dünyanın en büyük ikinci tüketicisi ünvanını ABD’den alacak. Çin’in en büyük kömür ithalatçısı olduğu günümüzde Avustralya’yı yeni geride bırakan Endonezya da en büyük ihracatçı konumunda.
UEA: Çin ve Hindistan’ın kömür tüketimindeki artışta önümüzdeki 5 yıl içerisinde başı çekecek. Fotoğraf: Mayi Wong/EPA
UEA’nın Salı sabahı yayınlanan Orta Dönemli Kömür Pazarı Raporu’na göre dünya 2017’ye geldiğinde bugünden 1.2 milyar ton daha fazla kömür tüketiyor olacak – bu sayı bugün Rusya ve ABD’nin toplam tüketimine eşit. 2017 için küresel kömür tüketim tahmini 4.3 milyar ton petrol eşdeğer iken petrol tüketiminin aynı dönemde 4.4 milyar tona ulaşması bekleniyor.
Tüm fosil yakıtlar arasında en fazla karbon salımına (özellikle de eski teknolojili verimsiz santrallerde yakıldığında) neden olan kömür, iklim değişikliğinin en büyük aktörlerinden. Bu eski teknolojili santraller özel “temizlik” araçlarından yoksun olduğunda asit yağmurlarına neden olan kükürt ile civa, kurum gibi diğer kirleticilerin salımına da neden olmakta.
Van der Hoeven yüksek karbon fiyatlarının kullanılarak kömürün önünün kesilmediği ve yenilenebilir enerji gibi temiz teknolojilere olan desteklerin artmadığı bir senaryoda kömür talebinin azalmasının tek yolunun doğalgaz fiyatlarındaki düşüş olduğunu belirtiyor. Bu ABD’de oldu, ancak bunun sebebi kaya gazı üretiminde son 5 seneden yaşanan inanılmaz artıştı.
“ABD örneği gösteriyor ki sürdürülebilir bir üretim ve yerel kaynak kullanımı ile desteklenmiş esnek fiyatlandırma uygulamalarına sahip daha verimli bir gaz pazarı sayesinde kömür tüketimi, karbon salımı ve kullanıcıların faturaları enerji güvenliğini sarsmadan azaltılabilir. Avrupa, Çin ve diğer bölgeler bunu not etmeli.” diyor van der Hoeven.
Bu gidişat, kolay ulaşılabilen konvansiyonel kaynakları azalmakta ve buna bağlı olarak fiyatı artışta olan doğalgaz yerine kayalık bölgeler ve benzer coğrafik formasyonlarda bulunan ve “sıkı gaz” olarak da adlandırılan kaya gazı üretiminin yeni kaynak arayışında olan firmalar tarafından daha ekonomik olarak görülmesine ve üretiminin artmasına yola açacaktır. Ama bu yeni kaynaklar çıkarılmak için çok daha fazla enerji tüketiyor ve Kuzey Denizi’ndeki konvansiyonel gaz kuyularından çok daha fazla karbon salımına neden oluyor.
Avrupa’da salım ticaret planları ile karbondioksit salımları üzerine bir ceza fiyatı uygulaması devreye alınarak karbon-yoğun elektrik üretiminin önünün kesilmesi hedefleniyordu. Bu üreticilerin ve enerji-yoğun çalışan firmaların salımları üzerine bir kota belirleyip, bunu aşmaları durumda ekstra kota satın almalarını gerekiren bir sistem üzerinden işliyordu. Ancak aşırı kota dağıtımı, finansal kriz ve küçülmenin de etkisiyle birlikte büyük bir artık salım hakkına neden oldu ve bu ekstra karbon salımı hakkı elde etmek için istenen fiyatlara sert bir düşüş olarak yansıdı. Şu an karbon salımının tonu başına istenen birkaç euro düşük karbonlu yakıtlara geçme isteği uyandırmıyor ve kömür Avrupa’daki yeni rönesansının tadını çıkarıyor.
Bu sera gazı salımlarını azaltmayı hedefleyen dünyanın az sayıdaki mekanizmalarından birinin ana hedefine ulaşmaktaki başarısızlığını gözler önüne seriyor.
Van der Hoeven kendisini endişelendiren bir diğer faktörü de karbondioksit yakalama ve saklama teknolojilerinde yaşanan yavaş gelişme olarak işaret ediyor ve ekliyor: “Yakalama ve saklama teknolojileri istediğimiz hızda gelişmiyor ve bu CO2 salımlarının artmaya devam etmesine neden oluyor. Bu teknolojide ilerleme yaşanmadığı takdirde, diğer ülkeler de ABD örneğini tekrar edip kömür tüketimlerini azaltmayı beceremezlerse kömür iklim politikalarını iyice mahvetme riskini beraberinde getirecektir.”
Eğer bugün dur denmezse, dünya sahip olduğunu en kirli fosil yakıtı artan bir şekilde tüketmeye devam ederek iklim değişikliği konusunda çok daha riskli bir sürece girmek durumunda kalabilir.
Önceki gün Başbakan Erdoğan’ın protesto edildiği ODTÜ’den bazı öğrencilere yönelik operasyon dalgası başladı.
Gözaltına alınanlar arasında müvekkilleri bulunan avukat Deniz Özbilgin BBC Türkçe’ye verdiği bilgide yaklaşık 20 öğrencinin gözaltında alındığını ve gözaltıların sürdüğünü bildirdi.
Turnusol‘un haberine göre ise Ankara Baro Başkanı Av. Metin Feyzioğlu, şu anda edindikleri bilgiye göre 39 öğrencinin gözaltında olduğunu söyledi.
Şu ana kadar gözaltına alınan 12 öğrencinin isimlerine ulaşabildik. Bianet’in haberine göre ilk dalgada gözaltına alınan öğrencilerin isimleri şöyle: Bedirhan Şen, Kaldıraç okurları Mert Atmaca, Mustafa Bozkurt, Hasan Koç, Hüseyin Koç, Sosyalist Demokrasi Gençliği (SDG) üyesi İlhan Aslan, Öğrenci Kolektifleri üyesi Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Can Kaya, Gençlik Federasyonu üyeleri Cem Dursun ve Batuhan Demirci, ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporları Topluluğu üyesi Güven Kazım Altunkaya, İlhan Şen.
Şu anda ev baskınları ve gözaltılar devam ediyor. Yeşil Gazete’ye gelen bilgilere göre ikinci dalgada gözaltına alınan ODTÜ’lü öğrenciler arasında Yeşiller ve Sol Gelecek Parti Meclisi üyesi Sercan Çınar da var.
Öğrencilerin gözaltına alınma gerekçelerinin polise mukavemet, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet olduğu belirtildi. Operasyonun devam ettiği gerekçesiyle avukatların öğrencilerle görüşmesine izin verilmiyor.
Aldığımız yeni bilgileri aktarmaya devam edeceğiz.
The Guardian’ın Çevre Editörü John Vidal’in 17 Aralık’ta The Guardian’da yayınlanan makalesini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bora Kabatepe‘nin çevirisiyle sunuyoruz.
***
Lancet’te yayınlanan araştırma, araba kullanımındaki artışın 2010’da Güney ve Doğu Asya’da 2,1 milyon insanın erken ölümüne sebep olduğunu ortaya koydu.
Araba kullanımındaki artış, hızla büyüyen Asya şehirlerini hava kirliliğinin merkez üssü haline getirirken, küresel hastalıkları konu eden bir araştırmaya göre ölüm nedenleri listesinde obeziteyle birlikte en hızlı yükselen etken oldu.
Asya’da 2010 yılında 2.1 milyondan fazla insan, çoğunluğu araba ve kamyonlardan salınan dizel kurumu ve diğer gaz parçacıklardan kaynaklı olmak üzere hava kirliliği nedeniyle normal yaşam beklentisinden önce hayatını kaybetti. Hava kirliliğine neden olan diğer faktörler inşaat ve sanayiyi içeriyor. The Lancet dergisine göre bu ölümlerden 1.2 milyonu Çin ve Doğu Asya’da, 712.000’i de Hindistan ve Güney Asya’da gerçekleşti.
Tüm dünyada 2000 yılında hava kirliliği kaynaklı hastalıklardan ölenlerin sayısı 800.000 iken 2010’a geldiğimizde bu sayı 3.2 milyona yükseldi. “Küresel Hastalık Yükleri” (Global Burden of Disease) araştırmasına göre hava kirliliği ölüm nedenleri arasında ilk defa ilk 10 listesine girdi.
Bu beklenmedik sonuç bilim insanlarını ve kamu sağlığı kurumlarını şok etti. Doğal Kaynakları Koruma Konseyi (Natural Resources Defence Council) Güney Kaliforniya Direktörü David Pettit “Bu korkunç ve hepimizin tahminlerinden kötü bir sayı. Daha önceki çalışmalar sadece kent alanlarında ölçebildiğimiz iri taneli kirlilikle ile ilgili kısıtlı verilere dayanıyordu” dedi.
Yeni Delhi merkezli bir çevre örgütü olan Bilim ve Çevre Merkezi’nin (the Centre for Science and Environment) hava kirliliğinden sorumlu yetkilisi Anumita Roychowdhury ise “Artık elimizde başta çocuklar, yaşlılar ve yoksullar olmak üzere herkesin sağlığı üzerindeki riskleri azaltmak çok geç olmadan harekete geçmemiz gerektiğini gösteren sağlam deliller var. Kimse bu zehirli havadan kaçamaz!” dedi.
Asya şehirlerindeki kirliliğin halkların sağlığı üzerindeki etkisinin tamamen anlaşılmasının yıllar alabileceğini söyleyen Roychowdhury ekledi: “Kanser gibi ölümcül hastalıkları ancak uzun bir kuluçka döneminden sonra fark edebiliyoruz. Bu yüzden hastalıkların yükünü azaltmak adına hava kirliliğini bugünden durdurmak şart.”
Birlemiş Milletler ile ortak çalışan bir üniversiteler birliğinin de katkıda bulunduğu rapora göre hava kirliliğine bağlı ölümlerin %65’i, 2010 yılında toplam yaşam süresinden 52 milyon sağlıklı yıl kaybeden Asya’da gerçekleşiyor. Hava kirliliği ayrıca felç, kalp krizi ve bilişsel zayıflama risklerini de arttırıyor.
Eğer hava kirliliği hesaplarında açık havanın yanında iç mekanlarda, çoğunlukla odun kullanarak yemek pişirmeden kaynaklanan kirliliği de hesaba katacak olsaydık, kirli hava bugün kan basıncı sorunlarının ardından ikinci ölüm nedeni olurdu.
Yemek pişirmek için kömür ve odun gibi katı yakıtların kullanımı önemli derecede azalmış olsa da, yemek ve ısınmak için temiz enerji kaynakları bulmanın zorluğu hava kirliliği Güney Asya’da önemli bir risk olmaya devam ediyor.
Yeni Delhi’deki Hint Kapısı Anıtı kirlilikten bir örtüyle kaplanmış. Fotoğraf: Manish Swarup/AP
Hindistan’daki ince partikül kirliliği seviye olan metreküp başına 100 mikrogram seviyesinin bir hayli üzerinde. Bu sayı Diwali gibi festivaller sırasında 1000 mikrograma kadar çıkabiliyor.
Araba ve yakıt teknolojilerinde 2000’den bu yana yaşananan tüm iyileştirmeler araba sayısının artması nedeniyle etkisiz kaldı. Yalnız bu sene 18 milyon yeni araç satılması bekleniyor. Hong Kong ve Singapur’da her 1000 kişiye düşen 70-100 arabaya karşılık Delhi’de her 1000 kişiye 200 araba düşmekte.
Hükumetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) başkanı ve Yeni Delhi’deki Enerji ve Kaynaklar Enstitüsü’nün (Energy and Resources Institute in New Delhi) genel direktörü Rajendra Pachauri buna karşılık Delhi’de talep kısıtlayıcı önlemler alınmasını, araba sayısının büyümesinin kontrol edilerek kirlilik artışının da kontrol edilmesini tavsiye etti.
Bianca Jagger İnsan Hakları Vakfı’nın kurucusu ve Başkanı, Uluslararası Af Örgütü – ABD Yürütme Kurulu üyesi, Nikaragua doğumlu bir insan hakları ve barış aktivisti Bianca Jagger‘ın COP18 hakkındaki izlenimlerini ve hayalkırıklığını anlattığı yazısını, Huffingtonpost Blog’da yayınlanmasının ardından, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Betigül Onay‘ın çevirisiyle parçalar halinde sunuyoruz.
Hükümetler, harekete geçmedikleri için, bizi ölümcül iklim değişikliğine mahkum ediyorlar. Ama ümidi kesmemeliyiz. Herşey kaybedilmedi. Onlar geciktirirken ve laflarını dolandırırken, boş oturmak zorunda değiliz.
