Ana Sayfa Blog Sayfa 4485

(Samimi Ol) Bisiklet Yoluna Sahip Çık! – Baran Alp Uncu

Önce Bağdat Caddesi’nin Göztepe-Kızıltoprak arasındaki bölümüne beyaz şeritler çizildi. Cadde ahalisi başta anlam veremedi.  Normal bir şerit yenileme çalışması değildi bu. Yolun soluna çizilen 4 şeridin aralığı bir araba genişliğinden çok daha dardı.

Sonra ‘sevinç’ yaratan bir söylenti kulaktan kulağa dolanmaya başlandı. Bu şeritler olsa olsa yeni bir araba parkı alanının müjdecisiydi. Zaten fütursuzca arabasını, jipini, minibüsünü, kamyonetini sol şeride parkedenler için gün doğmuştu. ‘Haklı’ davalarını kazanmışlardı. Sol şeridi işgal edenler bu işi, yolu iki şeride indirme pahasına da olsa, artık yasal bir şekilde yapabileceklerini zannediyorlardı.

Ancak kısa bir süre sonra işin aslı ortaya çıktı. Çizilen şeritlere bisiklet işaretleri ve gidiş-geliş okları eklendi. Evet, bu çift şeritli bir bisiklet yoluydu.

Bu sefer bisikletliler bayram ediyordu. Artık sahil boyunca uzanan gezi amaçlı bisiklet yoluna hapsolmaktan kurtulmuşlardı. Gündelik işlerini halletmek için bisikletleriyle rahatça trafiğe dahil olabileceklerdi.

Yoksa, trafik içerisinde bisiklet kullanmak ayrı bir yetenek istiyordu.

Bisiklet yoluyla beraber, gözlerine kestirdikleri her yayayı derdest edip Kadıköy’e götürmeye çalışan dolmuşçular, artık dolmuşlarını bisiklet kullananların üzerine kıramayacaktı.

Sağ dikiz aynasını lüzumsuz bir aksesuar olarak gören özel araba sahipleri, kasklarından başka korumaları olmayan bisikletlileri hiçe sayamayacaktı.

Ya da, park ettiği arabasından özel otoparkındaymışçasına inen sürücüler, açtıkları kapılarıyla yanlarından geçen bisikletleri iki seksen yere seremeyecekti, Dahası, devirdikleri bisikletlinin sağlığını umursamayan dört teker sürücüleri, çizilen kaporta boyaları için hesap soramayacaktı.

Bisiklet yolu projesi, araba sahiplerinin ise sevincini kursağında bırakmıştı. Birçoğu bisiklet kullanmanın erdem ve faydalarından dem vursa da, bisiklet için güvenli trafiğin yol yapmakla değil, ancak eğitimle sağlanabileceğini ve bunun da yıllar alacağını söylüyordu.

Bu derinliksiz ve standart eğitim şart analizinden sonra da laf dönüp dolaşıp “bizim arabalara da yol şart”a geliyordu. Öyle ya, şeridin bisikletlere ayrılması, koca caddeyi iki şeride mahkum edecekti.

Oysa, sağlı sollu park eden araçlardan dolayı Bağdat Caddesi fiilen iki şeritli bir caddeye zaten dönüşmüş, ne gam.

İş bisiklet yolunun güvenliğinin sağlanması için yapılan çalışmalara gelince, hoşnutsuzluklar yüksek sesli isyana dönüştü. 13 Aralık Perşembe günü bisiklet yolu için ayrılan bölüme motorlu araçların girişini engelleyecek dubalar ve reflektörler yerleştirilmeye başlandı. Bunu gören bazıları Kadıköy Belediyesi’ne şikayet için telefonlara sarıldı. Sonrasında, trafiğin kilitlendiği iddiaları Büyükşehir Belediyesi’ne iletildi.

Ve itirazlar sonucunda, daha 24 saat bile geçmeden ertesi sabah bisiklet şeritlerini ayıran malzemeleri sökülmeye başlandı. Bisiklet yolu da motorlu araç trafiğine iade edildi.

Peki, bu bisiklet yolu neden bu kadar önemli? İstanbul gibi yokuşu bol bir şehirde zaten bisiklete binenlerin sayısı oldukça düşük. Eh o zaman, bisiklet yolu romantizm kokan bir lüks müdür?

Bu soruya cevap gayet net: hayır bisiklet yoları lüks değil, gerekliliktir. Dünyanın birçok şehrinde yapılan benzer uygulamalar, bisiklet yollarının ulaşım amaçlı bisiklet kullanımını arttırdığını gösteriyor.

Mesela Londra’yı ele alalım. Dümdüz bir ova kurulmuş Londra yılın neredeyse 300 gününü hiç abartısız yoğun bir yağmur bulutu kümesinin içerisinde geçirmekte. Islak havanın bisiklet kullanımını zorlaştırdığı göz önüne alındığında, Londra yakın bir tarihe kadar Avrupa’nın en az bisiklet kullanılan şehirlerinden biriydi.

Ancak bu durum son 10 yılda değişti. Londra hâlâ yağmurlu, ama bisikletli sayısında inanılmaz bir artış var. Bunun en büyük nedeni de yerel yönetimin ve sivil toplum kuruluşlarının attığı ortak adımlar.

Önce, “kızıl” lakaplı Ken Livingstone belediye başkanlığı döneminde Londra’daki bisikletli sayısını 2008 yılından 2026 yılına yüzde 400 arttırma hedefiyle çeşitli projeler başlattı.

Halefi, Boris Johnson de belediye binasındaki makamına bisikletle gidip-gelecek kadar büyük bir bisiklet sevdalısı olunca, projeler katlanarak devam etti.

Bu projelerin başında, bisiklet istasyonları geliyordu. Londra geneline yayılan bisiklet istasyonları o kadar gelişti ki, 2010 yılında toplam 6 bin kiralık bisiklet hizmete sunuldu.

Ama daha da önemlisi, güvenli bisikletli yolları yapıldı. Şehrin popüler bölgeleri arasında inşa edilen “bisiklet süper otobanlarının” yanı sıra şehrin geneline yayılan bir bisiklet yolu ağı oluşturuldu.

Ancak, Londra’lılar bu gelişmelerden şikayetçi olmadı. Hem de, Viktorya döneminin dar sokaklarında yol yer yer tek şeride inmiş olsa bile.

Bankasına giden yöneticiden tutun, dersine yetişen öğrenciye kadar her kesimden insan paçalarını zincirden yağlanmasın diye çoraplarının içine sokup, Londra sokaklarının pedallamaya başladı.

Sonuç olarak, Londra’da 2012 yılı verilerine göre her gün ortalama 540 bin bisiklet yolculuğu yapılmakta. 2000 yılı rakamlarının tam 2 katı (The Economist, 16.06.2012). Kısaca, arz talebi doğurdu.

***********

Rastlantı bu ya, bisiklet yolu tartışmaları alevlenmişken , ‘Bikelab İstanbul’ isimli bir projenin ilk ayağı önce gün Karaköy’de yapılan toplantıyla gerçekleşti. Proje,  EMBARQ Türkiye – Sürdürülebilir Ulaşım Derneği, kentsel tasarım firması Hollandalı YARD 9 ve Hollanda Kraliyeti İstanbul Başkonsolosluğu tarafından ortaklaşa yürütülmekte. Bisikletliler Derneği ve Bisikletli Yaşam Derneği de sürece katılmakta.