COP’lardaki o kadar çaba, para ve politik sahneden sonra, iklim değişikliği ile mücadele etmenin sorumluluğunun sivil topluma, genç insanlara, halk hareketine kalmasını insanın aklı almıyor. Ama bizim de durduğumuz nokta işte orası. Gezegeni korumak amacıyla “sıcaklığı düşürmek” için elimizden gelen herşeyi yapmalıyız. Hükümetler harekete geçmeyecekse, biz geçmeliyiz.
COP18’e dünyanın her tarafından 7,000’den fazla sivil toplum üyesi katıldı. Hükümet tartışmalarının kenarlarında özel sektörü (bilim insanlarını, STK’ları, gençlik hareketlerini) harekete geçmeye teşvik etmek için yüzlerce yan etkinlik ve toplantı vardı. Değişim için ivmenin hükümetlerden ve dünya liderlerinden değil de sivil toplumdan geleceği giderek açık hale geliyor. Margaret Meade’nin söylediği gibi, “Düşünceli, kararlı küçük bir vatandaş grubunun dünyayı değiştireceğinden hiç şüpheniz olmasın.”
Geçen sene Dünya Bankası bile ilerlemek ve 2 derece sıcaklık artışının altında kalabilmemiz için harekete geçmek amacıyla tüm çalışma programını revize etti. COP18’deki müzakereciler bunu önemsemediler.
UNCCF’nin ev sahibi olarak Katar önemli olumlu bir adım attı: organizatörler bölgesel Arap sivil toplumunu sürece dahil etmek için çaba serfetti. UNFCCC’ye göre bu ‘bölgesel STK’ların eşi benzeri görülmemiş bir katılımı’ ile sonuçlandı. ‘Hikma’ oturumları, Arapça’da ‘Hikma’ “bilgelik” anlamına geliyor, adı verilen geleneksel Arap topluluklarındaki iklim değişikliklerini ele alan özel oturumlar vardı.
Organizatörler; Mısır, Lübnan, BAE, Bahreyn, Umman ve diğer ülkelerden 110 gencin uçaklarını karşıladılar ve Doha’da ücretsiz konaklama sağladılar. Arap Gençlik İklim Hareketi konferanstan yalnıza 10 hafta önce, Arap gençliğinin iklim değişiklikleri tartışmalarında kendilerini ifade edebilmesi için kuruldu. Konferansta taze bir kandılar. 5 Aralık Çarşamba günü gerçekleşen Hikma oturumunda yaptıkları tutkulu açıklamalardan kararlılıkları belli oluyordu. Mısır’dan 19 yaşındaki Amira, Arap hükümetlerine, iklim değişikliğini gündemlerinde öncelikli hale getirmeleri ve fosil yakıtlardan uzaklaşmaları için ısrar ediyordu. “Petrol yiyip içemeyiz” dedi.18 yaşındaki Merna Ahli “Hayatta kalma hakkım için savaşmak için buradayım,”dedi.
1 Aralık Cumartesi günü, Doha, Doha Çölü tarafından organize edilen ilk iklim protestosunu deneyimledi (gösteriler normalde Katar’da yasal değil). Miting küçüktü, çoğu Arap Gençlik İklim hareketinden gelen yaklaşık 300 kişiden oluşuyordu. Genç insanların değişime çağıran sesleri, umutlanmak için neden oldu.
Hükümetlerin bizi başarısızlığa uğrattığı gerçeği baki – şimdi iklim değişikliği tehditini ele almak için birarada olmalıyız. Karşı karşıya olduğumuz kriz küresel, ve ancak küresel kolektif eylem yoluyla çözüm bulabiliriz. Vazgeçemeyiz ve vazgeçmemeliyiz.
İyi haber, iklim değişikliğini azaltmak için gerçekleştirebileceğimiz somut eylemler var. Bu nedenle, Mayıs 2012’de IUCN Bir Vaat Dik(“Plant a Pledge”) kampanyasının elçisi oldum.
Bir Vaat Dik’in amacı, Bonn Challenge hedefini desteklemek, yani 2020’ye kadar 150 milyon hektar orman vasfını yitirmiş arazi ve ormansızlaştırılmış alanın restore edilmesi. Bu, dünyanın tanık olduğu en büyük restorasyon girişimi.
Orman Peyzaj Restorasyonu Küresel Ortaklığı (GPFLR) dünya üzerinde 2 milyar hektarlık restorasyon için potansiyeli olan orman vasfını yitirmiş arazi ve ormansızlaştırılmış alanı haritalandırdı – Güney Amerika büyüklüğünde bir alan.
İklim Değişikliği Ekonomisi üzerine Stern Eleştirisi “ormansızlaştırmayı kontrol altına almanın sera gazı salımlarını azaltan maliyet- etkin bir yöntem” olduğunu kabul ediyor.Ormansızlaştırma tüm salımların yaklaşık %20’sini oluşturuyor ve iklim değişikliğini hızlandırıyor. Dünyanın ormanları biyokütlelerinde 289 gigaton karbon barındırıyor ve iklim değişikliğini azaltmada bir araç olarak kullanılabilirler. 150 milyon akre orman alanı her yıl yaklaşık 1 gigaton karbondioksit tutabiliyor. Bir Vaat Dik ve Bonn Challenge bu konuda çok yararlı.
Orman vasfını yitirmiş arazi ve ormansızlaştırılmış alanların restorasyonu sadece ağaç dikmekle ilgili değil. İnsanların ve toplumların restorasyon çabalarının kalbinde olmaları; çıplak ya da ormansızlaştırılmış alanları sağlıklı, verimli çalışma tabiatlarına dönüştürülmesine yol açıyor. Korunan alanlar, tarım, tabiat koruma alanları, ekolojik koridorlar, yenilenen ormanlar, yönetilen ekili alanlar, tarımsal ormancılık sitemleri, su yollarını korumak için nehir ya da göl kenarı dikimleri gibi çeşitli kullanımlara açılabilirler.
Bir Vaat Dik’i Haziran 2012’de Rio +20’de basın konferansında başlattık ve yaklaşık 18 milyon hektar alanı referans olacak bir restorasyon taahhütü olarak duyurduk. ABD Tarım Orman Servisi Departmanı15 milyon hektar için, Rwanda hükümeti 2 milyon hektar için, Brazilya Mata Atlantika Orman Restorasyon Paktı, hükümet ajanslarının bir koalisyonu, STKlar ve özel sektör ortakları 1 milyon hektar için söz verdi.
6 Aralık Perşembe, COP18’de , El Salvador ve Costa Rica’nın her birinin 1 milyon hektarlık taahhütünü duyurduğumda çok mutlu oldum. Bu 20 milyon hektar eder. 50 milyon’a yaklaşabilecek bir seviye.
BMS Rathore, Hindistan’ın Çevre ve Ormancılık Ortak Sekreteri, Hindinstan’ın Bonn Challenge’ına bağlılığını açıkladı, Hyderabad’daki COP11’de Bijolojik Çeşitlilik Konvansiyon’unda 10 milyon hektar ön taahhüt de bulundu. Meso-Amerikan İnsan ve Orman Birliği (The Meso- American Alliance of Peoples and Forests) 20 milyon hektar taahhütte bulunmayı düşündüklerini belirtti. GPFLR ve IUCN’de taahhütlerini resmileştimelerini görmeyi umuyoruz.
Kampanyanın başarısı ve restorasyon taahhütlerinin sayısı beklentilerin üzerine çıktı. 2012 için 7 milyon hektar olan taahhüt hedeflerini çoktan geçtik.
Ama hala hükümetleri ve diğer arazi sahiplerini ya da işletmecilerini Bonn Challenge’ı başarmak için 2020’ye kadar ikna etmeliyiz.
IUCN tarafından düzenlenen ve Airbus’ın sponspr olduğu Bir Vaat Dik kampanyası tam da bunu yapmaya çalışıyor. www.platapledge.com ‘daki her taahhüt, dünya liderlerine yönelik bir dilekçeye destek oluyor ve Bonn Challenge’ı başarabilmek için hükümetleri detaylarla ilgili -‘nerede, ne zaman ve nasıl?’- kalemlerini kağıtlarının üzerine koymaya davet ediyor.
Ormanlara ve ekosisteme zarar vermek, küresel GSYİMH’yı yaklaşık %7 azaltabilir ve 2050’ye kadar dünyanın en fakir topluluklarının yaşam standartlarını yarıya indirebilir. Ormanlar en temel ihtiyaçlarımını sağlıyorlar. Temiz hava, besin, dünyanın tatlı suyunun dörtte üçü, barınma, sağlık ve ekonomik kalkınma için hayati önem taşıyorlar. 1.6 milyar insan, dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri geçimlerini ormandan sağlıyor. 300 milyon insan ormanları evleri olarak görüyorlar.
Acil olarak Bonn Challenge’ı hedeflerine katkıda bulunmaları için hükümetler, iş dünyası, büyük arazi sahipleri ve topluluklar üzerinde kamuoyu baskısı oluşturmalıyız.
Kaderimiz ve gelecek nesillerin kaderi buna bağlı.
Restorasyon, milyonlarca insanı yoksulluktan kurtarabilir ve yerel ve küresel ekonomilere yıllık olarak 80 milyar US dolardan daha fazla enjekte edebilir. Bir yandan da hükümetlerin söz verdiği karbon salım azaltımları ile tehlikeli iklim değişikliğini önlemek için gereken %11’den %17 arasındaki fark azalmış olur. Yararlarını sadece kendi hayatımızda görmeyeceğiz, ileriki yıllarda da göreceğiz.
Sonuç
Küresel iklim müzakereleri batarken, ancak Bir Vaat Dik gibi girişimler değişimi etkileyecek. Politikacılar ve müzakereciler gerçeklikle bağlarını kopardılar ve insani ve çevresel maliyetler yıkıcı olacak.
İklim değişikliğini engellemek amacıyla ihtiyacımız olan somut kararları vermesi için politikacılara artık güvenemeyeceğimizi COP18 bize gösterdi.
Naderev Sano, COP18’de sorumluluk almaları için dünya liderlerine seslendi. ‘Lütfen’ dedi, ‘2012, dünyanın istediği geleceğe ulaşması amacıyla sorumluluk alma cesaretini ve iradesini gösterdiği yıl olarak anılsın.’
2012 işlerin gidişatını değiştirmek için politikacıların cesaret ya da irade bulduğu yıl olarak hatırlanmayacak. Sorumluluklarına uygun yaşamadılar. Müzakereciler Nadarev Sano’yu başarısızlığa uğrattılar, ve hepimizi başarısızlığa uğrattılar. Eylemleriyle istediğimiz geleceğe erişemeyeceğiz.
Bu zorlukla yüzleşmek şimdi bizim elimizde. Naderev Sano’nun kelimeleriyle: ‘ biz değilsek, o zaman kim? Şimdi değilse, ne zaman? Burada değilse, o zaman nerede?’
Bizim oralarda bir insanı toprağa verdiğimizde “O’nu sakladık” denir. Gömmek ya da toprağa vermek eylemlerindeki soğuk nesnellikten uzak daha masumane, daha çocuksu; sanki bizimle bağını koparmayan bir eylem “saklamak”… Sanki bir oyun da sonrasında buluverecekmişiz gibi bir duyguya götürüyor beni “saklamak”.
Hani yine “…hepimiz toprak olacağız…/ hepimizin gideceği yer…/ şu fani dünya kimseye kalmaz…” benzeri cümlelerle ölümlülüğümüzü kabulü olağanlaştıran/ hatırlatan algılara gönderme yapılır ve duruma göre kurulan cümle içinde kullanılır ya işte böyle cümleler içinde de “bir gün yanına gitmek/kavuşmak/buluşmak” sıkça kullanılır.
Bu girizgah ile başladım çünkü biricik “Ekin Öztürk”ü saklayalı bugün tam bir hafta oldu…
İslami ritüellerde bu tarihte “yedisini yapmak” denen bir anma toplantısı yapılır. Cenaze sahibi eş, dost, akraba, konu komşu ve yakınlarını davet ederek; -gelir durumuna göre evde ya da camide- mevlüt/kur’an/kırk yasin okutur ve ardından dualar okunarak irmik helvası/pilav üstü tavuk dağıtır… Kuşkusuz bu davet esnasında da yakın çevre bu seremoniyi örgütleyendir ve böylece hem birinci dereceden kayıp yakınları acılarını bir kez daha topluca paylaşmış olurlar hem de sanki yasın ilk ayağı toplumsal olarak tamamlanır.
10.12.2012 gecesi ertesi güne evrilirken “Bakırköy’de sağanak yağış sebebiyle kontrolden çıkan otomobilin yol kenarındaki yön tabelasına çarpması sonucu 1 kişi öldü, 1’i ağır 2 kişi de yaralandı.”
“Kaza, saat 02.30 sıralarında, Ekrem Kurt bulvarında meydana geldi. Sahil yolundan D-100 karayoluna doğru ilerleyen Hasan Yılmaz (32) idaresindeki 34 J 5481 plakalı otomobil, yağmur sebebiyle kayganlaşan yoldan çıkarak yön tabelasının direğine çarptı. Sürücü Yılmaz ile yanında oturan ismi öğrenilemeyen kadın, araç içinde sıkıştı. Arka koltukta oturan ve kazadan hafif sıyrıklarla kurtulan İlyas Yüksel, durumu itfaiye ve sağlık ekiplerine bildirdi. İtfaiye ekibi, yaralıları sıkıştıkları yerden kurtararak hastaneye sevk etti.
Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan Hasan Yılmaz’ın hayati tehlikesinin bulunmadığı belirtildi. Samatya İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde kaldırılan ve ismi öğrenilemeyen kadın ise tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Görgü tanıkları, büyük bir gürültü duyup geldiklerini, araçta 2 kişi gördüklerini ve durumlarının ağır olduğunu söyledi. Kaza sebebiyle trafik bir süre kontrollü olarak sağlandı. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.” diye bir 3. sayfa haberi düştü pek çok “yüksek tirajlı” gazeteye…
Hatta bazılarında “20-25 yaşlarında kimliği belirlenemeyen kadın olay yerinde öldü” diye söz ediliyordu.
11.11.2012 sabahı bilgisayarımın başına geçip mail kutumu açtığımda “Ekin’i kaybettik” konulu ileti gözüme battı. Önceliğim diğerleri oldu.İçimde patlayan volkana sanki o maili açmazsam zamanı geri saracakmışım gibi bir duygu vardı. Açtım… Sonrası büyük bir boşluk, çaresizlik, yıkım karmakarışık. Hastaneye gidiyor olduğu bilgisi verilen arkadaşı yine “bir ümit, bir ümit…” diye aklımdan geçirerek aradım. Olan olmuş trafik canavarı diye kodlanan ülke gerçeği bula bula şimdi de güzel kuzum Ekin’ciki de bulmuştu…
Kimdi Ekin Öztürk? Ben onunla nasıl tanışmıştım?…
Sol kamuoyunda pek iyi bilinen ve -sanırım bunu söylemek hiç de abartı olmaz – sayılan, sevgi duyulan Çörtüğün İsmet lakaplı İsmet Öztürk ile yine emekçi bir aileden gelen ve en sevdiğim yol arkadaşlarımdan Şerife Yıldırım’ın kızıydı Ekin.
Yıllaaar önce Ekin’le henüz yaşını doldurmamışken tanışmıştım. Babası kanser ameliyatı için hastanede yatarken ve Şerife’de hayat arkadaşının yanında zor günleri günlere eklerken minik Ekin bize konuk olmuş; ben de yedi yaşlarındaki kızımla ona ciciannelik/ciciablalık etmiştik. Çok güzel bir ablabebek’ti Ekin… Bize masumiyetimizi geri vermiş; masaaltı oyun arkadaşlığı ve pırıl pırıl zekası ile o bizden biri biz onun vazgeçilmezi olmuştuk. Gün geldi baba eve döndü ve biz de minik yol arkadaşımızı evine uğurladık.
İsmet Abi benim has ağabeyimdi. Gerçek ağabeylerimden bile daha yakın bulduğum “tevazuunun cisimleşmiş hali” olan İsmet Abi tam 18 yıl hem kanserle mücadele etti. Hem de hiç kopmadı mücadeleden. Eşi de öyle…
Bu 18 yıl içinde çok birbirinin içine giren/değen hayatlarımız olmadı; olamadı ama hep birbirimizin yanında yamacında varlığımızı hissettik.
Geçen yıl Kasım ayının sonlarında veda etti bize İsmet Abi…Yine “ağabeyliğini yaparak”. 1997 yılında kaleme alıp zarfladığı son mektubunda isteğinin bir nasihat olmadığını da vurgulayarak kadavra olmak istediğini yazmıştı…Bundan böyle bedeni ile de genç insanların eğitimine katkı koymak istemişti Koca Çınar…Alkışlarla ve sloganlarla uğurlandı. O’nu anmak için toplantılar düzenlendi. Ben yoktum. Bedenimin bana ettiği oyunlar yüzünden hüzünle, iletişim olanaklarının gelişmişliği sayesine “oradaymışçasına” izleyebildim gidişini o kadar.
Sonrasında telefonda bir kez hatır sormak için aradığımda Ekin açtı babasının telefonunu o kullanıyormuş artık. Şerife’nin sağlığını sordum; lafladık biraz. Çünkü Şerife de birkaç yıldır kanser denen çağın hastalığı ile boğuşuyordu…
Neredeyse bir yıl olmuş… Babanın vedasından sonra bir yıl… Son konuşmamızın ardından bir yıl… Ve bu kara haber!
Ekin’i şu anda Rumelikavağ’ındaki mezarlığa “saklayalı” da bir hafta oldu…
Her ne kadar izini sürmüş olsam da bana çocukluğumu geri veren Ekin’imin genç kız oluşuna tanık olamadım. İsterdim çok isterdim. Bizim çocuklarımızdan biri demek kolay. Ama kaçının hayatına değip onların ablaları/ağabeyleri/teyze veya amcaları olabiliyoruz?
Sanırım bir durup düşünmek gerek.
Ekin sanatla iç içeymiş. Tiyatrocu olmak istermiş. Müjdat Gezen Kültür Merkezinde eğitim almış bir süre. Geçen yıl babasının zor günlerinde girdiği özel yetenek sınavını kazanamamış ve açık öğretime kaydolmuş. Harçlığını çıkarmak için Mac Donalds’da çalışmış bir süre… Kazadan önce girdiği Nazım Hikmet Kültür Merkezi Tiyatro Bölümü sınavını da üstün başarı ile kazandığını hafta başında öğrendik.
Ekin’e ve Ekin’in şahsında bir dönemin çocuklarına borcumuz var bana göre… Daha güzel bir dünya için yola çıkmış bizlerin kan bağından çok daha derin bağlılıklar örmek gibi…
Ekin’i en azından boyalı basının üçüncü sayfa haberi olmaktan çıkarıp anısını diri tutmak gibi…
Phoenix Blog‘dan Wen Stephenson‘un Kanadalı ünlü gazeteci, yazar ve aktivist Naomi Klein‘le yaptığı ve 15 Aralık’ta Naomi Klein’in web sitesinde yayımlanan röportajı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özde Çakmak‘ın çevirisiyle yayınlıyoruz.
Naomi Klein
Phoenix’den Wen Stephenson, iklim adaletine dikkat çeken – “siyahlara bürünmüş, şirket-karşıtı küresel solun sivri dilli sözcüsü, Occupy’cıların dostu, petrol baronlarının korkulu rüyası” – Naomi Klein’ın portresini çiziyor. Aşağıda, Klein’in 350.org’dan Bill McKibben ile ittifakından, çevre hareketi hakkındaki görüşlerine ve iklim hareketi hakkında bilinçli bir ebeveyn olma çabaları üzerine sohbetlerinden uzunca bir bölüm verilmektedir. Bu röportaj, 8 Kasım 2012 tarihinde gerçekleşmiştir. Metin, uzunluk ve netlik açısından gözden geçirilmiştir.
…
Wen Stephenson: Bill McKibben ve 350.org ile işbirliğiniz nasıl başladı? Sizi bu işbirliğine iten ne oldu?
Naomi Klein: İklim sorununa ilgim ilk defa iklim borcu sorunu ile başladı. Aslında, 2008’de Harper için, kölelik tazminatı üzerine bir araştırma yapıyor, uzun bir yazı kaleme alıyordum. Durban’daki (Durban, Güney Afrika) ırkçılık karşıtı konferansla hep yakından ilgilenmişimdir. 2001 Eylül’ündeki bu BM konferansının açtığı yol, gerçekten de ABD ve Afrika’daki tazminat hareketinin önünü açtı. Hareket, inanılmaz derecede yaygınlaşıyordu. Manning Marable’ın yazıları Times’da yayınlanıyordu, Wall Street Journal ve Washington Post’un serbest kürsü sayfalarındaydı.
Fakat, o tarihte (11 Eylül 2001) bir çok şey gündemin dışında kaldı. Bunlardan biri, o sırada yaptığımız tazminat tartışmasıydı. “Durban II” 2008’de Cenevre’deydi. Tazminat tartışmasına ne olduğuna dair bir yazı yazmak istiyordum. Böylece, konferans için Cenevre’ye gittim, oldukça ilginçti. Biri bana hareketin değiştiğini, artık iklim borcu üzerine olduğunu söyledi. İklim hareketiyle, sağlam bilimsel hedeflerle Kuzey-Güney sermaye transferi argümanını daha iyi yapabileceğimize inanıyoruz; rakamlar o kadar net. Karbonu kimlerin saldığını biliyoruz, bu işin ticaretini kimlerin yaptığını biliyoruz, çok daha net bir dava. Üstelik, sonuçları aynı – geri dönüşü de oluyor. İklim borcu hakkındaki ilk toplantımı Cenevre’de bir grup aktivistle yaptım. Konuya böyle dahil oldum.
Sonra, 2009’da Kopenhag’a gittim. Daha çok, iklim borcu ve tazminat talebinde bulunuyordum. Kopenhag’ın küresel güneyinden gelen güçlü bir talepti bu. Bill ile ilk kez orada karşılaştım. Ve Kopenhag’da 350’den çok etkilendim, ada ülkelerinin ve bilimden yana olanların ne kadar da ne kadar da güçlü savunucularıydılar. Bütün o büyük sivil toplum örgütleri politika yapıyordu – bilirsiniz, “buradan ne koparabiliriz?” diyorlardı – 350’nin bunların hiçbirini yapmamasına bayıldım. Yalnızca, bilimin gerektirdiklerine odaklanmışlardı. Herkes 2 dereceden bahsederken, onlar ada uluslarının hayatta kalabilmesi için 1,5 dereceden söz ediyorlardı.
Böylece, Kopenhag birçok açıdan hayatımı değiştirdi, hem bir hayal kırıklığı olduğu için hem de ada ülkelerini ve Sahraaltı Afrika’yı temsil eden insanlarla zaman geçirdiğinizde, onlar iklim değişikliğini “soykırım” gibi sözcüklerle ifade ediyorlar. Ve bu, Amerikan delegelerini çok ama çok rahatsız ediyor.
Dilimizde, durdurmak işimize gelmediği için bilerek bir ulusun yok oluşuna göz yummak anlamına gelen bir kelime yok. Yani, soykırım olduğu söylenebilir, çünkü soykırım bir kültürün kasten ortadan kaldırılmasıdır. Kültürünüzün yok olmasını istemiyoruz, sadece bunu durduracak kadar umursamıyoruz. Amacımız, ülkenizin elinizden gitmesi değil; amacımız, sadece yaptığımızı yapmaya devam edebilmek. Yaptığımızı yapmaya devam ettiğimiz takdirde sonucun bu olacağını biliyoruz ama yine de yapacağız. Bu nedir? Cehaletle açıklanamaz. Bir karar alıyoruz. Buna ne ad verilir? Bu deneyimi yaşayan insanlara kesinlikle soykırım gibi geliyor.
Yani, 350, ilk orada dikkatimi çekti. Bilime olan sadakatlerinden, özellikle de ada ülkeleriyle sıkı bir dayanışma içinde mücadele etmelerinden çok etkilendim.
NK: “Hesabı Sen Yap” rakamlara sığmayan bir hareket. Britanya’da, Karbon Takibi Girişimi grubu tarafından hazırlanan “Karbon Kabarcığı” raporunun aslını okuyordum. Raporun ismi, “Yanmayan Karbon: Dünyadaki finans piyasaları karbon kabarcığı mı taşıyor?”. Gerçekten, tuhaf bir rapor çünkü Britanya’daki düzenleyicilere yönelik ve onlara, düşük gelir grubuna yüksek faizle verilen mortgage kredisi gibi bir balonun piyasada dolaştığını söylüyor. “Eşikaltı mortgage balonu felaketinden sonra bu balonları ciddiye almanız ve başka bir şok yaşanmasını önlemeniz gerekir” diyor. Yani, böyle bir balonun varlığı harekete geçilmesi için gerekçe olarak gösteriyorlar. Bütün dünya hükümetleri Kopenhag’da bir araya geldi ve küresel sıcaklığın 2 dereceden fazla artmasına engel olmada mutabakata vardılar. Biliyoruz ki, X miktarda karbon bize bu hedefi tutturma şansı vermek için atmosfere girebilir, bunda hepimiz hemfikiriz, fakat eğer bu şirketlerin yaptıklarına bakacak olursanız, bu şirketlerin sahip olduğu rezervlere bakarsanız, rezervlerindeki mevcut karbona bakarsanız… Bu miktarın beş kat üzerindeyiz demektir. Burada bir sorun var, sayın düzenleyici. Besbelli, böyle şey olmaz. Bu balon patlayacaktır.