Projenin amacı, sürdürülebilir kent içi ulaşımının sağlanabilmesi için bisikletin ulaşım ağına katılması. Bu amaçla tasarımların üretilmesi, bir pilot bölgede uygulanması ve İstanbul geneli için bir rehber oluşturulması hedefleniyor.

Bisikletle ilgili sorunların masaya yatırıldığı ve çözümlerin arandığı önceki gün panel ve çalıştayda tekrar tekrar vurgulanan, altyapının bu işin olmazsa olmaz koşullarından olduğu.

Örneğin, anlatılana göre, Hollanda’da 1970’lere kadar trafiğe arabalar hakim. Ortaya çıkan kaza, gürültü, trafik sıkışıklığı ve çevre kirliliği gibi problemler karşısında çözümü bisiklet yolu ağlarını genişletmekte bulunuyor. Böylelikle Hollanda bisiklet devrimini yaşıyor ve şu an kişi başına düşen bisiklet sayısının birden fazla.

Özetle, atılacak ilk adımlar ve modeller belli. Ancak, en büyük engel gösterilen tutarsızlıklar.

AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış, geçtiğimiz Haziran ayında Dünya Çevre Günü için düzenlenen bisiklet turunun başlangıç konuşmasını yapmıştı. Bağış, bisikletin Avrupa Birliği standartlarını yakalamak açısından öneminden bahsetmişti. Hatta, daha kesin bir ifadeyle bisiklet yolu taleplerini dikkate alacaklarının sözünü vermişti.

Öte yandan, İstanbul Belediyesi kiralık bisiklet projesini hayata geçirdi – ki oldukça olumlu bir proje- ve bisiklet için kilometrelerce yol yapacağını ilan etti.

Ama hepi topu Avrupa tarafında 20, Asya yakasında da 20 kilometreyi bulacak bisiklet yolu projesi, en ufak itirazlar sonucunda kızağa alındı, belki de iptal edilecek.

İş hükümetin ve yerel yönetimlerin tutarsızlıklarıyla bitiyor mu? Hayır.

Kadıköy sakinleri, kendini en Batılı ve Batıcı gören (ve gösteren) kesimlerin başında gelmekte. Ancak, Kadıköy’lülerin bir kesimi, Avrupa Birliği ‘ne uyum süreci ile beraber gündelik hayatta meydana gelecek sayısız değişiklikten sadece bir tanesine bile tahammül gösteremiyor.

Burada, kendisini bisiklet sevdalısı olarak tanımlayan Hollanda Kraliyeti İstanbul Başkonsolosu Onno Kervers’in samimi sözlerine kulak vermek gerek. önceki gün Bikelab İstanbul toplantısında açılış konuşması yapan Kervers, Hollanda’da bisikletle bir senede yaptığı yolu, İstanbul’da dört senede ancak yapabildiğinden yakındı. İstiklal Caddesi’ndeki konsolosluk binasından Karaköy’e otomobille 20 dakikada geldiği yolun, bisikletiyle 2 dakika süreceğini de ekledi. Amaçlarını da net bir şekilde ortaya koydu: bisikletin herkes için ne kadar iyi bir şey olduğunu anlatmak değil; İstanbul gibi zor bir şehirde bisiklet kullanmanın yolunu aramak.

Neyse ki, aynı samimiyeti Türkiye’de de gösterip, bisiklet yoları için imza toplayan, belediyeleri e-mail, faks, tweet yağmuruna tutan dernek, örgüt, grup ve bireyler var. Bisiklet Yoluna Sahip Çık Platformu hâlâ kurulabiliniyor ve protesto için pedala basılıyor.

Bisiklet yolu ağlarının genişleyebilmesi için bu samimi sivil insiyatif ve sosyal hareket ağlarının güçlenmesini beklemekten başka çare yok.

Baran Alp Uncu –  www.t24.com.tr

 

 

Hayata Dönüş’ün yıldönümünde Boğaziçi’nde “Hapishaneler ve Toplum” forumu

Fotograf KaosGL.org'dan alınmıştır

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST)’nin Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlediği  ve 19 – 20 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilen iki günlük “Hapishaneler ve Toplum” konulu forumlarında ilk gün “Hapishaneler ve Siyasi Partiler” ikinci gün ise“Hapishaneler ve Medya” konusu masaya yatırıldı.

Hapishaneler ve Medya” forumunun kolaylaştırıcılığını Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu yaptı, foruma konuşmacı olarak gazeteci Ahmet Şık, Ayşe Düzkan, Gökçer Tahincioğlu, İsmail Saymaz katıldı. Forumda, medyanın hapishane turlarıyla F tiplerini tanıttığı dönemlerden günümüze yaşanan süreç değerlendirildi. Baskı altındaki medyanın, medya çalışanlarının durumu, yapılmaya çalışıldığı üzere meşruiyet yaratmada nasıl rol aldığı konuşuldu.

Gazeteci Ayşe Düzkan,  hapishanelerde Avrupa sistemine geçişin ve solun belli kesimlerinin imhası amaçlanarak yapılan değişimleri ele aldı. 19 Aralık’ta ne olduğunu aslında insanların bilmemesini, yaşanan bu olayların bu geçişi sağlamak adına gerçekleştiğini ancak o dönemde bu durumun medyada dillendirilmediğini belirtti.

Gökçer Tahincioğlu, Alemdağ Kırımı olarak bilinen olayda yurtdışından getirilen gaz bombalarının denendiğini, bunun sonucunda da 3 mahkumun boğularak öldüğünü söyledi; Islah Projesi ‘nin bir ayağı olan F tipleri ile ilgili pilot uygulamaların Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde ve Burdur Cezaevi’nde gerçekleştiğini belirtti.

Hayata Dönüş operasyonlarının öncesinde bu ortamın hazırlandığını vurgulayan Tahincioğlu, cezaevi turlarıyla gazetecilerin götürüldüğü, F tipi cezaevlerinin gazeteciler tarafından nasıl “iyi” olarak anlatıldığını; hatta gazetecilerin içeri girersek ne iyi olur kitap bile yazarız şeklinde yazılar yayınladıklarını da sözlerine ekledi.

İsmail Saymaz, süreçle ilgili 20 cezaevi operasyonuna dikkat çekti. Operasyonların en şiddetli şekilde yaşandığı yerlerin Bayrampaşa, Çanakkale, Ümraniye Cezaevleri olduğunu söyledi; Ümraniye ve Bayrampaşayla ilgili davaların da sürdüğünü ekledi.

Tufan ve Atmaca adı verilen operasyonların ölüm oruçlarından önce planlandığının ortaya çıktığını belirten Saymaz, açılan davalarda ise hiçbir sorumlunun yargılanmadığını belirtti.

Ahmet Şık, medya baskısının tanığı olan gazeteci arkadaşlarının ve kendisinin yaşadığı olaylarda gerçeklerin yazılmadığını söyleyerek bu cezaevi turlarında olduğu gibi 1980’lerin Diyarbakır ve Mamak Cezaevleri için de seçilen gazetecilerin seçilmiş tutuklularla yaptıkları görüşmelerin kamuoyu nezdinde neredeyse “ne kadar güzel cezaevi” denilecek şekilde tanıtılıp meşrulaştırmada izledikleri yoldan bahsetti.

Hapishaneler ve Medya konulu forumda, medyada 19 Aralık’ın yıldönümü ile ilgili ancak dört beş gazetecinin yazdığı, bunun gibi bir baskı altında gazetecilik yapan kişinin bu noktada ne kadar bağımsız kalabileceği tartışıldı.

Ayşe Düzkan, fabrikada çalışan işçinin, fabrikanın ürettiği kirlilikten ne kadar sorumluysa gazetecinin de medyadaki kirlilikten o kadar sorumlu olacağını belirtti.

Yasemin İnceoğlu etik ve vicdan çerçevesinde gazetecinin konumlandığı noktayı, vicdan muhasebesi konusu olarak değil gazetecinin işinin merkez alındığı şekilde meslek etiğinin yönetilmesi şeklinde anlaşılacağını vurguladı.

Forumun ilk gününde konu “Hapishaneler ve Siyasi Partiler” idi. Prof. Dr. Turgut Tarhanlı’nın kolaylaştırıcılığını yaptığı foruma, konuşmacı olarak Sebahat Tuncel, Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ve Melda Onur katıldı.

CİSST Yönetim Kurulu Zafer Kıraç’ın açılış konuşmasıyla başlayan forumda, hapishanelerin üniversiteler, siyasi partiler, medya ve toplum ekseninde tartışılacağı belirtildi.

BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel konuşmasında, 19 Aralık 2000’de gerçekleşen Hayata Dönüş operasyonlarının yıldönümünde hayatını kaybedenleri andı, Maraş katliamının da 34. Yıldönümü olduğunu vurgulayan Tuncel, sorumlu olanların halen yargılanmadığının altını çizdi.

28 Aralık’ta üzerinden bir yıl geçen ama aydınlatılamayan Roboski katliamından da söz eden Tuncel, “Olayların arkasında aynı kişiler yoktur ancak aynı zihniyet vardır” dedi. Tuncel, hukuksuzluğun içine doğan Kürt halkının haklarını savunduğunu, hapishanelerdeki Kürtlerin bu nedenle seslerini duyurabildiklerinden bahsederken bunun haricinde genel olarak siyasi olmayan ve haklarını bilmeyen mahkumların yaşadıkları zor durumlara değindi.

Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu, Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde direnişçilerin direnişlerinin nasıl kırılmak istendiğini; bunun kanunda “iyileştirme ve eğitim programı” adı altında yer aldığını belirtti.

CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, yaptığı hapishane ziyaretlerinden, mahkumlardan aldığı taleplerden yola çıkarak yönetmeliğin yetersizliğinden, uygulamada karşılaşılan ama uygulayıcıların yönetmeliğe uymayan belirli insiyatif kullanımını gerektirdiği durumlarda yaşanan sıkıntılardan söz etti.

Prof.Dr. Turgut Tarhanlı, Türkiye’nin kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesine göre hiç kimsenin işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamayacağını belirtti. Tarhanlı, eski  Anap milletvekili Kamuran İnan’ın “idarenin insanileşmesi gerek” sözüne atıfta bulundu, geçtiğimiz dönemlerde yaşanan olayların ve günümüzde devam eden anlaşmazlıkların, insan haklarının ihlalinin bu çerçevede değerlendirilebileceğini söyledi.

Forumda, hapishanede bulunan LGBT bireylerinin ne kadın ne erkek koğuşlarına konulmaması gerektiği, LGBT bireylerin aktivitelere dahil edilmemesi gibi çok sıkıntılı durumlarla karşı karşıya oldukları, sağlık sorunları yaşayan vücudunun %72’sini kullanamayan mahkumların cezaevinde kendi işini yapamadan yaşamak zorunda oldukları, mevzuatın bir erkek hakim bakış açısıyla düzenlenmiş bulunmasının kadın mahkumların durumunu muğlaklaştırdığı, aynı yönetmeliğe tabii aynı kampüsün içinde bulunan cezaevlerinin bile katı-daha az katı uygulamalarla yönetildikleri vurgulandı

Haber: Büşra Akman

(Yeşil Gazete)

Boğaziçi Üniversitesi’nden ODTÜ’ye destek

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri ODTÜ’de yaşanan polis şiddetini kınadıklarını belirten bir basın bildirisi hazırlayarak imza kampanyası başlattı.

“ODTÜ’lü öğrencilere, meslektaşlarımıza ve çalışanlara söz konusu olaylar nedeniyle büyük geçmiş olsun der, ODTÜ yerleşkesinde yaşanan şiddeti ve şiddete vesile olanları kınadığımızı bütün kamuoyuyla paylaşırız.” açıklaması ile ODTÜ Rektörlüğü’nun açıklamasına destek verilen basın bildirisinin tam metni şu şekilde,

“18 Aralık 2012 Salı günü ODTÜ yerleşkesindeki TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü binasında düzenlenen tören sırasında ve sonrasında ODTÜ yerleşkesinde çıkan olayları üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayız. Konuyla ilgili haberlerden ve ODTÜ Rektörlüğü’nün yaptığı açıklamadan, TÜBİTAK tarafından törene davet edilen Meclis Başkanı, Başbakan ve diğer resmi yetkililer için ODTÜ yerleşkesine gelen çok sayıda polisin, tören sırasında yerleşkenin muhtelif yerlerinde meşru ve demokratik protesto haklarını kullanan öğrencilere karşı orantısız güç kullandığı anlaşılmaktadır. Ayrıca polisin uyguladığı güç ve şiddetin üniversitedeki öğrenci, öğretim üyesi ve çalışan birçok kişinin hayatını ve güvenliğini tehlikeye soktuğu öğrenilmiştir. Üniversitelerde ya da başka toplumsal ortamlarda devletin emniyet güçleri tarafından bu tür şiddet olaylarının tahrik edilmesi, yaratılması ve sürdürülmesi kesinlikle kabul edilemez.

ODTÜ’lü öğrencilere, meslektaşlarımıza ve çalışanlara söz konusu olaylar nedeniyle büyük geçmiş olsun der, ODTÜ yerleşkesinde yaşanan şiddeti ve şiddete vesile olanları kınadığımızı bütün kamuoyuyla paylaşırız.

Saygılarımızla,

Boğaziçi Üniversitesi’nden Öğretim Üyeleri

Ahmet Ersoy
Ahu Ersözlü
Albert Ali Salah
Ali Kerem Saysel
Ali Özgün Konca
Ali R. Kaylan
Alpar Sevgen
Arzu Öztürkmen
Aslı Göksel
Aslı Özyar
Aslı Tolun
Atilla Yılmaz
Aybek Korugan
Aydan Gülerce
Ayfer Bartu Candan
Ayşe Buğra
Ayşe Mumcu
Ayşegül Metindoğan Wise
Ayşegün Soysal
Ayşegül Toker
Ayşen Candaş
Barış Büyükokutan
Başak Demirhan
Begüm Özkaynak
Berna Kılınç
Berna Yazıcı
Betül Kırdar
Betül Tanbay
Biray Kolluoğlu
Burak Gürel
Bülent Küçük
Can Candan
Can Yücesoy
Cem Ersoy
Cem Say
Cengiz Kırlı
Ceren Özselçuk
Cevza Sevgen
Ceyda Arslan-Kechriotis
Çağlar Keyder
Çiğdem Dalay
Derin Terzioğlu
Dilek Ünalan
Edhem Eldem
Elif Alakavuk
Elif Ünlü
Emine Erktin
Engin Ader
Erol Köroğlu
Ersan Demiralp
Eser Çaktı
Eser Taylan
Esra Mungan
Evangelos Kechriotis
Fatma Ang
Ferit Öztürk
Ferhunde Özbay
Fikret Adaman
Gönenç Yücel
Gül Sosay
Gülcan Erçetin
Güler Fişek
Günay Kocasoy
Günizi Kartal
Haluk Bingöl
Hamdi Erkunt
Hande Sart
Işık Aytaç
Işıl Bozma