Raporu okudum ve ayvayı yedik diye düşündüm. Ay, balon varmış, patlayacakmış diye düşünmedim. Balon biziz diye düşündüm—patlayacak olan bizleriz. Çünkü, bütün o “Hesabı Sen Yap” konseptinin dayandığı bu raporu hazırlayan tüm o harika insanların affına sığınıyorum, ama bence bunu piyasa balonu olarak görmek oldukça naif bir yaklaşım. Gerçekte olan ise fosil yakıtı şirketleri avukatlarıyla birlikte bu 2 derece hedefine baktılar ve bunun saçmalık olduğuna karar verdiler. Kopenhag’daki anlaşmanın bağlayıcı olmadığı gerçeğine baktılar – bu hükümetlerin karbon seviyelerini 2 derece aşağı çekmek için gerekeni yapma niyetleri olmadığı gerçeğine – ve bundan paçalarını sıyırabilecekleri sonucuna vardılar. Gezegeni yoketmeye devam kararı aldılar. Hissedarları da aynı kanıdaydı.
Bu yüzden, Bill’i aradım, bunlar manyak rakamlar, bu konuda bir şeyler yapmamız gerek. O zaten iş üstündeydi, aynı rakamları o da görmüştü ve ne yapabileceğimizi düşünüyordu. En iyi çözümün tasfiye olduğuna karar verdik – dikkatlerini bu şekilde çekecektik. Çünkü bu fosil yakıt endüstrisinin krizi değil, biz o hale getirmediğimiz sürece. Ve bunu yapmak da bize düşüyor. Hareketin işi bu.
Gençlerin sürüklediği bir hareket olması çok önemli. Gençlerin, onların eğitimiyle yükümlü olan ve onları geleceğe hazırlayan kişilere “Neden geleceğimle kumar oynuyorsun? Geleceğime inanıyor musun, inanmıyor musun?” demeleriyle başlıyor.
Bence, bu gençler için daha büyük bir aydınlanmasının bir parçası sadece, bütün bu kültürün, bütün ekonominin gelecekleri hakkında bahse girdiğini farketmelerinin. Öğrenci harçlarının artması, öğrenci kredisi, işsizlik – genç insanlar çoktan yetişkinlerin, gelecek için onlara çeşitli imkanlar sunması gereken kişilerin, o geleceği bizzat kendi elleriyle her açıdan gençleri borç batağına sokarak, onurlu bir iş bulma umutlarının çok çok azaldığı bir ekonomi yaratarak o geleceğe kumpas kurduğunu seziyorlar. Gençler bu cephelerde zaten gelecekleri için savaş veriyorlar. Ve gelecekleri için asıl savaşım da bu.
Gençlerin, iklim mücadelesi için diğer mücadelelerinden vazgeçmeleri gerektiğini düşünmüyorum. Bence, bunları aynı bütünün parçaları olarak görmeliyiz. Bütün bu saflarda onların geleceği için savaşmak durumundayız.
WS: Belki bu nesilden nesile değişen bir şeydir ama bazı geleneksel çevreci tipler olduğunu biliyorum fosil yakıt endüstrisinin düşman olduğu- başka bir deyişle, “bizler düşman değiliz, düşman Exxon” – fikrini hakaret sayan. Fakat, sen ve Bill ve geri kalanımız kendini bu beladan kurtardı.
NK: Söyleyeceğim iki şey var. Birincisi, evet, fosil yakıtlardan kurtulmak gerçekten de kolay olmayacak. Uyuşturucudan kurtulmak istiyorsan, bunu senin yapman gerekir, detox gibi zahmetli bir şeyi kimse senin yerine yapamaz. Fosil yakıtlardan kurtulmayı da kimse kolaylaştırmayacak. Fakat, ilk kural, fırsatçıları defet. Fosil yakıt şirketleri bu rolü oynuyorlar. Bu şeylerden kurtulmak gibi zorlu bir görevi dayanılmaz şekilde, inanılmayacak kadar zorlaştırıyorlar.
WS: Fiyatı suni olarak aşağı çekerek mi?
NK: Evet, ve bizi reklamlarla bombalayarak, politikacılarımızı satın alarak ve aklına ne gelirse. Bu yüzden, onların yakalarını bırakmayalım ki o zor işin altından kalkabilelim. Başka bir alternatifi yok.
Bununla beraber, bence yeşil harekette gerçekten misantropik (Sorunun “insan”ın ta kendisi olduğunu düşünen – Editör), bir damar var. Bütün başarısızlıklar için tamamen kendimizi suçlama eğiliminde olan mazoşist bir yan var. Biz değişmek istemiyoruz, çok benciliz, intihara meyilliyiz, biz buyuz. İklim konusunda neden başarısız olduğumuzu açıklamak için yapılan bütün o insan doğası argümanları…
Benim gördüğüm kadarıyla, aslında, bu hareket yükselişe geçti, tekrar tekrar ve şu kararları aldık – geri dönüşümü sağlayacağız, bisiklete bineceğiz, Rio ve Kopenhag için etkinlikleri arttırdık – hareket bir yükseliyor, bir inişe geçiyor. “İşimize Gelmeyen Gerçek” anı geliyor, geldiği gibi gidiyor. Asıl sorulması gereken soru, neden? Neden momentumu sürdürmekten bu kadar aciziz, bu hareketi kim sabote ediyor? Bunların bir kısmı, inkarcılık ve yanlış bilgilendirme ile doğrudan sabote eden fosil yakıt şirketleridir.
İnsanlar yine de kulak veriyor. Kanada’da, çevre hareketimizin oldukça güçlü olduğunu söyleyebilirim. Yaşadığım şehir, Toronto’da her Çarşamba herkes evinin önüne yeşil kompostlama kutularını koyuyor. Çöp kutusundan daha büyük. Ve inanılmaz, kompostlamanın elde ettiği başarı. İnsanlar bunu bir hareket olarak görmüyor, ama işte, insanların işini kolaylaştır, onlar da yapsın. Benim muhitimde plastik torbalar görünmez oldu. Hatta, daha az araba dostu olması için muhitim baştan aşağı yeniden tasarlandı – bunun gerçekleşmesi için insanlar iki yıl boyunca inşaat halinde yaşadı.
Ama sonra gazeteyi elinize alıyorsunuz ve ülkenizin katran kumları yüzünden emisyonu %30 artırdığını okuyorsunuz. Başka bir deyişle, fosil yakıt endüstrinin yaptıkları bizim yaptığımız her şeyi bozuyor. Ve kendini enayi gibi hissediyorsun.
Bence, yeşil hareketin verecek çok hesabı var – bu sorunu kişiselleştirdikleri ve ampul değiştirmek ve geri dönüşümden ibaretmiş gibi gösterdikleri için. Ama, bu durum değişiyor. Bence, Keystone mücadelesi anahtar niteliğindeydi. Kanada’da, çevre hareketi ve ekonomik adalet hareketi Keystone karşıtı mücadeleyle öyle canlandı ki… Petrol boru hatlarının batı kıyısına geçmesini önlemek için deli gibi mücadele ediyor ve kazanıyoruz. Batı kıyısında olanlar inanılmaz. Bugüne kadar bir parçası olduğum en güzel hareket.
Sadece bireysel hareketten boru hatlarıyla, benzin şirketleriyle savaşma aşamasına bir zıplama gerçekleştiriyoruz bile. Ama her seferinde tek bir boru hattıyla savaşamayız – bunun sürdürülebilir bir model olmadığını biliyoruz, mega projelerle tek tek savaşamayacağımızı biliyoruz. “Hesabı Sen Yap” burada devreye giriyor. Onların iş modelini izlemek zorundayız, yaptığımız da bu.
WS: “Merkezi taşı” lafıyla tanınıyorsun. “Hesabı Sen Yap” ile de yapmaya çalıştığın bu mu?
NK: Ya, evet. “Merkezi taşı” derken, hep ne derim bilirsiniz, hadi petrol şirketlerini kamulaştıralım. (gülüşmeler)
WS: Tabii – Çıkıp “saçma sapan laflar” etmemiz gerektiğini de söylemişsin (gülüşmeler). “Hesabı Sen Yap” saçma sapan mı konuşuyor?
NK: Sanmıyorum. Demek istediğim, kesinlikle merkezi taşıyorlar. Ama bunun saçma olduğunu düşünmüyorum.
Sanıyorum öyle bir noktaya geleceğiz ki benzin şirketlerinin kamulaştırılması da saçma gelmeyecek. Çünkü, faturalar gelmeye devam edecek. Yaptıkları pisliği temizlemek o kadar pahalıya mal olacak ki neden bunları onlar değil de biz ödüyoruz diye sormak mecburiyetinde kalacağız. O kadar karlılarsa, bu dolandırıcı şirketlerin karını hem yol açtıkları pisliği temizlemek hem de o şeyden kurtulmak için kullanmaya ne dersiniz? Geçmişte petrol şirketleri bize bunu gönüllü olarak yapacaklarını söylemişlerdi. BP’nin bütün o “Petrolün Ötesi” ayakları oydu. Ama hiçbir şekilde, biçimde ya da formda bunu kendi başlarına yapmayacaklar. Ne zaman üç ayda bir yayınlanan raporları ve hissedarların eline geçen astronomik kârları duysam, o para bu krizle başa çıkmak için bizde olmayan paradır.
WS: Sadece hissedarların eline geçmekle de kalmıyor, yeni sondajlara, katran kumu vb. aktarılıyor.
NK: Kesinlikle. Yani bunun hiç de saçma sapan olduğunu düşünmüyorum. Çıkıp saçma sapan laflar edin derken, diğerlerine deli saçması gibi gelen şeyler söyleyin demek istedim. Yoksa, bunlar bana saçma gelmiyor.
WS: Bir an durup anaakım medyanın bakışıyla bakarsak…
NK: Saçma olan ne biliyor musun, bizi tarihteki en pahalı kirliliği temizlemekte yalnız bırakan şirketlerin kazandıkları bütün parayı kendilerine saklamaları. Hayır. Asıl saçmalık budur.
WS: Bill McKibben ve Naomi Klein’ı aynı sahnede görmek sence ne anlama geliyor? Neyi simgeliyor?
NK: İklim değişikliği, zamanımızın insan hakları mücadelesidir. Ve sadece çevrecilere bırakılamayacak kadar önemlidir. (gülüşmeler) Kastettiğim, çevre hareketine ihtiyacımız olduğu, ama soldan korkmaları pahasına da değil. Fonlarını kaybetme korkusuyla hareket ederlerse olmaz. Buna zaman yok.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Bill beni ilk kez 350 kuruluna davet ettiğinde şaşırdım, çünkü çevre hareketi tarafından karın ağrısı olarak görülmeye alışmıştım. Tazminat ve iklim borcundan söz ettiğimde – Kopenhag ve sonrasında bu yüzden çok laf işittim; çünkü bu, verilmek istenen mesajın dışında görülüyordu. Ve uygunsuz. Amerikan halkına satılamayan uygunsuz bir gerçek. Bu gibi şeylerde çenenizi kapatmanız gerekir. Bu yüzden, Bill beni davet edince şaşırdım, toksik olduğumu filan düşünmeye başlamıştım. Bence bu, 350’nin bu konudaki derin anlayışını da gösteriyor, bu hareketler biraraya gelmek zorunda. Bunun bir parçası olmak oldukça heyecan vericiydi. 350 ile çok gurur duyuyorum. Kendimi kötü hissettiğimde, web sitesini açıyor ve neler olduğunu okuyorum. Organizasyon, her kampanya ile daha sofistike bir hale geliyor. İki yıl içinde, yıldırım hızındaki bu gelişmeyi izlemek insanı sersemletiyor.
WS: Geçtiğimiz günlerde, yeni kitabı “America, The Possible” hakkında Gus Speth ile bir röportaj gerçekleştirdim. Senin yeni kitabın ve The Nation’daki argümanınla oldukça benzer yanları vardı. Aklın yolu birdir…
NK: Ama yazmaya gelince bazılarının eli daha çabuktur. (gülüşmeler)
WS: Doğru. Tıpkı onun gibi, sen de ekonomik sistemimiz ile iklim değişikliği ve ekonomik, politik ve kültürel seviyelerde sistem değişikliğine duyulan ihtiyaç arasındaki ilişkiye vurgu yapıyorsun. Elbette, hepimizin bildiği gibi, bu düzeni sağlamak çok zor – iklim hareketi yandaşları da dahil olmak üzere pek çok kişi “sistem değişikliği” ya da görünürde onun gibi radikal bir laf geçince duymazdan geliyorlar. “Dalga mı geçiyorsun? Daha karbon vergisini geçiremiyoruz.” Bunun da bizi getirdiği nokta, Phoenix’deki yazımda da belirttiğim gibi, iklim ile ilgili ülke çapında olması gerektiği gibi bir tartışma ortamı yaratılmaması – yalnızca bilimin krizin ne kadar önemli ve acil olduğu hakkında söyledikleri açısından değil de, bizim ne yapmamız gerektiği konusunda da. İnkar halinde olanlar, yalnızca sağcılar da değil. Merkez, merkez-sol, hatta sol bile bununla yüzleşmiyor. Sanki, iklim değişikliği gereğinden fazla varsayıma davet çıkarıyormuş gibi. İlericiler bile hala ekonomik adalet fikirlerini GDP büyüme tahakkümüne bağlıyorlar. Ama, iklim adaleti olmadan ekonomik adaletten söz edilebilir mi? Bu ikisini birbirinden ayırabilir miyiz?
NK: Kesinlikle, ekonomik adalet olmadan iklim hareketi ve gerçek iklim çözümleri olması mümkün değil. Çünkü, uluslararası açıdan bakacak olursak, BM’in iklim müzakerelerini açmaza sürükleyen, “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar” konusu, temel eşitlik ilkesidir – bu krizi yaratmaktan en çok sorumlu olanlar öne çıkmalı ve daha ağır bir yük yüklenmeli ve yoksulluktan kurtulmak için belli miktarda para elde etme hakkı olmalı. Müsrif bir hayat yaşama hakkı değil; temiz su, yiyecek ve barınağa sahip olma hakkı ve ortada bir yerde buluşma. Bu konunun defalarca kez gündeme gelmesi bir çıkmaz yarattı ve öncelikle daha önce eşi benzeri görülmemiş biçimde Kongre’de Kyoto Protokolü’ne karşı oybirliğiyle red kararının alınmasının ardından ABD’nin çekip gitmesine yol açtı.
İklim hareketi olmamasının sebebi, ekonomik adaletin önemini kabul etmeyi reddetmemizden kaynaklanıyor. Bu kadar basit. Bütün ülkeler toplanıp da görüşmeler başlayınca her seferinde aynı şey oluyor, çünkü gelişmekte olan ülkeler yoksulluktan kurtulma bahanesiyle bu konuda kılını kıpırdatmayacak. Amerikan medyasında bu istedikleri kadar kirli bir gelişme modeline sahip olma hakkı diye lanse ediliyor ama durum bu değil, müzakere masalarında talep edilen şey bu değil. Küresel arenada ekonomik adalet sorunuyla birlikte düşünülmediği sürece iklim değişikliğine çözüm getirilemez.
Fakat, iklim adaleti olmadan ekonomik adalet olur mu konusuna gelecek olursak, bence iklim adaleti olmadan hiçbir şey olmaz. Asıl mesele de bu. Bu, bizim meta sorunumuz. Hepimiz bunun içinde yer almalıyız, çünkü burası bizim evimiz. İstesek de istemesek de zaten içindeyiz. Ve o da bizim içimizde. Yani, ondan bir şekilde ayrılabileceğimiz düşüncesi sadece bir fantaziden ibaret. İhtiyacımız olan değişimi yaratmak için kurtulmamız gereken fantezilerden biri de bu.
WS: İklim konusuna daha fazla yer ayırılacağını düşündüğünüz sol ve merkez-sol dergi ve gazetelerinde bile iklimin esamesi okunmuyor. Ama Nation iyi iş çıkardı – senin ve Mark Hertsgaard’ın yazısını yayınladılar…
NK: Yine de hala entegre olmuş değil.
WS: Evet. Seçim değerlendirmesi baş yazısını kaleme aldıklarında, iklim konusunu kısaca geçiştirdiler.
NK: Geçiştirdiler, evet.
WS: Çocuk sahibi olma kararını sormak istiyorum. Çünkü, bir ebeveyn olarak benim de iki çocuğum var ve bir iklim aktivisti olarak bunu etkileyici ve ilham verici buluyorum. Bunu, senin nasıl açıklayacağını merak ediyorum.
NK: Hmm… (uzun bir duraksama) Doğrusunu söylemek gerekirse, Mad Max iklim savaşçısı gibi birisi olmadığı sürece çocuk için bir gelecek göremiyordum uzun bir süredir. Kocamla dalga geçerdim, demek sen küçük bir iklim savaşçısı istiyorsun? (gülüşmeler) Çocuk için daha iyi bir gelecek hayal edemiyordum.
İnanılmaz derecede karamsar olmayan bir gelecek tasavvur edemiyordum – belki haddinden fazla bilimkurgu filmi izlemiş ve iklim bilimi okumuştum. Bir türlü hayal edemiyordum.
Çocuk sahibi olmayı istemememin tek nedeni bu değildi. Yanımda bir çocuk olursa, yaptığım şeyleri yolculukları, yüksek risk teşkil eden seyahatleri nasıl devam ettireceğimi bilemiyordum. Özellikle, Şok Doktrini’ni yazdığım yıllarda Irak ve tsunami bölgelerine gidiyordum. Felaketler hakkında yazmak için nerede felaket olursa oraya gidiyordum. Çocuğu olan erkekler bunu yapabilir ve kimse onların korkunç insanlar olduğunu düşünmez. Ama kadınların durumu aynı değil. Hepsinin bir kombinasyonuydu, yaptığımı yapan çok fazla sayıda kadın yok, oyundan çıkmak istemedim, kendimi yedek kulübesinde görmek istemedim.
Bütün kadınların çocuk sahibi olması gerektiği, problemli bir varsayım. Bu yüzden, kulağa herkes çocuk sahibi olmalıymış gibi gelecek bir şey söylemek istemiyorum. Bu konuda ciddi kararsızlıklarım vardı. Ama sonra, sanırım siyasi hareket hakkında daha olumlu hissetmem, doğrusu, diğer olasılıkları görmemi sağladı. 2008’den sonra bir şeyler değişti. Mad Maxvari olmayan bir gelecek düşleyebiliyordum (gülüşmeler). Garantisi olduğundan değil, ama yine de hayal edebiliyordum.
Bu yüzden, ben geç başladım. Ve sonra çocuk sahibi olmam gerçekten çok, çok zor oldu. Denemeye başladığımda 38 yaşındaydım, sonunda farklı nedenlerden ötürü çocuk sahibi olamayacağımı söylediler. Tamamen vazgeçmiştim. Toma mucizevi bir bebek – büyük sürpriz oldu. Biliyorum bazı kişilerde işe yarıyor ama bizimkisi modern teknolojinin zaferi değildi. İnanılmaz şanslı ve inanılmaz mutlu hissediyorum.
Ama dört yıl boyunca kısırlıkla mücadele ederken pek çok araştırma yaptım – ve bu, iklim krizi görüşümü de şekillendirdi. Türlerin böyle böyle yok olduğunu fark ettim. Ekolojik krize bir feministin ve bir kadının gözleriyle bakarsanız pek çok hayvanın üreme sorunu yaşadığını görürsünüz. Tam da şimdi bütün dünya bir doğurganlık krizi yaşıyor. İklim değişikliğinin doğurganlık üzerindeki etkisine dair düzinelerce örnek buldum. Bence, en üzücü örnek yumurtalarını kuma gömen deri sırtlı deniz kaplumbağaları. Kum artık o kadar sıcak oluyor ki yumurtalar pişiyor. Dinazorlar kadar eski bir türden bahsediyorum. Sıcaklık artışıyla başa çıkamıyorlar. Doğurganlık ile kendi mücadelem iklim krizinin bazı yanlarını anlamamı sağladı diye düşünüyorum.
Ama, gerçekten de çevre hareketine çok yabancılaşmış hissederdim kendimi, bütün o “Toprak Ana” “birleştirici” lafları yüzünden – bu harekette çoğu kez kadınlara yer verilmesinin sebebi hayat verebilme becerileri. Peki, bu becerisi olmayan insanlar ne yapacak? Bu, onların gerçek birer çevreci olmadığı anlamına mı geliyor? Bunu çocuklarınız ve torunlarınız için yapın diye hep söylenir. Bununla mücadele eden çok insan tanıyorum ve bu hareketin onları dışarıda bırakmasını istemiyorum.
Belki bolluğun olduğu bir dünyada, Toprak Ana’nın birleştirici gücünden söz edilebilir; ama birçok yaşam formunun hayatta kalmak için mücadele ettiği gerçekte yaşadığımız dünyada bence bir şekilde hamile kalamayan ya da zorluk çeken, ya da hamile kalmamaya karar veren kadınların bu krizle kendilerine özgü başka bağlantı kurma yolları var ve bunlar çok değerli. Bu yüzden, Toprak Ana kartına oynamamaya gayret ediyorum.
WS: “Hesabı Sen Yap” hakkında yazdığım son yazılardan birinde Bob Dylan’ın “Masters of War”undan bir alıntı yaptım: “En büyük korkuyu saldın/İnsanların yüreklerine/Korkusunu getirmenin/Çocukları bu gezegene…” Burada askeri-endüstriyel komplekse gönderme yapıyor ama bence pekala günümüzdeki karbon-endüstriyel komplesine de uyarlanabilir.
NK: Dylan’ın bu sözü inanılmaz. Daha önce neden çocuk sahibi olmadığımı da bir nebze açıklıyor.
Son olarak şunu söylemek istiyorum, çocuk sahibi olmak istediğimi ve daha önce çocuk sahibi olmamamın sebebinin dünyanın boktan bir yer haline gelmesi olduğunu fark ettim – Sanırım, söylemeye çalıştığım şey, onlara bu gücü vermek istemeyişim. Bu aşağılık adi heriflere yaşam yaratma isteğini söndürme hakkı vermektense ölene dek mücadele ederim.
Hepimiz bunu yapmak zorunda değiliz. Ama eğer yapmak istersek, tüm canlılarla paylaştığımız bu ortak yanın bu harika sürecin bir parçası olmak istersek bu heriflere bunu elimden alma hakkını kesinlikle vermem.
Kılavuzdan önce bu yazıyı okumanız, kılavuzu anlamanız için önem arzedebilir. Ben olsam riske girmez, önce bunu okurdum. Kıyamet yani sonuçta, söz konusu olan.
ABD’de bu sezon gösterime giren bir dizi var, “Revolution” adında.
Elektriğin bir gün ve birden bire gidişinden sonra yaşananları anlatıyor dizi.
Medeniyet(dediğimiz kafes)in nasıl çöktüğünü, toplumsal ve ekonomik ve tabi ki politik yapının nasıl değiştini falan…
Her gün kazandığı parayı safi istiflemek için 50 kişi çalıştıran adamın, iki tane odunu istiflemekten acizliğini gösteriyor. Ateş yakmayı bilmenin, ölümle yaşam arasındaki çizgiyi çektiğini anlatıyor.
Zaten jeneriğinde özetle şöyle diyor: “Elektrik gitti. Şanslı olanlar kırsala kaçtı, diğerleri s.çtı.”
Aslında dizi tam bir Holywood yapımı. Yapımcısı da çok tanıdık: J.J. Abrahams.
Hani şu 6-7 sene boyunca herkesi kıvrandıran, meraktan coşmalara, heyecandan zıplamalara sürükleyen, sonunda da gelmiş geçmiş en dandik finalle kudurtan Lost dizisinin ünlü yapımcısı.
Revolution’da da var böyle bir kolpa damar.
Ama yine de işe yarar bir dizi, bugün sahip olduğumuzu sandığımız ıvır zıvır eşya ve “yeteneğin” aslında beş para etmez olduğunu “genel izleyici”ye gösteriyor zira.Bu anlamda “anaakım” için bir “Medeniyetin Saçmalığı 101” dersi işlevi görebilir belki, zıvanadan çıkmazsa.
Şimdiden ABD’de önemli bi’ tartışma başlatmış hatta; “Yau elektriğe ne kadar da bağımlıyız hakikaten, di’ mi?” diyorlarmış insanlar, forumlarda falan.
Ama -bence- çok daha önemlisi, şu yaşadığımız dünyanın bizi sürüklediği varoluşsal yokluğa güzel örnekler veriyor arada.
Öyle bi’ yokluk ki bu, yaşatmıyor. Yaşadığımızı farketmemizi, haliyle yaşamamızı engelliyor.
Öyle bi’ yokluk ki bu, 21 Aralık kıyametini iple çektirtiyor.
***
Hadi topluca itiraf edelim: Yarını, 21 Aralık’ı büyük bir umutla bekliyoruz. “Medeniyet çöker inşaaalllah! İnsanlar ölmesin tabi ama böyle bi’ karışsın ortalık, her şey birbirine girsin” diye dua ediyoruz, kendimizden bile saklasak da.
Çünkü o zaman, mağduru olduğumuz tüm bu angaryalar ve anlamsızlıklar, çaba göstermemize gerek kalmadan yok olup gidecekler.
Çünkü heyecansızlık ve hareketsizlik ve amaçsızlığa doğası gereği mahkum kalabalık(=modern toplum) bizi de içine alarak büyüdükçe, karşı çıkıp ayrılmak o kadar zorlaşıyor. Ve ama bunu yapma isteği de bi’ o kadar büyüyor.
“50’sinden sonra çobanlığa başladı”, “Ferrari’yi sattı – bilge oldu”, “Emeklilikten sonra köyüne döndü” haberlerini, kitaplarını, muhabbetlerini bu yüzden daha da sık duyuyoruz.
İki kadeh rakının sonrasında muhabbet buraya gelmiyor mu hep?
Şimdilik “bi’ şeyleri halletmeden olmaz be abi” durumundayız. Ama gidebilenleri, kalabalıktan ayrılabilenleri, özgürlüğüne kavuşabilenleri gördükçe (ya da yarın kıyamet kopup medeniyet çöktüğünde) 50 yaş üstünü beklemeyeceğiz özgür olmak ve yaşadığımızı farketmek için.