İlhan Or
İpek Seyalıoğlu
Kıvanç İnelmen
Koray Çalışkan
Kuban Altınel
Kurt Brown
Kuyaş Buğra
Lale Akarun
M. Asım Karaömerlioğlu
Mehtap Işık
Meltem Gürle
Meltem Toksöz
Meral Demirel
Mine Eder
Mine Nakipoğlu
Muhittin Mungan
Murat Akan
Murat Baç
Murat Gülsoy
Murat Koyuncu
Murat Yılmaz
Müjgan Şahinoğlu
Nadir Özbek
Nazan Üstündağ
Necati Aras
Nermin Abadan-Unat
Neşe Bilgin
Nevra Necipoğlu
Nihal Ercan
Nuri Ersoy
Nüket Esen
Nükhet Sirman
Oktay Demircan
Olcay Akyıldız
Oya Pancaroğlu
Özlem Beyarslan
Pınar Yolum
Refik Güllü
Reşit Canbeyli
Selcan Kaynak
Selim Deringil
Serdar Altok
Şehnaz Tahir
Şemsa Özar
Senem Yıldız
Sevgin Akış Roney
Sibel Tatar
Sumru Özsoy
Taner Bilgiç
Taylan Cemgil
Tınaz Ekim
Tonguç Rador
Tuna Kuyucu
Ümit Bilge
Ünal Zenginobuz
Yağız Tanlı
Yahya M. Madra
Yaman Barlas
Yıldız Silier
Yücel Terzibaşoğlu
Zafer Yenal
Zeynep Gambetti
Zeynep Kadirbeyoğlu
Zeynep Sabuncu
Zeynep Uysal
Zühre Aksoy

(DHA, Yeşil Gazete)

Efsanenin sonu: Stüdyo FM veda ediyor

TRT3 radyolarının efsanevi programı Stüdyo FM, 28 Aralık’ta yayınlanacak son programıyla radyoseverlere veda edecek.

3 Eylül 1978’de başladığı yayın hayatına tam 34 yıl 4 aydan beri devam eden Stüdyo FM, aynı zamanda TRT’nin ve haliyle Türkiye’nin ilk canlı pop programı ünvanını taşıyor.

Yavuız Aydar ve Şebnem Savaşçı tarafından hazırlanan ve sunulan Stüdyo FM, geçtiğimiz aylarda 3800. programını da geride bırakarak kırılması zor bir rekora imza atmıştı.

Stüdyo FM’in dinleyicilere veda edeceğini  21 Aralık cuma akşamı 18:00-19:00 saatleri arasında yayınlanan 3802. programının kapanışında duyuran Yavuz Aydar, 34 yıl 4 ay süren Stüdyo FM yolculuğunun 28 Aralık Cuma günü 18:00-19:00 saatleri arasında yayınlanacak son programla biteceğini, bu süre içerisinde “kendilerini hiç yalnız bırakmayan dinleyicilere çok teşekkür ettiklerini” söyledi.

Stüdyo FM’in Türkiye’de pop ve rock müzik dinleyicileri üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu biliniyor. Yayinlandigi günden bu güne, öncelikle yeni albümler ve sanatçilar için programlar yapan Stüdyo FM, aynı zamanda önemli sanatçilarin ölümleri üzerine de programlar yayınlamıştı. Bunların arasında 1980 ‘de John Lennon; 1981 ‘de Bill Haley ve Bob Marley; 1983 ‘de Muddy Waters; 1984 ‘de Marvin Gaye; 1990 ‘da Sarah Vaughan; 1991 ‘de Miles Davis ve Freddie Mercury; 1993 ‘de Frank Zappa; 1998 ‘de Frank Sinatra; 2001 ‘de John Lee Hooker ve George Harrison ‘in ölüm haberleri üzerine yapılan özel programlar var.

Bir çok ünlü müzisyenle tanışıklığı olan ve gerçek bir rock-popçu olan Yavuz Aydar’la 1946’de Mardin’de doğan ve 20 yaşından beri TRT radyolarında çalışan Şebnem Savaşçı’nın hazırlayıp sunduğu Stüdyo FM’in, bir çok kuşağı kapsayan geniş hayran kitlesinin hazırlayıp güncellediği bir web sitesi de var. www.studyofm.com adresinden ulaşılabilen sitede tarihçe, basından, fotoğraf ve linklerin yanısıra neredeyse her programın kaydına ulaşmak da mümkün.

Stüdyo FM’in neden veda ettiği konusunda ise henüz kesinleşmiş bir bilgi yok. Öte yandan bu durumun TRT 3 yönetiminin, “dışarıdan” yapılan programları azaltma stratejisiyle doğrudan ilgili olduğu yönünde ciddi işaretler var.

Başka bir iddia da TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’in bu karardan haberdar olmadığı ve hatta Stüdya FM’in 4.000. programı için özel bir tebrik mesajı yayınlamayı düşündüğünü yakın çevresiyle paylaştığı yönünde.

(Yeşil Gazete)

İnternet engellemeye uyarı

İnsan Hakları İzleme Örgütü HRW, Türkiye hükümetinin, internet sitelerini kanunsuz bir şekilde bloke etmeye derhal son vermesi gerektiğini söyledi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ahmet Yıldırım‘ın açtığı davaya ilişkin 18 Aralık’ta aldığı kararda, Türkiye’de Google sitelerinin bloke edilmesinin ifade özgürlüğünün ihlali anlamına geldiğini bildirdi.

Türkiye’de bir mahkeme bir kişinin paylaşımı yüzünden Google sitelerinin tümüyle bloke edilmesi kararı almıştı.

HRW’de internet ve insan hakları uzmanı Cynthia Wong, “Mahkeme, internet servisinin toptan bloke edilmesinin keyfi, fazlasıyla geniş kapsamlı ve ifade özgürlüğünü ihlal eden bir uygulama olduğu konusunda sert bir mesaj göndermiştir. Bugün 40’tan fazla ülke farklı derecelerde internet filtresi kullanırken bu karar, çoktandır gereken bir örnek karar olacak.” dedi.

İnternete sansür artıyor

AİHM’de Türkiye’ye karşı dava açan Ahmet Yıldırım’ın kişisel sayfası Google’da yayınlanıyordu.

Denizli 2. Sulh Ceza Mahkemesi, Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret edildiği gerekçesiyle 23 Haziran 2009’da başka bir kullanıcıya karşı yasaklama kararı alınca, Google Sitesi hizmeti alınarak hazırlanmış tüm web siteleri de olayla hiçbir bağlantıları olmadığı halde erişilmez kılınmıştı.

AİHM 18 Aralık’ta aldığı kararda Türkiye’yi 8 bin 500 euro tazminat ödemeye mahkum etti.