Şimdilik “Sıradan ve kalabalıktan çıkmak tek başına çok zor” diyoruz. “Kalabalığı hep beraber dağıtmak zaten imkansız, tek başıma kalırım” diye kabulleniyoruz. “Kalabalığın ortasına kocaman ve kızgın bi’ boğa girse de dağıtsa herkesi, en güzel bi’ şey olur!” diye umutlanıyoruz. “İnsan oluruz işte o zaman, özgür oluruz!” diye heyecanlanıyoruz.
21 Aralık o yüzden umut demek bir çoğumuz için.
***
21 Aralık muhabbetinde en çok heyecanlananlar, en fazla “yarı-şaka” kıyamet geyiği yapanlar genç-orta yaşlı arası, şehirli, öğrenciliğin muhabbetinden çıkalı “anısını hala anlatacak kadar yeni, gündelik yaşamında tamamen kopmuş kadar eski” olan genç-yaşlılar .
Sebebi basit: Özgürlük ve o derece sıradan olmamanın anısı hala taze bu dimağlarda, ve ama “hayatın gerçekleri” denen saçmalıklar yığınına da hızla gömülüyorlar. 3-5 gram heyecan kalmış ruhlarında, ama umutları hızla çözülüyor.
21 Aralık’ın hele de onlar için büyük bir umut olması bundan. Özgürlükten mahpusluğa giden koridorun ortasında, 21 Aralık bir ışık, bir umut oluyor onlara.
Yaşamında anlamlı bir anlam olduğunu düşünenlerin -ki bunlar çoğunlukla insan hakları, demokrasi, ekoloji mücadelesi falan verenler- 21 Aralık karşısında pek heyecanlanmaması da bundan. Onlara her gün mücadele, ve haliyle hayat her gün anlamlı zira. Öte yandan yarın medeniyet çöktüğünde amaçlarına da ulaşmış olacaklar, bütün sorunların kökü kurumuş olacak zira.
***
(Diziyi izlememiş olanlara ufak bi’ oyunbozanlık olacak – Dikkat Spoiler)
Bu arada, Revolution’da kıyamet-sonrasının karizmatik, güçlü, otoriter yüzbaşısı, medeniyet çökmeden önce sıradan bi’ memurmuş meğer. Kendisini sürekli taciz eden komşusuna sesini bile çıkaramayan, sömürüldükçe içine atan, gözlerindeki yaşam parıltısı çoktan gitmiş olan bi’ baba aynı zamanda.
Medeniyet çöktükten sonraki ilk icraati, yemeğini çalmaya gelen komşusunu döve döve öldürmek oluyor. Ve o an yeniden yaşamaya başlıyor: Oyuncu (Giancarlo Esposito) başarılı baya’, o ışığın gözlere geri gelişini görüyoruz bariz.
(Diziyi izlememiş olanlara ufak bi’ oyunbozanlık olacak – Spoiler bitti)
***
Öldürme falan, Amerikan dizisi olduğu için tabi. Böyle şeylere hiç gerek yok kıyametten sonra, akıllarda olsun.
Ve hatta kıyamet sonrası ilk dönemde işbirliğinin çatışmadan çok daha mantıklı bir strateji olduğu da konu hakkında yapılmış araştırmaların sonuçlarında net olarak ortaya konmuş durumda.
Kıyamet sonrası orta ve uzun dönemde kitlesel çatışmaların yaşanma ihtimali ise, toplumsal ve ekonomik yapının nasıl kurgulanacağına bağlı olarak değişiyor.
Buradaki modelleme şöyle: Şimdi olduğu gibi tahakküm üzerine bi’ toplum kuracaksanız, tahakküm mekanizması son derece güçlü, kabullenilmiş ve hatta yalan-dolan-yanıltmalarla (eğitim sistemi aracılığıyla olmayan düşmanlar, tehlikeler, korkular yaratmak, misal) istenilen bir durum haline getirilmediği sürece çok ciddi çatışmalar yaşanma ihtimali artıyor.
Konunun uzmanlarına göre, bu derece sağlam bir tahakküm ve yalan mekanizmasını sanayi ve merkezi iktidar olmadan kurmak yüzyıllar sürebilir.
Diğer taraftan, herkesin birey olarak değerli olduğunu hissettiği ve gözlemlediği, kimlik, karakter ve seçimlerine saygı duyulduğunu bildiği; karar alma süreçlerinde doğrudan etkisi olduğunu gördüğü; kısacası barış ve adalet temelli, korkmadan yaşayan bir toplumun etkin ve muktedir bir paydaşı olduğunu hissettiği komünlerin hayatta kalma ve sürdürülebilirliği garanti altına alma noktasında çok avantajlı olduğu noktasında bir görüş birliği var.
21 Aralık sonrası, bunu da akılda tutmakta yarar var.
Şimdi de orada verdiğimiz sözü tutalım ve “21 Aralık ve Sonrasında Hayatta Kalma Kılavuzu”nu sizlerle bedavaya paylaşalım.
1) Sakin olun. Soğukkanlılığını koruyamayanların, depresyona girenlerin, stresi depreşenlerin, sinirlerine hakim olamayanların durumu pek umut vermeyecek.
2) Dikey kurumlardan yardım gelmeyeceğini kabullenin. Polisti, devletti, orduydu falan… Hepsi anında yokolacak, dağılacak. Dikey kurumların özelliği bu zaten, düzene dayandıkları için düzen gittiği an onlar da buhar olur giderler.
3) Evden çıkın,ama aceleyle değil: İşe yarar eşyaları taşıyabileceğiniz kadar yüklenin. Eski gazete bulamazsanız kağıt para alın, ateş yakmaya yarar o da.
4) Birbirine güvenen, sağlam bi’ grup oluşturmak gerekiyor vakit kaybetmden. Gerçi apartmanda-sitede kimseyi tanımıyorsun, mahalle zaten yok, arkadaşlar uzakta ve cep telefonları çalışmıyor… Nasıl olacak bilmiyorum.
5) Marketlerden falan uzak durun, ya da çok temkinli yaklaşın. Herkes oraları yağmalayacağı için kalabalıkta gümbürtüye gitme riskiniz var. Dahası polis ve ordu da (tam da kendilerinden bekleneceği gibi) oradaki malları, “mülkiyeti” falan korumak için “yağmacılara” ateş ediyor olacak.
6) Hızla şehirden uzaklaşın. Şehirde ne su var, ne gıda, ne bi’ şey. Tam tersine acayip tüketici bi’ kitle var. Yani üretim sıfır, tüketim devasa. Medeniyet çöktüğü an şehirlerin toplam 3 dakika falan dayanacak olması da bundan. Arkanıza bile bakmadan kaçın.
7) Uzaklaşın dedik tabi de, arabaya tabi ki binmeyin. Bütün yollar tıkalı şu anda, arabalar yanıyor falan, millet birbirini boğazlıyor E5’te. Bisikletle, ara yollardan, yavaş yavaş kaçın. Bisikletiniz yoksa ve/veya iki pedal çevirmeye izin vermiyorsa göbeğiniz… Tüh. :(
8 ) Şehirden kaçtığınıza göre kırsala geldiniz (aradaki ilçeleri falan kazasız belasız atlattığınıza sevindim). Şansınıza, köylerin çoğu boş. Herkesi şehre yığmaya çalışan kalkınmacı politikalar işe yaramış yani.
9) Bir-iki hafta dinlenme molası verebilirsiniz artık, aylar süren yolculuğunuzda. Gerçekten ve anlamlı bi’ şey için mücadelenin sonrasında bu iki hafta size yaşadığınızı hatırlatacak.
10) Ama özellikle ova köylerinde fazla duramazsınız ne yazık ki çünkü tarım yapılmaz buralarda… :( Kimsede gerçek tohum yok bi’ defa, topraklar da sunni gübre ve böcek-ot zehri yemekten bunların müptelası olmuş, uyuşturucu gibi. Su desen zehirlenmiş. Köyde insan da kalmamış ki sana ekmek yapmayı öğretsin, odun kesmeyi göstersin, ateş yakmayı anlatsın…
11) Haliyle, Iron Maiden’ın dediği gibi, “Run to the Hills!” (Koşun tepelere doğru!)
12) Ama biraz daha yukarılara çıkın. İklim değişikliği yüzünden zira, su pınarları iyice kurudu. Ne kadar yukarı çıkarsanız o kadar yükselir hayatta kalınacak bir yer bulma ihtimaliniz.
13) Sizden önce zaten yapmış bir grupla karşılaşmazsanız, suyu sağlam, merası güzel, ormanı yakın bir tepede kurun ekoköyünüzü. Ev inşa etmeyi, tohum ekmeyi, ağaç dikmeyi, balta kullanmayı, dikiş dikmeyi, yabani meyve toplamayı, ormanda tuzak kurup avlanmayı falan bilenler vardır diye umuyorum aranızda…
Diğer yazımızda belirttiğimiz araştırmaların da ışığında, toplumsal yapınızı ve yönünüzü belirleyin.
Bu noktada seçim tabi ki sizin; ve ama akılda tutmakta yarar var: Özgürlük yerine tahakkümü seçerseniz “bütün bunlar bir kez daha yaşanabilir”.
Ve o durumda, torunlarınızın torunlarına bıraktığınız tek tekerleme, efsanevi dizi Battlestar Galactica’ın ünlü repliği olur: “Tüm bunlar daha önce yaşanmıştı, bundan sonra da yaşanacak””(All this has happened before, all of this will happen again”)
***
Bu kadar bi’ kılavuz yeter. Uzun kılavuzları kimse okumaz da zaten. Hem akşam oldu, kümesi kapatmam ve odun getirmem lazım içeriye.
Pınar Selek’in avukatları, reddi hakim taleplerini yasaya ve usule aykırı biçimde reddeden İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin kararına karşı itirazda bulundu.
İtiraz dilekçesinde, 22 Kasım 2012 günlü duruşmada, daha önce Pınar Selek hakkında verilen beraat kararında direnilmesi kararını, yasaya ve Yargıtay Genel Kurul kararlarına aykırı biçimde geri alan mahkeme heyetinin objektifliğini yitirdiği somut örneklerle tarif edildi.
Avukatlar, objektifliğini yitirdiği açık olan mahkeme heyetinin davadan el çekmelerini bir kez daha talep ettiler. İtiraz dilekçesinin tam metnini yayınlıyoruz.
“Dosya No:2010/273
Yetkili Ağır Ceza Mahkemesine Gönderilmek Üzere İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne,
“CMK.nun 271/1 maddesine göre sözlü açıklamada bulunmak üzere dinlenilme taleplidir.”
İtiraz Eden : Pınar Selek
Müdafi : Dilekçe altında adı – soyadı ve imzası bulunan
avukatlar
Konu : İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2012/1198 D.
İş sayılı ve 07.12.2012 günlü; İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2012/914 Değişik İş sayılı ve 11.12.2012 günlü, hakimin reddi talebimizin REDDİNE dair kararına karşı İTİRAZ yasa yoluna başvurumuzdur.
Açıklamalarımız ve
İtiraz Nedenlerimiz :
1. Yaklaşık 14,5 yıldır sürmekte olan kamu davasında, tarafsızlığından şüpheye düştüğümüz için 29.11.2012 havale tarihli dilekçemizle hakimlerin reddi talebinde bulunmuştuk.
2. Ret talebimizle ilgili olarak mahkemece uygulanan yasal prosedürü ve alınan kararları 13.12.2012 günü yapılan oturumda öğrendik. Bu oturumda, talebimizin reddine dair karara karşı itiraz yasa yoluna başvuracağımızı beyan ettik.
3. Bu dilekçemiz ile talebimizin reddine dair yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararlara karşı CMK.nun 28, 31/3, 267, 268 ve 271 maddeleri uyarınca itirazımızı, itiraz gerekçelerimizi ve taleplerimizi sunmaktayız.
4. Reddi hakim talebimizi dayandırdığımız olaylar ve olgular 29.11.2012 tarihli dilekçemizde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. O dilekçemizde, reddini talep ettiğimiz sayın hâkimlerin hangi iş ve işlemleri ile tarafsızlığından şüpheye düşmemize neden oldukları belirtilmiştir. Bu bakımdan, itirazımız değerlendirilirken, 29.11.2012 havale tarihli dilekçemizin okunmasını talep ediyor ve de umuyoruz.
5. Reddini talep ettiğimiz hâkimlerin, tarafsızlığından şüpheye düşmemize neden olan iş ve işlemler özet olarak şu şekilde açıklanmıştır:
a) Mahkemenin 09.02.2011 tarihli oturumunda, müvekkilimiz hakkında BERAAT kararında DİRENİLMESİNE karar verilmiş ve bu karar Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmişken; 22.11.2012 tarihli oturuma çıkan (iki üyesi değişmiş) heyette yer alan hakimlerin yasaya ve yerleşik içtihadi hukuka aykırı olarak nihai karar niteliğindeki bu direnme kararından dönerek, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bozmasına UYMA kararı vermeleri,
b) Bu kararın gerekçesi olarak,
i) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, özel daire bozma kararına karşı yaptığı itirazın Ceza Genel Kurulu’nca reddine karar verildiğinden bahisle “Direnme Kararınınusule aykırı olduğu”nun,
ii) Direnme kararının bir ara kararı olduğunun,
belirtilmiş olması,
c) Duruşma oturumu öncesi, oturum açılmadan verilmiş ve önceden duruşma tutanağına yazılmış bir kararın sanki oturum esnasında verilmiş gibi tutanağa geçirilmesi suretiyle, duruşma tutanağının gerçeği aksettirmemesine neden olunması,
d) 14,5 yıldır sürmekte olan, epeyce hacimli bir dava dosyasına ilk kez muttali olan bir geçici başkan ile oluşturulan heyetin; hiç görmedikleri, dinlemedikleri tanık beyanlarına ve binlerce sayfalık bilgi- belge – teknik bilirkişi raporlarına karşın, şimdiye kadar hiç yüzyüze gelmedikleri sanıklar hakkında, zaman itibariyle ve eşyanın tabiatı gereği bilmeleri, vakıf olmaları mümkün olmayan bir dava hakkında, davanın kaderini belirleyen bir karar vermeleri,
e) Davanın başlangıcından bu yana mahkeme başkanlığını yürüten, sanıklar ve tanıklarla yüzyüzelik, doğrudan doğruyalık, sözlülük ilkeleri uyarınca yargılamayı yürütmüş tek hâkimin sağlık nedeniyle raporlu olduğu bir zamanlamaya dikkat edilerek, onun yokluğundaki bir oturumda ve onun görüşünün tersine olarak davanın esası hakkında bir karar oluşturulması;
f) 14,5 yıllık süreçte gerçekleşen 46 duruşma oturumunun tarihlerinin, iş yoğunluğu nedeniyle 2,5 ay ile 4 ay arasında bir zaman dilimi olarak belirlenmiş olmasına karşın, bu defa ilk olarak 21 gün gibi kısa bir zaman sonrasına ertelenmiş olması, böylece nihai hüküm verilecek yeni oturumun, mahkemenin esas başkanının rapor süresinin bitmesinden birkaç gün öncesine denk getirilmesi,
6. Ret talebimizden sonra dahi, reddedilen hakimler tarafından yapılan uygulama ve alınan yeni kararlar, ret talebinde ne kadar haklı olduğumuzu göstermiş; reddettiğimiz hâkimlerin tamamen tarafsızlıklarını yitirdiğini apaçık ortaya koymuştur. Şöyle ki;
a) Bilindiği gibi hâkimin reddi talebi halinde, CMK.na göre iki farklı usul öngörülmüştür.
Birinci usul, CMK.nun 27/1. maddesinde düzenlenen usuldür. Bu durumda, reddi istenen hakimin müzakereye katılamayacağı belirtilmiştir. Onun yokluğunda mahkeme heyetinin teşekkül edememesi halinde, numara olarak kendisini izleyen ağır ceza mahkemesinin karar vereceği yazılıdır. CMK.nun 28. maddesinde, ret talebi hakkında verilecek kabul kararının kesin olduğu, talebin reddi yönündeki karara karşı ise itiraz yoluna başvurulabileceği yer almıştır. CMK.nun 29.uncu maddesinde de, reddi istenen hâkimin neleri yapabilip, neleri yapamayacağı açıklanmıştır. Buna göre, reddi istenen hâkim, yalnızca gecikmesinde sakınca olan işlemleri yapabilecektir. Ret talebi konusunda (kesin) bir karar verilmeden, reddedilen hâkim tarafından veya onun katılımıyla bir sonraki oturuma başlanamayacaktır. CMK.nun 27, 28 ve 29.uncu maddeleri, ret talebi konusunda bu derece açık ve emredici bir usul düzenlemesi yapmaktadır.
İkinci usul ise, daha istisnai niteliktedir. CMK.nun 31. inci maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, maddede üç bent halinde sınırlı olarak sayılan nedenlerden birinin varlığı halinde, reddi talep edilen hâkim(ler)in katılımıyla, mahkemenin kendisi ret talebini geri çevirebilecektir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu geri çevirme kararına karşı da itiraz yoluna başvurulabileceği açıklanmıştır.
Görüldüğü gibi, bir ret talebinin varlığı halinde, mahkemece yapılacak değerlendirmeye göre, CMK 27 – 29.uncu maddeler uyarınca ya birinci usul izlenecektir ya da CMK.nun 31. inci maddesi uyarınca ikinci usul izlenecektir. CMK bu hususu açık ve emredici olarak düzenlemektedir.
b) Peki, reddini talep ettiğimiz hâkimler tarafından hangi usul izlenmiştir? Kanunun hangi maddelerine dayalı işlem yapılmıştır?
Ret talebinde bulunduğumuz hâkimler, CMK.unda öngörülmeyen üçüncü bir usul, yeni bir ret prosedürü icat etmişlerdir.
Kanunun emredici hükümlerini bir yana bırakarak, kendileri bir nevi karma bir yeni usul uygulamışlardır.
Gerçekten de, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2012/1198 Değişik İş sayılı ve 7/12/2012 günlü 6 sayfalık gerekçeli kararı okunduğunda, bizzat REDDİ TALEP EDİLEN HÂKİMLER TARAFINDAN KARAR VERİLDİĞİ, talebin CMK.nun hem 27/1 ve hem de 31/2 maddesine göre REDDEDİLDİĞİ görülmektedir.
Bununla da yetinilmediği, kendilerinin verdiği talebin REDDİNE dair kararın, sanki bizim tarafımızdan yapılmış bir itiraz başvurusu varmışcasına, kendiliğinden 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, bunun üzerine 13. Ağır Ceza Mahkemesinin de, CMK.nun 28. maddesine (itiraz yasa yolu) göre inceleme yaptığı ve aynı madde uyarınca itirazın reddine karar verdiği anlaşılmaktadır.
Belirtmek gerekir ki, hangi saikle yapıldığını ve hangi nedenden kaynaklandığını bilemediğimiz bir hukuk skandalı ile karşı karşıyayız. Görünen o ki, ret talebimizi dayandırdığımız nedenlerden birisi olan, mahkemenin asıl başkanının yokluğunda reddi talep edilen heyetle davayı alelacele karara bağlamak için yeni bir usul icat edilmiştir.
Kanun hükümlerine aykırı bir uygulama yapılmış olmasının yanı sıra, bizim adımıza ve bilgimiz dışında, bizzat reddedilen hâkimlerce, ortada bir itiraz beyanımız ve başvurumuz olmadığı halde, sanki itiraz yasa yoluna başvurulmuş gibi işlem yapılarak verilen karar, kendiliğinden 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiştir. Bu mahkeme de, bizim bir itirazımızın olup olmadığına bakmaksızın, itiraz varmış gibi CMK 28. inci maddeye göre karar oluşturmuştur. Sanki itiraz yasa yolunun da tamamlandığı ve reddin kabul edilmediğine dair kararın da kesinleştiği sonucunu yaratmak gayret ve ısrarı dikkat çekicidir. Buradaki amaç, ret prosedürünü bir an önce tamamlayarak çok kısa bir süre sonraya bırakılan yeni oturumda, reddi istenen hâkimler tarafından nihai kararın verilmesidir kanaatindeyiz.
Kısaca belirtmek gerekirse, reddini talep ettiğimiz hâkimlerin ret prosedüründe yaptığı, yukarıda açıklanan kanuna açıkça aykırı iş ve işlemler, artık tarafsızlıklarını tümüyle ve tartışmasız olarak yitirdiklerinin açık yeni bir kanıtı olmuştur.
c) Ret talebinden sonra ortaya çıkan ve tarafsızlığın tümüyle yitirildiğini gösteren bir başka olgu da şudur:
22.11.2012 tarihli oturumda verilen beraat kararında direnilmesine dair karardan sarfınazar edilmesinin gerekçesi, yukarıda da belirtildiği gibi, başsavcılığın itirazı üzerine konunun Ceza Genel Kurulu’nda görüşülerek karara bağlandığı ve başsavcılığın itirazının genel kurulca reddedildiği, bu nedenle “direnme kararının usule aykırı olduğu” idi.
Bunun üzerine, gerek yasanın açık hükmü (CMK 307/3), gerekse bu konuda daha önce Ceza Genel Kurulu’nda hukuksal sorunun ayrıntılı bir şekilde irdelenerek, bu tür durumlarda direnme hakkının bulunduğu yönündeki içtihatlar tarafımızdan mahkeme heyetine sunulmuştur.
Mahkemenin 7/12/2012 tarihli ve 2012/1198 D. İş sayılı, reddi hakim talebimizin reddine dair kararında ise, bu kez “direnme kararının usule aykırılığı” tezinin tam tersi gerekçe olarak kullanılmaktadır.
Yani mahkeme, direnme kararı verilebileceğine dair bir talebimizi reddederken usulen direnme hakkı ve yetkisi olmadığını söylemekte; buna karşın hakimin reddine dair talebimizi reddederken ise, usulen direnme hakkı ve yetkisi olduğunu söylemektedir.
22.11.2012 tarihli oturum tutanağında “direnme kararının usule aykırı olduğu”nu gerekçe olarak belirten aynı mahkeme heyeti, 7/12/2012 tarihli kararında ise gerekçe olarak şunları yazmaktadır:
“ Mahkememizin her ne kadar Yargıtay bozma ilamına karşı hukuken direnme hakkı bulunmakla birlikte, yukarıdan beri özetlenen durumdan da anlaşılacağı üzere, usulüne uygun bir direnme kararı verilmediği,yalnızca direnme kararı verileceğine dair ara kararı kurulduğu anlaşılmıştır.” (Bkz. Karar s.4 par. Son)
Acaba, gerçekten usulüne uygun bir direnme kararı verilmeyip, yalnızca direnme kararı verileceğine dair bir ara kararı mı verilmiştir?
9/2/2011 tarihli oturum tutanağının 1/a bendindeki kararda aynen şu ifade yer almaktadır:
“ Bu nedenle (…) sanıklar Pınar SELEK ve Abdülmecit ÖZTÜRK haklarında verilen beraat yönündeki kararında DİRENİLMESİNE”
Bu ifadeden, direnme kararı verilmediği; yalnızca direnme kararı verileceğine dair bir ara kararı verildiği anlamını çıkarmak mümkün müdür?
C. Savcısının, bu direnme kararı üzerine ertesi gün (10/2/2011) havale tarihli ve bizzat mahkemece 2011/22 temyiz no’su verilen “direnme kararının temyizine dair dilekçesi” de mi sahte ya da yok hükmündedir?
Yine, 7/12/2012 tarihli ret talebinin reddine dair kararda yer verilen;
“ Her ne kadar Mahkememizin Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bozma ilamına karşı şeklen direnme hakkı bulunsa da, Yargıtay C. Başsavcılığı’nın aynı konuya ilişkin itirazı üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından inceleme ve değerlendirme yapılarak daire kararının doğru olduğundan bahisle itirazın reddine karar vermekle, münhasıran bu konudaki değerlendirme ve görüşünü açıkladığından aynı konuya ilişkin yeniden bir inceleme ve değerlendirme yaparak ilk kararının aksine bir karar vermeyeceği, bu konuda mahkememizce başvurulması halinde bile, direnme kararının reddine karar verileceği yerleşik Yargıtay Ceza Genel Kurulu içtihatlarından anlaşılmaktadır. Kaldı ki, mahkememizin direnme hususunda verdiği ve dosyadan el çekmeyi gerektiren bir kararı da bulunmamaktadır.” (Bkz. Karar s.5, par. 3)
Kararın bu bölümü, müvekkilimiz hakkında verilecek hükme ve izlenecek yönteme dair ipucu vermektedir. İlk tespit olarak mahkeme, direnme hak ve yetkisinin olmadığı, direnme kararının usule aykırı olduğu görüşünden vazgeçmiş ve “her ne kadar mahkememizin direnme hakkı bulunsa da” diyerek bu hususu belirtmiştir.