Türkiye, internet erişim yasağı yasasını 2007’de onayladı. OpenNet İnisiyatifi adlı araştırma grubu, Türkiye’nin bloke ettiği web sayfası sayısının büyük artış gösterdiğini bildirdi.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından yayınlanan bir rapor da bu gelişmeyi doğruluyor.

Fakat Türkiye’deki Telekom idaresi Mayıs 2009’da istatistik yayınına son verdiği için erişimi engellenen web sayfası sayısı konusunda kesin bilgi bulunmuyor.

HRW, erişim engelleme kararlarının yüzde 80’inin yargı yoluna başvurulmaksızın, idari kararla alındığını tahmin ediyor.

(BBC Türkçe)

 

Gözümüzü açtın, teşekkürler ODTÜ – Sarp Kürkçü

Ele silahı alıp etrafa öfke saçmaktan, en basit söylemi ile “camı çerçeveyi indirmekten”vazgeçen protestocunun gideceği en makul yoldur pasif-agresif eylemler.

Sınırları çok da net çizilmemiş olsa da, pasif-agresif eylem aslında bugün kullandığımız protesto yöntemlerinin ortak paydasıdır diyebiliriz. Geniş yelpazeden istediğinizi seçin: Yürüyüş, meydanlarda toplanmak, günlük iş bırakma eylemleri, kepenk kapatma, hangisini isterseniz. Pasif-agresif eylemlerin amacı, insanların günlük yaşama etkide bulunarak protesto ettikleri şeyi insanlara fark ettirmesidir aslında. Bu nedenle de, özellikle başlangıçları düşünüldüğünde bütün bu protesto yöntemleri, özünde pasif-agresiftir.

Çünkü şiddet içermez, çevreye ya da insanlara zararı ön planda tutmaz. Tehdit, can ve mal güvenliğine tehlike gibi kavramlar yoktur için. İnsanların, seslerini uysallıkla ama düzeni az da olsa bozarak dile getirmeleridir.

Ama bugün birşeyi kabul etmek lazım ki, en popüler eylemlerden yürüyüş ve meydanlarda toplanıp slogan atmanın artık pasif-agresif sayılabilecek bir yanı kalmamıştır. Diyebilirsiniz“elin 25 yaşındaki çocuğu bizim kaç on yıllık alışkanlığımıza ne hakla laf uzatır?” diye, ama bence okumaya devam edin. Belki ilginizi çekecek 1-2 satır çıkacaktır karşınıza…

Pasif-agresif eylemlerde kişi sayısının miktarından çok, kişilerin rutine ve işleyişe karşı oluşturdukları set önemlidir. İş çıkışı saatinde, insanların metroya yetişmeye çalıştığı tam o anda metro girişinde durup tavla oynayan bir grubu düşünün. Üstlerinde birer t-shirt ile. Önlerinde “Yetmedi mi?”, arkalarında “Zamlara HAYIR!” yazan. Pasif-agresif bakış açısında bu uygulama, bir meydanda toplanan 10 bin kişinin kontrollü bir alanda ayakta durmasından daha verimlidir. Neden?

Öncelikle verdiğim örnek, onları gören ve bu durumdan rahatsız olan insanların aklına kazınır, yani farkındalık yaratır. Bugün bir eylemin en önemli özelliği ses duyurmak değil midir?

Peki demokratik olduğu iddia edilen bir ülkede duyurulan ses yöneticiye midir, yoksa o yöneticiyi seçen ve bir sonraki seçimde aşağıya indirebilecek olan seçmene midir? Bunların ayrımına vardığımızda, ana akım haber bültenlerinde gerçekte ne için toplanıldığı bile anlatılmayan sözde “protestoların” aslında katılımcının kendini kandırdığı bir drama oyunundan farkı yoktur.

Bir diğer nokta ise, verdiğim örnekte yaşamın ve düzenin rahatsız edilmesi kavramı vardır. Kabul, eleştirdiğiniz yöneticilerin düzenini yerinden oynatmıyorsunuz, ama en azından birşeylerin akışını bozabildiğiniz bir eylemin içindesiniz. Bundan önce, insanların kendilerine verilen yer ve zamanda, barikatların sınırları içinde kafese sokulmuş bir sirk hayvanı gibi durmadığı zamanlarda yapılan eylemlerde de bunu görürsünüz. Benim çocukluğuma kadar süren bu eylemler, yürüme yolu değil de araç yollarında yapılır, insanların günlük rutinlerini engeller, onları bir konudan haberdar” ederdi. Pasif-agresif eylem biraz da budur, protesto ettiğiniz kişi veya kurumların kazançları var olan bu döngüden, devinimden gelir. Siz bu döngüyü aksatırsanız, bu insanları (ya da kurumları) aksatmış olursunuz.

Karşıdan karşıya geçerken “yanlışlıkla” elinizdeki defterleri düşürürsünüz, araçlar iki dakika sizin malzemelerinizi toplamanızı beklemek zorunda kalır. Uçağa yetişmeye çalışan vekillerin geçtiği otomatik kapının motorlarının yağı eksik olur. Kapı tam açılamaz. Vah! Ne de büyük şanssızlık.

İnsanların arasında söylenen, ama anlamı daha çok romantik konularda sorgulanan bir söz vardır. “Bir insan sana iyi, ama servis yapan garsona kötü davranıyorsa iyi birisi değildir.” diye. Bunun çevredeki insanlara iyi davranan beyaz atlı bir prensi kovalamak gibi bir anlama yorulabilmesi gibi daha toplumsal bir noktaya da çekilebilir.

Bahsi geçen o garson, yemeğinizin mutfaktan çıktığı an ile size ulaşması arasında güvenebileceğiniz tek kişidir. Eğer ki o garson sizden dolayı hayatı çekilmez hale geliyorsa, o garson yemeğinizin içine fark edilmeyecek bir böcek de koyabilir, tükürük de ekleyip çorbayı belli olmayacak şekilde karıştırabilir ya da taşırken ayağı takılmış gibi yapıp servis tabağını üstünüze boca edebilir.

Bunları yaptığından ya da yapması gerektiğinden bahsetmiyorum. Burada sadece yapabilecek imkanı olduğundan bahsediyorum. Ki bunların hiçbirisi o yemeği yiyen insanı öldürmez, hasta etmez, ona uzun ve geri döndürülemez bir zarar vermez. Ama sadece yaşam kalitesini ya da sürecini aksatır. İşte pasif-agresif eylem, biraz uç olsa da budur.

O nedenle bugün Taksim Meydanı’nda toplanan insanların, kendileri için belirlenmiş bir rotada yürümeleri, farkındalık oluşturmak istedikleri insanlardan özel barikatlarla ayrılıp onlarla iletişime geçme izinleri olmadan bağırmaları, boğuk bir megafon ile uzun ve terimlerle dolu cümleleri dile getirerek sadece ön sıradakilere seslenmeye çalışmaları pasif-agresif bir eylem falan değildir. Oyun alanını ve kurallarını bükmek, şaşırtmak, insanları kendilerini görmeye ve dinlemeye dolaylı yoldan mecbur etmektir pasif-agresif eylemlerin yolu.

ODTÜ’de gerçekleşen 18 Aralık 2012 tarihindeki olaylarda tam olarak ne oldu, detayları nelerdi, İstanbul’da ikamet eden ve içeriden bilgi alamayan birisi olarak bilgim olmadığını üzülerek söyleyeceğim. Ama uzun zamandan beri ilk kez, büyük çaplı bir protesto, protesto edilenlerin kurallarının dışında oynanmaya çalışıldı. Gerek oyun alanı, gerekse kuralları protestocular tarafından kuruldu. Bunun sonucunda ne yapacağını bilmeyen çevik kuvvetin aşırı yaptırımı görüldü.

Kuralların değiştirilmesi gerektiğini, bundan sonraki yıllarda protestoların tekrar özüne dönmesinin mümkün olduğunu gösterdiği için ODTÜ öğrencilerine teşekkürü bir borç bilirim ben. Bir protesto kişinin kendisini kandırması değildir. Eylemlerimizi hazırlayıp yönetenler bunları uzun zaman önce unutmuş, ya da unutturulmuştu. Ama 18 Aralık’ta, ne yazık ki üzücü bedeller karşılığında, bunu hatırladık.

THY çalışanlarını ergen psikolojisinde bir çocuğun sevgilisinden ayrılması gibi SMS ile işten çıkarttığı zamanlarda, çevremdeki insanlara First Class’ta servis edilen bardakların idrardan geçirilmesi esprisini yapmıştım. Çevremde havayollarında çalışan kimse olmadığı, bunu da bir espri olarak söylediğimi düşünürsek, ortada kötü bir durum yok. Ama bu mübalağa ile kendimce pasif-agresifliğe giden yolu anlatmaya çalışmıştım. ODTÜ’nün lisanı daha sert, daha net ve daha fark edici şekilde oldu.

 

Sarp Kürkçü – www.bianet.org

 

Antarktika’daki buzullar artıyor mu? – Kamil Çöllü

Dünyanın en büyük 5. kıtası olan Antarktika, ortalamada en soğuk, en kuru, en rüzgârlı ve en az yağış alan kıtadır. İnsanların sürekli ve kalıcı olarak yaşamadığı bir yerdir; fakat yine de yılın belirli zamanlarında dağınık bir halde 1000 ile 5000 araştırmacıya ve bilim insanına ev sahipliği yapar. Kıtanın tamamı buzullarla kaplıdır. Buzullarla diyoruz; çünkü Antarktika hem kara buzuluna hem de deniz buzuluna sahiptir ve küresel iklim değişikliği nedeniyle dünyanın ortalama sıcaklığı artarken; Antarktika’nın kara buzulu artan bir hızla erimekte, deniz buzulu Güney Okyanusu’ndaki ısınmaya rağmen mevsimsel olarak artış göstermektedir. Bu nasıl olmaktadır ve buna bir cevap var mıdır?

İlk olarak, Antarktika’nın kara buzulu, binlerce yıldan bu yana kar yağışının kara kütlesinde birikmesiyle oluşmuştur. Kara kütlesinin düzgün olmayan yapısının da etkisiyle kara buzulunun kütlesinin hesaplanması çok zor bir iştir. Neyse ki bu zorluğu 2002’de uzaya gönderilen uydular yardımıyla aşmayı başarabildik ve 2002’den sonra buz kalıpları kapsamlı bir şekilde incelenmeye başlandı. İlk gözlemler en çok buzul kütle kaybının Batı Antarktika’da olduğunu gösterdi. Bunun yanı sıra sürpriz bir şekilde 2002 ile 2005 yılları arasında Doğu Antarktika buzulu kütlesini korudu. Aşağıdaki grafikte bunu daha ayrıntılı görebiliriz

Yukarıdaki grafikte yıllara göre buz kütlesindeki değişimler gösterilmiştir. Çemberli noktalar değişimleri, kesik çizgiler de ortalama buz kütlesini göstermektedir. Kırmızı renk Batı Antarktika buzul değerini, yeşil renk ise Doğu Antarktika buzul değerini temsil etmektedir.

Buna ek olarak, buzul kütlelerindeki değişimi daha iyi anlayabilmek için Nisan 2002’den Şubat 2009’a kadar olan süreçte buzul kütlesindeki değişimi gösteren grafiğe bakalım:

Değiştirilmeden aktarılan verilerin mavi renkle gösterildiği ve mevsimsel sezonlara göre değiştirilen verilerin kırmızıyla gösterildiği bu grafikte azalmayı görebiliyorsunuzdur. Yeşil çizgi ise bize azalmanın ortalamasını veriyor. Burada önemli olan, Doğu Antarktika’nın daha istikrarlı durumda olmasıdır. Batı Antarktika’ya göre daha dayanıklı olduğu gözlemlenmiştir; çünkü Doğu Antarktika bölgesi, Batı Antarktika’dan çok daha soğuk ve kütle olarak da çok daha fazla buzul kütlesine sahiptir. Bu da Doğu Antarktika’yı daha dayanıklı yapmaktadır. Fakat sorun, Doğu Antarktika’nın tamamının eriyecek olması halinde deniz seviyesini 50-60 metre yükseltebilecek durumda olmasıdır.

İşte bu aşamada cevaplanması gereken soru, Antarktika’da kara buzulunun kütlesi hızla azalırken nasıl olur da deniz buzulunun kütlesi artabilir? Buna ilişkin varsayımlardan biri, Antarktika’nın çevresinin soğuyor olmasıdır. Ancak böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Hatta Güney Okyanus’un dünyanın diğer okyanuslarına göre daha hızlı ısındığı bilinmektedir. 1955 ile 1995 yılları arasındaki ölçümlere göre, her 10 yılda okyanusların sıcaklığı 0,1 derece artarken, Güney Okyanus’un sıcaklığı 0,17 derece artmıştır.

Gördüğünüz üzere, burada hala çözülemeyen bir soru bulunmaktadır. Güney Okyanus ısınırken nasıl oluyor da Antarktika deniz buzulu artıyor? Bu artışa sebep olabilecek birkaç etken var. Bunlardan ilki, Antarktika üzerindeki ozon seviyesindeki düşüştür. Güney Kutbu üzerindeki ozon deliği seviyesindeki bu düşüş, stratosferde soğumaya sebep oluyor. Bu, Antarktika kıtasını çevreleyen siklonik rüzgârları kuvvetlendiriyor. Kuvvetlenen rüzgârlar buzulun etrafındaki denizi iterek çevresi buz ile çevrili toprak parçalarını (polynya) oluşturuyor ve bu da buz üretiminin artmasını sağlıyor.

İkinci etken ise okyanus akıntılarının sirkülasyonu. Güney Okyanus bünyesinde yüzeye yakın soğuk su akıntısı ile bu katmanın altında bulunan sıcak su akıntısını barındırır. Sıcak katmandaki suyun yüzeye yükselmesi buzulu eritir. Buna karşın, havayı ısıtır, yağmur ve kar yağışı miktarını arttırır. Bu, yüzey akıntısını canlandırır ve alt kısımdaki sıcak akıntıya göre yüzey akıntısının daha az tuz yoğunluğuna sahip olmasını sağlar. Akıntılar daha az karışır ve daha fazla katmanlaşma gerçekleşir. Derin ve sıcak olan katmandan daha az ısı transferi olur. Bunun sonucunda daha az buzul erir.

Sonuç olarak, Antarktika buzulları karmaşık ve eşsiz bir yapıdadır. Basit bir yorumlama olan Antarktika’nın çevresinin soğuduğu kesinlikle söz konusu değildir. Özel bölgelere etkisi karmaşık olsa da ısınma gerçekleşmektedir. Bunun delili, Antarktika’daki buzul kaybı ivmesinin 26 milyar ton/yıl2 (başka bir deyişle, her yıl buzul kaybı bir önceki yıla göre 26 milyar ton artmakta) olmasıdır.