İkinci tespit olarak, direnme hakkını kullanması halinde Ceza Genel Kurulu’nun, Yargıtay C. Başsavcılığının itirazı üzerine verdiği ilk kararının aksine bir karar vermeyeceğini tespit etmektedir. Bunun anlamı, mahkemece, önceden Ceza Genel Kurulu’nun ileride ne şekilde karar vereceğinin belirlenmesi, bir bakıma kendini Ceza Genel Kurulu yerine koyarak karar vermesi ve buna göre, mahkemeye ve dolayısıyla sanıklara tanınan ve kullanılmış olan bir hak ve yetkiden vazgeçmesidir. Oysa, mahkemenin nihayet kabul ettiği ve Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarında açık ve kesin olarak belirttiği (bu içtihatlar dava dosyasına ibraz edilmiştir) gibi, bu şekilde verilmiş Ceza Genel Kurulu kararlarına karşı yerel mahkemelerin direnme hakkı vardır. Eğer, yerel mahkemenin dediği gibi, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, ilk kararının aksine bir karar vermeyecek ve olası bir direnme kararını bozacak idiyse, o zaman gereksiz ve anlamsız hale gelen, tek işlevi yargılamayı sebepsiz yere uzatmak olacak direnme hak ve yetkisinin olduğunu söylemezdi. Nitekim, Ceza Genel Kurulu bu konuya ilişkin dilekçemiz ekinde bir örneği sunulan (Ek:1) konuya ilişkin 14.6.1982 günlü, E.1/12, K.281 sayılı kararında aynen şu gerekçelere temas etmektedir:
“İşin esasının incelenmesine başlanmadan önce, bir kısım üyelerin (C. Başsavcılığı itirazı üzerine, Ceza Genel Kurulu’nca esastan incelenip karara bağlanmış bir konu hakkında, yerel mahkemenin direnme kararı verip veremeyeceği hususunun, ön sorun olarak incelenmesi gerektiğini) ileri sürmeleri üzerine, öncelikle bu usul sorununun tartışılmasına başlandı.
Yerel mahkemenin direnme kararı ile C. Başsavcılığı itirazının prosedür, dayanak ve hukuki dokuları birbirinden farklıdır. Konuya açıklık getirmek bakımından iki müessese arasındaki farklılıkları belirlemekte yarar vardır.
1- Temyiz incelemesine konu olan hukuki sorun hakkında, özel daire kararı ile C. Başsavcılığı’nın görüşü ‘mütalaası’ arasında farklılık olduğu için, C. Başsavcılığı’nca itiraz yoluna başvurulur. Direnme kararı verilmek suretiyle Ceza Genel Kurulu önüne getirilen meselede ise, yerel mahkeme ile özel dairenin kararları arasında, başka bir deyişle iki karar arasında uyuşmazlık vardır.
2- İtiraz üzerine verilen karar, C. Başsavcılığı görüşünün kabulü veya reddi iken; direnme halinde, özel daire veya yerel mahkeme kararlarından birinin hukuka uygunluğu konusunda onama veya bozma kararı verilmek suretiyle iki karar arasındaki uyuşmazlık çözümlenmektedir.
3- İtirazda C. Başsavcılığı’nca gösterilen itiraz sebepleri, direnmede ise yerel mahkeme kararındaki gerekçe ve gösterdiği dayanakları hukuki değerlendirmenin esasını oluşturmaktadır.
4- İtirazda Genel Kurul incelemesi, taraflarn iradesi dışında ve C. Başsavcılığı’nın başvurması üzerine yapıldığı halde; direnme halinde dava dosyası otomatikman Genel Kurula gönderilmemekte, yerel mahkemenin direnme üzerine yeniden kuracağı hükmün taraflarca temyiz edilmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle, ancak yeni bir temyiz davası açılırsa Ceza Genel Kurulu işi ele alabilmektedir. Direnme kararı temyiz edilmezse o haliyle kesinleşmektedir.
5- İtiraz etme süresi ile direnme kararının temyiz edilme süresinin farklılığı da iki müessese arasındaki maddi bir ayrıcalığın kesin ifadesidir.
6- İtirazda Genel Kurul, yerel mahkemece verilen birinci kararı incelemekte; direnmede ise, özel daire bozması ile yerel mahkemenin birinci kararı tamamen ortadan kalkmış olduğundan, direnme üzerine yeniden verdiği ikinci karar incelenmektedir. Başka bir deyişle, Genel Kurul’ca inceleme konusu edilen yerel mahkeme kararı; itirazda birinci karar, direnmede ise ikinci karar olmak üzere başka başka kararlardır.
(…)
Yukarıda yapılan açıklamalar; CMUK.nun 326/1. maddesinde ‘ısrar üzerine Ceza Genel Kurulu kararlarına uymanın mecburi olduğu’nun belirtilmesine rağmen, itiraz üzerine verilen kararlar için böyle bir mecburiyet konulmamış olması da gözönünde tutulduğunda, C. Başsavcılığı itirazı üzerine verilen Ceza Genel Kurulu kararlarına yerel mahkemelerin direnme hakları bulunduğuna, işin esasının incelenmesi gerektiğine oyçokluğu ile karar verildikten sonra yapılan incelemede ….”
Üçüncü tespit olarak, mahkemenin direnme hususunda verdiği ve dosyadan el çekmeyi gerektiren bir kararın olmadığı, direnmeye ilişkin bir ara kararı verildiği şeklindeki gerekçeyle ilgili olarak, yine Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun emsal kararına (Ek:2) bakmak gerekiyor. Ceza Genel Kurulu’nun 21.9.1987 tarihli, Esas 1/215., K. 369 sayılı kararında şöyle deniliyor:
“ ‘DİRENME’ kararları, ara kararı niteliğinde değildir. Böyle bir karar verildikten sonra, heyette değişiklik olduğu veya herhangi başka gerekçe ile, mahkemenin elinden çıkmış bu yön üzerinde yeniden işlem yapıp ‘UYMA’ kararı vermesi, hukukta aranan kararlılık esası ile de bağdaşmaz. Yeniden değişik ve hatta bozmaya uygun bile olsa, başka karar verilmesi mümkün değildir.”
Sadece sunulan bu iki Ceza Genel Kurulu içtihadı bile, kendisini Ceza Genel Kurulu yerine koyup, peşinen Ceza Genel Kurulu’nun ne karar vereceğini söyleyen mahkeme heyetinin tespit ve tezini açıkça çürütmekte, reddi talep edilen heyetteki hâkimlerin gerekçe ve kararlarının tam tersinin geçerli ve doğru olduğunu göstermektedir.
Belirtilen bu durumda, yargılamayı bu heyette yer alan ve reddedilen hâkimlerin yürütmesinin, tarafsızlık ilkesi bağlamında ne derece yanlış olacağını saptamak zor olmasa gerektir.
d) Ret talebinde bulunmamızdan sonra, CMK.nun 29/2.inci maddesinde
yazılı, ret konusunda bir karar verilmeden, reddedilen hâkimin katılımıyla bir sonraki oturuma başlanamaz şeklindeki kanun hükmüne aykırı olarak, 13.12.2012 tarihinde reddettiğimiz hâkimlerin oluşturduğu heyetle oturum açılmış ve duruşmaya devam edilmiştir.
e) 13.12.2012 tarihli son oturum tutanağı incelendiğinde görüleceği gibi;
talebimizin reddine karar verildiği, redde ilişkin talep dilekçemiz, mahkemenin reddin reddine dair kararı ile birlikte dava dosyası ve eklerinin, “itiraz konusunda bir karar verilmesi için mahkemenin duruşma günü de belirtilerek, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, itirazı inceleme mercii olan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan inceleme sonucunda; …” (bkz. Oturum tutanağı s.2) mahkeme heyetinin reddi talebinin reddine karar verildiği açıklanmıştır. Kararların bir örneğinin tarafımıza duruşma başlamadan hemen önce mübaşir vasıtasıyla tebliğ yerine geçmek üzere elden verildiği tutanağa yazılmıştır. Hemen ardından da iddia makamının önceki oturumlarda verdiği esas hakkındaki mütalaaları açıklanarak, iddia makamından mütalaası sorulmuş ve tarafımıza esas hakkında savunmamız sorulmuştur. Bunun üzerine, yukarıdaki açıklamalarımız ve beyanlarımız anlatılarak, itiraz nedeniyle duruşma oturumunun sonlandırılması talep edilmiştir.
Ø “1- (…) talepte bulunan Pınar Selek müdafilerinin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 11/12/2012 tarih ve 2012/914 değişik nolu kararına karşı itiraz mercii olan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tefhim tarihinden itibaren 7 gün içerisinde itiraz yasa yoluna başvurmaları hususunda MUHTARİYETLERİNE,
Mahkememize bu hususta dilekçe verilmesi halinde dilekçeler ile bu dosya ve eklerinin itiraz merciine kalem görevlileri ile gönderilmesine, …”
Ø “Bu nedenle duruşmanın, … 24/01/2013 günü saat: 10.30’a bırakılmasına, oy birliği ile karar verildi.”
İtiraz yasa yolunu düzenleyen CMK.nun, “İtiraz usulü ve inceleme mercileri” başlıklı 268.inci maddesinde, itirazın, itiraza tabi kararı veren mercie yapılacağı (fıkra 1); kararına itiraz edilen hâkim veya mahkemenin itirazı yerinde görürse kararını düzelteceği, yerinde görmezse en çok üç gün içinde, itirazı incelemeye yetkili mercie göndereceği (fıkra 2); itirazı incelemeye yetkili mercinin, ağır ceza mahkemelerince verilen kararlar hakkındaki itirazların incelenmesi bakımından, numara olarak kendisinden sonra gelen ağır ceza mahkemesi olacağı (fıkra 3) açık olarak belirlenmiştir.
Bu durumda, mahkemenin ara kararında da belirtildiği gibi, bizim itiraz ettiğimiz karar, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kararıdır. İşbu itirazımızı da kararına itiraz ettiğimiz mahkemeye, yani 13. Ağır Ceza Mahkemesine yapmamız gerekmektedir (CMK 268/2). Kararına itiraz ettiğimiz İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, itirazımızı yerinde görürse, kararını düzeltecek; yerinde görmezse İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesine gönderecektir. Oysa, reddini talep ettiğimiz hâkimlerin yarattığı hukuki kaos ve karmaşa nedeniyle, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, zaten itiraz üzerine karar vermiş gibi CMK 28. maddeye dayalı kesin bir karar vermiştir. Buna göre, eğer yasanın emrettiği gibi itiraz dilekçemizi, kararına itiraz ettiğimiz 13. Ağır Ceza Mahkemesine verirsek, pek muhtemel olarak aynı mahkeme, zaten itiraz üzerine kesin olarak karar verdiği gerekçesiyle, itirazı işleme dahi koymayacaktır. Bu nedenle, herhangi bir usuli hak kaybına karşı işbu itiraz dilekçesi, usuli karmaşa ve kaosu yaratan davanın görüldüğü esas mahkemesine verilmektedir.
Esas mahkemesi, bizce, son oturumda aldığı ara kararı doğrultusunda, itiraz dilekçemizi ve -itiraz yasa yoluna ilişkin son oturumda alınan ara kararını da açıkça belirterek- dava dosyasını, öncelikle kararına itiraz edilen merci olan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne (CMK 268 gereğince itirazı yerinde görürse kararını düzeltmesi için) göndermeli, bu mahkeme kararını düzetmez ise itirazı incelemek üzere dava dosyasını İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesine göndermelidir.
SONUÇ OLARAK;
Yukarıda ayrıntılı şekilde izah edildiği üzere,
Ø reddi hakim talebimizin reddine ilişkin kararlara karşı itirazımız doğrultusunda gereğinin yapılmasını,
Ø itirazımızın usul ve yasa hükümlerine uygun olarak yetkili ve görevli mercilere gönderilmesini,
Ø yargılamada özellikle son iki duruşma oturumundan bu yana verdikleri usul ve yasaya açıkça aykırı kararlar ve uygulamalar nedeniyle tarafsızlıklarını tamamen yitirdikleri görülen hâkimlerin reddi talebimizin kabulünü,
Resmi bir ziyaret için Cezayir’de bulunan Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, sömürgecilik döneminden ötürü Cezayir halkının acı çekmiş olduğunu ülkesi adına resmen kabul etti
Hollande buna karşılık söz konusu katliam ve işkenceler için Cezayir’den özür dilemedi. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande dün akşam düzenlediği basın toplantısında da Cezayir’e “özür dilemeye değil, gerçeği anlatmaya” geldiğini söylemişti.
NTV’den Kayhan Karaca’nın haberine göre bu sabah Cezayir parlamentosuna hitap eden Hollande, 132 yıl süren ve kanlı bir savaş sonrası Cezayir’in bağımsızlığıyla sona eren sömürgeclik dönemini “aşırı derecede adaletsiz ve sert bir sistem” olarak tanımladı.
Bu dönemde Fransa tarafından gerçekleştirilmiş katliam ve işkenceler hakkında gelecek nesillere karşı “gerçeği söyleme”nin kendileri için “ödev” olduğunu vurgulayan Hollande, “Tarihçilerin arşivlere erişmeleri ve bu gerçeğin yavaş yavaş herkes tarafından bilinmesi gerekmektedir” şeklinde konuştu.
Hollande, Fransa’nın Cezayir ile “eşit şartlarda istisnai ve stratejik bir ortaklık” oluşturmak istediğini de sözlerine ekledi. İki ülke arasında bu ortaklığın ilk adımı olarak dün akşam yeni bir “dostluk deklarasyonu” imzalandı.
Hollande, bazı çevrelerin talep ettiği gibi Cezayir halkından özür dilememiş olsa da ilk defa bir Fransa devlet başkanı, Fransa’nın Cezayir’de katliam ve işkenceler gerçekleştirdiğini ve bunların Fransa’nın savunduğu evrensel değerlere aykırı olduğunu resmen kabul etmiş oldu.