 

Kamil Çöllü

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Şenlikli Medya’da Alternatif bir söylem olarak Sanat

Gazetemiz ile Yeşil Düşünce Derneği’nin ortaklaşa düzenledikleri 2. Alternatif Medya Şenliğine iki gün kaldı.

Pazar günü İstanbul, Beyoğlu’nda bulunan Geoaktif Kültür Merkezi’nde bir yandan söyleşiler ve paneller ile alternatif medya hakkında fikir alışverişi yapılırken sanattan da kopmayacak, gerek dans gösterileri gerek müzik dinletileri gerekse de sürpriz performanslar ile alternatif bir söylem oluştururken sanatın gücünü de yanımızda hissedeceğiz.

Alternatif Medya Şenliği’nin alamet-i farikası haline gelen spontan, gün içinde kendiliğinden gelişecek keyifli karşılaşmaları, müzik ziyafetlerini, sanat aktivitelerinin de elbette sık sık yaşanacağının müjdesini şimdiden vererek şenliğin sanat ayağının programını paylaşalım.

Şenlikli Medya’da sanat aktivitleri söyleşiler ile paralel şekilde gerçekleşecek. Tek fark ise söyleşilerin başlangıç saati 12:00 iken Alternatif bir söylem olarak sanat, sanatta alternatif söylem” alt başlığı ile başlayacak sanat aktivitelerinin 13:00’de start alması.

13:00 – 14:00 arası Beden Müziği performansı ile güne hep birlikte ısınacağız. Sanatçı arkadaşlarımız tüm konuklarımızın Beden Müziğine eşlik etmelerini istediklerini özellikle belirtiyorlar.

Beden Müziği nasıl olacak diye kafasında soru işareti uyananlar için dansçı arkadaşlarımızdan tüyo bile istedik. Derler ki, “Tek enstrümanımız ellerimiz ve ayaklarımız!

KeKeÇa ve BGST dansçılarından da sanatçıların katılacağı her yaştan katılımcıya açık olan beden müziği atölyemizde hep birlikte müzik yapıyoruz, dans ediyoruz, kendi kendimizi çalıyoruz.

14:00 – 14:30 arasında ise Zardanadam’dan Erbatur Çavuşoğlu şenlikli medya cümbüşü katılımcılarına bir müzik ziyafeti çekecek. Zardanadam’ı sevenler ve/veya tanımak isteyenler şimdiden hazırlıklı olmak isterlerse grubun web sitesindeki müzikler ile başlayabilirler.

14:30 – 16:00 arasını Fanzin sevdalılarına ayırdık Alternatif Medya. Sosyal Medya. İnternet, twitter, facebook ve diğerleri derken acaba fanzin dünyasında neler oluyor. Altmışiki YTL, Postrock, Palaspandıras, Bisedebiyat fanzinlerini çıkartan ekip şenlik günü gerçekleştirecekleri söyleşide hem sorunlarını hem de çözümlerini bizlerle paylaşacak.

Şenlik boyunca etkinlik alanında fanzin sergisi düzenleneceğinin bilgisini de eklemeden geçmeyelim.

16:00 – 16:30 arasında gene müzik ziyafeti bekliyor biz şenlik katılımcılarını. Tuğkan Altuğ ile arkadaşları, Tuğkan’ın kendi bestelerini seslendirecekler. Tuğkan’a yediğin içtiğin senin olsun ne dinleteceksin diye sorduk bizi kırmadan yanıtladı.

“Beste ve doğaçlama performansımız ile şenlikteyiz. Ekip ise şu isimlerden oluşuyor. Vokal, Gitar: Tuğkan Altuğ. Davul: Kemal Emirel. Bas: Emsal Salik

Tuğkan, ilgilenmek isteyecekler için facebook ve soundcloud adreslerini de iletmiş.

16:30 – 17:00 arasında bir kez daha dans performasına bırakıyoruz sahneyi. Gizem Aksu, “;merkezkaç?” performansını kendi sözleri ile şu şekilde tanımlıyor

;merkezkaç?

genişlemek istemiyorum,

uzamayı reddediyorum,

toplanmak mı?, tebeşirle bir ş

çok açıkça:

merkezden kaçıyorum.

…an değil,

canım sağ olsun.

can sağlığımıza içiyorum.

Sınırlarla dolu bir dünyaya doğdum. Kural 1: Haddini bilecek ve bu sınırları aşmayacaktım! Bedensel sınırları, cinsel sınırları, mekansal sınırları, düşünsel sınırları…

Bazen kan bazen baskı bazense ahlakla çizilen sınırlar “ne mutluydu ordayım diyene!” Kural 2: Bu sınırları aşmayacağım gibi sevecektim, sevdikçe güvende hissedecektim.

Güvende hissetmek istiyorsam feda etmem gereken şeyler vardı. Kural 3: Sevmek yetmez, canımı verecektim.

Canım acımaya, bedenim sıkışmaya, cinselliğim sömürülmeye başladıkça isyan başladı içimde, düşlerimde, düşüncelerimde, bedenimde. Düzene, merkeze, sınırlara, savaşa…

Bu performans da bulunduğum yerden, kendi dilimle ufak bir soru işareti koyma ihtiyacından çıktı. Henüz nokta koymak için çok erken;

Kendi eceliyle ölmenin bile zor olduğu bu dünyada yaşasın hayat!

17:00 – 17:30 arasında sahne bir kez daha Zardanadam’dan Erbatur Çavuşoğlu‘nda. Erbatur, alternatif medya ve zardanadam ilişkisini, Zardanadam’ın alternatif işleyişini şenlik katılımcıları ile paylaşacak.

Şafask Yüreklik'in ilk Alternatif Medya Şenliği sırasındaki sürpriz performansından

17:30 – 18:00 arasında gerçekleşecek Sürpriz Bir dans performansı geçen yıl ilk şenlikte olduğu gibi bu sene de izleyenlere keyifli anlar yaşatacak.

Tuğkan Altuğ‘un bir kez daha sanhe alacağı 18:00 – 18:30 diliminde bu kez şenlik takipçilerini doğaçlama müzik bekliyor.

Bu sene şenliğe ev sahipliği yapma ayrıcalığını yaşayan Geoaktif Kültür Merkezi tarafından düzenlenecek dans gösterisinden hemen önce 18:30 – 19:00’da ise bir başka dans gösterisi bizleri bekliyor. Gizem Akman‘ın performansını hep birlikte izleme imkanı bulacağız.

Başta da söylediğimiz gibi bu saydıklarımız şimdilik planlanan program. Alternatif Medya Şenliği’nde her an her güzel şey olabilir. Birbiri ile şenlik sırasında tanışan sanatçılar kendiliğinden bir performans gerçekleştirebilir ya da şenliğimize şenlik katacak katılımcıların teşebbüsü ile bambaşka bir sanat faaliyetine yelken açılabilir.

Şenliğimizin tanıtım filmini henüz izlemedi iseniz buradan bu eksiğinizi kapatabilirsiniz.

Şenliğimizin resmi sitesi ise alternatifmedyasenligi.wordpress.com/

(Yeşil Gazete)

 

 

Uluslararası Af Örgütü: “ODTÜ’de 300 göstericiye 2000 gaz bombası kullanıldı”

Uluslararası Af Örgütü bugün yaptığı açıklamada, 18 Aralık’ta Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Kampüsü’nde, emniyet görevlilerinin göstericilere karşı aşırı güç kullandığını belirterek olayların hızlı, kapsamlı ve tarafsız bir şekilde soruşturulması çağrısında bulundu.

Açıklamada “Uluslararası Af Örgütü, bir göstericinin polis tarafından atılan göz yaşartıcı bombanın başına isabet etmesi sonucu beyin kanaması geçirdiği yönündeki haberler nedeniyle de endişe duymaktadır” dendi.

Uluslararası Af Örgütü, açıklamasında hükümet politikalarını ve bireylerin ifade özgürlüğünü kullanmaları nedeniyle tutuklanmalarını eleştiren pankartlar taşıyan ve slogan atan 300 göstericiye karşı yaklaşık 3000 emniyet görevlisi ve yaklaşık 100 adet zırhlı aracın bulunduğunu, polisin polis barikatını görünce duran öğrencilere herhangi bir uyarıda bulunmadan ses bombası atmaya ve biber gazı sıkmaya başladığını ve  yaklaşık 2000 adet gaz bombası ve 70 ses bombası kullanıldığını bildirdi.

Açıklama şöyle devam etti:

“Olaylar sırasında bazı göstericiler polise taş ve şişe atarak karşılık verdi. Görgü tanıkları Uluslararası Af Örgütü’ne altı ya da yedi emniyet görevlisinin, olayların ardından Ankara Atatürk Hastanesi’nde görüldüğünü ve hafif şekilde yaralanmış olabileceklerini belirtti.

Göstericilerden biri olan Öğrenci Kolektifleri üyesi Barış Barışık hala hastanede bulunuyor. Barışık, polis tarafından fırlatılan biber gazı bombasının başına çarpması sonucu yaralandı ve geçirdiği beyin kanaması nedeniyle şu anda Ankara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavi görüyor. Görgü tanıklarına ve basında çıkan haberlere göre yaklaşık 50 gösterici yaralandı. Yaralananlar arasında Barış Barışık ile birlikte üç kişinin durumu ağır.

Uluslararası Af Örgütü, Türkiye yetkililerini, Türkiye’nin de taraf olduğu Uluslararası Siyasi ve Medeni  Haklar Sözleşmesi’nin ifade ve toplanma özgürlüğü haklarını koruyan 19. ve 21. maddelerinde belirtilen yükümlülükleri yerine getirecek şekilde, polisin barışçıl göstericilere yönelik aşırı güç kullanmayacak olmasını garanti altına almaya çağırıyor.

Uluslararası Af Örgütü, Türkiye yetkililerini, polisin 18 Aralık 2012 tarihinde ODTÜ Kampüsü’nde barışçıl göstericilere karşı aşırı güç kullanmasını hızlı, kapsamlı ve tarafsız bir şekilde soruşturmaya çağırıyor.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Göktürk 2 uydusunun fırlatılma törenine katılmak üzere 18 Aralık 2012 tarihinde ODTÜ kampüsünü ziyaret etmişti. Protestoların ardından bugün yapılan baskınlarda 12 öğrenci gözaltına alındı.

(Yeşil Gazete)

Saldırın Polisler Saldırın, RTE için saldırın!

Biber gazının lafının geçmediği gün neredeyse hiç olmuyor.

Her gün Türkiye’nin farklı bir yerinde her hangi bir gösteri; içeriği ne olursa olsun biber gazına bulanıyor.

Sözde halkı korumak için var olan bir “güvenlik” teşkilatı; halkı “ehlileştirmek” için kullanılıyor.

Her yer terörize ediliyor; her gösteri dayak ile; kanla; tutuklamalar ile bitiyor.

Son olarak, ODTÜ’deki Salı günkü gösterilerde polisin ne kadar da izansız olduğunu gördük.

Derdi kimseyi korumak filan da değil!

ODTÜ’de neler oldu, tekrar bir bakalım!

RTE ve Ekibi ODTÜ’deki TÜBİTAK binasına GÖKTÜRK 2 adlı uydunun fırlatılmasını izlemeye gittiler.

Ama, artık neden, niçin korkuyorlarsa; 3600 polis, 105 zırhlı araç, 8 TOMA eşlik etti onlara.

ODTÜ’lüler de başbakanı protesto etmek için yürümek istedi. 300 kişilik bir gruptu yürüyen.

300 kişilik gruba 3600 polis… kişi başı 12 polis.

300 kişilik gruba 105 zırhlı araç… üç kişiye 1 zırhlı araç…

Sanırsınız savaşa gidiyorlar, sanırsınız, karşıda 300 tane ağır silahlı rambo var.

Bu ne şiddet; bu ne celal diyecektik ama, polisler ona da izin vermediler. ODTÜ Rektöründen (ki yasal olarak okula girmek için rektörlükten izin gerekiyordu) izin almadan kampüse giren polislerin; girer girmez “doğal, organik” biber gazını öğrenciler ile paylaşması bir oldu.

Bu da yetmedi, hıncını alamayan polis önüne gelene 100 tekme misali geleni gideni dövmekten çekinmedi.

Sözde başbakanı korumaya giden polisler, artık nasıl koruyorlarsa; artık ne kadar çok öğrencilerden nefret ediyorlarsa bilemem; başbakan ayrıldıktan sonra da Başbakan’ı korumaya devam ettiler.

Polisin öğrencilere saldırısı tam olarak 3 saat daha sürdü. Sanırsınız yatıya misafirliğe gelmişler.

Böyle misafir olmaz olsun!

ODTÜ’de yaşananlar ne yazık ki; RTE’nin “ileri demokrasi” döneminin en standart uygulaması. RTE’ye, AKPye yan gözle bakan herkes ya dayak yiyor, ya hapse giriyor ya da biber gazından nasibini alıyor.

Hey yavrum hey!

Artık kimden güç alıyorsa polisler; tribünde amigoları kimse bilemiyorum!  Sahada da gelen düsturu harfiyen yerine getiriyorlar!

Saldırın Polisler Saldırın RTE için Saldırın!

Bu arada, ODTÜ, öğrencisi ile, hocası ile çalışanı ve mezunu ile olanlar karşısında sinmedi. Rektörlük, mezunlar dernekleri, eğitim sen ODTÜ şubesi;  ODTÜlü akademisyenler, topluluklar hepsi kenetlendi bir ses oldu.

Polis varsa ders yok; şiddet varsa ders yok dediler ve dün dersleri boykot ettiler.

Yapılan basın açıklamalarının hepsi, istisnasız hepsi, ODTÜ’nün geçmişine yakışır nitelikteydi.

Peki polisler uslandı mı? Nerede!!!

Bu sabah bu sefer, baltayı taşa vuran polis; öğrencilerinin evlerini bastı, gözaltılar devam etti.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin genç PM üyesi Sercan Çınar da göz altına alınanlar arasında.

ODTÜ, ODTÜ’lü siner diye düşünüyorlarsa; zor; bu sefer balta taşta, onu söyleyelim.

Başbakan ODTÜ’ye gitmek mi istiyor. Korkunun ecele faydası olmaz; bakın radikal gazetesinden Ömer Harmankaya ne güzel yazmış. Onu okusun: http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/basbakanlar-icin-odtuye-girme-kilavuzu-8761